Öğleden sonra ‘‘Hadi çıkalım’’ dedim. Yılın ilk günü. Makineyi de aldık yanımıza. Fotoğraf çekeriz. Giyinip çıktık. Karşımızdaki sıhhi tesisatçı plastik  çam ağacı koymuş vitrinine. Eski musluklar, contalar, kendir yumakları arasında süslü bir plastik  çam ağacı. Dışarıda kırık güneş. Ankara’da yılbaşı yaklaşınca yağan kar buralara pek uğramıyor. Taksim sona ermiş bir   düğünden kalan düğün salonu gibi. Ara sokaklara girdik. İstiklal’in arka taraflarına. Dükkanlar açılmış. Camekanlarda sprey boyalarla yazılmış yeni yıl dilekleri. Köşedeki bakkaldan gazete alıyoruz. Milli Piyango sıralı tam liste. 64 lira çıkmış çeyrek biletimize. Talihimiz dönüyor galiba. Gülüyoruz. Gazete yılın ilk bebeklerini, ilk cinayetlerini yazıyor. Rasta saçlarıyla iki genç, birlikte bir çöp arabasını itiyorlar. Yılın ilk çöpleri.

Bakkalın yanındaki barın kapısında kırmızı beyaz balonlar asılı. Birçoğu sönmüş. İlerideki  çerçevecinin  önünde durup vitrine bakıyoruz. Bir Marilyn Monroe resmi,  bir Atatürk fotoğrafı.  Bir de eski Amerikan arabası duruyor önümüzde.  Ortadaki aynaya ikimiz sıkışıyoruz.

Dostumuz Alper Gencer’den bir yeni yıl mesajı geldi. Alper Gencer işçi sınıfının, sokaktakilerin, ayazdakilerin türküsünü söylüyor. Okuyalım ve sıcacık evimizde oturup şükredelim: Şükürler olsun Tanrım, bu kış da komünizm gelmeyecek!

Ayazdakilerin Türküsü

sevgilim, kışa rağmen çok soğuk dışarısı
ellerin üşünüyor, ben kışkırıyorum
yağıyor dünyanın en soğuk Afrikası
kazara bir çığa iniyorum bir dağla
köpürmeyi reddeden bir sabun kadar susuz
kusuyorum içimden tuhaf közler çıkıyor
üşüyorum üstelik bir kutup ayısıyım
kahrolsun vahşi kapitalizm!

sevgilim, bu burjuva sabunlarını emekçilerin küllerinden yapıyorlar
onlar her gün terliyor diye akıyor sermayenin makyajı
onlar birer kadavra olarak göğü yukarıda  tutuyorlar
kışın soğuk olur diyor pozitivist bir kedi
hayal kurmak için bir biletimiz bile yok
önce yoksulluk vardı sonra büyük ikramiye
piyangodan cephane çıkarsa bölüşürüz
kahrolsun vahşi kapitalizm!

sevgilim, sana rağmen çok soğuk dışarısı
Tanrı vergisi bu yıl ücrete bağlanacak
bütçe görüşmeleri açık bilânço der ki
bütün parklara büyük punto çakılsın
“banklarda uyumak yasaktır!” uyarısı
sevgilim bankta ölmek alnımızın yazısı
yeni yılın kutlu olsun, Allah kerim ve azim
kahrolsun vahşi kapitalizm!

Alper Gencer
31 Aralık 2010
Üsküdar

Kullandığımız takvimin bir yılı bitip başkası başlıyor. Çoğu insan gibi geleceğe umutla bakmayı ve gerçekleşmeyecek hayaller kurmayı seviyorsanız, Kimya Dawson’un tatlı dilinden, bu kızgın ama umutlu türkü size iyi gelecektir. Juno’nun kapanış jeneriğinden de hatırlıyor olabileceğiniz Loose Lips… Sözlerini çevirmeye yeltendim, ama olmadı. Böylesi daha iyi.

 

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Loose lips might sink ships,
but loose gooses take trips
to San Francisco, Double Dutch Disco,
tech TV hottie, do it for Scotty
Do it for the living and do it for the dead
Do it for the monsters under your bed
Do it for the teenagers and do it for your mom
Broken hearts hurt but they make us strong

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We’re just dancing, we’re just hugging,
singing, screaming, kissing, tugging
on the sleeve of how it used to be

How’s it gonna be?

I’ll drop kick Russell Stover, move into the starting over house
and know Matt Rouse and Jest are watching me achieve my dreams
And we’ll pray, all damn day, every day,
that all this shit our president has got us in, will go away
While we strive to figure out a way we can survive
these trying times, without losing our minds

So if you wanna burn yourself remember that I love you
and if you wanna cut yourself remember that I love you
and if you wanna kill yourself remember that I love you
Call me up before you’re dead, we can make some plans instead
Send me an IM, I’ll be your friend

Shysters live from scheme to scheme
but my 4th quarter pipe dreams
are seeming more and more worth fighting for
So I’ll curate some situations, make my job a big vacation
and I’ll say fuck Bush and fuck this war

My war paint is sharpie ink and I’ll show you how much my shit stinks
and ask you what you think because your thoughts and words are powerful
They think we’re disposable, well both my thumbs opposable
Spelled out on a double word and triple letter score

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We won’t stop until somebody calls the cops
and even then we’ll start again
and just pretend that nothing ever happened

We’re just dancing, we’re just hugging,
singing, screaming, kissing, tugging
on the sleeve of how it used to be

NEFES

(Cem’ evinde okunmak niyyetiyle söylenmiştir)

Büyük acılar içre kırdığım ekmek
Bir mağra olsa da kapansak bari
Bir dudak eni konu ruj sürerken ağlamış
Ve doğrar gibi bozulmuş şol gülleri ortadan
Boyun büktüren kara çullar esvabında kir
Yalguz etimizde o cenkten kalmış temren
Gün ağarsa da görsek neye malolmuş aldığımız nefes
Neye böyle hasret iken yarısı yok endamının
Yarısı kimde kaldı onsuz eylenmez denen
Bağrımızda kan vücudumuz saplı bir korkuluk
bitmez insan başına bu kendimizi vurduğumuz yol
Bize be harfiyle başlayan şiirler oku
Acıktık sofranda yer aç aklımız haram
Sonra ağlaya ağlaya bin minnetle boğazımızda düğüm
Sonra meleklerin tepkisi uzun banka tirenlerine
Biz
şehirden kalırsak arta
bulursak bir fırsat
elimizdeki balta güle karşı koz
bizdik
kıt bütçeleri zora sokan ardışık kahkaha
bizle dünya çerçeve
bir de bizden sorun gördük mü diye kaç bucak
gördük gördük
yeridir tükürsek üstüne küllerinin
bize mi yar olucaktı kehkeşanı dünden güm
bizle mi mukimmiş yazgı denen ağ
bırağ bunları mirim bırağ Allah aşkına
Kim ki bir parça ekmek için
Ve için bir gıdım şehvet eve
Eve dönmek için çürük bir delil
Yataktaki ölü fıldır fıldır dönenen
Göze alsak aceba
Aceba toprak sonrası merhale
Sonraki aşamada dehliz
Dehlizde yetmiş kollu şamdan
ve çakır gözleriyle iri bir su
bir suysa bakır şarapsa yudum
ateşe yaslanıp ey deniz çalkalayıp
ey şehir darmalayan ay dünden hazır
inden mi cinden mi bu yükseklikte kar
biz de bilirdik elbet kattan sepet sarkıtmak
bir çocuğu oturtmak bir kadın galeridir
bir gün de güllük gülistan tireldik de yaz geldi
yaz gelmesi bir yana aliyel murteza geldi
hoş geldi de varlıktan bir noktaymış dinelen
biz de bilirdik iç çekmek bir gençten kız etine
kaymak gibi yufkacık ya tenine al düşsün
ya ben gibi garipten içerin bak muamma

ب

Tek mekanda geçen filmlere bayılırım: 12 Angry Men [1957], Phone Booth [2002], Reservoir Dogs [1992], Rope [1948], The Man from Earth [2007]… 2010 yapımı Buried da tek mekanda geçiyor. Tabutta. Bilinmeyen bir yere gömülü Paul Conroy müthiş bir macera yaşıyor. Tehditler alıyor, işten kovuluyor, sevgilisinin ölümüne tanıklık ediyor… Enikonu aksiyon ve gerilim yüklü film boyunca tabuttan çıkmıyor. Doğrusu, Buried’ın kasvetli, sıkıcı, banal bir film olmaması için hiçbir sebep yoktu. Tabuta hikaye mi sığarmış? Gelgelelim, adamlar yapmış. Hareketli, sarsıcı, zeka dolu bir filme imza atmışlar. Fırsat bulursanız, dünyanın en dar alanda çekilmiş filmini kaçırmayın.

Buried
Yön.: Rodrigo Cortes
Sen.: Chris Sparling
Oyn.: Ryan Reynolds
Yapım yılı: 2010

David Crystal’in bildiğim kadarıyla Türkçe’de yayınlanan tek kitabı Dillerin Katli. Oysa David Crystal, İngilizce konuşan ülkelerde çok popüler yazar, dilbilim konusunda eğlenceli bir üslupla yazdığı kitaplar çok satanlar listelerinde. Richard Dawkins’in evrim için üstlendiği görevi, dilbilim için üstlenmiş denebilir.

Kitaplarının pek çevrilmemesi de anlaşılabilir, dille ilgili ve özellikle kendi dili İngilizce’yle ilgili yazıyor. Dolayısıyla pek çoğu, çevrilmesi pratikte imkansız metinler. Ama Dillerin Katli biraz daha farklı. Tüm dünya dillerini ilgilendiren bir konuda, daha sert ve politik bir kitap.

Bir dilin ortadan kaybolması, olagelmiş bir şey. Ama özellikle 19. yüzyıldan itibaren dünya dillerinde görülmemiş bir tükenme hızı var. Bundan 200 yıl önce, 50 bin civarında olduğu tahmin edilen dil sayısı, günümüzde 6000’e düşmüş, bunların yarısından fazlası da tükenmenin eşiğinde.

Crystal, dillerin yok olma süreçlerini ayrıntılı olarak inceliyor. Toplulukların çeşitli nedenlerle birbirine karışması sonucu ortadan kalkan diller olduğu gibi, sömürgeciler, soykırımcılar ve ulus-devletler tarafından bilinçli olarak yok edilen diller de var, ve özellikle son iki yüzyıldaki toplu yokoluş, doğal nedenlerden çok, bu tarz siyasi nedenlere bağlı.

Kitabın özellikle “Neden Önemsemeliyiz?” başlıklı bölümü ilginçti. Crystal, hayatını adadığı dil konusuna ilgisini ve sevgisini çoşkulu bir şekilde dile getiriyor. “Çünkü dil, insanlığın en büyük eseridir” diyor. Buna karşı çıkmak çok zor, insanı insan yapan şey, başka her şeyden önce dildir.

Bir dilin ortadan kalkması, bir canlı türünün soyunun tükenmesi kadar ürkütücü gelmiyor sanki. En azından, bir canlı türünün insan tarafından yok edilmesi, hemen hemen her zaman başka bir gelişmenin yan etkisidir. İnsanın özellikle düşünüp taşınıp bir türü ortadan kaldırması pek beklenmez (sivrisinekler için düşünüyoruz belki ama henüz onlarla boy ölçüşecek durumda değiliz).

Oysa dilleri yok etmek için planlar, komplolar, kampanyalar gırla.

Fransa’nın güney bölgesinde, Atlantik kıyısından İtalya sınırına kadar uzanan büyük bir alanı kapsayan bölgede, bundan yüz-yüzelli yıl öncesine kadar Oc dili konuşulurdu. Provençal de denilen ve en yakın akrabası Katalanca olan bu dil, Fransız milliyetçiliğine kurban edilerek ölme noktasına getirildi. Yüzyıl başında Fransa nüfusunun %30’unun anadili Oc diliydi, şimdi ise bu oran %1 civarında.

Oc dilinin tükenişi, Oc halkının, kuşaklar boyu süren baskı ve aşağılanma sonrası, çocukları onların çektiği sıkıntıları çekmesin diye, onlara kendi dillerini öğretmekten vazgeçmeleriyle desteklendi. Vergonha, Oc dilinde bir sözcük, “utanç” anlamında. Fransız devletinin politikasının bu halk üzerinde yarattığı etkiyi anlatıyor.

Yukarıdaki görüntü, Güney Fransa’daki bir ilkokulun duvarından alınmış: “Fransızca konuşun, temiz olun”. Güneyin ilkokul çocuklarına anne-babalarından öğrendikleri dilin pis bir şey olduğunu belletmeye çalışmışlar. Fransızca’yı temizlikle, kendi dillerini de pislikle özdeşleştirmeleri için uğraşılmış. Temiz olmak için önce ağızlarındaki bu pisliği temizlemeleri lazım. Yüce Fransız devletinin bu halka kuşaklar boyu reva gördüğü duygu bu işte: Utanç. Kendi dilinden utanma… İnsanı insan yapan şey öncelikle dil olduğuna göre, aslında insanlığından utanma…

Bir dilin bir başkasından daha gelişmiş ya da daha ilkel olabileceğine dair tarihi inanış artık neredeyse tümüyle yıkılmış durumda. Dilbilimciler, önceki yüzyıllarda pek de dikkatli bakmadıkları, dünyanın değişik köşelerindeki toplulukların dillerini incelediklerinde, şaşırtıcı gramer incelikleriyle karşılaşırlar. Aslında şaşırtıcı olacak bir tarafı yok, şaşırtıcı olması başlangıçtaki inanış yüzünden. Sözcük dağarcığının genişliği açısından farklar vardır tabii, ama kolayca yaşam tarzıyla açıklanabilecek farklardır. Dilin gramerinin karmaşıklığı ve kapsayıcılığı, toplumun yaşam tarzından pek etkilenmez. İnsanlar hangi coğrafyada, nasıl bir uygarlık içinde yaşarsa yaşasın, birbirleriyle konuşmak zorundadır, hatta birbirleriyle olabilecek en ayrıntılı şekilde konuşmak zorundadır. O yüzden, mesela, “inferential mood” denilen, bir bilginin doğrudan mı dolaylı mı elde edildiğinin eylem kipinden belirlenebilmesi gibi bir ayrıntı(Türkçe’deki “mişli geçmiş zaman”) İngilizce’de yoktur mesela, ama bazı dillerde üç dereceli olarak vardır. Yani doğrudan tanık olunan bir bilgi bir kiple aktarılır, doğrudan tanık olan kişiden öğrenilen başka bir kiple, araya başka kişiler girmişse başka bir kiple. Ama bu diller “büyük diller” değildir, artık sadece 3-5 kişinin bildiği ve yakın bir gelecekte artık hiç kimsenin bilmeyeceği dillerdir.

Dil, bu kadar hayati olduğu için belki, son derece kırılgandır. İnsan her an ve her toplumda konuşabilmek ve anlaşabilmek zorundadır, o yüzden hayatta kalma, dilini korumaya ağır basar. Başka bir dil öğrenmek zorundaysa bunu yapar insan, ama kendi dilini hep içinde taşıyarak; kendini, ilk öğrendiği ve en iyi bildiği dille ifade edememenin acısını hep duyarak…

İnsanlığın en büyük eseri olan dilin, insanlığın en büyük sefaleti olan devlet tarafından bu kadar kolay ezilebilmesi ne kadar kahredici!

Bir dönem sınıf arkadaşım olan İsmail Necmi’nin ilk uzun metrajlı filmi “Bunu Gerçekten Yapmalı Mıyım?”, İstanbul’da kuaförlük yaparak yaşayan bir Alman kadının belgeselvari hikayesi. Her ne kadar filmin alt başlığı “Hayat kurgudan daha ilginç olabilir mi?” şeklinde olsa da, filmi izlerken, izlediğiniz hikayenin gerçek mi kurgu mu olduğunu pek aklınıza getirmiyorsunuz. Necmi, filmi, kamerasını omuzuna koyup baş karakterinin peşinde dolaşarak çekmiş, sinemanın en saf haliyle…

Film, Altın Portakal yarışmasına kabul edilmişti ve hatırladığım kadarıyla buna itiraz edenler olmuştu. Yarışmanın kurgu filmler arasında olduğu ve belgesel filmin kabul edilemeyeceği iddiasıyla…

Filmin bir sahnesinde, “sanat için ölmeye hazır mısın” cümlesinin sürekli tekrarlandığı bir müzik eşliğinde yapılan çılgın bir dans var. İnsana garip şeyler düşündürüyor.

“Sanat için ölmeye hazır mısın?” Ne kadar tuhaf bir soru değil mi? Vatan için, devrim için ya da Allah için değil, sanat için ölmek…

Sanat sanat için mi, toplum için mi tarzı ikilemlerle yetişmiş, üniversite giriş sınavında “sanatçı toplumun iki adım önünde mi olmalıdır, bir kol boyu yanında mı durmalıdır” gibi sorulara cevap vermiş kuşaklar için anlaşılması zor.

“Sanat”ı “için”in öbür tarafında görmek, sanatla ilgili ezberimizde kalan önermeleri de altüst ediyor. Sanata gereken önemi vermeli miyiz, yoksa öneme gereken sanatı mı vermeliyiz? Sanatsız kalan bir toplumun karaciğeri iflas etmiş mi demektir; yoksa toplumsuz kalan sanat, evrenin büzüşmesine mi yol açar?

Belki devrim ütopyalarını bir mühendis gibi değil bir sanatçı gibi kurmak daha anlamlı sonuçlar verebilirdi. Devrimden sonra insanlığın ne kadar mutlu olacağını söylemek pek dramatik değil. Herkesin mutlu olduğu bir hikaye kimseye ilginç gelmez. Devrimden sonra nasıl mutsuzluklarımız, nasıl çelişkilerimiz olacağını bilmek isterdik, neler için yaşayıp neler için hayatımızı feda edebileceğimizi… Böyle bir şey kurgulanarak olmaz mı dersiniz? Bana kalırsa her şey kurgulanabilir, yeter ki gerçek olduğuna kendimizi inandıralım.

İsmail Necmi’nin filminin sitesi http://www.shouldireallydoit.com/

Orta yaşlılar şehrin meydanlarından birinde Uzakdoğu dansları yapıyor; down sendromlu çocuklar eğitmenleri eşliğinde bale yaparken aileleri gözü yaşlı bir şekilde onları izliyor, yaşlı denizci bandosu marşlarla sokak sokak şehri arşınlıyor, kentin caz orkestrası şehir sakinlerine bedava verdiği konseri bitirirken yerini metalci gençler alıyor. Bütün bu olan biteni izlemek için para pul, kapalı mekan, bilet kuyruğu, davetiye gerekmiyor. Açık havada olmak, yayan yürüme bilmek ve ayakta dikilebilmek yeterli. Uzaklarda orta ölçekli bir şehir 2016 yılı için kültür başkenti olmaya hazırlanıyor. Bu etkinlikler altı yıl sonrası için ve henüz adaylık aşamasındayken gerçekleşiyor.
Dokuz bin altı yüz küsur etkinlik gerçekleşmiş bu yıl İstanbul’da. Reklam öyle söylüyor. Reklama göre, sokakta gezen çoluk çocuk, yaşlı, genç, erkek, kadın herkes bu güzelim etkinliklerden nasibini almış!.Cıvıl cıvıl bir karnaval şehri olmuş demek ki bu yıl İstanbul. Ne güzel! Ne kadar güzel!
Sokakta televizyon muhabiri olarak değil sosyolojik araştırma metodolojisine asgari riayet eden biri olarak bir araştırma yapın, “Kültür başkentini kim görmüş? Gördüyse nerde görmüş?” sorusunu sorarak. Kahir ekseriyetle “Kimse.” çıkacak yanıtı.
“Kültür başkentinde bu yıl neler yapıldığını kim biliyor?” diye bir soru daha ekleyin, “Kim bilir?” diye çıkacak yanıtı. Kesin.
365 gününe yayılan bir etkinlikler dizisi için, şehrin halka açık hangi alanları devamlı kullanılmış?
Şehrin cidarlarına GOP’a, Cevizli’ye, Beylikdüzü’ye, Ümraniye’ye zerresi düşmüş mü bu bereketin?
Şehre her gün binlerce insanın giriş çıkış yaptığı Esenler, Harem otogarları; Sirkeci-Haydarpaşa tren garları bu dokuz bin küsur etkinlikten tek bir fiske nasibini alabilmiş mi?
Bir iki pop starın verdiği bir konserden gayrı şehrin meydanlarında halka yönelik ne yapılmış? Şehrin ortasından koca bir deniz geçiyor, bir bulvar gibi. Orada bir şey gören var mı?
Sıradan insanlar-itfaiyeciler, emekli pilotlar, çocuklar, zabıt katipleri, çingeneler, eski futbolcular, arzuhalciler, mahalle çalgıcıları, garsonlar, ayakkabıcılar, ev kadınları, pazarcılar vs.-etkinliklerin herhangi birinin aktif katılımcısı olmuş mu?
Hadi onlar sokakta geziniyor, haberleri nereden olsun, sayıları on bini bulan konser ve gösterilerin yapıldığı salonların yer göstericileri, gişecileri, güvenlik görevlileri ve onların eşleri, çoluk çocukları bu kültür kültür esen fırtınadan haberdar mıdır?
Küresel politikaların usta vokali Kral 1.Büyük Bono’nun şehri ziyareti başından beri bir kültür başkenti etkinliği olarak mı düşünülmüştü acaba?
Sol Kemalistlerle, sol liberallerin -kavgaları ideolojikmiş gibi gözükse de-aynı iktidar mücadelesinin tarafı oldukları kabak gibi meydandaydı. İkisinin de en temel ortak paydası iflah olmaz seçkincilikleriydi. Bu kervana iktidardaki sağ muhafazakar kesim de katılmış görünüyor. Kültür üretim araçları sol Kemalistlerden , sol liberal-muhafazakar sağ koalisyonuna geçti. Ve bu koalisyon bu koca şehre bir yıl içinde kimseye belli etmeden on bin etkinlik sığdırmayı başardı. “Bravo!”, diyoruz.
Biz gene reklamlara bakalım. Hakikat orada çünkü. Meğer İstanbul’da neler neler olmuş! Halbuki ben bi tek İngiliz kralını maiyetiyle beraber Köprü’den yayan geçerken gördüydüm.
Cehaletime verin. Eğitimle geçmedi. Tedaviyle de geçmiyor.

72. kapanış konuşması

İnsan en az üç kişidir. Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü. En sahicisi de bu üçüncüdür. Olmak istediğin kişiden kendini çıkardığında, aradaki farkta yaşayan kişidir en çok sana benzeyen. Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o. Yine bu yüzden iki insanın birbirine âşık olması en az altı kişi arasında geçen bir hadisedir. Hangi kişiliğinin hangi kişiliğe, hangi parçanın hangi parçaya özlem duyduğunu çözemediğinde, içmeyi unuttuğun sigara parmaklarını yakana kadar karşı duvara bakarsın.

Ve o zaman anlarsın hayatının uzun zamandır neden başka birinin hikâyesiymiş gibi gözükmeye başladığını. Sokak lambalarının ölgün ışıkları karanlık odalara vurduğunda, duvar saatinin tik taklarından başka ses yokken yanında, sanki bir tek sana açıklanmayan bir sır varmış gibi beklerken anlarsın aslında boşa beklediğini. Tünelde sana yol gösterecek rehberin, karanlıktan başka bir şey olmadığını anlarsın. Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın. Çekip gitmek isterken görünmez bir elin seni nasıl durdurduğunu anlarsın.

Kırk yaşında ama altmış gösteren adamlara daha dikkatli bakarsın o zaman. Kahvelerin dışarıyı göstermeyen isli camlarına. Berduşlara ve kör kedilere bakarsın. Gözbebekleri kaymış esrarkeşlere. Suyun üstüne çıkmış ölü balıklara. Havada asılı gibi duran yırtıcı kuşlara daha dikkatli bakarsın.

Çabalarının sonuç vermediğini gören umutsuz insanların bakışlarıyla ancak o zaman buluşur bakışların. Bir yağmur çaktırmadan dindiğinde. Bir gün çenesi ağzının içine kaçmış dişsiz ihtiyarlardan birinin de sen olabileceğini bilirsin artık. Bir gece ansızın, yapayalnız ölmekten korkarken, cesedimi komşular mı bulacak yoksa sayım memurlarımı diye düşünürken hissedersin göğüs kafesinde her gün biraz daha büyüyen, kimsenin kapatamayacağı o boşluğu. Bir kokuya sarılma isteğini. Bir ömür gibi geçmiş zor, uzun günlerden sonra anlarsın ruhunu zehirleyen karmakarışık düşünceleri. Büyük heyecanlardan sonra çöken bitkinlikleri. Kimsenin bulutlara bakmadığı bir şehirde bir lafı döndürüp dolaştırmadan anlatmanın imkansızlığını. Belki de insanın ne anlatacağını bilemediğinde şair olduğunu anlarsın.

Gözyaşların kurumadan gülmeye başlarsın o zaman. Çünkü bilirsin ki seni artık kimse kandıramaz kolay kolay. Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.

Aynı şarkıya son yorum da bizden bir sese, Buzuki Orhan’a ait…   “Maziden” isimli albümünden dinliyoruz: “Göçebe Şarkısı”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.