[Sırp Marina ve Alman Uwe, 1976 yılında Amsterdam’da tanıştı. Âşık oldular. 1980’de Çin Seddi’nin iki ucundan ayrı ayrı yürüyüp ortada buluşarak evlenmek gibi sanatsal bir performans gerçekleştirmeye karar verdiler. 1988’e kadar gerçekleşmeyen projeye kadar Türkiye dâhil Avrupa’nın çeşitli ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri’nde bir takım maceralar yaşadılar. 1988’in sonunda Çin Halk Cumhuriyeti’ne giderken, şiddetli geçimsizlik sebebiyle projenin sonunda ayrılmayı kararlaştırmışlardı. Birlikte tuhaf hadiseler yaşamaya alışkın olan kahramanlarımızın kaderleri gene enteresan kişilerle kesişmeye devam edecekti… Bakalım neler neler olacaktı…]

“Tehlikenin tanımını zorlayan ve kurcalayan sanat benim ilgimi çekiyor.”  Marina Abramovic

Selam Uwe,

Anlattığın olaya üzüldüm. Son mektuplarımdan birinde Tatsuko ve karısından bahsetmiştim hatırlarsan. Karısının söyledikleri doğruymuş demek. Aslına bakarsan bizi sekiz yıl oyaladıktan sonra artık rahat bırakırlar sanıyordum. Anlaşılan Çinliler onlar için bir güvenlik sorunu olmadığımıza henüz ikna olmamışlar. Ama bunun senin başına gelmesi beni şaşırtmadı. Aradan geçen onca yılda senin yüzünden başımız o kadar çok belaya girdi ki gözaltına alınman sıradan bir olay. Gene de gece geri dönebilmiş olman sevindirici.

Tuhaf bulacağını biliyorum fakat mektubunu okurken kimi yerlerde gülmekten kendimi alamadım. O Zedong denen adam seni fena bozmuş. Bazen herkesin böyle derslere ihtiyacı olur, senin çok daha fazla olur. Bana söylemediğin ne var acaba? Kesin bir yerlerden kaçak viski bulmuş içiyordun ve gelip geçen turistlere Hindistan’da futbol diye yakar top oynandığına fakat Çin futbolunun Hindistan’dan bile geri olduğuna dair saçma sapan fikirlerinle rahatsızlık veriyordun. Belki de gelirken uçakta söylediğin gibi Çin Seddi’nin aslında Gobi Çölü’nden Sarı Deniz kıyısındaki yazlık inşaatlarına kum taşıyan at arabaları için yapıldığını anlatıyordun. Rousseau’dan alıntı yapmış olman seni kurtarmaz. Unutma adamların her yerde kulağı var. Bir milyar nüfuslu bir ulustan bahsediyoruz. İki kulaktan hesaplarsan iki milyar kulak eder.

Dün Tresa’dan mektup aldım. Yakında buraya geliyormuş. Moskova-Pekin uçuşunda görevliymiş ve uçak indikten sonra üç gün izinli olacaklarmış. Bir gününü benimle geçirmek istiyor. Seve seve beraber yürüyebileceğimi yazacağım ona. Çok vefalı çıktı. 1977’de Berlin’de tanışmıştık öyle değil mi? Seninle ilgili ilk yargıları olumsuzdu. Bana “Bu arkadaşın doktoru musunuz siz?” diye soruyordu. Kızcağız seninle başka bir biçimde bir arada olabileceğimi düşünememiş. Ama daha sonra tanıdıkça bazı kaotik yeteneklerini ve yıpratıcı zekânı fark etti. Sonra sorduğu şey için pişmanlığından olsa gerek “Senin harcın değil, bu adam tedavi olamaz. Tedavi için teşhis lazım ki Uwe’ye Tito’nun doktoru bile teşhis koyamaz.” diye şakayla karışık mesaj vermişti.  “Uwe’den uzakta olduğun için gönlüm rahat, yoksa oraya gelmeye cesaret edemem. Adamın olduğu yerde musibet var” diye yazmış. Bir hostesin kaleminden bal damlar mı? Damlar.

Bugün yirmi iki kilometre ilerledim. Haritamıza bakarsan Sarı Irmağın duvarla kesiştiği ilk noktaya çok yakınım. Pekin’den çıkıp İç Moğolistan sınırına girdim yani. Shanxi eyaletinin merkezine az kaldı. Gün boyunca canım oturup sırt çantamdaki tabak çanakla uğraşmak istemediğinden yemekle vakit kaybetmedim sayılır. Zaten yürürken yoluma çıkan böcekleri, kimi küçük kuşları tutup ağzıma atıyordum. Beslenme problemi yaşamıyorum senin anlayacağın. Şaka şaka. Kafan güzelken bazı kalorifer böceklerini yuttuğunu biliyorum ama bu benim tarzım değil. Böcek demişken, bu bölgede ‘on beş ayak’ denilen meşhur bir böcek varmış. Sekiz ayak solda yedi ayaksa sağda. Bu yüzden yürürken hep sağa çekiyormuş hayvan. İç köylerde ona Çincede ‘topal ejderha’ anlamına gelen bir de lakap takılmış. Ben bu ilginç böceğe yolumda rastladığımda bir grup işçi de duvarda küçük bir tamirat ile uğraşıyordu. Bir tanesi bu köylerden birinde yaşıyormuş. O anlattı. Dediğine göre birçok araştırmacı topal ejderha’yı görmek için bu bölgeye geliyormuş. Yalnız milli hazinelerden biri sayıldığı için çok sıkı korunuyormuş. Ülke dışına götürülmesi rüyalarda mümkünmüş zaten de Shanxi’nin dışına çıkarılması bile yasakmış. “Nesli tükenen bir tür mü?” diye sordum “Orasını bilmiyorum ama bacaklarından bir şey yapıyorlar, kimyasal bir şey…” Çok şaşırdım. “Bana pek koruyorlarmış gibi gelmedi baksana böcek ayağımın altında yürüyor ama etrafta ne polis ne asker var” diye bir kaşımı kaldırınca “Alıp cebine atmayı bir dene bakalım” dedi. “Ne olur?” diye merakla fısıldadım. İşçi yüzüme bakmadan elindeki malayla uzaktaki duvar kulelerinden birini işaret etti: “Çok iyi nişancılar var.”

Babam da beni ihmal etmiyor. Mektup yazmış. Attığı tarih çok yakın. Nasıl bu kadar çabuk geldi bilemedim. Üzerindeki pula bakılırsa Cenevre’den yazılmış. Bana mektubu getiren de postacı gibi değildi. Daha başka bir üniforma vardı üzerinde. Önce Tatsuko’nun karısının yara izi, yaptığı imalar, sonra seni kaçıran askerler… Sonra da bu acayip kurye… Uwe umarım benden bir şeyler gizlemiyorsundur.

Bu arada şu Zedong adını daha önce duymuşum gibi gelmeye başladı. Adam İsviçre’de bulundum demişti değil mi?

Marina. 6 Ekim 1988

Sabitfikir dergisi afili dostlarımızdan Ferhat Uludere ve Hakan Bıçakçı’nın da aralarında bulunduğu oldukça geniş katılımlı bir jüriyle 2011 yılının en iyi 100 romanını seçti.
Listede iki de afili filinta var. Aslı Tohumcu TAŞ UYKUSU ve Şenol Erdoğan FÜG romanlarıyla 2011’in en iyi romancıları arasına girdiler. Afili Filintalar olarak gururlandık tabii ki. Yeni romanları sabırsızlıkla bekliyoruz.
Hakan Günday’ın AZ romanı en çok oyu alırken onu Murathan Mungan ŞAİRİN ROMANI’yla takip etti. 3. sıradaki Umberto Eco PRAG MEZARLIĞI’yla yılın en iyi çeviri romanı olurken, 10. sıradaki Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU 2011’in en iyi ilk romanı oldu.
AltıKırkbeş Yayınları Şenol Erdoğan’ın yanı sıra Devrim Altıkulaç’ın GREGOR romanıyla,
April Yayıncılık Kurt Vonnegut’un GECE ANA ve ÖLÜMLÜLER UYURKEN, Heather McElhatton’ın ŞAHANE HATALAR ve Melida Tüzünoğlu’nun AMBULANSLA DÜNYA TURU romanlarıyla,
Domingo Yayıncılık Patti Smith’in ÇOLUK ÇOCUK romanıyla,
Kırmızı Kedi Yayınları Aslı Tohumcu’nun yanı sıra Necip Mahfuz’un MİDAK SOKAĞI, Hüsnü Arkan’ın MİNO’NUN SİYAH GÜLÜ, İnci Aral’ın ŞARKINI SÖYLEDİĞİN ZAMAN ve Jose Saramago’nun KABİL romanlarıyla,
Sel Yayıncılık Andrea Camilleri’nin KIRMIZI BALIK CİNAYETİ, Selçuk Altun’un BİZANS SULTANI, David Peace’in TOKYO SENE SIFIR, Kemal Varol’un JAR ve William Burroughs’un YUMUŞAK MAKİNE romanlarıyla,
Siren Yayınları Jonathan Safran Foer’in AŞIRI GÜRÜLTÜLÜ VE İNANILMAZ YAKIN, Joshua Ferris’in BİLİNMEYEN ve David Foster Wallace’in İĞRENÇ ADAMLARLA KISA GÖRÜŞMELER romanlarıyla listedeki yerlerini aldılar.
Tüm yazar, çevirmen, editör ve yayınevlerini gönülden tebrik ediyoruz.

• Yüzdeyle çalışan sünnetçi için bunalım kaçınılmazdır.

• Söylenceye göre ne zaman bir otobüs muavini klimaya oda spreyi sıksa Patrick Süskind’in bir tel saçı daha dökülürmüş.

• Klavyenin içine düşmüş bir susam tanesinin yalnızlığını ancak klavyenin içine düşmüş bir başka susam tanesi anlayabilir.

• Meteoroloji, dünyamıza hızla yaklaşan göktaşları bilimi değilse ben hangi ansiklopediye güveneceğim?

• Havanın sisli olması, ortamda birden fazla ninja olma ihtimalini artırır.

• Puding kâsesine sakızını düşürmüş muhallebici çırağına olduğu kadar süt tenceresinde boğulan tavuğa da çok şey borçluyuz.

• Bir kadına asla şu üç hediyeden birini almayın; elektronik baskül, konuşan baskül, klasik baskül.

• LPG kaçakçıları yakalandı. Gümrük polisi müdürü: “Şahıslar tuvalete gidip ellerinde balonlarla dönüyordu, şüphelendik.” dedi.  

• Dün gece sahildeki gazinonun yakınında klarnet çalan bir yengeç görmüştüm. Ruhsuz arkadaşlarım: “O yengeç klarnet çalmıyordu, üstelik ölüydü. Afrikalı çıplak bir çocuk da ölü hayvanı sopayla dürtüyordu” diyorlar.

• Borçlar Kanunu kitabı yazdım, imza gününe alacaklılarım geldi.

Ömer Lütfi Akad 95 yaşında Hakka yürüdü. Allah rahmet eylesin. Sanırım 10 yıl oldu, Kurtuluş Kayalı ödev vermişti; Akad hakkında bir deneme yazmıştım. Şimdi arşivimde bu biraz da çocuksu denemeyi buldum.  Başlığı da yine bir söyleşisinden almıştım. Öyle demişti rahmetli: Yazamadığım romanların filmini çekiyorum.

– – – / – – –

“Türkiye” ile başlayan cümlelerin kimilerine heyecan vermesi doğal olsa gerek. Çünkü nasıl biteceğini insan kestiremiyor. Türk Sineması için de durum böyle. Sürpriz filmler, nefis oyunculuklar, usta yönetmenler, unutulmuşluğun kıyısına gelmiş başyapıtlar… Türk Sineması’nın verdiği heyecan bu. İşte böyle kişisel bir heyecanla başlayan yerli sinema merakı bir süre sonra serüvene dönüşebiliyor. Bu serüvenin içinde yolculuklar, istasyonlar, şehirler, sahtekârlıklar, yetim hakkı yemeler, yoksulluk ya da zenginlik manzaraları, kardeşlikler ve erdem hikâyeleri pelikülden akarken bütün bunları kaydeden birileri olmalı. Lütfi Ömer Akad işte böyle bir isim.


Yazının devamını okuyun. »

Dahi yönetmen Lütfi Ömer Akad [2 Eylül 1916 – 19 Kasım 2011] vefat etti…
Kanun Namına, Hudutların Kanunu, Yalnızlar Rıhtımı, Kızılırmak Karakoyun, Üç Tekerlekli Bisiklet, Vesikalı Yarim gibi muhteşem filmlere imza atan bilge sinemacı dünyaya veda etti…
Lütfi Akad, sinemayı bütün sanatların toplamı, hayatın röprodüksiyonu, kaderin izdüşümü, varoluşun formülü, insanlık durumlarının şeması, maddi-manevi tecrübelerin özeti gibi görüyor ve sunuyordu.
Dünyanın en güzel aşk filmlerinden biri olan Vesikalı Yarim‘le, Karacaoğlan’ın şiirde yaptığını beyazperdede yapmış, aşkın merkezî niteliğini göstermiştir. Ayrılığın, yalnızlığın, ölümün konumlarını belirleyen duygu olarak aşkı kavramamızı sağlamıştır. Türkan Şoray, bu filmle bütün kalpleri fethetmiş, iksir gibi, sihirli güzelliğiyle, torunlarımızı bile derinden heyecanlandıracak bir aşk büyüsünün imgesi haline gelmiştir.
Akad, daha 1967’de Kızılırmak Karakoyun filminin müzikerini yaptırdığı Orhan Gencebay‘a bir istikamet, bir ufuk işaret etmiştir.
Filmlerini, edebiyatın hayata yönelik tekliflerini vurgulayan bir ortam olarak tanzim ederek Attilâ İlhan, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Vedat Türkali gibi yazarlarla çalışmıştır.
Avantür filmlerde rol alan Yılmaz Güney’i, Kızılırmak Karakoyun‘da çoban rolü vererek, özgün bir sinema kurmaya teşvik etmiştir.
Akad’ın İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan Işıkla Karanlık Arasında adlı kitabı, Türk Sinemasını, dolayısıyla Türkiye’yi anlamak için okunması elzem bir eserdir.
Lütfi Akad’ı, onun filmlerini çok sevdik. Hepimizi heyecanlandırdı, gururlandırdı. Ondan razıyız, ona hayran, minnettarız.
Nur içinde yatsın. Mekanı cennet olsun. “En İyi Yönetmen” ödülünü, meleklerden de  alsın.

4 AY, 3 HAFTA, 2 GÜN; BİR FİLM…

Cristian Mungiu’nun Altın Palmiye ödüllü filmi 4 Ay 3 Hafta 2 Gün (4 luni, 3 saptamani si 2 zile, 2007) filmi, içinde izleyici kitlelerinin beklediği anlamda “bir şey olmayan” deneysel yapımların en iddialılarından.
1987 yılında Romanya’da geçen, tek bir güne ve geceye odaklanan film, kazara hamile kalan bir üniversite öğrencisinin (Gabita) yasadışı ve sağlıksız yollarla “4 ay 3 hafta 2 gün”lük bebeğini aldırma ve hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Kürtajın yasadışı olma nedeniyse, Nikolay Çavuşesku döneminin işgücünün önemini abartan baskıcı rejimi. Ancak film ne bu sorunu mercek altına alan bir sistem eleştirisine soyunuyor, ne ahlakçı bir tavır sergiliyor, ne de işi bebeğini öldüren bir gencin dramına çeviriyor.

Gabita, kendisini bu zorlu süreçte yalnız bırakmayan oda arkadaşı Otilia ile birlikte öğrenci yurdundan çıkarak sevimsiz bir otele yerleşiyor. Otilia kürtajı gerçekleştirecek doktorla buluşup otele geliyor. Gabita’nın panikleyerek başvurmuş olduğu yalanlar bir bir ortaya çıkarak doktorun çaresiz kızlar üzerindeki iktidarını kuvvetlendiriyor. Hem de Otilia ile yatağa girmesini sağlayacak kadar… Bir takım aksiliklerden sonra doktor, Gabita’nın rahmine bebeği düşürmesini sağlayacak sondayı yerleştirip asla hareket etmemesi gerektiğini tembihleyerek ayrılıyor. Otilia ise yalanlarından dolayı arkadaşına duyduğu öfkenin ve yaşadığı travmanın etkisiyle, bir saate kadar döneceğini söyleyerek önceden söz vermiş olduğu davete, erkek arkadaşının annesinin doğum günü yemeğine, gidiyor. Aklı ise aşırı kanama, zehirlenme ve ölme gibi risklerle koyun koyuna yatan arkadaşında kalıyor. Bu haldeyken, sevgilisinin o akşam tanıştığı sıkıcı ailesinin küçük burjuva muhabbetine katılmak gibi korkunç bir deneyime maruz kalıyor. İçi içini yese de kalkıp otele bir telefon bile edemiyor. Çünkü herkes şampanyanın açılmasını bekliyor.

4 Ay 3 Hafta 2 Gün; öğrenci yurdu, otel, yabancı bir ev ve ıssız sokaklar arasında çaresizce gezinen, evden uzakta olmanın tekinsizliği, toplum baskısının sindirdiği bireyler ve film boyunca hissedilen, final sahnesinde ise kreşendo yapan iletişimsizlik üzerine karanlık, soğuk, mesafeli ve sarsıcı bir yapım…

Kadraj dışının gerilimi…
Evet bu Gabita’nın öyküsü, ancak kesinlikle Otilia’nın filmi… Yani öykünün kahramanı hamile kız Gabita. Fakat filmin esas kızı, ona yardım etmek için çırpınan fedakâr oda arkadaşı Otilia…
Cristian Mungiu, filmin ikinci yarısından itibaren öykü ile (kadraj dışını da kapsayan, arka plandaki hikâye) akışı (izleyiciye sunulan görüntülerin toplamı) ikiye ayrılıyor. Öykü otel odasında içinde ince uzun bir sondayla hareketsiz kalıyor; akış Otilia’nın peşine takılarak iç sıkıcı aile yemeğine katılıyor. Bu noktadan itibaren izleyici bir tür paralel kurgu beklentisi içinde kıvranmaya başlıyor. Otilia karabasan gibi üzerine çöken aile yemeğindeyken, otel odasında tek başına bıraktığı Gabita’nın ne durumda olduğunu bilmek istiyor. Aynı şekilde izleyicinin aklı da, filmin göremediği diğer yarısına takılıp kalıyor.

Freud ‘Psikanalize Giriş’ dersinde (1916) kaygıda nesnenin olmadığını, korkuda ise tam tersine tüm dikkatin nesne üzerinde toplandığını yazar. Öykünün merkezinde olan ve hayati tehlike taşıyan hastanın kadraj dışına itilmesiyle, korkunun yüzeyselliğinden kaygının derinliğine terfi ediyor anlatı. Tehlike değil, tehlike olasılığı üzerine bir film 4 Ay 3 Hafta 2 Gün. Korku değil, kaygı filmi… Çünkü kaygı, ‘kötü bir şey olacak diye duyulan tasa’ ve filmin dramatik yapısı tam da bu duygu üzerine kurulu. Başarısını ve orijinalliğini ise beklenen anlamda kötü bir şey olmamasına borçlu…

İzleyicinin elinde kalan çakı…
Filmin ikinci yarısından itibaren izleyici kötü bir şey olmasını, bir tür dramın patlak vermesini beklemeye başlıyor. Bu bir tesadüf değil. Ne yaptığını çok iyi bilen bir yönetmenin zekâ dolu planı… İkiyüzlü bünyeler bir yandan “Aman kötü bir şey olmasa bari” derken öte yandan iştahla kötülük, şiddet, kan ve ölüm bekliyor. Yatakta kanlar içinde bulacağı Gabita’nın feci şekilde ölmesini, Otilia’nın feci bir pişmanlık krizine girmesini ya da Otilia’nın sapık doktordan korkunç bir intikam almasını falan istiyor şartlanmış gözler. Fakat bunların hiçbiri gerçekleşmiyor.

Oteldeki bir sahne, bu durumu anlamak adına çok önemli: Otilia o sırada tuvalette olan doktorun alet çantasını karıştırıyor. İçindeki çakıyı alıp açıyor. Çakının keskin bıçağı gözümüzün önünde parlıyor. Doktor aniden tuvaletten çıkınca da çakıyı kapatıp çantaya geri koymayı beceremiyor ve saklıyor. İşte bu andan itibaren o çakının bir yere girmesini beklemeye başlıyor izleyici. Çünkü şimdiye kadar izlemiş olduğu yüzlerce filmde bu böyle olmuştu. Duvarda asılı duran tüm tüfekler patlamıştı. Kötü adamlardan yürütülen tüm silahlar onlara karşı kullanılmıştı. Ve yüzlerce klişeye maruz kalmış olan yorgun zihinler olayların yine böyle gelişmesine gebeydi.

Otilia’nın doktorun otomobiline binip kapıyı çektiği sahne de anlamlı. Bu sahnede kapı tam olarak kapanmıyor ve sürücü koltuğundaki doktor bir daha açıp kapaması için Otilia’yı uyarıyor. Böyle bir anı da filmlerde göremeye alışık değiliz. Filmlerdeki kapılar bir defada çekilir ve şak diye kapanır. Kapıyı iki kez kapatmak gibi bir durum ancak öyküye herhangi bir katkısı olacaksa, bir espriye veya sonradan gerçekleşecek bir hadiseye vesile olacaksa gerçekleşir. Kapıyı yaşanan olaydan bağımsız bir biçimde ikinci kez kapatmak zorunda kalmak gibi durumlarsa, olsa olsa gerçek hayatta oluyor. 4 Ay 3 Hafta 2 Gün de izleyenin içine işleyen soğuk gerçekliğini buradan alıyor.

 

Efendisi değil küçük bir parçası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir.

Gözde Akgüngör Pamuk / Radikal Kitap

Antikite’nin dev ismi Homeros, muhteşem yapıtları ‘İlyada’da insanın insanla, ‘Odysseia’da ise insanın doğayla mücadelesini ‘tatlı tatlı’ anlatıyordu. Bin yıllar geçti aradan, insanlık bu mücadelenin peşinden hala ihtirasla koşuyor. Doğayla insanlığın ilişkisi bir iktidar ilişkisinden parça-bütün ilişkisine geçemedi hala. Hep o eski hikaye; doğanın efendisi olduğumuzu düşünerek hunharca tahrip ediyoruz ve o da kendisini yenilemeye çalışıyor… Peki hikayenin yeni kısmı nedir? Şafak Altun, ‘Doğanın İnovasyonu’ adlı kitabında işte bunu anlatmış. Doğaya hükmetmekten vazgeçip doğanın üretim biçimlerini modelleyemez miyiz? Kitabın alt başlığı da bu zaten: ‘İnovasyon İçin Doğadan İlham Al’. Şirketler günü kurtarma peşinde doğayı tahrip etmenin bir süre sonra aslında bumerang etkisiyle geri dönüp, kendi üretim alanlarına ve belki ham maddelerine de zarar verdiğini yavaş yavaş görüyorlar. Bu durumda da ‘sürdürülebilir, yeni ve zararsız’ teknoloji arayışına giriyorlar. Altun’un çalışması tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü doğanın o gizemli işleyişini, bir “bilim muhabiri” hassasiyetiyle gözler önüne seriyor.

Doğa hiç çöp üretmeden 3,8 milyar yıldır kendi kendini besleyen bir ‘üretim sistemi’ni başarıyla idare ediyor. Bu öyle bir sistem ki bir işletme için aranılan bütün özelliklerin hepsi onda mevcut. Doğanın tasarımlarında en az malzeme ve enerjiyle en fazla verim alınabiliyor. Kendi kendini onarma özelliğine de sahip olan bu sistem, geri dönüşümlü ve çevreci. Üstüne üstlük, doğanın isimsiz neferleri sessiz çalışıyor; estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları nedeniyle teknolojik çalışmalara da örnek teşkil ediyorlar. Burada üstünde durulan temel kavramlar biyomimikri ve biyomimetik. Her ikisi de, doğadaki modelleri inceleyip, doğanın tasarımlarını taklit ederek çözüm üreten bilim dalları. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zeka, tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyuluyor. Başka şekilde elde edilemeyecek fikir ve araçlar gösteren doğadan devşirilen yöntemler, girişimcilerin yenilikler yaratmasına yol açıyor. Altun’un kitabı yazmaktaki amacı, örnekler üzerinden girişimcilere esinlenebilecekleri fikirler vererek, ekonominin ve toplumun işine yarayabilecek inovasyonlar yaratmalarını sağlamak. Çünkü iyi örnekleri paylaşmak “umudu besler, başkalarını yüreklendiriyor ve kendimizi sorgulamamıza neden” diyor.

 

Köpeğin tüylerindeki pıtraktan aya

Kitapta bazı bilim insanlarına göre yaşadığımız tüm sorunların çözümünün doğada mevcut olduğu örneklerle anlatılıyor. Örneğin, nilüfer çiçeğinin yaprağı köklü bir nanoteknolojik değişikliğe yol açtı, binaların dış cephelerinin kir ve leke tutmaması için üretilen dış cephe boyaları, kir ve leke tutmayan akıllı tekstil ürünleri, seramik sektörü ve şampuanlar bu yaprağın özelliklerinden esinlenerek üretildi. Yaprağın yüzeyi, suyla temas ettiği anda, suyun cıva gibi boncuk haline gelip akmasını sağlayan, kiri de beraberinde götüren mumsu mikro ve nano bir yapıya sahip.

“Cırt cırt” diye bildiğimiz yapışan ve çekince birbirinden ayrılan iki parçalı fermuar ‘velcro’ serüveni, İsviçreli bilim insanı George de Mestral’in köpeğinin tüylerine yapışmış bir pıtrağı çıkartıp incelemesiyle başladı. Pıtraktaki kancaların yapışkanlığından etkilenen Mestral, bu tasarımdan hareketle iki parçalı bir kopça yarattı. Velcro, uzay elbisesi parçalarını bir arada tutmak için en ideal fermuar olduğundan defalarca aya gitti.

Kitaptaki can alıcı birkaç örnek daha. Hızlı trenlerde, iki farklı ortam arasındaki geçişlerde yaşanan ses patlaması sorunu, yalıçapkını kuşunun burnu taklit edilerek aşılmış. Suyun içinde daha hızlı yüzmek isteyenler için köpekbalığının derisindeki sürtünmeyi azaltıp hızı artıran dişçikler, ünlü mayo firması Speedo’nun ‘Fastskin’ (Hızlı Deri) mayosunun esin kaynağı olmuş. Ağacı saniyede yirmi iki kez gagalayabilen ağaçkakanın mekanik şoku emen yapısı, otomobilden uzay mekiğine kadar birçok aracı, daha güvenli ve sağlam hâle getirmiş. Zimbabve’de 1996’da yapılan Eastgate binasının soğutma sistemi tamamen termitelrin yuvalarındaki havalandırma sistemi örnek alınarak tasarlanmış.

Altun titizlikle araştırdığı biyomimikri kavramını hem akıcı ve eğlenceli bir dille işlemiş hem de girişimci ruhlar için pek çok ilham verici iş fikirleriyle bezemiş. Kitabında öyle örnekler var ki, hayata geçirilse kesinlikle bugünkü hayatımız çok daha farklı olabilirdi. Düşünün bir kere bir torba çimentoyu üretmek için arkamızda koca bir yıkım bırakıyoruz. Ancak istiridye sert kabuk üretmenin yolunu milyonlarca yıl önce bulmuş. Altun haklı olarak soruyor: Neden ateşböcekleri gibi biz de enerji üretmeyelim? Normal bir elektrik ampulü enerjisinin yüzde 98’ini ısı olarak kaybediyor. Ama ateşböcekleri neredeyse sıfır enerji kaybıyla ‘soğuk’ ışık üretiyor. Hem de öyle kimseyi yakmadan, haşlamadan. Peki bu örneğe ne demeli? Ayağıyla su içebilen “dikenli şeytan” isimli kertenkele havadaki nemi tutarak su ihtiyacını karşılamanın bir yolunu bulmuş.

 

Tüketici Nike’ı nasıl ehlileştirdi?

Biz tüketici olarak inovasyonun neresindeyiz? Elbette inisiyatif kullanarak üreticinin stratejisini değiştirmesi konusunda baskı yaratacak güç olarak görebiliriz kendimizi. 1996 yılında Life dergisinde yayımlanan çocuk isçiler konusundaki yazı ve diktiği futbol toplarının ortasında görünen çocuk işçi fotoğrafı hepimizin hafızasında. Altun zihinlere kazınan bu fotoğrafın yarattığı toplumsal baskının, Nike’i ‘sürdürülebilirlik’ ilkesiyle hareket etmeye ittiğini söylüyor. Bizden bir örnek ise Yuvarlakçay’daki hidroelektrik santrali (HES) direnişi. Muğla Köyceğiz’e bağlı Yuvarlakcay’da köylüler ve çevrecilerin 4 ay çadır kurup nöbet tutmaları Akfen Holding’in projeden vazgeçmesini sağlamıştı.

Tüketmemek de elbette bir seçenek, çünkü kapitalizm aslında sürdürülebilirliği ‘insanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza’ gibi bir idealle değil elbette kendi ayağına sıkmamak için dikkate alıyor. Altun, şirketlerin çevreci ürünler ve çevreci üretim süreçleriyle aslında kar elde ederek bir cazibe yarattığını da aktarıyor. Örneğin General Electric’in çevreci çözümler üreten iskolu Ecomagination’in 20 milyar dolarlık ciroya ulaşması gibi. Efendisi değil küçük bir parcası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir. Tam da çocuklarına nasıl bir dünya bırakacağını ciddiye alanlarla, ekonominin geleceğinin nerede olacağını bilmek isteyenlere göre bir kitap.

chow hon lam / malezya

 

Kürdan Fabrikasında Yangın

Dün akşam kürdan fabrikasında çıkan yangın borsayı altüst etti. Et ve patlamış mısır dibe vururken, serçe parmak tırnağı hisseleri güne artışla başladı. Kibritte kıpırdanma görülüyor. Uzmanlar piyasaları rahatlatmaya çalışıyor: “Döner yememek çözüm değil” Konu ile ilgili görüştüğümüz kürdan kralı Şemsettin Küçüksu üzgündü: “Elektrik kontağından mı çıkmış yoksa yavru bir ejderha mı bilmiyoruz. Yirmi yıllık imparatorluk yıkıldı. Toplamda iki buçuk milyar kürdan pert. Elimizde kalanlar ise aşağı yukarı yedi bin ki onlar da geçen sezonun kalan ürünleri. Bu ancak birkaç esnaf lokantasına yeter. Ülkem adına üzgünüm.”

Süngerlere Bir Şey Olmadı

Yangının ancak sabaha karşı kontrol altına alınabildiği, konu ile ilgili olarak birkaç çakmak taşının ve o gün okuldan kaçan altı yaşında bir ejderhanın gözaltına alındığı da gelen haberler arasında. Çakmak taşlarının kimlikleri ile ilgili güvenlik nedeniyle bilgi verilmedi. Uzmanlar olayın nispeten sevindirici olan başka bir boyutuna dikkat çekiyor: Hemen bitişikteki sünger fabrikası. Yanda bulunan ve bulaşık süngeri üretilen tesisin de ciddi bir tehdit yaşadığı ancak zamanında yapılan müdahale nedeniyle en azından süngerlerin ucuz atlattığı konuşuluyor. Mikrofonumuza konuşan Çağdaş Tüketiciler Derneği Başkanı Saffet Özleğen: “Bu keşmekeşte bir de ev kadınları protesto eylemleri yapabilirdi. Beraberinde bulaşık deterjanları da çok olumsuz etkilenebilirdi. Tanrı bizi korudu. Yukarıdan bize baktı ve bu musibet şimdilik size yeter dedi.” şeklinde konuştu. 

Biz De Ekmek Yiyoruz

Sığır Yetiştiricileri Birliği de olaya müdahil oldu. Birlik Başkanı yaptığı açıklamada: “Sığırlar elimizde kaldı. Fiyatlar düştü. Nasıl oluyor anlamıyorum? Kürdan yoksa çatal var, yorgan iğnesi var… Günahtır. Biz de ekmek yiyoruz.”

İthal Kürdanlar Geliyor

Dış Ticaret Bakanı ise, derhal harekete geçerek kürdan ithalat ihaleleri açtıklarını, İsveç, Rusya ve Almanya’dan teklifler olduğunu, ancak bunun biraz zaman alacağını belirterek vatandaşlardan sabırlı olmalarını istedi.

Yengen Tas Kebabı Yapmıştı

Görgü tanıklarından M.K. (30) pişmandı: “Yangın ilk çıktığında kürdanlardan birinin sesini duydum. Koştum duvarın yanına geldim. Dumandan göz gözü görmüyordu. Küçük pencereden atlayıp yaralanmış. Ben de öncesinde sofradaydım. Ayıptır söylemesi yengen tas kebabı yapmıştı. Kürdanı görünce dayanamadım. Ne bileydim böyle olacağını. Kibrit de pahalanmış aksi gibi.”

Ya Spor?

Ceza sahasında patlayan top faciaya sebep oldu… Ünlü hentbolcu şike yaptı kimsenin ruhu duymadı… Hakemi nasıl da dövdüler… Ayrıntılar arka sayfada!

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm filmi vizyona girdiğinden beri, ne polis şiddetini meşrulaştırmam, ne maçoluğum, ne ergenliğim, ne cemaatçiliğim, ne de depremzedelerin hakkını yemişliğim kaldı. Bütün eleştirilere teşekkür ederim, hepsini bir şeyler öğrenebilmek maksadıyla okudum. Eleştiri sınırlarını aşıp hakarete varan noktalarda bile hiçbirine cevap vermedim. Ama şu birkaç gündür ortalıkta dolaşan ‘acemi senarist’ lafına dair söyleyeceklerim var.  12 Kasım 2011 tarihli NTV canlı yayınında ‘ilk defa senaryo yazdım,’ derken film senaryosu bağlamında söylemiştim bunu. Daha önce çeşitli film senaryoları yazsam da vizyona giren ilk film senaryom buydu çünkü. 2006’dan beri çeşitli projelerde (Yeni Evli, Balkan Düğünü, Şen Yuva, Behzat Ç.) en az 100 bölüm dizi senaryosu yazdım. Bana acemi senarist demeden önce 100 bölümü 80 sayfayla çarpıp bunun kaç sayfa ettiğini hesaplayın. Sinema sanatını ciddiye aldığım ve muteber olanın gerektiğinde özeleştiri yapabilmek olduğunu düşündüğüm için söylemiştim o lafı. Ama bu memlekette özeleştiri yapmak ve kendiyle dalga geçebilmek bir haslet olmaktan çıkmış maalesef. Her şeyi ben bilirim tarzında davranmak makbul olmuş.

Behzat Ç.’nin 2. sezon dizi senaryosunu da yine, can dostum Ercan Mehmet Erdem yazmaktadır. Ben sadece yazılanları okuyup arada genel gidişata dair fikir beyan etmekteyim. Sıra dışı bir aksilik olmazsa bu sezonun da 10, 20, ve 30. bölümlerini yine beraber yazacağız. (48, 58 ve 68. bölümler olacak bunlar.) Dolayısıyla her bölümden sonra ‘Emrah Başgan ne güzel yazmışsın, öptüm kib bye,’ diyerek bana mesaj atmayınız, Behzat Ç. senaryosuna dair bütün hislerinizi Ercan’a yönlendiriniz. Bunun faydasını göreceğinizden de eminim. Sevgilerimle.   

Varlığın sonsuz çeşitliliği esrarengizdir.
[Takuan Soho, Doludizgin Zihin]
O halde son din adamının bağırsaklarıyla son kralı boğana dek mola vermeyelim!
[Denis Diderot, 1713-1784]

İslam, modern insana hitap ediyor mu? Modern koşullarda birey olma imkanlarını araştıran; aşka, özgürlüğe, dostluğa, bilgiye ehemmiyet atfeden; Ah Muhsin Ünlü’nün şiirindeki gibi “Ben bu çağdan bir kere de şerefimle geçeceğim” diyen kimseye İslam’dan fayda var mı? İslam cidden ‘barış dini’ mi? Kapitalizm İslam’ın hoş karşıladığı, tasvip ettiği bir işleyiş midir? Kadınlara ve gayrimüslimlere uygulanan ayrımcılığın İslam’da yeri var mı? Bugün camilerde bir araya gelen kimselere cemaat denebilir mi? Sosyalizm [toplumculuk] Hz. Muhammed’in ömrü boyunca bağlı kaldığı bir ilke miydi? Sudan’lı düşünür Mahmut Muhammed Taha, İslam’ın İkinci Mesajı adlı kitabında bunlara ve benzeri sorulara cevap veriyor.
Kitabın Ayrıntı Yayınları tarafından neşredilmiş olması son derece ilginç ve dikkate değer. Yayınevinin, romancı Burhan Sönmez editörlüğünde oluşturduğu Kurtuluş Teolojisi ya da İdea Ayrıntı adlı diziyi, kültür ve düşünce hayatımızda bir dönüm noktası olarak görüyorum. Peygamber’le yeni bir buluşma gerçekleşiyor.
Türk okurunu Foucault, Baudrillard, Kovel, Bataille, Ross, Gorz, Freire, Sennett, Negri, Illich, Bauman, gibi yüzlerce önemli düşünür ve Palahniuk, Robbins, Pirsig, Lodge, Ballard, Roth gibi onlarca süper yazarla tanıştıran Ayrıntı Yayınları, 600. kitabını neşrettiği şu günlerde “yeşil” sahaya iniyor.
Umuyorum ki artık entelektüel çevrelerdeki kısırlaştırıcı, tıkayıcı, bir o kadar utanç verici bölünmüşlük; şoke edici sorular ve dönüştürücü cevaplarla ilerleyen bir düşünme faaliyetiyle yarılacak.
Özgüvenli, centilmen filozof Mahmut Muhammed Taha 1985’te, Devlet Başkanı Numeyri’nin emriyle idam edildi. Dinî siyasal otorite [şeriat], Müslüman bir bilgeyi darağacına sevk etti.
Taha’nın kitabı [Sezai Karakoç’un meşhur şiir kitabı da bu adı taşır], İslam’ın asıl mesajı hakkında bir dizi temel yargı ve bu yargılarıı destekleyen veriler ortaya koyuyor. İslam’ın İkinci Mesajı‘ndan derlediğim cümleleri ilginize sunuyorum. Dilerim, bu küçük derleme, sizde kitabı okuma hevesi uyandırsın.

İslam, [kadın-erkek] tüm insanlar arasında ırk, sosyal köken, ekonomik imkan ayrımı yapmaksızın eşitlik, özgürlük ve hoşgörüye dayalı bir bağlam kurar.
İslam, yalnızca Müslüman erkeklerin değil, tüm insanların [bu arada bitki ve hayvanların] saygınlığının gözetildiği bir atmosfer üretir.
İslami telakkiler, açık görüşlü, özgürlükçü ve entelektüel bir düzleme taşınmadıkça, din adına konuşan kimseler, insanların inanç imkanlarını gasp etme suçuna bulaşmışlar demektir.
Modern hayatı hazırlayan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, aynı zamanda İslami hikmeti keşfetme kapasitesine sahip bireyleri de ortaya çıkarmıştır.
Ahlakın en iyi tanımı, mutlak bireysel özgürlüğü her defasında önceleyen bir tutumun içselleştirilmesidir.
Özgürlüğünden feda ederek maddi yükseliş sağlamış kimsenin medenileştiği söylenemez.
Cemaat ya da toplum; bireyin kendine özgü niteliklerini açığa vurmasına imkan veren bir yapı teşkil etmiyorsa, bireyin gerçekleşmesi yönünde pratik ve moral teşvikler sunmuyorsa, o cemaat ya da toplum çürümüş demektir. Bir lider etrafında toplanmış isimsiz, biçimsiz gruplar, İslam’ın teklifini ıskalamış zombilerdir.
Hz. Muhammed “Din, başkalarına nasıl davrandığınızdır” der.
Cehaletini bir dinî pozisyon gibi benimseyen, her problemini okuyarak, öğrenerek değil “hocalara” sorarak çözmeye çalışan kimse kendinden utanmalıdır. Bu tür kimseler, bir problem yaşamadıkça dinî verilerle ilgilenmedikleri için İslam’ın mesajını asla kavrayamazlar.
İslamiyet özü itibariyle bir bilimdir. İslam’ın hukuki yönü; insanı, dünyayı, hayatı, evreni kavrayışın gelişmesine yönelik koşulları tanzim eden bir geçiş aşamasını oluşturur.
Korku, insanı kendini gerçekleştirmekten alıkoyar; bilgeliğin her aşamasıyla çelişir. İslam, bireyin korkularını yok etmeyi önceler. Hocalardan, patronlardan, liderlerden, ahretten… korkmak İslam’ın mesajına, teklifine aykırıdır. Allah’la ilişkimiz de korku üzerine inşa edilmemelidir.
Evrim teorisi İslam’a aykırı değildir. Mülk Suresi’nde “Şimdi, yüzüstü kapanarak yürüyen mi doğru gider yoksa yolda düzgün yürüyen mi?” şeklindeki ayet, evrimi destekler niteliktedir.
Merhamet, hukuktan [adaletten] üstündür.
Ceza, dinin kuralı değildir. İslam, bizi cezasız yaşamayı öğrenene kadar evrim merdiveninden çıkmaya teşvik eder.
Yoksulların ihtiyaçları zenginlerin hayırseverliğiyle giderilmesi İslam’a aykırıdır. Zenginlerin elindeki mal, mülk parada yoksulların kesin olarak hakkı vardır. Yoksullara haklarını vermeyen kimseler, İslam’la bağlarını kopartmış ve Allah’a karşı suç işlemiş olurlar. Hırsızdırlar.
Bireye baskıcı yönetimden ve hoşgörüsüz kamudan korkmayacak donanım sunulmalı ya da birey bu niteliği bizzat kazanmalıdır.
Silaha müracaatı haklı çıkarmak zordur.
Kölelik, İslam’ın asli bir ilkesi değildir. Hadis: “Köleleriniz, Allah’ın size tâbi kıldığı kardeşlerinizdir. Onlara kendi yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin.” Böylesi bir eşitlik ilkesinin, köleliğin temelini dinamitlediği açıktır.
Kapitalizm, İslam’ın asli bir ilkesi değildir. İslam’ın asli ilkesi, Allah’ın kulları arasında kolektif ve ortak mülkiyettir. Böylece her birey gereksindiği kadarını alır. Bu ilkeye, Hz. Muhammed sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.
Miras ve şahitlikte kadına erkeğin yarısı kadar hak verilmesi, İslam’ın asli önerisinin epey gerisinde, bir geçiş uygulamasından ibarettir.
Bütün bedeni örtme [hicab] İslam’ın asli bir ilkesi değildir. İslam’ın asli ilkesi sufur’dur [ölçülü giyim]. İslam erkeklerin ve kadınların iffeti içselleştirmelerini amaçlar.
İslam asla son bulmaz. İslami ilerleyiş esas ve ebedidir.
İslam [Marksist değil, fakat] sosyalisttir. Aynı zamanda siyasi özgürlükçülüğü gereği demokratiktir.
Marks’ın sosyalizminin bilimsel olduğu su götürür. Robert Owen gibi idealist sosyalistlerin yaklaşımı, İslam’ın telkinleri ve hedefleriyle uyumlu nitelikler taşımaktadır.
Maksimum ve minimum gelir arasındaki fark, bu gelir gruplarındaki kimselerin birbirleriyle evlenmeyi reddetmelerine sebep olacak düzeye asla çıkmamalıdır.
Peygamberimiz, nihai komünizmi tatbik ve teklif etmiştir. Bu, İslam’ın mesajıdır.
Kapitalist toplum demokratik olamaz. İnsanın saygınlığı ve eşitlik ilkelerine aykırı bir yapılanma olan kapitalizm; birey olma imkanlarını tıkar. İnsanı aşağıya iter, bastırır. Düşük profilli ve mazlum kalabalık bir sınıf oluşturur. Bu sınıfa da ancak göstermelik bir “söz hakkı” ve uyuşturucu bir “taraftarlık” payesi verir.
Demokrasi, yanlış yapma hakkına dayanır. İslam da öyle.
Allah katında insanın saygınlığı o kadar kıymetlidir ki bireysel özgürlüğün üstünde bir koruyucu unsur konumlandırılmamıştır. Peygamber de insanların tercihlerini değiştirmek için herhangi bir zorlayıcı tavırdan alıkonulmuştur.
Zekat esasen kapitalist bir uygulamadır. Bir geçiş dönemi uygulamasıdır. İslam’ın asli teklifi, sosyalist tutumdur. Ev, bahçe, eşyalar ve binek haricinde bir kimsenin kendine ait hiçbir mülkü olmamasını önerir İslam. Verilmesi mümkün olan her şeyi vermeyi, paylaşılabilecek nitelikteki her şeyi paylaşmayı esas alır.
Haddinden fazla mülke dinip, onun da yalnızca kırkta birini vermek suretiyle yanılgı yüklü bir dinsel tatmin duygusu yaşayan kimse, İslam’ı anlammış, Allah’ı tanımamış, Peygamber’i dinlememiş demektir.
İslam, orman kanunun yerini merhamet kanunu alması için vardır. İktidarın yerini mutabakat, sömürünün yerini eşitlik, baskının yerini özgürlük, bencilliğin yerini toplumsal bilinç alması için.
İslam’ın ikinci mesajı, İslami algının bir kavrayışa dönüşmesini temin etmeye yönelik verilerdir. Bu mesaj Hz. Muhammed’in hayatında somutlaşmıştır.

İslam’ın İkinci Mesajı
Mahmut Muhammed Taha
Çev.: Haydar Aslan
Ayrıntı Yay.
176 s.