Ole Bornedal ve Anders Thomas Jensen gibi Alex de la Iglesia da dünya sinemasının yeni kuşak dehalarından. [Bizde bu üçlüye en yakın yönetmen Onur Ünlü’dür.]
Daha önce, 2004 yapımı Crimen Ferpecto adlı başyapıtından bahsetmiştim. Şimdi, 1965 doğumlu ustanın bir başka süper filmi Le Comunidad’da değineceğim.
2000 tarihli film, Türkiye’de Halkımız Avanta Peşinde adıyla gösterilmiş ve dar bir çevrede ilgi görmüştü.
La Comunidad bir komedi – gerilim filmi.
Julia [Carmen Maura] 50’sinde, emlak komisyoncusu bir ablamızdır. Kiracı adaylarına gösteridiği bir dairenin üst katındaki çöp evde, ihtiyar bir adam televizyon seyrederken ölür. Julia, sedyeyle götürülen cesedin cebinden düşen cüzdanı gizlice alır. Cüzdanda, kare bulmacaya benzeyen bir kağıt vardır. Akşam evinde Mister Muscle marka deterjan reklamını izlerken, kağıttaki karelerin aslında yer karolarını gösterdiğini fark eder. Meğerse eski bir loto talihlisi olan mevta, 300 milyon Pesetayı, yıllar boyunca karoların altında saklamıştır. Julia parayı bulur. Fakat 300 milyon Pesetayı apartmandan dışarıya çıkarmak kolay olmayacaktır…
La Comunidad, komşuluğun önemi, paranın gönül ilişkierine etkisi, aptallığın cinai görünümleri ve açgözlülüğün açığa çıkardığı kontrolsüz enerjiye dair müthiş bir film.
Bunca yıl binlerce flim izledim. Artık bir filmin 15. dakikasında, olayların nasıl gelişeceğini çok kolay kestirebiliyorum. Fakat yukarıda adını saydığım yönetmenlerin ve bu arada Alex de la Iglesia’nın filmleri söz konusu olduğunda, tahmin yürütmekten ziyade merak ve heyecanla olup biteni izliyorum.
Gülmek, şaşırmak, yay gibi gerilmek ve ibret almak için, La Comunidad’ı seçin.

La Comunidad
Yön. – Sen.: Alex de la Iglesia [Senaryoda Jorge Guerricaechevarría imzası da var.]
Oyn.: Carmen Maura, Eduardo Antuna, Maria Asquerino
Yapım: İspanya, 2000


BiFırt
; Mehmet Aktuna ve Berkay Güngör’ün müzik grubunun adı.
Ülkü Tamer’i, Onur Ünlü’nün Güneşin Oğlu filmi vesilesiyle fark etmişler. Filmde Alper Canan’ın [Haluk Bilginer] okuduğu Konuşma adlı şiiri bestelemişler. Şarkının arasına, yine Ülkü Tamer’in Utanç adlı şiirinin ilk bölümünü almışlar.
Şarkıyı bizimle paylaştıkları için BiFırt‘a teşekkür ediyoruz.
[BiFırt‘ın çalışmalarına www.myspace.com/bifirt3406 adresinden ulaşabilirsiniz.]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

GALLER’İN BÜYÜK ŞAİRİ DYLAN THOMAS’DAN SEÇMELER

Bir ölümden sonra bir başkası yoktur.

Bir şiiri gür kılan şeyin ne olduğunu anlamak için o şiiri parçalara ayırabilirsiniz. Geride elinizde sözcüklerin tesirinin yarattığı gizem kalır sadece. En iyi zanaatkâr her zaman delikler ve boşluklar bırakır. Böylece şiirde olmayan bir şey şiirin içine sızabilir, sokulabilir, parlayabilir veya gürleyebilir.

İnsan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan.

Tüm yavanlıkları, kuşkuları ve karmaşalarıyla birlikte bu şiirler insan sevgisi ve Tanrı’nın takdiri için yazılmıştır; eğer öyle olmasaydı lanet bir ahmak olurdum.

Sanatçının her yerde tek bir duruşu vardır; o da dik duruştur.

Okunmaya ihtiyacının olmadığını düşünmeye devam et, sonunda şu gerçeğin farkına varacaksın: Hiç kimse Tom’un onu okumasına ihtiyaç duymayacak, çünkü o sadece senin için yazılmıştır; ve halk böylesine özel bir partiye davetsiz konuk olarak katılmaya hiç heves etmeyecektir.

Rahatlığı arayan sıkıntıyı bulur. Çalışma peşinde koşan rahata erer.

İçimde bir hayvan, bir melek ve çılgın bir adam var; onların neler yaptıklarını yokluyorum. Benim sorunum onların itaati ve zaferidir, yere yıkılmaları ve ayağa kalkmalarıdır. Benim çabamsa onların kendilerini ifade etmeleridir.

Alkolik sizin kadar çok içmesinden hoşlanmadığınız kişidir.

Sevgililer kaybedilebilir ama sevgi kaybedilmemeli.

İngilizceden çeviren: Orhan Düz


1972 doğumlu Anders Thomas Jensen, benim görebildiğim kadarıyla, gezegenimizde yaşayan en esaslı sinemacılardan biri. Çok zeki bir yazar, hayranlık uyandıran bir yönetmen. Bütün filmlerini izledikten sonra daha kesin konuşacağım.
Flickering Lights, bir gangster filmi. 4 kişilik küçük bir çetenin, şaşırtıcı, komik ve dokunaklı hikayesini anlatıyor.
Çetenin lideri Torkild, 40 yaşında, asabi ve yalnız biridir. Eskimo adlı bir mafya babasına da borcu vardır. Eskimo, Torkild’e bir villa kasasını patlatıp, oradaki çantayı, açıp içine bakmadan getirmesini emreder. Torkild ve yoldaşları kasayı soyar, çantayı alır, fakat çantada dünya kadar para olduğunu görünce, İspanya’ya kaçmaya karar verirler. Kaçarken, Peter vurulur. Bir ormanın derinliklerindeki, terkedilmiş bir evde saklanmak zorunda kalırlar. Torkild, biri yaralı, biri kaçık, diğeri şavalak üç elemanını zaptedebilecek midir? Ormanda ava çıkan köylülerin merakını nasıl yatıştıracaktır? Bu kadar çok para ve silah, ıssızlığın ortasında gergin bir bekleyiş içindeki çeteyi bozacak mıdır?..
Komik, heyecanlı, irkiltici ve yine de hüzünlü bir film Flickering Lights. Özellikle gangsterlerin çocukluklarına ilişkin hikayeler, filmi benzerlerinden çok ayrı bir yere taşıyor.
Daha önce Gren Butchers’ı seyrettiyseniz, Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas’ı burada da görmek, sizi hoşnut edebilir. Adamlar cidden çok iyi rol kesiyor.

Blinkende Lygter [Flickering Lights]
Yön. – Sen.: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas
Yapım: Danimarka, 2000

Mahremiyet

Kişisel şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum. Bazı yazarlar var görüyorum, bunda bir beis görmüyorlar. Gençlik hatıraları, aşk hikayeleri, kalp kırıklıkları. Yazıp duruyorlar. Bıraksanız çocukluklarından başlayarak anlatacaklar.

Oysa mahremiyet diye bir şey var. Şahsi şeylerinizi saklarsınız. Yeni Cami önünde güvercin yemler gibi ortaya saçmazsınız. Fakat benim gibi topluma mal olmuş biriyseniz, yakanızı bırakmıyorlar. Mektuplar alıyorum. Genellikle genç kadınlardan. Beni ne kadar beğendiklerini yazıyorlar. Buna şaşırmıyorum. Doğaldır. Peki ya sordukları sorular! Her şeyi bilmek istiyorlar: kaç numara pabuç giyiyorum, kızarmış patates yiyor muyum, saçlarımı soldan sağa mı yoksa sağdan sola mı ayırıyorum?

Ne olacak efendim, ne olacak? Bunları bilseniz ne olacak? Diyelim ki, İkizler Burcu’yum, İpana’dan başka dişmacunu kullanmıyorum, ana rahmi pozisyonunda uyuyorum ve paçalı beyaz don giyiyorum. Bunları bilirseniz daha bir Hurşit daha bir Seçkin mi olacağım?

Aziz dostum, sınır tanımayan bu genç hanımlara dair hissiyatımı size şu örnekle anlatmak isterim. Bir zamanlar bir köpeğim vardı. Arap Kadri (ki bir nebze mütecessis olması dışında mükemmel bir hayvandı) kapalı kapılara pek sıcak bakmazdı. Ancak gerçek şudur ki, siz klozetin üzerinde gevşemiş iken, köpeğiniz bir kafa vuruşu ile tuvaletin kapısını açıp gözlerini üzerinize diktiğinde inkitaya uğrayan sey, yalnızca o andaki icraatınız değil aynı zamanda mahremiyetinizdir.

Bunu yapmamak gerekir.

En samimi hislerle sizin,

Hurşit Seçkin

zamanı hatırlamıyorum artık, soğuk…
sadece dışarıya çıkış var. Kim, nerede ve ne zaman… hayat kendi kimliğinden çıkıp dönüşecek… Ölüm…
ses yok, her taraf sessiz, cüzamlı kadınlardan akan irinler içinde büyüyor çocukluğum…
büyüyor ve her gün…
her gün, biraz daha…
yarın… ölmek, ölüm, hiçbir zaman bizim kadar masum değil.
kim ne zaman öleceğini bilmiyor, oysa bilmek isterdim, herkes gibi ben de ölümü ne zaman bulacağımı…
zaman geçiyor ve kimse neyin gerçek…
… yalan olduğunu bilmiyor.
zamanı hatırlamıyorum demiştim…
zaman yok artık…
bellekleri olanlar yaşamıyor.
zamanın çetelesi yok
ve hayat bir sonsuzluk (değil!!)
ağlamıyor kimse…
kimsenin anıları yok
yok
yok
yok


Zeka dolu, heyecanlı, ilginç, komik, hızlı filmleri seviyorsanız ve hele sigara tiryakisiyseniz Nicotina’yı seyredin.
Hiç tanışmayan kişiler, birbirlerinin hayatını ne kadar etkileyebilir? Akşamüstü eşiyle birlikte şarkılar mırıldanarak dükkanı kapatmaya hazırlanan sıradan bir kadın nasıl aniden bağırsak deşen bir polis katiline dönüşür? Genç bir adam “Burada yalnızca fotoğraflar var?” dediği için kurşunlara hedef olabilir mi? Bir cesedin saçları, hangi stilde kesilmelidir?.. gibi soruların cevabını merak ediyorsanız, Nicotina’yı seyredin.
“Şu sıra bir sinema şaheseri iyi gider” diyorsanız, Nicotina’yı seyredin.

Nicotina
Yön.: Hugo Rodriguez
Sen.: Martin Salinas
Oyn.: Diego Luna, Luces Crespi, Norman Sotolongo
Yapım: Arjantin, Meksika, İspanya -2003

Kanırtılmış bir etin tende sancıdığı dem
Bir sarsıntıyla hüzne bandırılmış yatak
Toz pembe şarkılarla sesimizi kısarak
Her canlı cimadan sonra sakardır madem

Öpüşmeler ve baygın ve işlek ve kostak
Gülüştükçe enginden yeşiliz sen ve ben
Ayrışırken buluyoruz bizi bir puta tapınırken
ben ve seni bir enlem gibi bölüyor o kıstak

çarşaf şimdi tenha ve ter ve muzlim ve beden
bir şeye saplanıyor bir şeyin akordunu bozarak
dünyaya sataştığımız o hey günlerli o ıslak
yaz günleri bir kız yüzükoyun siftahsız bir sütyen

ekşi elmalar yuvar yuvar ellerimiz yatalak
yavan bir yemişten arta kalan nem
gidemem mor kirpiklerinle sürgülü her yörem
oraların mütemadiyen engebe ve pıtrak

ne uzak fikri cazip ne yakınlar sevecen
her şey birbirinden kopuk birbirinden muallak
ki kumpaslarla inilen gövdede gergin tuzak
değdikçe birbirine değişen genşeyen gen

kara bir çalılıktır o dikenlerle gür ve dağınık
ezilen böğürtlenlerle bağırda bas bas tepinen
ölü bir dilde inleyen denizler heceleyen
çürüklerini toplar sonra yüzü eğik bir çocuk

gecenin bize güttüğü bu kindir güce giden
bir sevişmeden arta kalan o kaşlardır ki çatık
o tartışmalı omzun bükülü o dudak
bizi sütüyle besleyen azarlarla eğiten

Anayasamızın halen yürürlükte olan ve yakında halkoyuna sunulacak değişiklik paketinde de yer almayan 66. maddesi şöyle diyor:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Gayet güzel. Aslında bu yöntemi neden sadece etnik meseleleri çözmek için kullanmışız ki? Kendimizi sınırlandırmayalım. Bu dahiyane mantığı daha pek çok meseleye uygulayabiliriz. Örneğin, anayasamıza aşağıdaki gibi maddeler eklenmesi kanımca çok yararlı olacaktır:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hali vakti yerindedir.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, elma yanaklı, gül dudaklıdır.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan hiç kimsede bir gram fazla yağ bulunmaz.”

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes dilini burnuna değdirebilir.”

Selçuk Orhan ve Selman Bayer’in Orhan Gencebay’a değindikleri yazıları okuyunca şaşırdım kaldım.
Orhan Gencebay tekke edebiyatından, halk şiirinden, senfonik müzikten, Rock’n Roll’dan, Klasik Türk Müziği’nden… etkiler almış, ilginç bir besteci. Albümleri, toplamda Bob Dylan albümlerindan daha fazla satmış. Yani epey ilgi görmüş.
Faşist resmî ideolojinin Batılılaşma algısına zıt, tamamiyle sivil bir enerji taşıyan Gencebay müziği yıllar yılı yasaklandı. Bu durum, elbette Gencebay müziğinin muteber olduğunu tek başına kanıtlamaz. Fakat Gencebay müziğinde ifadesini bulan ‘derdi’ tükenmişlik duygusu olarak nitelemek akıl kârı mıdır? Tamam, “İnsan varoluşunun temelindeki vahamete gönderme yapıyor” demeyelim, yine de kaba bir şekilde ambalajlamak yakışık alır mı?
Türkiye’nin modernleşme çabası karşısında, Gencebay müziği bir bocalamaya neden oldu. Gencebay’ın medeni cesareti, ortalama Türk aydınında yoktu maalesef. Aynı Türk aydını Cüneyt Arkın’a da burun kıvırıyordu. Yeşilçam’ı vargücüyle aşağılıyordu. Bana kalırsa, Yeşilçam ve Gencebay neznide, kendinden nefret ediyordu Türk aydını.
Gencebay’ın şarkı sözlerini eleştirebilirsiniz, yorumunu yetersiz bulabilir, reklamlarda boy göstermesinden rahatsızlık duyabilirsiniz. Gencebay müziğini dönemlere ayırmak, ayrı ayrı analiz etmek de mümkündür. Fakat onun bir bağlama virtüözü, usta bir besteci olarak değerini “kapuska, tükenmişlik…” gibi kelimeler kullanarak inkar edemezsiniz.
Gencebay müziği, 1970’ler boyunca her yerde, her cadde, her sokak, her evde çalınıyordu. Bu ülkede hiçbir müzik Gencebay müziği kadar siyasi ve toplumsal bir yankı taşımamıştır. Gencebay şarkılarında bahsedilen çaresizlik, sadece aşkın ıstırabından değil aynı zamanda “Hayat Kavgası”ndan neşet eder. 1980’lerden itibaren tedavüle giren yeni yalanlarla, onlar da halının altına süpürüldü…
Aşk… tarih boyunca bütün anlatıların en gözde konusudur. Orhan Gencebay, Karacaoğlan’dan daha mahcup, Elvis’ten daha mütevazıdır. Gencebay’ın şarkı sözlerinde, bazı dizeler şimşek gibi parlar: “Her şey Hak’tan amma zulmetmek kuldan / Gönül bir zalimi sevdi ne yapsın?” ya da “Bir zamanlar benim sevgilimdin / Yanımdayken bile hasretimdin / Şimdi başka bir aşk buldun / Mutluluk senin olsun…”
Ferdi Tayfur’a gelelim. Müziği de yorumu da bana fazla salçalı, yağlı gelir. Buna mukabil, bizzat tanıdığım müzisyenler arasında en zeki olanıdır. Onunla konuşurken, anlatığı hikayeler ve yakaladığı incelikler karışısında şaşalayıp kalmıştım. Müthiş bir ironi eşliğinde bakıyor olaylara: “Bazen düşünüyorum da Murat, belki de babamdan kalan o patates tarlasından hiç çıkmamalıydım.”
Gencebay’ın ofisindeyiz: Etrafta 50 çeşit saz var. Birini alıyor. “Bu Kazak dombrasıdır” diyor. Başlıyor çalmaya. Mucize gibi. Sonra tek tek sazların ismilerini sayıyor. Saatlerce konuşuyoruz. “Metin Erksan filmlerine yaptığınız müzikleri neden bir albüm halinde yayınlamıyorsunuz?” diye soruyorum. “Yapacak çok iş var…” diye geçiştiriyor. “Konser vermiyorsunuz, bari resital verin” diyorum. “Haklısın” diyor.
Selçuk Orhan ile Selman Bayer’in yazılarını okusa, onlara da “Haklısın, sen de haklısın” der muhakkak.