“Haberler kötüymüş”

“Ama senin de gördüğün kaç kişi oldu ki. Yine bir,  üç veyahut beş”

“Yine de fazlalar”

“Kaçma!” diye tuttu kafasına bastırıp.

“Hiçbir yere gidiyorum zaten” diyor uzun zaman aradan sonra.

“Kaçarsan görüşürüz”

“Gördüğüm mü var ki?” diyor.

“Yok ya. İster misin bandajı açıp salalım. Çok şey istersin sen”

“Sadece hayrına bir görsem. Yol yakın zati. Bu da ne!”

“Fareler”

“Tüylü tırsak pasaklılar!”

Diyor gene yakalanan: “Anlamadığınız şeyi size söyledim. Bir daha düşünün” durdu durdu: “Daha ne kadar yolumuz var” dedi nerdeymişcesine yoklayarak havayı. Ondan sonra “Nereden geçtik?” i sordu.  “Bilmem ki neredeyim. Aç da göreyim” i söyledi.

“Alınma ama benim hatıralarımdaki bu tabur gibi herkesin tam tekmil bir yuvası vardı. Şimdiye kadar sizin anlamadığınız şeyleri ona sorduğumda bön bakar ve cevabını alttan, fakat tepkiyle verirdi. Bunu düşünürken senin kaşların oynadı. Kaşlar bir kez olsun oynadı mı tepkinin ölçüsünü kaçırdığın anlamına gelmez demiyorum. Bunu iyice düşünmek gerekli belki de. Görümceniz nasıl?”

“İyi de sizin tam bir galip avına çıkmanızı doğrusu yakışık almaz bir o kadar da karışılmaz buldum. O yüzden karışmadım. Aksi takdirde tüfekleriniz beni bulurdu. Tam sanmayın, onların görmediği daha niceleri vardır. Bunu görümcem size söylememi istedi” Cebinden çıkardı bir kağıt.

“Bunu mu verdi size?”

“Bu kağıt birtakım bilgilerin dört sığınağından tam bir takımdır. Haberi size ulaştıysa, sizlerin görümcem ile ilgili fikirleri ham olmamalı. Benim de sandığım zaten bu gibi”

“Sizin fikirleriniz bizleri ilgilendirmiyor. Bizleri ilgilendiren görümcenizin fikirleri. Bana görümcenizden bahsedin”

“Çıkardığımdaki notun tam metni” dedi kâğıdı uzatarak:

Görümcem görüm görüm geldi.
Haberi kuşlara uçtu.
Bir daha bilsen kim gelir?
Görümcem görümcem bir tekir.
Halden anlar sanki vezir.
Görümcem görümcem tam tekir.

“Bir bakalım” dedi gözlüğünü kâğıdı yakacakmış gibi tutarak. “Bu kâğıda bir şeyler olmuş” dedi. “Bana onun söylediklerini ya söylersiniz ya da şuracıkta sizin baklavanızı açmak zorunda kalırım. Bana bildiklerinizi bildirin! Görümce tam tekir! Bu da nedir!”

“Bunun şifre olduğu besbelli” diye sesini boşalttı başkası. Nerden çıktığı hep orada mı olduğuna dair bilginin bilinmesinin imkânı yok gibiydi ki eğer yaklaşık sonuç varsa da bunun da çeşitli yerlerden gelen her bir yana saçılmış parçaların birleşmesine dair olması mümkündü ancak. Devam ettirdi kişi:

“Bu neden sizin bu konuda yapmanız gerekenler bunun yaklaşık olarak tahminini yapmaya başlamak olacak zira tam tekir derken tamı tamına mı tekir demek istiyor yoksa tam takırla kafiyeli midir? Bizim bunlar için yetiştirilmiş elemanlarımız var. Lakin sizin anlatmak istemediğiniz bakla ile ilgili bir takım şüphelerim de var. Bizim sizin içinde bulunduğunuz duruma bihabermiş gibi davranıp oradan oraya koştururken ayağımızın bir yere takılıp da sendeleyemeyeceğimizi mi sandınız? Yanıldınız azizim! Bizlerden sizin gibi kaç tane tavuk güden yetişir kaç tane! Heyhat! Görümce bile danışıklı döğüşe kalkışır da danışarak dövüşen bir kişi bırakmayız biz! Sanmayın ki dün daha geçti ya da yarın bizim yanımız. Bunun gördüklerimle olan ilgisine bağdaşıkmış gibi davrandığımı sanmayın. Görümce bir tekir gibidir! Budur!”

“Sanmam!” diyor öteki: “Tam tekir! Başkadır o başka. Bir ve tam demekle kastettiğinizi mi düşünmeliyim. Hadi! Bana oyun oynamaya kalkın da sizin şurada bir baklavanızı açayım. Benim sakin olduğumu neye bağlarsınız? Şu halde duruşumu nasıl düşünürsünüz? Taburların ve garnizon dışı bir alayın komutasını da ele aldım. Ta ki gerekli şartları sağlayana dek. Ondan sonra gördüğünüz bu ağaçlar ve çadır oldu bana in. Halime vakti lazım bir tane vardı ama bunu kim de sen de bilemez. Tek bir ben bilirim. Galiba budur…” dedi düşünecek gibi ama derin.

“Yakınız sanki…” dedi diğeri yaklaşarak. “Gelir de şuna bir bakarsanız” dedi. Ellerindeki haritayı açma sesinden takımları çıkardığını fark etti. “Kuşlar ne kadar büyükler” diyerekten ayağındaki ayakkabıyı sürüdü. “Yermişler” dedi.

“Yerlermiş” dedi diğeri.

“Ya da fikir bazında düşünelim dersen senin yine de bir tane ölüp ölüp dirilmen bizce yeterli size soruyorum. Kaç tanedir bunlar?” Orada sanki beş kişi vardı.

“Galiba hareket etmeye garipleştiniz”

“Yani” dedi “Neden gibi baktığınızı düşündüm de haber vermek gibi niyetim olsa haberim dağlara oradan da havalara oradan dalgalara oradan çekiçler ve örslere ulaşmıştı”

“Hayır” dedi “Görümce yokmuş” telden bağlantı konuşmasına benziyordu: “Şair gibi bir şey. Şairleri gibi bir tekir. Tam tekir. Evet. Yani değil gibi ama bilmediğim başka ne var diyeceksiniz. Tabire gerek yok dersem yanıma tek tek bakarak almam gerekir bunun da zaten haberi kaç kişiye ulaşır? Sizin dediğiniz gibi de değilse… Görmediklerim mi yoksa duyamadıklarımı mı söylediniz? Anlaşıldı. Tek tek. Yarışım teki. Her tekir. Oldu” Yanına geldi. “Bir tabiri kaç kez tekrarlarsın?” dedi

“Horoz gibi mi?” dedi yanıltır niyetle.

“Baklava” dedi haberini erkenden verirce.

“Bilmediğimi söyledim” dedi.

“Tabi”

Ayaklar! Hissedileni tek tek ayıklamaktı yaptığı.

“Beni zehir zemberek bir kuyuda bıraktınız. Horozlar var!” dedi ilacın etkiyle. Jöle kıvamında bir çicek tenine yaklaşarak sürtündü kayarak oradan okşayarak terk etti. “Nedir?” gibi düşündü.

“Hayt! Yorulmaca oynamıyoruz! Kestim” Kopandan akan kanın bedenden çıkışı boğuk boğuktu.

“Benim tamam!” dedi. “Benim!”

“Kes!” Boğuk ve soğuktu.

“Tamam!” dedi “Benim! Görümce!”

“Kesin!” dedi. Soğuk kuturtu. Boğuk soğukluk.

!Arrgh!-Ghkaa-

“Kesin!”

Kuturt!

Kestik.

• “Sni sviyrm” dedi, “Yorma kendini” dedim.

• Dünya üzerindeki bütün politikacıların bütün konuşmalarını bir Word belgesinde bir araya getirin, CTRL+F yapın, çıkan kutuya “ulan şerefsiz” yazın, sonuç: “18.987.722 öğe bulundu.” “Ulan şerefsiz” i silin yerine “haklısınız” yazın, sonuç: “Aranan öğe bulunamadı.”

• Anneyle emlakçı arasındaki fark nedir? Emlakçı ‘satılık daire’ ilanını görünce heyecanlanmaz.

• Bir çocuk kaçırma olayında emniyetin telsiz konuşmalarına şahit oldum. Polis diğerine şöyle diyordu: “Yapılan dinlemede ortamda TRT Fm sesi tespit edildi. Çocuğun çok uzağa götürüldüğü anlaşılmıştır. Tamam.”

• Bardakta gül masumiyeti, yakada karanfil içtenliği, pamukta fasulye ise fen bilgisini simgeler.

• İngiliz nörolog Oliver Sacks’e göre insanlar büyük bir tehlike anı yaşadıklarında zamanın daha yavaş aktığını sanırlar. Böylece tehlikeyi fark etseler bile daha vakitleri olduğunu zannettiklerinden tepki vermek için geç kalabilirler. Bu kişilerin büyülenmiş gibi donup kalmalarının sebebi tehlikenin beyinde yarattığı yanılsamadır. Bazı kalecilerin gol pozisyonu sırasında alıklaşması ve nikâh masasındaki damadın mikrofona “eveeet” diye gürlemesi de bu talihsizliğin örnekleri sayılabilir. Seyirciler alkışlar ve çılgınca sevinir. Her şey bir anda olup bitmiş, top ağlarla kucaklaşmıştır.

• Askeri yemin töreninin sonunda bütün askerler birbirine benzediği için kararsızlıkla yavrusuna koşan annelerin mi, yoksa lunaparkta zil çalar çalmaz çarpışan arabalara hücum eden babaların mı daha göz yaşartıcı olduğuna karar veremiyorum.

• İyimser, Balıkesir’de yürürken Uludağ’daki muz ağacının kokusunu duyar, kötümser, Bursa’da muz yetişmediğini hatırlatır. 

Bu günlerde Türk edebiyatına hüzünlü, matemli bir yoğunluk hakim… Acımız dinmeden tazeleniyor. Hulki Aktunç ve Didem Madak’ın ardından Seyhan Erözçelik de vefat etti. Bir ömür parantezi daha kapandı.
Onları modern şiirimizin genç temsilcileri olarak tanıdık ve hep öyle hatırlayacağız.
Mezkur şairlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve metanet, edebiyatseverlere başsağlığı diliyoruz.

“31 yaşındaki İngiliz Mark Boyle, 2008 yılının Kasım ayında aldığı bir kararla ‘parasız’ bir hayata başladı. O zamandan beri bir karavanda yaşıyor, kendi yiyeceklerini yetiştiriyor ve kıyafetlerini Freecycle adlı internet sitesinden ücretsiz olarak alıyor ya da çöpten topluyor. Gazete bayiinden aldığı eski gazeteleri tuvalet kâğıdı olarak kullanıp, sahilde bulduğu mürekkepbalığı kemiği diş fırçasıyla dişlerini fırçalıyor.” Sabah, Ağustos 2010

12 0cak 2009

Kalem aradım durdum. Babamın bana yirmi beşinci yaş günümde hediye ettiği dolmakalemi kullanıyordum. Ancak dün çalındı. Böyle bir durumda kalemsiz kalmak susuz kalmaktan daha kötü. Sabahtan beri sokaklarda kalem bulma umuduyla dolaşıyordum. Biraz çöp karıştırdım. Ama maalesef kalemden başka her şey vardı: klavyeler, daktilo şeritleri, küçülmüş sıfır-beş uçlar… Sonra Adliye Sarayına gittim. Kırık da olsa işime yarayacak bir tane bulabilir miyim diye bakındım mahkeme salonlarında. Hademenin biri kılığıma bakıp “ne arıyorsun hemşerim?” dedi küçümsercesine. “Kalem” dedim. “Yok kalem” dedi.  “Hiç mi yok?” dedim. “Bas git” dedi. Üstelemedim. Ardından bir kahvehaneye girdim. Onca çengel bulmaca, sudoku, kare bulmaca panayırının içinde bir tanecik turuncu tükenmez buldum. Cebime atıp uzuyordum ki kahveci “Oralet?” dedi. “Sanmıyorum” dedim. “Hı?” dedi kafasını kaşıyarak. Lafı uzatmaktan korktum, emaneti masaya bırakarak çıktım. Sonra aklıma bir fikir geldi. Bir ilkokulun arka bahçesine gittim. Yerde birçok kalem, silgi, flüt pamuğu, bir müzik öğretmeni ve birkaç tane de yeşilay bağış zarfı vardı. İki kurşunkalem ve bir de tükenmez seçtikten sonra müzik öğretmenini orada bırakarak uzaklaştım.

4 Şubat 2009

Pek aç kaldığımı söyleyemem. Özellikle son bir haftadır çok iyi besleniyorum. Karavanımı parkettiğim yol kenarında meyve bahçeleri var. Elma, armut ve erik bol. Dün oldukça zor oldu ama. Ağaçtan topladığım erikleri ceplerime ve ön kısmını torba gibi büzdüğüm gömleğime doldurmuştum. Ağaçtan ineceğim sırada uzaktan koşa koşa bana doğru gelen beyaz sakallı, bastonlu bir amca gördüm. Ağza alınmayacak küfürler ediyordu. Topukladım. Arkamdan bastonunu fırlattı. Baston elma ağacına saplandı. Nefes nefese karavana girdim. Peşimden geliyor mu diye küçük penceremden baktım. İzimi kaybetmişti. Kendi kendine konuşarak gözden kayboldu. Küçük yatağıma atladım. Eriklerden birinden bir ısırık almıştım ki karavan sallanmaya başladı. Öyle şiddetle sallanıyordu ki önce deprem oluyor sandım. Birden bire camım kırıldı. Patlayan cam parçaları üzerime yağdı. O an camdaki dedeyle göz göze geldim. Karavanın tepesine çıkmış oradan baş aşağı bana bakıyordu. Üzerime doğru uçan şeyi son anda fark ettim. Kenara çekildiğim anda baston zınk diye yastığıma gömüldü. Şoför koltuğuna fırladım. Motoru çalıştırdım. Gaza asıldım. Karavan patinaj yaparak hareket etti. Zikzaklar çizerek asfalta çıktım. Dikiz aynasından baktığımda dede ortalıkta değildi. Bir nefes almama kalmadı arkamdan bastonuyla boğazıma saldırdı. Beni kıstırmıştı. Boğulmak üzereyken sert bir viraj aldım. Dede yana savruldu. Açık olan kapıdan dışarı düşecekken kapıya tutundu. Baston arkaya yuvarlanmıştı. Hızımı artırdım ve bir viraj daha döndüm. İçerdeki eşyalar ortalığa dökülürken dede daha fazla dayanamadı ve elini bıraktı. Dikiz aynasından yerde yuvarlandığını, takkesinin düştüğünü ve ayakkabılarından birinin çıktığını gördüm. Hızımı hiç kesmeden şehrin diğer ucuna kadar gittim. Uygun bir yer bulduğumda ilk işim uğursuz bastonu yuvarlandığı yerden alıp ikiye kırdıktan sonra bulduğum bir mazgal deliğine atmak oldu.  Karavanın içine dağılan erikleri topladım ve afiyetle yedim.

17 Mart 2009

Karavanın benzini bitmiş. Üç gün boyunca mevlüttü, sünnetti, kına gecesiydi dolaştım. Kolonya dağıtma sırası geldiğinde avcumu açarak “Kolonya bana iyi geliyor, Allah razı olsun” dedim. Cebimden çıkardığım küçük şişeyi uzatıp, “Birazcık da yedek alabilir miyim? Sık sık bayılan bir insanım da” demeyi ihmal etmedim. Zaten sevinci yahut acısı yüzünden kolonya stoğunu problem etmeyen ev sahipleri beni çok üzmediler. Sonunda üç buçuk litre kolonya elde ettim. Bu beni bir sonraki durağıma kadar idare eder. Giderken arada bir öksürür gibi oluyor motor. Sanırım tütün kolonyası oranı biraz fazla. Bundan sonra limon kolonyasına ağırlık vereceğim.

30 Nisan 2009

Bu sabah bir mektup aldım. “Canın sıkılmıyor mu?” diye soruyor genç bir arkadaş. Ona şöyle yazdım: “Elbette canım sıkılıyor. Öyle zamanlarda gönüllü olarak çöp kamyonlarına yardım ediyorum, kamyonun arkasına asılarak gitmek çok keyifli. Ayrıca nevale de toplamış oluyorum.” Geçen ay bir yastık bulmuştum. İçinden iki tane cumhuriyet altını çıktı. Hemen kasaba gidip on beş kilogram pastırma ile değiş tokuş ettim. Bu para harcamak sayılmaz. Uzun süre pastırma yemiştim sadece. İnsanlar yanımdan geçerken “Evsizler de ne kadar pis kokuyor” diye söyleniyordu. Ben de içimden “Evsiz değil, tok” diyordum. •


Cirrus‘un Tunus asıllı solisti Nawel ben Kraiem, “Lâ ilahe illallah” diyor. Kimseye sormadan, kimseden izin istemeden, kimseyi umursamadan. Tam da olması gerektiği gibi.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Endonezya'da yalınayak

Gazeteci –Yazar Ece Temelkuran ölüm tehditleri alıyor. Hepimiz görüyoruz. Twitter’da açıkça onu öldüreceğini söyleyen kimseler var. Bir değil, beş değil.
Bu tehditlerde ifadesini bulan zapt edilemez nefret, cinai saldırganlık meşru mu? Değilse, nasıl oluyor da böylesine alenileşebiliyor? Ve biz niye ağzımızı bile açmadan öylece duralım?
Ece Temelkuran, Türkiye’nin en önemli gazetecilerinden biri. Belki de en iyisidir. Londra’ya gider, filozoflarla görüşür, sokaktaki evsiz isyancılarla konuşur; İran’a uçar birinci ağızdan röportajlarla döner; Latin Amerika’daki devrimci oluşumları yerinde takip eder; Hindistan, Fransa, Endonezya, Almanya, Suriye… nerede büyük bir sarsıntı varsa Ece Temelkuran hiç üşenmez, olağanüstü bir enerjiyle koşar, vakayı yakından tetkik eder ve incelikli, derinlikli yazılar kaleme alır. İngilizce konferanslar verir, Arapça öğrenir, asla boşa vakit harcamaz, Türkiye’ye muazzam bir entelektüel, duygusal enerji aktarır.
Bugün “Ayşe Arman gazeteciliği” diye bir şeyden söz ediyoruz. Asıl “Ece Temelkuran gazeteciliği”nden söz etmemiz gerekir.
O, binlerce olayın, tutuklamaların, sokak savaşlarının, katliamların, çatışmaların tam kalbine gider ve oradan ses verir. Temelkuran’ı böylesine sevilen, vazgeçilmez biri kılan nitelik onun, iddia edildiği gibi “basit bir duygu sömürücüsü” olması filan asla değil, tam anlamıyla bir gazetecilik dehası taşımasıdır.
Bazı fikirlerine, birtakım cümlelerine, eğilimlerine katılmayabilirsiniz. Fakat ona “Kandil Muhibbi” demek, nerden baksanız iftiradır. Temelkuran, Kürt sorununu ve siyasetini gerçek nitelikleriyle kavramaya çalışan bir gazetecidir. Bunun ötesinde, Kürt Meselesi, Temelkuran’ın alakadar olduğu yüzlerce konudan yalnızca biridir. Onun farkı, Kürtleri uzaktan değil yakından tanımaya yönelmesidir. Hiçbirimiz yerimizden kalkmazken o bütün Doğu şehirlerini bir bir gezdi, oradaki insanlarla birebir görüştü. Mahalle futbolcusundan militanına, zerzevatçısından yeni geline kadar herkesle. Yeminle söylüyorum büyük cesaret. Hakikat iştiyakı.
Ayrıca, son derece titiz bir romancı, özel bir şairdir. Yazının kalıcılığı ve bağlayıcılığına ilişkin bilinci, onun edebiyatla kurduğu irtibatı bir ölçüde açıklar.
Muz Sesleri, Ortadoğu’ya [Beyrut’a] gidilerek yazılmış, bu ülkedeki tek romandır. [En azından benim bildiğim tek roman. Belki bir, bilemedin iki tane daha vardır, olabilir.] Bu, Temelkuran’ın insanlık sorunları, siyasi meseleler, sosyal problemler karşısında edebiyatın yatıştırıcı ve şifalı tesirini kavramış ender yazarlarımızdan olduğunu kanıtlar.
Kısacası, Ece Temelkuran bir dahidir.
Bunları, Temelkuran güzellemesi yapmak için söylemiyorum. İcap ettiğini düşünmesem, ondan hiç bahsetmezdim. Benim işim değil. Hakkında şimdiye dek bir yazı yazdım, o da “Erkekler ergen mi, değil mi?” tartışmasıydı. Fakat ölüm tehdidi de ne oluyor arkadaş? Delirdiniz mi? Onunla gurur duymamız, ondan ilham almamız gerekirken, evimizin okumuş kızı gibi benimsememiz gerekirken… Yani, Ece Temelkuran dünyanın öbür ucunda sosyal hak mücadelesi veren işsiz bir kimyagerle anlaşabiliyor da bizimle mi anlaşamıyor?!
Ece Temelkuran’a özür borçluyuz.
Bu derece çalışkan, yetenekli, duyarlı ve zeki bir yazara “Vijdan kuaförü” demek de banal. Böyle uyduruk etiketleri birbirimize yapıştırarak hakikati perçinleyemeyiz. Bu, eleştiri değil. Bu… peki, kızmayacağım… manasız… Tamam, söylemek zorundayım: Kudurmuş soytarılıktır! Mevlana “Vijdan kuaförü” müydü, Yunus Emre patetik bir meczup muydu? En büyük bilgelerimizin bir elleri daima vicdanlarındaydı. Vicdansızlığı, kabadayılığı, gözü dönmüşlüğü mü öveceğiz?
Birileri de şöyle yazıyor: “Ece Temelkuran kimdir?” yani “Kim ki, kim oluyor?…” Yazının bir haysiyeti var, kim olduğunu sen söyleyeceksin, böyle sokak ağzıyla, soru görünümlü ithamlarla yazı yazılmaz.
Ece Temelkuran’ın yerine koyabileceğimiz ikinci bir kişi yok. Bunca işi, bu kalitede hiç kimseye yaptıramayız. Hele ki bu ücret, bu muamele karşılığında.

Nuray Mert: Asil ve barışçı

Nuray Mert, Türkiye’nin en iyi siyaset analizi yapan yazarı. Siyasetin bir bilim olduğunu onun yazılarıyla kavradım. Demokrasiyi hep banal ve hantal bulurdum. Onun sayesinde, demokrasinin koşullarını / imkanlarını anladım. Eleştirel serinkanlılığıyla bana çok şey öğretti. Siyasetin yüzeysel değil derinlikli bir olgu olduğu fikrini zihnime Nuray Mert yerleştirdi. İdris Küçükömer, Mehmet Akif ya da Attilâ İlhan’dan da ziyade Nuray Mert.
Politikanın tarihle, iktisatla, inançla, eğitimle, modayla, yeraltı kaynaklarıyla… ilgisine en zihin açıcı şekilde değinen yazarımız Nuray Mert’tir. Diplomasiyi, etnik hassasiyetleri, bazı görünmez [söze konu edilmeyen] faktörleri bize o anlattı.
Türkiye’deki merkez siyasetin doğru anlaşılması gerektiğine ilişkin vurguları; daha gelişkin, köklü, tutarlı ve sığlıktan kurtarılmış bir siyasi duyarlığın ve bilincin yaygınlık, geçerlilik kazanmasına yönelikti.
İktidar olgusunun mahiyetine ve karakterine / doğasına ilişkin tahlilleriyle Nuray Mert bizi hep muhalif olmaya davet etti. Bunu yaparken de muhalifliğin özünü doğru kavramayı önerdi. Alelusul, çıkarcı, üstünkörü bir muhalifliğin sakıncalarını anlattı. Politikanın duygularla bağını göz ardı edemeyeceğimizi söyledi hep. Siyasetin ideolojik ilkeler ve epistemolojik nitelikler üzerinden ele alınmasının; bireyler ve aktüel olaylar üzerinden ele alınmasından daha sahih bir yöntem olduğunu ortaya koydu. Bu ikisi arasındaki çelişkileri de eleştiri konusu etti. Mutlak olumlama ya da teslimiyetin; kesin itiraz ve kopuşun ötesinde dengeli tahliller yapılabileceğini bizzat metinleriyle gösterdi.
Türk basınında entelektüel seviyesini onun kadar istikrarlı bir şekilde korumayı başaran pek az yazar vardır.
Çok net olarak Nuray Mert, Türkiye’de siyasetle ve siyasi yayınla ilgilenen insanların istifade etmesi gereken son derece birikimli ve üretken bir siyaset bilimci, akademisyen ve yazardır.
Bu yüksek zihnin verimlerini göz ardı edip, onu küçücük bir çerçeveye tıkmak, Türkiye’ye ayıp etmektir. “Nuray Mert AK Parti düşmanı” sözü, Nuray Mert’i anlatmaya, tanı/t-maya asla asla asla yetmez.
Onu seçim döneminde, hükümet liderinin “Namert!” diye haykırarak hedef göstermesi ise vahim bir hata ve muazzam bir haksızlıktır. “Sayın Öcalan” hitabından bile daha vahimdir. Mert, herhangi bir konuda yanılmış da olabilir [o ayrı bir husus]. Fakat yazar sorumluluğu taşıdığı, akademik terbiyesi herkesçe bilinen, tasavvuf da dahil birçok gönül disipliniyle de bağ kurmuş bir entelektüele böyle bir muamele reva görülemez.
Utanıyoruz. Ne yapabiliriz? Nuray Mert’e gidip “Sizden tüm erkekler, muhafazakar gazeteciler ve ilgili politikacılar adına özür diliyoruz” demekten başka çare yok gibi.
Nuray Mert bir siyaset dehasıdır. Bunu anlamak için birkaç makalesini okumak yeter.
Onun Kürt siyasetini doğru değerlendirme gayreti, barışçı, dostane bir çözüm için harika bir fırsattır. Evet. Nuray Mert gibi demokrasinin fonksiyonlarını, sosyolojik süreçleri çok iyi bilen bir yazarın Kürt meselesini ele almasını sevindirici buluyorum. Kürt siyaseti veya silahlı hareketinin de, bu sorunu çözmeye niyetli resmî yetkililerin de Nuray Mert’in yaklaşımlarının yeni fırsatlar / imkanlar ürettiğini görebilmeleri gerekir.
Kaldı ki Nuray Mert’in siyasi “olaylara” genel iki yaklaşımı vardır: 1- Yurtdışındaki olaylar karşısında Türkiye müdafiidir. 2- Yurtiçi olaylarda da hep barışçı çözüm yanlısıdır. Asla Türkiye’yi ezdirmez ve hiçbir zaman şiddeti bir çözüm ihtimali olarak görmez. Hiç. Avrupa’da katıldığı toplantılarda, Türkiye’yi küçümsemeye hatta aşağılamaya yeltenen yabancı akademisyen ve siyasetçileri nakavt etmiştir. Siyasetçilerimizin yapamadığını yapmıştır. Asaletiyle Türkiye’nin asaletini, gururuyla Türkiye’nin gururunu kurtarmıştır. Onun zekası olmasaydı, kimi Avrupalıların tüm Türkiye’ye aptal muamelesi yapması önünde hiçbir engel bulunmayacaktı.
Velhasıl, Mert, ismiyle müsemma, bu ülkenin hakikatli, hayırlı evlatlarından, onların da seçkinlerinden biridir. Minnet ve sevgiyi birçoğumuzdan katbekat fazla hak etmiş, etmektedir.
O gelmeseydi, Türk basını, siyaseti, ekranı, gazetesi eksik kalacaktı.

 

• Sabun Bey son nefesini verirken yanı başında bekleyen karısı Sünger Hanıma fısıldamış: “Ben seni okşadıkça sen beni erittin.” Sünger Hanım alttan almış: “Üzerimde kokun hep kalacak”

• İki yıldır gevezelik sendromu terapi grubuna devam ediyorum. Henüz konuşma sıram gelmedi.

• Yetişkin bir mavi balina tek öğünde beş adet ton balığı yer, üç varil fanta içer, yarım silo çekirdek çitler ve sadece büyük esprilere güler.

• Kafelerdeki mönülerin giderek ve baş döndürücü bir hızla ansiklopedileşmesi bizi içerikten uzaklaştırıyor mu? “Hoşgeldiniz, şu mönüleri alın, bir süre okşayın ve geri verin.”

• Bornoz giyip oturanlarda birden pörtleyen kral olma isteği, tül perdeye sarınan küçük kızlarda prenseslik düşleri, sünnet yataklarındaki o havalar… Mefruşat sektörü monarşiye mi meyilli?

• Ey sosyal medya tiryakisi, bol bol siyasi gönderme yap, ülkenin geleceği senin topuklarında yükselecek unutma. Siyasi göndermeler konusunda ilham sıkıntın var ise istatistik kurumunun güncel raporlarında yer alan şu verileri değerlendirebilirsin: “Türk halkının yüzde ellisi aptaldır.” “Türk halkının yüzde yirmi altısı aptaldır.” “Vatandaşların yüzde doksan dokuzu kokoreçtir.” Ayrıca, kullanışsız olan şeylerden de kaçın: Bir dil olarak Türkçe, bir lob olarak sol lob vs.

• Dedim kuğu nedir / Dedi kuşumdur / Dedim keman nedir / Dedi kaşımdır / Dedim ne alakası var. 

• Bacak bacak üstüne atan insan savunmasızdır. Ya size güvenmiştir ya da kendine. Birini tokatlamayı düşünüyorsanız bacak bacak üstüne atmasını bekleyin. Kaçamayacaktır. 

• İspanyolca kursuna yeni başlayan çocuğa sataşıyorlardı. Elebaşı çaçarondu: “Şimdi sen turist kızlarına mı yavşayacaksın? Her şey bitti de İspanyolca mı kusur kaldı? Memlekette bu kadar aç varken yabancı dil de nerden çıktı? Hadi İspanyolca bir kelime söyle bari biz de öğrenelim.” Çocuk, gözlerini kırpıştırdı, azıcık düşündü: “El insaf”

 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

“Neden kimse bana güvenmiyor?” diye söylenip duruyordu. Oysa geçmişte yaptıklarına dönüp biraz baksa anlardı. Kendisine parasını emanet eden adamı hatırladı. O parayı kumarda kaybetmişti. Sanıyordu ki; iki katını kazanırım. Ya da Hikmet adında bir arkadaşı ona karısını emanet etmişti. Adamın karısına etmediğini bırakmadı. Bunun üzerine şimdi hapiste olan arkadaşı Hikmet de öfkeyle üzerine yürümüş ve bıçağı karnına saplamıştı.

“Aslında bazı hatalarım olmuş olabilir” diye düşündü yarasını ovuştururken. “Bundan sonra dürüst bir insan olacağım!” diye karar aldı.

Sanki evliyaymış gibi davranmaya başladı. İyi şeyler yapıyor iyi biriymiş gibi davranıyordu. O kadar iyi bir ermiş taklidi oldu ki bu çevresinde müritleri filan oluştu. Bilgece sözler ediyordu:

“Bir ağaç yaş iken yanmaz. Sadece kuruyanlar yanar aşk ile”

Bir de ney almıştı pazardan. Üflüyordu.

Müritlerinden bir tanesinin plak şirketi vardı. Ona bir albüm yaptılar. Ney’ledim isimli albümü ile satış rekorları kırmasa da internetten bayağı bir tıklandı.

Evliyaymış gibi davranıyordu yine. Herkese hoşgörülü davranıyordu. Gözleri nemli, yüreği kederliydi sanki.  O sırada Hikmet ortaya çıktı. Hapisten kaçmıştı. Küfürler ederek adamın üstüne geliyordu. Sonra tam üzerine atlayacakken ayağı takıldı ve bıçağının üstüne düştü. Hikmet oracıkta can verdi.

Herkes bunun bir keramet olduğu konusunda hemfikirdi. Hikmet için çok gözyaşı döktü. Zaten bu olaydan sonra saçma sapan şeylere ağlamaya başladı. Bir keresinde:

“Efendim neden ağlıyorsunuz?” diye sorduklarında,

“İlkokulda silgimi kaybetmiştim. Kokulu silgiydi. Çok güzel kokardı. Gül kokardı gül!!” diye hüngür hüngür ağlamıştı. Herkes söylediklerinde ince bir mana arıyordu. Bu nedenle her hareketi onlar için anlamlıydı.

Bir gün bir kadın çıkageldi yanında çocuğu ile. Dedi:

“Bu senin çocuğun” Çocuk da bayağı benziyordu hani.

“Adı ne bunun?” dedi elindeki çikolata kremi tüpünü emen çocuğu işaret ederek. “Cafer” dedi kadın. Cafer’e DNA testi yapıldı. Evet, çocuk onundu. Baba olmuştu!

Çocuktan sonra her şey farklılaştı. Artık bir sorumluluğu vardı.

“Tüm gün oturup ağlamaktan daha önemli işlerim var yapacak” diye düşündü. Müritlerine şöyle seslendi:

“Gidin kendinize başka birini bulun! Ben bırakıyorum!”

“Bir kusur mu işledik efendim?” diye sordular.

“Hayır!” dedi. “Sorun sizde değil bende!”

“Gitmeyin efendim bizi bırakmayın!” dediler. Gözleri doldu.

“Gitmek zorundayım!” dedi. Yine ağlamaya başlamıştı! Müritlerden biri çıkıp:

“ Yeter ya her şeye ağlıyorsun!” diye sesini yükseltti. Adamın canına tak etmişti. Herkes başını çevirip bu adama baktı. Derin bir sessizlik oldu,

“Bir yaşındaki kızım bile daha az ağlıyor senden!” diye sürdürdü konuşmasını.

“Sen nasıl!” diye üzerine atılacaklarken müritlerini durdurmak için birden elini kaldırdı.

“Hayır!” dedi “Bırakın konuşsun!” Adam birkaç adım öne çıkarak,

“Seni düelloya davet ediyorum!” dedi. “Kazanan müritleri alır!” Bunun üzerine,

“Bu ne cüret!” diye hiddetlenir gibi olsa da sonra, “Müritler benim şahsi malım değil!” dedi. “Üstelik ben onları özgür bıraktım. Çikolata dükkânı açmayı düşünüyorum. Bir çocuğum var. Ona mutlu bir gelecek bırakmak için çok çalışmalıyım”

“Şekerci dükkânı mı?” dedi adam.

“Evet, şekerc-Yok hayır çikolata dükkânı dedim. Çikolata dükkânı açmayı düşünüyorum”

“Neler olacak peki içinde?” diye sordu adam.

“Çok çeşitli çikolatalar olacak”

“Naneli çikolata da olacak mı peki?” diye sordu.

“Olacak tabi!” dedi. Bunun üzerine adamın gözleri parladı ve

“Sen çok yaşa!” diye bağırdı elini havaya kaldırıp. Birden herkes bir ağızdan,

“Sen çok yaşa!” diye bağırdılar. Tüm bunlar olurken bir kenarda Cafer çikolata kremi tüpünü emiyordu. Gelecekte bir çikolata imparatorluğu kurma fikri Cafer’in işte o gün aklına gelmişti…

Kieslowski’yi anlatan bir belgesel var: Krzysztof Kieslowski: I’m So-So…

Kırmızı’yı çekip sakin bir hayat sürmek için inzivaya çekildiği günlerde yapılmış,  Mayıs 1995’te.  Kieslowski’nin ölümünden bir yıl evvel.

Belgeseli çekenler Kieslowski’nin filmlerinde de çalışan kişiler.

Sinemayı bıraktıktan sonraki günlerinde Kieslowski’yle buluşup ekseriyetle filmleri, yaşamöyküsü üzerine söyleşiler yapıyorlar. Günlük yaşamına,  o gece gördüğü rüyaya dek uzanıyor konuşmalar. Bir ara söz yurt dışında geçirdiği günlere geliyor. Kieslowski, ”Dışarıda asla mutlu değilim, daima eve dönmek istiyorum.” diyor.

Amerika’dan neden hoşlanmadığı sorulduğundaysa verdiği yanıt şöyle:  ”Amerika hakkında sevmediğim şey, yüksek derecede kişisel tatminle karışık boş laf peşinde koşulması. Amerikalı menajerime nasılsın desem, bana ‘Son derece iyiyim.’ diye yanıt verir. ‘Okey’ ya da ‘İyi’ değil. ‘Son derece iyi’ olmalıdır.  Ben ‘Son derece iyi’ değilim.  Ben hiç de ‘İyi’ değilim.  İngilizce bir deyiş kullanmak gerekirse ‘I’m so-so’ ”

Filmde beni asıl etkileyense başka birşey:  Kieslowski’nin bakışları. Nasıl tarif edilir bilemiyorum.  Sinema yaşamının -belki de bütün bir yaşamının- sonuna gelmiş olduğunu farkeden bir büyük yönetmenin göz kapaklarının içine kaçıvermiş melankolik bakışları. Bir şeyleri sonsuza dek kaybetmiş olmanın farkına varmış bakışlar. ”Ben kim miyim? Emekli bir yönetmen.  Gerçek artık bu.” diyor bir yerde.

Ellerini yanaklarında gezdirip, çenesine bitiştiriyor.  Parlayan gözleri kederli.  Filmlerindeki meselelere içtenlikle inanan bir adamın kederi.

Ramazan’da 30 küsur sene muhteşem film  Çağrı’yı [The Message] seyrettik. Hayret, Vittorio De Sica’nın kusursuz başyapıtı Bisiklet Hırsızları’nı [Ladri di Biciclette, 1948] da neden bir Ramazan filmi olarak benimsememişiz? “Oruç, yoksulun halini anlamaya yöneltiyor…” Hah, Bisiklet Hırsızları da öyle.
Luigi Bartolini’nin romanından uyarlanmış bu klasik film, yoksulluğun her türlü görünümünü bir arada sunar: Küçük şeylere sevinmek, umut dolu olmak, yaşama azmi taşımak, katışıksız şefkat ve sevgi, riyasızlık, berraklık, ne istediğini / önceliğini bilmek, tevazu, hayatının kapsamının ve sınırlarının bilincinde olmak, pratiklik, evrensellik… Hüzün, çaresizlik, yetkililere / yetke sahiplerine laf anlatamama, büyücüden / falcıdan / üfürükçüden medet umma, dertten ötürü ibadethanede bile konsantre olamama, hakkını ararken bir akıl – vicdan denklemi kurmaya çalışma, suça itilme ya da suç tarafından çekilme, sürüklendiği suçun aslında sistemin merkezî öğesi olduğunu kavrayamama, kalabalığın içinde kaybolma, görünmeme, dikkat çekmez – bilinmez – sessiz olma…
Acaba, Bisiklet Hırsızları yeniden çevrilse, aynı senaryo, usta bir yönetmen tarafından filme alınsa, bu eski versiyon kadar tesirli, dahası şoke edici olur mu? Sanmıyorum. Çünkü bu filmi böylesine dokunaklı ve derin kılan bir etken de [Vittorio De Sica’nın dehasının yanı sıra] o hatıra tadı veren, yıpranmış, hayal meyal, siyah beyaz görüntüler sanki.
Anladığım kadarıyla… yoksullar her ne kadar birbirlerini teselli etseler de, yoksulluk, ne sözle ne de suçla dengelenebiliyor. Bisikleti çalınan, bisiklet çalarak hayatını normale döndüremiyor.
Ve besbelli kalabalık, yoksulları kamufle ediyor. Sahici bir toplum, kamuflajdaki riyayı aşmalı. Gören göz, kalabalıktaki sessiz, erimiş yoksulluğu seçebilmeli. İktisadi, siyasi, entelektüel, sosyal… irade de onu telafi etmeye odaklanarak kendi hakiki niteliğini ortaya koymalı.

Ladri di Biciclette
[The Bicycle Thief]
Yön.: Vittorio De Sica
Sen.: Luigi Bartolini [Roman], Cesare Zavattini
Oyn.: Lamberto Maggiorani, Enzo Staiola
Yapım: İtalya, 1948