Anayasa değişikliklerinin halk tarafından onaylanmasıyla birlikte, 12 Eylül’ün sorumluları hakkında suç duyuruları başladı. AKP’lilerin bu eliçabukluk karşısında hafiften telaşa kapıldıklarını hissediyorum, hatta parti çevrelerinden bir kısmında “acaba bu arada biz de okka altına gider miyiz” endişesi başlamıştır tahminimce, “sen ne yaptın Tayyibim” sızlanışlarını duyar gibiyim.

Madem Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı geldi, ben de işgüzar ve vaktibol vatandaşlarımızı, seçim kanununu Anayasa Mahkemesi’ne götürmeye çağırıyorum.

Evet, açıklıyorum: Seçim kanunu, anayasanın 67. maddesine aykırıdır ve iptal edilmesi gerekir. Gerçi anayasada kanun iptali için başvuruda 60 günlük süre veriliyor ama bireysel başvuru hakkının yeni alınması dolayısıyla 60 günlük sürenin şimdi başladığına hükmedilmesi de hukuken mümkün olabilir, bilmiyorum. Ben her ihtimale karşı yazayım.

Anayasanın 67. maddesinde şöyle bir hüküm vardır: Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenlenir.

Buradan şunu anlıyoruz, seçim kanunu, temsilde adalet ilkesini, yönetimin istikrarlı olması ihtimalini arttıracak şekilde kısmen ihlal edebilir. %10 baraj, bu maddedeki “yönetimde istikrar” ifadesine dayandırılarak uygulanıyor.

Barajı şimdilik bir kenara bırakalım, milletvekilliklerinin illere dağılım yöntemi bu maddeye aykırıdır. Şu andaki kanuna göre, önce her ile nüfusuna bakılmaksızın birer sandalye veriliyor. Daha sonra kalan sandalye sayısı, illerin nüfuslarıyla orantılı bir şekilde dağıtılıyor. Başlangıçta verilen birer sandalyenin temsilde adaletle bağdaşır bir tarafı yok. Üstelik en son nüfus sayımı sonucu, nüfusu en az il olan Bayburt tek sandalyede kalınca, bu kanunda bir değişiklik daha yapılarak her ilin en az iki sandalyesi olması zorunluluğu getirildi. Şu andaki dağılıma göre Bayburt’ta yaklaşık her 38.000 kişiye bir sandalye düşüyor, İstanbul’da ise her 150.000 kişiye bir sandalye düşüyor. Yani Bayburt’taki vatandaş, İstanbul’daki vatandaşa göre dört kat fazla temsil ediliyor. Nerede temsilde adalet?

Peki bu adaletsizlik, yönetimde istikrar ilkesine bir yarar sağlıyor mu? Tam tersi, birçok il, nüfusları yeterli düzeyde olmadığı halde 1 yerine 2 kişiyle temsil edildiği için, en çok oy alan partinin, yani muhtemel iktidar partisinin yanı sıra, muhalefet partilerinden birinden de bir temsilci seçmesi ihtimali artıyor. Yönetimde istikrar ilkesini, basitçe tek parti iktidarı ihtimalinin arttırılması şeklinde anlarsak, bu adaletsizlik, tek parti iktidarı ihtimalini arttırmıyor, aksine azaltıyor. Anayasanın 67. maddesinde, bazı bölgelere, hasbelkader il yapıldıkları için fazladan hak etmedikleri bir sandalye vermeyi haklı çıkaracak bir şey yok. Yani bu uygulama, anayasada bağdaştırılması istenen iki ilkeye de aykırı.

Kanunun bu şekilde olmasının nedeni her ilin en az bir sandalye almasını garantilemek olmalı, ama bunun başka ve çok daha adaletli yöntemleri var. İlgililerin, ABD Temsilciler Meclisi’ndeki sandalyelerin eyaletlere dağıtılma yöntemine bakmalarını öneririm (afedersiniz her bokta ABD’yi örnek gösterenlere de gıcık olurum ama bazı şeyleri de akıllıca yapıyorlar, haklarını vermek lazım). Orada da önce her eyalete bir sandalye dağıtılıyor. Sonra her eyalet için bir kota hesaplanıyor, temsilci başına düşen nüfus ile, eyalete bir sandalye daha verilse temsilci başına düşecek olan nüfusun geometrik ortası şeklinde (yani çarpımlarının karekökü). Her bir aşamada, kotası en yüksek olan eyalete bir sandalye daha verilerek kalan sandalyeler dağıtılıyor. Sonuç bizimkinden çok daha orantılı ve her eyaletin en az bir sandalye alacağı garantili.

Gelelim baraja.


Yazının devamını okuyun. »

Piano 17, asansörde dilber Violetta ve anonim bir temizlik işçisiyle birlikte mahsur kalan memur Meroni’nin hoşnutluğunu anlatıyor.
Piano 17, ikide bir “Napolilisin değil mi? Ne güzeldir bizim Napoli?” diye sırnaşan tanımadığı hemşerilerinden sıtkı sıyrılan, obez soygun şoförü Borgia’nın hazin öyküsünü anlatıyor.
Piano 17, öldürdüğü kişinin, aslında ağabeyinin katili olduğunu öğrenen genç bir gangsterin, cinayet stresinden sıyrılıp intikam ferahlığına ermesini anlatıyor.
Piano 17, patronunun şantajından kurtulmak için, katil hırsızlarla ittifak kuran sinsi bir memurenin küçük ve zehirli dikenlerle dolu dünyasını anlatıyor.
Piano 17, sakız çiğneyip duran bir vatandaşın, nihayet delikanlı gibi sigaraya başlamasını anlatıyor.
Piano 17, temizlik işçisi kılığına girmiş Marco Mancini’nin, yanında 90 dakika sonra patlayacak bir saatli bombayla, asansörde, memur Meroni ve sekreter Violetta’yla mahsur kalmasını anlatıyor.

“Bomba gibi” nitelemesini Piano 17 kadar hak eden bir başka film bilmiyorum.

Piano 17
[The 17th Flor]
Yön.: Manetti Biraderler
Sen.: Manetti Biraderler, Anatole P. Fukkas, Giampaolo Morelli
Oyn.: Giampaolo Morelli, Elisabetta Rocchetti, Giuseppe Soleri
Yapım: İtalya, 2005

Doksanların başıydı… Yeni yeni dinlemeye başlasak da kısa zamanda dinimiz imanımız heavy metal olmuştu. MP3’ten başlayarak sayabileceğiniz hiçbir müzik dosyasının olmadığı yıllardı bunlar. CD yoktu, kasetler vardı onların yerine… Kasabaya haftada bir kez kaset dağıtımcısı gelirdi ve Hasan Hüseyin’in müzik dükkânında beklerdik gün boyu. Gözlerimiz yollarda ve heyecan içinde… Ne zaman geleceği belli olmazdı, ama o yaşlarda bile hatırlı müşteri olduğumuzdan kimse ses çıkarmazdı dükkânda ya da pasajda oturmamıza… O günlerden birinde yeni çıkan kasetlere bakarken Iron Maiden’ın bir albümü dikkatimi çekmişti. Kasabaya müzik getiren masum gençten albüm hakkında bilgi isteyince yeni çıkan bir kaset olduğunu (onlar albüm demez kaset derdi) ve kendisinin çok beğendiğini söyledi. King Diamond ve Alice Cooper arasında seçim yapmak üzereyken bir de o eklenmişti kararsızlığıma ve ilk Iron Maiden albümü Killers’a böylelikle sahip oldum…

Normal görünen bu manzaranın altında, aslında çok kötü bir şekilde kandırılmıştım. Yaş itibariyle kandırılmaya müsaittim ve bilgiye ulaşmak şimdiki kadar kolay değildi. İnternet yoktu misal… Google’a bir şey sorulmadığı yıllardı o yıllar unutmayalım… Iron Maiden’ın ikinci albümü Killers’ı, Fear of The Dark’lı yıllarda son albüm diye almıştım. Bruce Dickinson’ın bile daha Iron Maiden’la çalışmaya başlamadığı bir albümden bahsediyorum gerisini düşünün işte… Bu hatayı da gençlik yıllarımızı yanlış bilgiler ve kötü çevirilerle zehirleyen Rock Kazanı’ndan öğrenmiştim. Ne yıllardı yahu…

O albümden sonra hayatımın her devresinde muhakkak Iron Maiden dinledim… Rezilliği unutmamak için değil, sevdiğim için… Şimdi sahnede oradan oraya Killers diyerek koşan Paul Di’Anno çok heyecanlandırmasa da sekiz dakika boyunca Mother Russia diye bağırabilirim hâlâ… Tepelere koşabilirim ansızın…

Sarhoşken, sızmışken, sevinmiş, bir şeylere üzülmüşken dinledim Iron Maiden… Kendimi vazgeçilmez sanırken ansızın yalnız kalışlarımda… Kasabadan büyük şehirlere uzanan yolculuklarda… Hiç tanımadığım insanları özlerken ve ille de bir aidiyet ararken dinledim… Sarhoşken “Fear of the dark” diye ağlayan bir insan varsa muhakkak daha yakından anlar beni.

Ben Iron Maiden dinlerken grup yeni albümler çıkardı, dağıldı… Toplandı… Doksanlar bitti milenyum saçmalığına kapıldı evren… Bir gecede bütün dünyanın değişeceğini sandık, ama olmadı… Aşıp çektik bunu da, arkamıza hiç bakmadan yaptık bunu hem de… Hükümetler, insanlar, binalar, kentler, kasabalar, yıllar değişti ben Iron Maiden dinlerken… Uluslar tarih denen bu topraklardan sildiler atlarını. Savaştı insanlar. Durmadan, üşenmeden savaştı… Ben Iron Maiden dinledim…

Şimdi yirmi yıl öncesine bakıyorum… Killers kazığından sonra aldığım No Prayer for the Dying yayınlanalı tam yirmi yıl olmuş… Bazı grupların son albümleri geçen tüm zamanın izlerini taşır ya hani işte Iron Maiden’da bu yok. Onlar zamanın izlerini taşımıyor… Zaman onları değiştirmiyor. Yeni yayınlanan The Final Frontier tam bir Iron Maiden albümü işte, zamansız bir şey yani… Yirmi yıl önceki gibi, çocukluğum gibi ilk gençlik yıllarım gibi…

İşte yirmi yıl önce Iron Maiden dinliyordum, hayat çok karmaşıktı… Seksenli yıllar yeni bitmiş, biz de bitirilmiştik. Biz anlamıyorduk ama öyle diyorlardı. Şimdi seksenli yılların iyice biteceği söyleniyor, Erkan Yolaç parodisi gibi devam eden bu “evet/hayır” karmaşasının arasında yirmi yıldan beri Iron Maiden dinliyorum ben ve mutluyum bununla…

Evet ve hayır, hiç birinin önemi yok… İşte nihilizm tam da bu… Avalon Adası’nda yer ayır bana Bruce…

Don Quijote kendi başına dünyanın en başarılı yapıtlarından biri olsa da bu onun lanetli bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kitabın üzerindeki lanet öyle sıradan bir şey de değil… Okur olarak yaşlaştığınızda size hiçbir şey yapmıyor, lakin onu beyazperdeye aktarmaya kalkarsanız başınıza gelmedik kalmıyor. Şimdiye kadar bu lanete aldırmayan iki kişi çıktı: Terry Gilliam ve Orson Welles… İkisi de filmi yapmak için uğraşmış ve bir türlü bu hayallerini gerçekleştirememişlerdi.

Mesela Orson Welles’in içinde bir ukde olarak kaldı Don Ouijote… Welles, 1957 yılında çekmeye başlamıştı filmi ve bir oyuncak gibi oynuyordu Don Quijote’yle, montaj masasında çektiği görüntüleri tartıyor, biçiyor yeniden montajlıyor ve yeni sahneler çekmek için oyuncuları bir araya getiriyordu. Don Ouijote’yi Francisco Reiguera, Sancho Panza’yı Akim Tamiroff’un oynadığı filmin rafa kalkmasının sebebi ise Reiguera’ydı. Oyuncunun 1985 yılındaki ani ölümünün ardından tamamlanamamış bir başyapıt adayı olarak kaldı Don Quijote.

Orson Welles sonrasında bir de Terry Gilliam beyazperdeye taşımaya kalktı. 1990 yılında temelleri atılan bu proje gerçekleşmedi. Jean Rochefort’un hastalığı, Johnny Depp’in programı, gün geçtikçe zarar eden sigorta şirketinin kaprisleri ve doğal şartlar yüzünden çekimlerin daha ilk haftasının sonunda iptal edilmişti film. Hatta bu şanssızlıklarla dolu talihsiz filmin çekim sürecini anlatan Lost in La Mancha isimli bir belgesel bile hazırlandı. Belgeselde projenin tüm detaylarını, çekimler başlamışken, güneşli bir havada aniden patlayan fırtınayı, seli ve tüm kameraların nasıl bozulduğunu görebiliyorduk. Hatta sadece bunlar da değildi gördüklerimiz, kızgın finansörler de yer alıyordu görüntülerde.

Avrupalı finansörlerin desteğiyle çekilmeye çalışılan bu film, Don Quijote’nin yeldeğirmenleriyle savaşması kadar uçuk bir fikirdi. Fakat Gilliam filmi çekmeye kararlıydı. 2009’da projeye tekrar el attı. Arcade Fire konserinde MTV’ye konuşan yönetmen, çekimlerin şu an için ertelendiğini, ufak bir problem olduğunu söyledi.

Herkes heyecanla bekliyordu… Terry Gilliam kötü haberi yine verdi. Hafta başında finansal destekçilerin geri çekildiğini ve projenin yine rafa kaldırıldığını açıkladı. Yönetmen Variety başlaması için gereken finansmanın bulunmadığını açıkladı. Don Quijote yine kursağımızda kaldı.

Don Quijote’yi film yapanlar da olmadı değil. Rafael Gil, 1947 yılında bu eşsiz romanı beyazperdeye taşımış ve Rafael Rivelles Don Quijote’yi oynarken, Juan Calvo Sancho Panza rolüyle beyazperdede boy göstermişti. Romana tam olarak bağlı kalmayan bu film dışında yapılan televizyon filmleri ve dizilerini bir kenara bırakırsak Don Kişot Sahte Şövalye başlığıyla Türk sinemasında boy gösterdi.

Semih Evin’in yönettiği film Welles ve Gilliam’ın yaptığı çalışmaların yanına bile yaklaşamasa da Don Kişot Sahte Şövalye’nin avantür Türk filmlerinin içinde de çok önemli bir yere sahip olduğunu söylemek mümkün. Münir Özkul sinema tarihinin gördüğü en ilginç Don Kişot olurken, Sami Hazinses yeryüzünün en zayıf Sancho Panzası olarak hafızalarımıza kazındı.

Bazen üşür insan.

Elindeki bira bardağıyla kolalı gömlek yakaları o kadar uyumsuzdu ki, kimse fark etmedi. Tıpkı yeni doldurulmuş birasının dudağının üst kısmında imkânsız incelikte bir köpük çizgisi oluşturduğunu fark etmemeleri gibi. Uzun cümlelerle ölümden bahseden bir kadının aslında aşırı soğanlı bir köfte hamuru kadar sevgisiz olması gerektiğini öğreneli çok olmuştu. Ama o anda kadının uzun cümlelerle ölümden bahsettiğinin farkında değildi. Çok güzel dinlemiyordu. Ve kadın çok eski bir şeyi hatırlatırcasına, inatla gözlerini göz kapaklarına doğru kaldırıp güzel ama güvensiz bir elektriği mekânın tüm boşluklarına sızdırıyordu.

Zamansız bir yolculuğu anımsadı, arkasında inatla onu takip eden yağmuru, belli belirsiz Drake şarkısını ve yağmuru orada bırakıp geri dönüşünü; yeni atılmış yol çizgilerinin ve gece kadar siyah asfaltın yarattığı hipnozu ve şu anda hatırlayamadığı birkaç şeyi daha, hatırladığını hatırladı.

Bazen olur böyle…

Geçen zamanın ve uzun cümleler kurmak için gerekli dudak hareketlerinin yarattığı belirsiz bir Drake şarkısı kadar hafif hava dalgasının etkisiyle yoğunlaşan bira köpüğünün oluşturduğu küçük bira damlasının verdiği rahatsızlıkla kendine geldi. Gerçekten de uzun cümleler kuran ve bunu yaparken iştahla bira içen birinin karşısında oturuyordu. İlk anda inanamadı buna. Aslında daha sonraki birkaç anda da inanamadı, işte tam olarak bu anda kendisine bir soru sorulduğunu ve giderek büyüyen sessizliğin geciken cevaptan kaynaklandığını anladı. Bu konularda sorulan soru ne olursa olsun verilecek tek bir cevap olduğunu artık hayatta olamayacak kadar yaşlı bir büyücüden öğreneli çok olmamıştı. “Eğer bir adamın kafasını koparırsan ölür,” dedi “ve bunun tek bir açıklaması vardır, çünkü bu onu öldürür.”

Arka arkaya bu kadar ağır cümleler kurmanın verdiği ağırlıkla alt kattaki bara indi. Yanındaki sandalyede yıllardır orada oturuyormuş duygusu veren, önündeki bardağın içinde neredeyse sıvılaşmış bir sis bulunan ve dışarıdaki soğuk gece kadar yaşlı bir defter duran bir adam oturuyordu. Hiç konuşmadı, yeltenmedi bile. Defterin açık sayfasında yanlış hatırlamadığı kadarıyla şöyle bir şey yazıyordu:

Zaten, kim gerçekten bakabilmiş ki, içine…

K.

Kadıköy ve yakın civarı

65. hüzünlü piç

İşler iyi de gitse kötü de gitse her zaman yanımda olan biri var. Beraber büyüdük onunla. Aynı okullara gittik. Aynı teneffüsleri bekledik. El ele tutuştuk karşıdan karşıya geçerken. Hâlâ birbirimizi kollarız yaya geçitlerinde. Sabah kalkarım başımda bekler. Yüzünde sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duran acayip tebessümüyle. Bence hiç çıkma o yataktan der, dışarıda berbat bir hava var. Pazardan dönen sinirli teyzeler var. Havada uçuşan serseri kurşunlar var. Ayrıca bütün şoförler yerli yersiz kornaya basıyor.

Arkadaşlarla otururken gelir bazen. Bir parça uzakta durur. Benden başka seveni yok çünkü. Biz güldükçe kollarını kavuşturup küskün bakar. Büyük bir bilmişlikle de vardır o bakışlarında. Yine bana kalacaksın nasılsa der gibi başını sallar.

Kuyrukta beklerken muhabbet ederiz genellikle. Kuyrukta beklemekten zevk alan tek insan diyebilirim. En son Üsküdar’da iki kilometrelik bir iftar çadırı kuyruğunda gördüm onu. Oruç tutmamasına rağmen.

Kaleciye geri pasın serbest olduğu zamanlardan beri maça gidiyoruz beraber. Gelme, uğursuzsun diyorum, gene de geliyor. Kaç sefer yakaladım gol yediğimizde çaktırmadan sevindiğini. Takım tutmuyorum diyor ama biliyorum kimle oynasak onları tutuyor. Felaketlerden zevk alan bir mizacın mı var diye sormuştum bir seferinde. Gerçeklere tahammül edebilecek gücüm var demişti.

Onunla ortak bir şeyler yapmanın da imkânı yok. Ben film seyretmek istiyorum o eski fotoğraflara bakmak istiyor. Sürekli eski günlükleri karıştırıyor. Tam bir şimdiki zaman düşmanı. On beş dakika öncesini bile özlüyor.

Omzumun üstünden bakıyor yazarken. Dudak büküyor. Berbat bir yazarsın diyor. Neden diyorum. Maziye saygın yok diyor. İstikbalden haberin yok. Ayrıca üslubun berbat. On beş yaşında bir kızın anlayabileceği kadar bayağısın. Hiç Proust okumadın mı Allah aşkına? Ya ciddi bir şeyler yaz artık ya da bırak bu işleri bir kuruyemişçi açalım.

Ne zaman berbat bir birahanenin önünden geçsek koluma giriyor, gel şurada oturalım diye ısrar ediyor. İstemiyorum, işim gücüm var diyorum ama dinlemiyor, kolumdan çekiyor. Paldır küldür giriyoruz içeri, iki bira söylüyorum mecburen. Ben içmeyeyim sağ ol diyor. İçmeyeceksen niye getirdin beni buraya diyorum. Lütfen garsonun önünde tartışmayalım diyor. Kafayı bulunca cep telefonumu elimden alıyor, kimseyi arama böyle güzel diyor. Nefret ediyorum yalnız ve sarhoş olmaktan. Hiç kimse yalnızken tam anlamıyla sarhoş olamaz, şahit gerekir sarhoşluk için. O zaman gel onu arayalım diyor. Benim hiç gururum yok mu, nasıl istersin böyle bir şeyi benden diyorum. Seni sevmeyen birini sarhoşken arayamazsın. Seni sevmeyen birini gece yarısından sonra arayamazsın. Seni sevmeyen birini öğleden sonra bile arayamazsın. Belki akşamüstü mesaj çekersin. Olsun yine de arayalım diye tutturuyor. Olmaz diyorum. Herkesin içinde çocuk gibi ağlamaya başlıyor. Ağzını kapatıyorum. Elimi ısırıyor. Şişeyle vuruyorum kafasına o zaman. Küsüp gidiyor. Birkaç gün gözükmüyor ortalıkta. Sonra ansızın çıkıp geliyor yine, hiçbir şey olmamış gibi sarılıyoruz.

Neredeydin diyorum nasılsın iyi misin? Seni özledim diyor. Kalbini kırdıysam özür dilerim kardeşim diyorum. Önemli değil diyor, zaten kalbini İkea’dan almış, söküp takabiliyormuş. Ayrıca yalanlara inanmaya ihtiyacı varmış. Bütün çaresiz insanlar gibi. Bütün hasta yakınları gibi. Dağılan bir okul gibi.

Hüzünlü piç diyorum ona ismini bilmediğimden. O da bana acemi piç diyor. Yok dünyadan haberin. Bir fabrika paydos ederken ortalığa çöken hüznü bilmiyorsun. Bilmiyorsun suya bırakılmış kâğıttan kayıkların gerçek anlamını. Rüzgârda uçuşan torbaları. Moloz dökülmüş arsaları. Bu hızla ölmeye devam edersek bütün dünya mezarlık olacak. Ama sen hâlâ ölümü kişisel bir şey olarak algılıyorsun. Herkes uzmanı olduğu konunun zalimi olmuş. Ben de mi diye soruyorum. Sen de diyor. Ama üzülme. Hiçbir şey bırakmayacağız arkamızda. Çekip giderken sırtımıza saplanacak bir çift göz olmayacak. Enkazımızı toplayıp öyle gideceğiz. Asgari centilmenlik toz olmayı bilmeyi gerektirir.

Acılarımız da birbirine benziyor artık. Birbirine benzeyen parmaklar gibi ama. Her birinin eşsiz bir izi var. Bazen gözlerim doluyor karanlıkta. Ama fısır fısır konuşmaya başlıyor yine kulağımın dibinde, hiç susmuyor, ağlamama asla müsaade etmiyor. Her şey affedildi diyor, hiç ayrılmayacağız diyor. Keşke kadın olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca. Bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyor o da bana. Söylediği her şeye inanıyorum o zaman. Gözlerimi kapatıyorum her yer bembeyaz oluyor. Yine el ele tutuşuyoruz iki çocuk gibi. Sessizce söz veriyoruz birbirimize. Sessizce verilen sözlere kim inanmaz.

Benim üzerinize afiyet 78 kuzenim var. Biri sahtekar, ikisi aşçıbaşı, üçü doktora terk, dördü amatör futbolcu, beşi markette kasiyer, altısı fırında hamur karıyor, yedisi evlere şenlik, sekizi buz hokeyiyle meşgul, dokuzu evlerden ırak, onu sosyete falcısı, on biri top peşinde koşuyor, on ikisi işsiz. Etti mi size 78. Vakıf gibiyiz. Ama o biri yok mu? Beni bağlayan da bu eşek gözlü, tek kaşlı olanı. Dilaver. Dilaver Abim.


Yazının devamını okuyun. »

Bir arkadaşım anlattı, sanırım televizyonda bir belgeselde görmüş. Bir parazit var ve asıl yerleşmek istediği yer, kedinin bağırsakları. Ama kedinin bedenine doğrudan giremiyor. Lakin fare bedenine girebiliyor. Farenin içine yerleştikten sonra, farenin sinir sistemini etkileyerek, kediden korkmasını engelliyor. Parazitin etkisindeki hasta fare zihni, artık kediden korkmuyor, aksine kediye muhabbetle yaklaşıyor. Kedinin bu muhabbete nasıl karşılık vereceği malum. Kedi fareyi midesine indirdiğinde parazitimiz hedefine ulaşmış oluyor.

Yaşamın çoğunda parazit tarzı davranış var tabii, aslında biz de bitkilerin ve hayvanların parazitiyiz. Ama terim olarak, yabancı bir bedenin içine yerleşen ve onu içten kemiren yaşam formlarına deniyor. Eğer ortada hazır yenecek bir şeyler varsa ve onları ele geçirmek için gerekli silahları geliştirmek mümkünse, o boşluğu dolduran bir yaratık eninde sonunda ortaya çıkıyor. Canlı organizmaların davranışlarına dair gözlemleri toplumsal durumlara uyarlamak biraz problemlidir genel olarak ama düşünme alıştırması olarak fena değildir.

İnsan toplumlarının hazır yiyecek üretmeye başlamasıyla; devletin, askerlerin, ve köleliğin ortaya çıkmasının paralelliği rastlantı olmasa gerek. Silahları doğrultarak ve başkaca işe yarar bir şey yapmadan hazır yiyecekten otlanmak mümkünse, bu boşluğu dolduran bir organizmanın ortaya çıkması beklenmelidir.

Parazit, içine yerleştiği bedenin kanını emerek yaşar, ama o beden o kanı üretmeye devam etmelidir. Buna “parazitin dilemması” diyebiliriz (Menteş’in kulakları çınlasın). Parazit, ya içine yerleştiği bedeni hayatta tutmalıdır, ya da yerleştiği beden ölmeden önce başka bir bedene atlayabilmelidir. Yoksa yiyecek kaynağı kesilecektir.

İçine yerleştiği bedeni hayatta tutacak kadar insaflı olmaya karar veren parazit, buna hiç aldırmayan parazite göre biraz daha az yemek durumundadır haliyle, ama buna karşı yerleşilen bedenin rızasını alarak avantaj sağlayabilir. Beden kendini bu parazitten kurtarmanın o kadar iyi bir fikir olmadığına ikna olabilir, çünkü paraziti def ettiğinizde, bu sefer başka bir parazitin gelip içinize yerleşmesi, üstelik bu parazitin sizi hayatta tutmakla fazla ilgilenmeyen, onun yerine bedenden bedene atlamayı seven bir parazit olması mümkündür. O yüzden kendi parazitinizi başka parazitlere karşı beslersiniz.

Diyelim ikna olmadınız ve parazitinizi def etmek için bir tür savunma geliştirdiniz. Bu savunma her neyse, aslında bedenin özünden kaynaklanmış olsa da, sonunda kendisinin başka bir parazite dönüşmesi kaçınılmaz olur. Çünkü ortada hazır yemek ve ona el koymayı mümkün kılacak (aslen eski paraziti kovmak için geliştirilmiş) silahlar vardır. Artık kendi yiyeceğini üretmenin mantıklı bir tarafı kalmamıştır. Nur topu gibi yeni bir parazitiniz olmuştur, eskisini arar hale gelebilirsiniz.

Parazitin ikna yeteneği şaşırtıcıdır ve aslında yerleştiği bedenin algısını ne kadar bulandırabilirse o derece başarılıdır. Parazitiniz, ölümcül yabancı parazit tehdidini olduğundan fazla algılamanızı sağlarsa, sizin kanınızdan daha büyük bir pay almasına razı olursunuz.

Yerleşilen beden açısından en acısı, siz parazitinizi sonuna kadar beslemeye ikna olduğunuz halde, parazitin artık sizi hayatta tutmakla ilgilenmemesi olur. Parazit, kanınızı kurutmuştur ve artık başka bedene atlama niyetindedir. Ama algınızı o derece bulandırmıştır ki, siz artık kediye muhabbetle bakar olmuşsunuzdur. Sonuçta siz kedinin midesini boylarsınız, parazitiniz bu işten kârlı çıkar.

Alex De La Iglesia… Adamım benim. Süper filmlere imza atıyor. El Dia De La Bestia’yı 1995’te çekmiş…
Rahip Angel’in acilen Şeytanı bulması gerekmektedir. Aynı zamanda teolog olan Angel, bilmem ne kitabındaki bir şifreyi çözmüş ve Şeytanın oğlu Deccal’ın iki gün içinde doğacağını, böylece kıyamet sürecinin başlayacağını keşfetmiştir. Sabah olmadan Şeytanla bizzat görüşmeyi başarabilirse, Deccal’i öldürerek kıyameti engelleyebilecektir. Şeytanın ilgisini çekebilmek, güvenini kazanabilmek için elinden geldiğince günaha girmekte, suç işlemektedir. Derken, pejmürde ve eblehimsi bir metalciyle tanışır: Cavan. Cavan’la birlikte, televizyonda medyumluk taslayan şarlatan Jose’yi kaçırırlar. Çünkü Angel, Jose’nin bazı şeyleri gerçekten bildiğini düşünür. Her ne kadar Jose “Salak mısınız, bu sadece bir tv şovu” dese de, Angel, Jose’nin kitabındaki Şeytan çağırma formülünü fazlasıyla ciddiye alır: Parke zemine yıldız çizilir. Birtakım malzemeler serpiştirilir. İnce çizgiler halinde bir ateş… Bir de bakire kanı gerekmektedir. “Tamam, bir saat içinde bakire kanıyla geri dönmüş olacağım” diyen Angel’e Cavan bile inanmaz. Angel, bakire kanı bulmak için elinde tüfekle ortalığı birbirine katar. Bu arada Cavan’ın annesini de vurur. İstemeden. Açıkçası, kadın kendi kaşınmıştı. Cidden, bir saat sonra Angel elinde bir şişe kanla döner. Şeytan çağırma ayini yapılır. Jose, Angel’a alay eder. “Demek Şeytan’la görüşmek istiyorsun, büyük ihtimalle o da seninle buluşmak için can atıyordur… İyi bir ikili olacağınıza eminim…” Derken Şeytan peyda olur. Evet. Jose’nin kitabındaki formül işe yarar. Şeytan da tıpış tıpış gelir… Angel, Cavan ve Jose Şeytan’la başa çıkabilecek midir? Deccal’i vakitlice öldürebilecekler midir? Yoksa kıyamet kopacak ve konu kapanacak mıdır?
El Dia De La Bestia, muhteşem bir komedi. Iskalamayın derim.

El Dia De La Bestia
Yön.: Alex de la Iglesia
Sen.: Alex de la Iglesia, Jorge Guerricaechevarría
Oyn.: Alex Angulo, Armando De Razza, Santiago Segura
Yapım: İspanya, 1995