Daha önce Gemide, Laleli’de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Takva gibi filmleriyle tanıdığımız Yeni Sinemacılar yeni  filmleri Çoğunluk’la karşımızda.

Çoğunluk, aynı zamanda Yönetmen Seren Yüce’nin ilk filmi.  Film,   eylül ayında sona eren 68.Venedik Film Festivali’nden ‘Geleceğin Aslanı’ ödülüyle döndü.  Geçtiğimiz hafta düzenlenen Altın Portakal’dan ise En İyi Film,  En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu (Bartu Küçükçağlayan) ödüllerini kazandı.

Çoğunluk;  senaryosu,  rejisi ve  oyunculuklarıyla sağlam bir film.  Tüm oyuncuları çok başarılı olan bu filmde Settar Tanrıöğen için küçük bir parantez açmak gerekiyor.  Zeki Demirkubuz’un Kader’ inde canlandırdığı orta sınıf,  muhafazakar baba rolünü  bu filmde daha da derinleştirerek yorumluyor.

Kader’de  başta mülayim,  sonra bitirim Bekir’e babalık eden Tanrıöğen,  Çoğunluk’ta açıköğretime kayıtlı,  tutkusuz Mertkan’ın babası olarak karşımıza çıkıyor.  Settar Tanrıöğen’in çizdiği baba figürleri, hepimizin bir parça babası sanırım.

Çoğunluk bu hafta sinemalarda gösterime girdi.  Gösterimden kalkmadan izlemek iyi bir tercih olur.

Mafya hikayelerini bilirsiniz: Yoksul gençler esrar içer, uyuşturucu kuryeliği yapar, silah taşımaya başlar, çalıntı mal satar derken alır yürürler. Hayatları tehdit, ihanet ve yalanla doludur. İhtişama erişseler de sağlamlığa kavuşamazlar. Güçlenseler de emniyetten mahrumdurlar. Âlem yapsalar da aşkı bulamazlar. Para çoğaldıkça saadet uzaklaşır…
Rööperi de benzer bir hikaye anlatıyor. Üç arkadaş var: Tomppa, Krisu ve Kari. Bunların suça bulaşmaları, başlarına bela almaları ve gırtlağa kadar pisliğe batmalarını izliyoruz. 1960’ların Helsinki’sinde geçiyor olaylar. Gangsterlerin biri aslında yalnızca ticaret yapmak istiyor. Diğeri sadece güvenli bir ev. Üçüncüsü ise karısı ve çocuğuna kavuşmak. Koşullar biraz farklı olsa, standart aile babası modunda yaşayacaklar…
Rööperi’ye bayıldım ben. IMDB’de vatandaşın biri Goodfellas’la karşılaştırıp kötülemiş. Açıkçası, Rööperi bence Goodfellas’tan çok çok çok daha iyi. Çünkü daha insani. Daha sahici. Daha espritüel. Ve daha dokunaklı.
Finlandiya yapımı Rööperi’yi izlerken çok acayip bir şey oldu. Filmdeki aktörleri tanımıyorum ya, ister istemez birilerine benzetiyorum. Tomppa’yı canlandıran Samuli Edelmann’ın, çizer ErsinKarabulut’a benzediğini düşündüm. İşin tuhafı, Kari Hietalahti de Yiğit Özgür’ü andırıyordu. Peter Franzen [Krisu] ise Umut Sarıkaya’nın bir eşiydi. Dolayısıyla, film boyunca “Ersin kaçak malları gene polise mi kaptıracak acaba?”, “Yiğit banka soyma işinin üstesinden gelse bari”, “Umut gördüğünün halüsinasyon olduğunu fark etse keşke…” gibi düşünceler geçti aklımdan.

Rööperi
[Hellsinki]
Yön.: Aleksi Makela
Sen.: Makro Leino, Harri Nykanen
Oyn.: Samuli Edelmann [Ersin Karabulut] Kari Hietalahti [Yiğit Özgür] Peter Franzen [Umut Sarıkaya]
Yapım: Finlandiya [2009]

Anh Hung Tran’ın Cyclo‘ sunu bir festivalde izlemiştim. Ankara’da Kavaklıdere Sineması vardı o zaman. Akşam seansıydı. Salonda birkaç kişiydik.
Film başladıktan sonra usul usul bir salgın hastalığın perdeden salona yayılmaya başladığını hissettim. Projeksiyondan büyüleyici bir ışık ve ses bulutu salona doğru üfleniyordu sanki. Böyle şeyler nadir olur hayatta. Delirirsem bir film yüzünden delireceğimi hiç aklıma getirmemiştim. Kafamdaki her şey siliniyor gibiydi. Arada bir arkaya dönüp aynı şeyler diğer insanlara da oluyor mu diye baktım. Aptal gibi gidip en öne oturmuştum.
Nihayet son jenerik akmaya başladı. Hemen sokağa attım kendimi. Dışarıda kuru ayaz vardı, Ankara’nın kuru ayazı. Üşümek iyi geldi, kafamı toparladım. Tunalı bomboştu. Bakanlıkta çalışan memurlar, karılarının tombul memelerine sarılıp uyumuşlardı. Esat Dörtyol’ dan Akay’a yürüdüm.
Çok zaman sonra Kızılay’daki pasajlardan birinde filmin VCD’sine rastladım. Tam satın alacakken vazgeçtim son anda. Filmi bir daha izlemedim. O gün bugündür…

Liverpool, Beşiktaş karşısında 7 – 0 galipken maçın spikeri bu eziyetin bitmesi için adeta yalvarıyordu. Bir tane daha gol anlatmayı ve sesinin bir daha titremesini istemiyordu ama olan oldu, sekizinci gol geldi. Gelmemesi de imkansız gibiydi zaten. Benzer bir şeyi çocukluğumdan da hatırlıyorum, ama bu milli takımlar klasmanındaydı; İngiltere-Türkiye maçında İngilizler yine aynı skora ulaşmış ve maçın spikeri Abidin Aydoğdu şaşkınlıktan mı üzüntüden mi bilinmez “Vay anasını sayın seyirciler, bir gol daha yedik” diyivermişti.

Bu cümle maçın skorunun arkasına gizlenemedi ve Aydoğdu bu ve buna benzer cümleleriyle hafızalarımızda kaldı. İngilizlerden sekiz gol yemeye alıştığımız gibi spikerlerin de şaşkınlıklarına alıştık zamanla. Liverpool karşısında spikerin dedikleri o kadar önemli değildi çünkü ona hata yapma kredisi veren Bülent Karpat’ı hiçbirimiz daha unutmamıştık… Seneler oldu Karpat maç anlatmayı bırakalı, ama jübile yapmış futbolcularla beraber hâlâ aklımızdadır ismi. Beyazlaşmaya başlamış saçlarıyla televizyonda boy gösterdi ilk olarak. Saha kenarında oyuncularla söyleşi yapardı. 1990 senesinin ikinci yarısıydı ve maçlar Türkiye’nin ilk özel televizyonundan yayınlanmaya başlamıştı. Ama canlı yayının nasıl yapılacağı pek bilinmediğinden olsa gerek, televizyon spikerleri, yöneticilerin ve futbolcuların televizyon merakı sayesinde, sahanın içinde cirit atıyorlardı. İşte böyle bir durumda Bülent Karpat efsanesinin tohumları atılmaya başladı. O zamana kadar tanınan biri değildi Bülent Karpat, ama geçmişi sporla dolu bir insandı. 1946 yılında Mersin’de doğup spora basketbol ile başlamış, 1975 yılında geçirdiği sakatlık üzerine basketbolu bırakıp Spor Akademisi’nde lisansüstü eğitimini bitirdikten sonra çeşitli okullarda ve kulüplerde basketbol antrenörlüğü yapmıştı. 1988 yılında adım attı televizyona ve özel televizyonlar o zaman ilk kahramanlarını yaratıyordu. Yıldo ve Yasemin Evcim’le birlikte ayrı dalların ilk kahramanlarıydı.

Ben hâlâ maç izliyorum ve hâlâ bakıyorum saha kenarında duran spikerlere, ama biraz da nostaljik bir merak sanki gözlerim hep Karpat’ı arıyor. Sinsice yedek kulübesine sokulup kendini kameraya göstermeden teknik direktöre soracak iki sual bulur diye geçiyor içimden ama, yayıncı kuruluş artık izin vermiyor bunlara. Hatırlamayanlara uzak gelebilir birinin oraya girip mikrofon uzatması ama o yapıyordu bunları.

Herkesin gözlerinin önündedir; 22 Nisan 1992 tarihinde oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçı esnasında, maç devam etmekteyken, sinsice yaklaşmıştı yedek kulübesine ve kenardan kimseye çaktırmadan mikrofonu uzatıp, o zaman Fenerbahçe’nin başında bulunan Jozef Venglos’a maç hakkındaki görüşlerini sormuştu. Venglos ne yapsın, kalender bir edayla gülümseyip maçın devam ettiğini hatırlattı kendisine.

Karpat, saha içindeyken on kaplan gücündeydi sanki. Futbolcuları ismiyle çağırır, karşısında duranların yüzüne bakmadan sorular sorar, futbolcu soruya cevap verirken Karpat gözleriyle değil, tüm bedeniyle, başını çevirip yeri geldiğinde de sırtını dönerek soru soracağı başka futbolcu arardı. Maç esnasında taç kullanan futbolcuya maçı sorar, sakatlanan topçunun yanına gider hal hatır sorardı, her zaman gol atanla sevinirdi, hatta mikrofonu hep yanındaydı.

Sorular da ilginçti, her Beşiktaş maçından sonra koşarak Rıza’nın yanına gelip baskın Fransız aksanı ile “Evet Rıza” der ve beklerdi. Rıza’da beklerdi soru gelsin diye, soru “evet” olamazdı elbette. Biraz bekledikten sonra sorardı sorusunu. Rıza can havliyle anlatırdı. Tam lafın arasında “Tamam Rıza” diye bitirirdi söyleşiyi, ama Rıza’nın hep söyleyecek daha fazla şeyi olurdu. Ama o çoktan maçın golünü atan Feyyaz’ı yakalamış ve sormuş olurdu “Evet Feyyaz?”

Kime ne soracağı da pek belli olmazdı: Gençlerbirliği futbolcusu John Leshiba Mosheu’ye; “Evet Mosheu çok hızlı bir futbolcusun” diye bir soru sormuştu ki, Mosheu anlamsız anlamsız bakmıştı Karpat’a.

Uğur Tütüneker, Galatasaray’ın golünü attıktan sonra, sevinç yumağı olmuştu arkadaşlarıyla ki sevincin arasında biri çıktı. Karpat’tı elbette çıkan. Soru elbette ki hazırdı: “Uğur, sağdan orta geldi vurdun gol oldu, gol nasıl oldu?” Uğur da şakın, ağzından çıkıyor kelimeler. “Aynen öyle oldu abi”…

12 golle gol krallığında önde giden Aykut’u maç sonunda yakalamaya çalışıyordu. Aykut’a sesini duyuramamış ve peşinde soyunma odasına kadar koşmuştu. Ama ne var ki soracağı soruyu Aykut’u kovalarken unuttuğundan öyle kalmıştı karşısında. Birbirlerine bakıyorlardı. Aykut röportaj pozu almış bekliyordu. Karpat sordu sonunda soruyu. Herkes “adam nefes nefese, yanlış mı duydum acaba” demişti. Ama o yanlış soru sormamıştı: “Evet Aykut, 12 golün vardı. Bugün de bir tane attın, kaç etti?” Aykut boş boş baktı yüzüne Karpat’ın, ve soyunmak için girdi odasına.

Demek ki rakamlara özel ilgisi vardı o zamanlar Karpat’ın. O sevincini her spiker gibi gizleyemezdi, tek kusuru hepsinden de duygulu yaşamasıydı. Hatta Mustafa Denizli’ye sorduğu soru mutluyken ne kadar esprili bir insan olduğunun kanıtıydı.
Galatasaray, Werder Bremen’e, deplasmanında 2-1 yenilmiş ama tur atlamak için önemli bir avantaj elde etmişti. Maç sonu röportaj için Teknik Direktör Mustafa Denizli’nin yanına ağzı kulaklarında koşarak gelen Karpat patlattı espriyi:“Mustafa, iki, bir daha kaç eder?”

Zamanla, federasyon işin cılkının çıktığına kanaat getirdikten sonra Bülent Karpat ve o zaman saha içinde görev yapan gazetecilere yasaklar getirmeye başladı. Maç oynanırken sahada cirit atmak, sakatlanan futbolcunun başına koşup ne olduğunu sormak, taç atan futbolcudan maç değerlendirmesi almak, sinsice yedek kulübesine yaklaşmak, gol olduktan sonra futbolcular sevinirken aralarına mikrofonla girmek yasaklandı ki, Karpat bir fiil bu yasaklananların hepsini yapmış ve arkasından gelen gençlere de örnek olmuştu. Yasaklardan sonra maçlar şifreli kanallara geçerken, Karpat da maç anlatmaya başladı. Ama tabii bu konuda da emsalsiz bir kişi olduğunu kısa zamanda hissettirecekti. Bitmiş maçı bitmemiş gibi anlattığı, maçın başladığını sonradan fark ettiği oldu. Saha içinde bütün futbolcuları, bütün skorları birbirine karıştırmak bir yana bazen farklı maçlar izlediğimiz hissi bile yaşatmıştı bizlere.
“Tugay vurursa gol olur” diye bir garanti verip, izleyicide şimdi attık golü duygusu yarattıktan sonra “Tugay vurdu, aut” diye kendi şaşkınlığını da belli ediyordu.

Şampiyonlar Ligi’ni onun dilinden öğrendik biz, Fransızca telaffuzla izledik tüm şampiyon futbolcuları. Manchester United’ı sahaya beyaz şortla çıkarken görüyorduk; ama Karpat başka bir yerden bakıyordu maça; onun nazarında “takım sahaya beyaz don, kırmızı tişört, beyaz çoraplarla çıkıyordu”. Milli takımımız sahaya çıkarken biz tek bir Sergen görüyorduk, ama o yanlışımızı hemen düzeltiyordu: “9 Sergen, 10 Aykut, 11 Sergen.”

Adını çoğu zaman yanlış söylediği Alpay Özalan, ona göre boy ortalaması yüksek bir futbolcumuzdu. “Diz içi plasesi” ve topun alt direkten dönmesi gibi imkansız ve enteresan şeyler sadece onun anlattığı maçlarda gerçekleşti.

Sonra tüm bunlar bitti, o spikerliği bıraktı. Yerine başka spikerler geldi, aynı hataları yaptılar, anlamsız şeyler söylediler, hepsi teker teker unutulurken Bülent Karpat bir dönem futbolu seven herkesin aklında, bir televizyon değil de bir futbol figürü olarak yer etti. Ve hâlâ kulaklarımda aynı sözleri durur. Milli maç başlamak üzere, spiker Bülent Karpat…

“Evet, şimdi bizim ve onların İstiklal marşları çalınacak. Daha doğrusu bizim İstiklal, onların milli marşı çalınacak.”

Kazak

Kadınlar temizlik meraklısı olur. Üstünüzden iplik toplar, arkanızdan yeri süpürür, konuştuğunuz ahizeyi kolonyalı mendille silerler. Bıraksanız, pabuçlarınızın altında biriken bakteri sayısını ezbere söyleyeceklerdir. Uzun vadede sinir yapar bu. İnsanda huzur kalmaz.

Çamaşır günü geldiğinde, tansiyon iyice yükselir. Çünkü sizi tepeden tırnağa soyup üstünüzden çıkan her şeyi makinaya atmak isterler. (Kağıt mendilleri elinde yıkayıp asmaya çalışan bir kadın tanıyorum. Fakat şimdi bu konuya girmeyeceğim.)

Oysa erkeklerin gayet iyi bildiği gibi, bazı şeyleri yıkamaya gerek yoktur. Mesela kazaklar yıkanmaz. Kazak dediğin şeyi bir süre nadasa bırakıp yeniden giyersin. Dolapta beklerken o kendi kendine temizlenir.

Kadınlara göre buna artık kazak gözüyle bakılamaz. Daha çok ölü hayvan muamelesi görür. Ancak ontolojik açından bence durum böyle değildir.

Fikrimce işbu kıyafete insan rahatça, aklanmış temizlenmiş, isinden lekesinden laşeliğinden arınmış — dahası arada neredeyse yıkanmış ancak zalimce ıslatılmadan bırakılmış — elörgüsü nesne diyebilir en nihayetinde.

En temiz hislerle sizin,

Hurşit Seçkin

Dostumuz Alper Gencer’den Tophane vak’asına semiyolojik bir bakış:


Bu Bir Sopa Değildir!

Galeri NON’un sahibesi,
kardeşim Derya Demir’e…

bu gece beraber gidelim linçe
sopaları sabahtan suya koy ağırlaşsın
kafirler sokağa dökülmüşler içince
şu çıplağı döveyim de giyinmeye alışsın

susuz kalmış bir makyavel “suuu!” diye bağırıyor
bu bir şehrin kendinden geçmesine sebeptir
demek ki bir otel yakılacak birazdan
bir köyünü basacaklar tam şuramızın
senin gözlerinden edindiğim galeyan
kendine bir şarampol büyütür hiç durmadan
aşık olmak kötü yaza hazırlanmak gibidir
ve ülkede başbakanın kalbi olması
en çok ve hala zenginleri ilgilendirir

bu gece beraber gidelim linçe
dayak yiyen öğrenci – dayak atan muallim
bizim de katkımız olsun bu bilince
sopaları sudan hadi çıkart sevgilim

işte şimdi şuramda şeksiz bir şaman kadar bir şehir
sokak sokak sopalar ve softalarla soluyor
bir otobüs dolusu iman gördüm sevgilim
nehir gördüm aklında deniz vardı sadece
oysa bütün hatlarıyla gürül gürül bir nehir
kışın ortasında bem-
beyaz bir kelebektir
haklı düşen tırtıl, kozayı parçalarsa
kelebeklik bahtını yitirecektir
ey sopaoğlusopalar! ey camcıların simsarı!
ey ziftveçamurabulanmışinancınkaramsarı!
neye inandıysan onu lekeledi gazabın
temsil haritalarında,
eşkâlin durmadan bir siyahı yontuyor
bir kurt durmadan bir asayı yontuyor
bir mescit durmadan bir Süleyman yontuyor
Allah’ın sopası yoktur sevgilim
ve sanat şu kadar umrumdaysa namerdim
galeyan kara bir kısrak gibi çiftleşiyor öfkeyle
erkek atlar şaha kalkıyorken şehvetli
çerçi kızı boncuğa aşık olur ya
kavga etmek dururken barış zahmetli!

ömrümüz bir komploya kurban gitmeden
sermayeden çok fena tiksiniyorum
şucuymuş bucuymuş yalan sevgilim
her insan ötekine zaten öteki
kim neye iman ederse etsin
camcıları kimseler sevindirmesin!

haklı olmak değil de burada haklı kalmak
sopasız bir halkı besler kasıklarımda
o halk ki kendini bir türlü olamadı
o halk ki her türlü safsataya karnı tok
bu bir sopa değildir, şiirdir sevgilim
Allah’ın sopası yok! Allah’ın sopası yok!

Alper Gencer
Eylül 2010
Üsküdar

Maco Gutierrez bir bar fedaisidir. Karizma kıt, zeka anca idare ediyor, geri kalanı silme kas. Eleman paso spor yapıyor. Mekik, şınav, barfiksle geçiyor ömrü.
Patronu, Maco’yla kafa buluyor: “Kendini spora fazla kaptırdın. Ne, bir kungfucu barda olay çıkarınca onunla müsabaka mı yapacaksın? Bizde işler tatlı dil ve tabancayla halledilir. Tahtaların eksik, vidaların gevşek ha?…”
Maco’nun otistik bir kardeşi var: Tito. Konuşmuyor, hastanedeki odasından çıkmıyor, şahane resimler çiziyor.
Maco birgün yolda giderken, bir grup haydudun bir evi soymakta olduklarını görür. Yılların karate, kungfu birikimini sergilemek için ani bir fırsat. Dışarıdaki mavi kar maskeli adamı yere serer. Galiba içerideki soyguncular ilk anda tanımasınlar diye, kar maskesini alıp takar. Adamlar, evin genç sahibesine musallat olmuşlardır. Maskeli Maco, hepsini nakavt eder. Ve olay yerinden tüyer. Kadın, Carol adlı bir haber spikeridir. Akşam haberlerinde, ‘maskeli kurtarıcısına’ teşekkürlerini sunar, dahası onu süper kahraman ilan eder. Maco, bu süper kahramanlık işine heveslenir. Berbat çizimler hazırlar. Saçma sapan kostümler dener. Sokaklarda işe başlar. Üstünü değiştirecek yer bulamaz. Çıkardığı kıyafetlerini kaybeder. İmdat çağrısı ayağına tuzağa düşürülür. Bol bol dayak yer. Kenidini Mirageman olarak tanıttığı halde, millet ona Watchman der. Yine de iyi iş çıkarır. Acaba, Şili’nin ilk süper kahramanı Mirageman ‘kalıcı’ olabilecek midir? Yoksa uçayım kaçayım derken cartayı çekecek midir? Carol ona gerçekten ilgi duyuyor mudur, yoksa bu taytlı salağı bir reyting maymuncuğu olarak mı kullanıyordur? “Mirageman, beni de yayına al, Batman ve Robin gibi takılalım, iki motosikletim var, biri senindir” diyen tontonla Maco gerçekten sıkı bir ikili olacak mıdır? Mirageman hayranı Tito, iyileşecek midir?..
Süper kahraman parodisi olan Kick-Ass, cidden güzel filmdi. Fakat bence Mirageman daha komik ve daha esaslı.

Hrant Dink’in doğumgünü kutlu olsun. AİHM kararı da kutlu olsun. Şarkımız da Bob Dylan’dan gelsin.

1963′te ırkçılar tarafından öldürülen Amerikalı insan hakları savunucusu Medgar Evers için yazılmış, ama isteğe bağlı olarak “Medgar Evers” yerine “Hrant Dink”, “beyaz” yerine “Türk” koyarak dinleyebilirsiniz.

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

çalılıkların arasından bir mermi
Medgar Evers’in canını aldı
bir parmak çekti tetiği onun ismine
bir tüfek gizlendi karanlıkta
bir el kurdu tüfeği
iki göz nişan aldı
arkasında bir insanın beyni
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

güneyli bir siyasetçi
yoksul beyazlara vaaz veriyor
“şikayet etmeyin, siz siyahlardan daha iyisiniz
beyaz bir tenle doğdunuz” diyor
ve siyah adamın adı anılıyor
siyasetçinin yararına
ve siyasetçi yükselirken
yoksul beyazlar döküntülerde kalıyor
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

şerifler, askerler, valiler para alırlar
polisler ve muhafızlar da öyle
ama yoksul beyaz adam
onların elinde oyuncak olur
okulda ona öğretirler
en baştan itibaren
yasalar onun yanındadır
beyaz tenini korumak için
nefretini canlı tutmak için
doğru düzgün düşünemesin diye
içinde bulunduğu durum üstüne
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

sefil barakaların duvarlarındaki yarıklardan
tren raylarına bakıyor
sesler beyninde zonkluyor
ona öğretmişler sürü halinde yürümeyi
ve yumruğunu sıkıp
arkadan vurmayı
asmayı ve linç etmeyi
acı çekmeden öldürmeyi
zincirli bir köpek gibi
bir adı yok onun
ama suçlayamayız onu
oyunda bir piyon sadece

bugün Medgar Evers gömülüyor
onu vuran kurşun yüzünden
onu bir kral gibi taşıyorlar
ama güneş batınca
tetiği çekenin üstüne
ondan kalan taşta
adının yanına kazınmış
mezar yazısını bulacağız:
oyunda bir piyondu sadece

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Cine5‘teki Filmler ve Müzikler programında yayınlanan Pulp Fiction klibi.
Miserlou yorumu, Brothers of the Baladi’ye ait.

 ”Bir kulum işte…”      Apichatpong Weerasethakul

 Taylandlı Apichatpong Weerasethakul daha ziyade sıkı festival takipçilerinin tanıdığı bir yönetmen. Filmleri Türkiye’de yalnızca festivallerde gösterildi. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde, Uncle Boonmee Who Can Recall His Past adlı filmiyle Altın Palmiye kazandı. Bu ödül sıradışı filmler üreten Apichatpong Weerasethakul, Pen-Ek Ratanaruang gibi Taylandlı yönetmenleri daha yakından tanımak için bir fırsat yaratabilir.  Elbette bu isimleri doğru düzgün telaffuz edebilenlere de altın olmasa da ahşap birer palmiye verilebilir.