ALBERTO  CAEIRO (FERNANDO PESOA)

KOYUN ÇOBANI II

Benim bakışım ayçiçeği kadar berraktır.

Yolları arşınlamaktır benim alışkanlığım

Sağa sola bakmak

Ve bazen arkama

Ve her an gördüğüm şey,

daha önce hiç görmediğim şeydir,

ve üstüme yok şeylerin farkına varmakta.

Aynı merakı hissedebilirim

yeni doğmuş bir bebeğin hissedeceği

Daha yeni doğduğunu sahiden fark eden.

Ben de her an hissediyorum henüz doğduğuma

yepyeni bir dünyaya…

Ben bir papatyanın içindeki dünyaya inanıyorum,

onu görüyorum çünkü. Fakat düşünmüyorum onu,

çünkü düşünmek anlamamaktır.

Biz onu düşünelim diye yaratılmadı dünya

(Düşünmek kör gözlere sahip olmaktır)

bilakis ona bakalım ve onunla uyum içinde olalım diye yaratıldı.

Hiçbir felsefem yok, duyularım var benim…

Eğer doğadan sözediyorsam, onu bildiğim için değil,

onu sevdiğim içindir ve sadece bunun içindir.

Çünkü sevenler neyi sevdiklerini asla bilmezler

veya neden sevdiklerini yahut ne olduğunu sevginin.

Sevmek ebedi masumiyettir

ve düşünmemektir yegâne masumiyet…

İngilizceden çeviren: Orhan Düz

Ahmet Haşim Bey’in “O belde ” şiiri için remix

>

Ve mehtaba sırt dönüp bir sırtlanla anlaştık
Bir kirli sarık marık bir fes ki fularla enfes
çeng ü çegane yetişir bir bozgun yanınsıra
Seni arraptan bozma türk şairi
Rap rap rap
Şarkılar söylerdik beraber
şarkılar tram tram tam tam
değmeye görsün saç telin kordan
çığlık ataraktan dört yandan
gram gram gram
dağdan iner tramvay
lambur lumbur lambur lumbur
kaç defa dedim nezahat
benle lanlu lunlu konuşma
ulan ulan ulan
elma yesek iyi gelir hummaya
iyi gelir gripin her türlü hülyaya
ya ya ya
göle maya çalam mı
ummana gark olam mı
sarkam mı aşağısına suratımdan sonra trompet
dam dam dam
gülü kevgire vur da seyret çıkan cümbüşü
haşa derime ten değmiş de zakkum örümceğe küf
hey gidinin kara kara evreni
kimden dul kalmış da kefareti bize düş
blump blump blumb
sanki gevur kaşuğuna biz bulgur doldurmaduk
sanki ekşi ayranı içip gezmedik hiç küs
gele gele geldik mi kıyısına bu var gidi varın
havar havar havar
çinko kölemen demirdöküm
kana kan dişe diş
üç al bir ödeş
anti depresanlarla geçti ömr-i azizim
aşk ile üç defa ahali
yaylalar yaylalar
alp er tunga mortu çekti mi
felek öcün aldı mi
ha hayfa ha Diyarbakır
ha Ankara ha Selanik
imdi yürek yırtılır
geçti bize gel deyip özü gölgelik gündüz
marş marş marş ileri
ne aşağ ne yukar ne orta ne vefa
ne dündendir içimde fırdır dönen silindir
hırlayan zaman bilmem ne nişanesi
adam mısın sen be
daha kağıt diyemeyon
kağıt kağnı kağan
dam üstünde revolver
dam üstünde saksağan
dam üstünde dam
onun üstünde dam
dam dam dam
elleşmeyin yakarım
kıpraşmayın gülerim
depreşmeyin gülerim
ben ne yapsanız gülerim
hah hah hah haaa
oysa kesinlikle hüzünlü
beni yolladı selam falan etmedi
önüne gelene ana avrat düz git
yedi vadiyi aş karanlık ve güz git
söğüt gölgesi mi belledin oğul sen dünyayı
dünyaya tarafımdan reverans eyle
dünyayı hor görgil
sorgıl nice daha cevrine eylicekmiş devam
gitgil gönlünü hoş tutmagıl
şart olsun ben de paraya pul dersem
sana taha dersem tahaya da kul dersem
iplik iplik olsun çürüsün de cesedi
kabrime çelenk bırank
bir de çaput bağla rengareng
medet um ruyanda seni bastıran ruyadan
um um um um
ama neden albayım
bize ter döktüren başkasının kolayındadır
bayım bayım albayım
neden sarpalaşan yol göze alınır
bir çocuk neresinden katledilse ölür değil mi albayım
big bang big gang ping pong yin yang
her şey biraz körkütük her şey birazdır yatık
biraz daha üstele mora falan çalar gök
ordan bize telgraf çek mektup yaz
okunaklı olsun gözlerinin civarı
şeriat tarikat marifet trafik
zaman diye bir şey uydurduktan beri
ya hep geç ya hep erken
ya zerdali ya fayton ya taksim ya vart
ya ben ya ben ya ben ya ben
ama zamanında uyanan bu memur taifesi
bu memur taifesi bu ifritli kalaba
nereye imza atcağını ezberlemiş kara kravat
ulan katip ulan hırt katip ulan gavat
ahvalımı İngilis maslahatgüzarına aynan böyle yaz
de ki ölüm güzeldi de ahrat olmayaydı
gibi şeyler yaz bir de dibinde kulağının
patlat bir gazel de bilsin biz de hani şeyiz
şey şey şey
dil-i naçarıma darbedilen bu iksle ben mukayyet
iks iks iks
yeni bir açmaz için kollarımı sarmala
bir eski sunağa değer bul beni
bir eski drahmi bir yeni sterlin
çivisini kim çakmış ki çıktı böyle destursuz
hey gidi ne günlerdi bıçağımızda koç başı
sun sun sun
ama albayım terhisimde kaç pare
kaç pare top atılsın
kaç defa demem gerek ki ahım
ki ahım yerde kalmasın
ah ah ah
bırak yerde kalsın
gözlerim bir de açık gideyim
bir son kerre şu denizi getirin
bakayım doya doya
son isteğimdir ha yerine getirile ivedi
belki kafama dang eder
dang dang dang
insan kırılganmış bir dalmış yok skandalmış
yok kanmış bir imkanmış
sıfır iki yüz on iki
yüz sıfır iki on tekrar iki
iki yüz on iki çift sıfır

sıfır sifer şifre şimendifer
ahan da bulduk kelimeyi gerisi şöyle olsun mısraın
şimendifer çuf şimendifer çuf
burda kadınlar ne ince ne saf ü leyli
şimendifer çuf şimendifer çuf
aradım gözlerinde hüznü of fakat hayfa
hayfa ki ne yeats buluverdi onu ne nefi
kıvırt be köçek kıvırt da gitsin melal
biz biz biz
metali anlamayan nesle aşina değiliz
oy heybesinde tavansız gökler taşıyan yar
bu muydu ahd ü peymanın
bu muydu paktın naton
beton karton jeton hatun
ay elinde mendille bize afra yapan yar
ah tafrası alengir ey saçları aşüfte
heykeli dikilesi karısın jerussalem

III
Hanın bir köşesinde, mekânı ısıtacak kadar büyük bir sobanın olduğu köşede, Oblomov’un sadık uşağı Zahar oturuyordu yıllardır. İlerlemiş yaşına rağmen efendisinin yanından bir gün bile ayrılmamıştı. Onunla birlikte zenginliğin görkemini yaşamış, Oblomov yavaş yavaş yoksullaşırken hiçbir şey söylemeden efendisine hizmet etmeye devam etmişti. Ama bu sadakatinin yanında tembeldi, hatta efendisi gibi de değildi onun tembelliği… Artık yaşlandığından olsa gerek, büsbütün işten kaçıyor ve mutluluğu işsizlikte buluyordu.

Zaman değişip yasalar zamanla birlikte yenilense de bu handa herkes kendi döneminin yasalarıyla yaşamayı bir şekilde başarıyordu. İşte bu yüzden Zahar hiçbir zaman efendisinin oturduğu masanın yanına gitmez ve hiçbir zaman da kendine ayrılan yerden sıkıldığını belli etmezdi. Yıllardır süren tek başınalığı, kendini silahtar olarak tanıtsa da, daha ziyade bir uşağa benzeyen Sancho Panza’nın gelmesiyle biraz da olsa bozuldu.

Zahar’ın Sancho Panza hakkındaki ilk fikirleri elbette doğruydu. O bilmeden fikir yürütse de, herkes bilirdi Sancho’nun sıradan bir köylü olduğunu ve sadece bir cezirenin valisi olabilmek için Don Quijote’nin peşinden gittiğini. Ama Sancho’nun da prensipleri vardı. Bir uşakla sohbet etmeyi soylularla oturmaya yeğ tutardı. Hatta bir silahtar olduğu için Zahar’dan daha üstündü.

Sancho, garsonunun getirdiği yemekleri iştahla yerken; Zahar her zamanki gibi sobanın sıcağına sırtını dayamış uyukluyordu. Sancho zorla da olsa uyandırdı Zahar’ı. Bu onu pek mutlu etmese de karşısındaki adamın ne diyeceğini merak ediyordu. Ve aralarında şu konuşma geçti:

“Çok zamandır bekliyoruz burada, birini sormak için gelmiştik sanırım.”

“Kimi soracaktınız?”

“Adamın ismi neydi tam hatırlamıyorum, dedim ya çok zaman oldu… Bir İrlandalıydı galiba, yine de emin değilim.”

“O kadar uzun zaman oldu ha.”

“Kimsenin hesabını tutamayacağı kadar çok zaman oldu.”

“Sabretmek lazım yine de… Nasıl demiş atalarımız, ‘sabreden derviş, muradına ermiş’.”

“Sesimizi çıkarmadan bekliyoruz işte, ben beklerim beklemesine, bana göre hava hoş. Bütün gün yiyip içiyorum, hiçbir iş de yapmıyorum, ama efendim sıkılıyor.”

“Sen de onun gibi Rus’sun değil mi? Öyle demişti Oblomov Efendi.”

“Evet. Efendi dediğin o adam var ya, bir dönem Rusya’nın en zengin derebeyinin oğluydu. Şimdi ne halde olduğunu görüyorsun işte.”

“Eee!.. Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin. Merak ettim bak, ne oldu da bu duruma geldi?”

“Koskoca Oblomovka çiftliği, benim uşak olarak çalıştığım çiftlik, yok olup gitti. Herkes şehirlere yerleşmeye başladı, atölyeler kuruldu, sonra fabrikalar geldi, toprak değer kaybetmeye başladı.”

“Sonra?”

“Sonrası… Efendim ailesini kaybedince, yanına beni de alıp şehre yerleşmeye karar verdi. Ben olmadan hiçbir şey yapamaz kendisi, çok sever beni.”

“Efendim de bensiz bir şey yapamaz. Kendisi yeryüzünün en muhteşem şövalyesidir, ama benden akıl almadan adım atamaz. Neyse boş verelim bunları da, ne diyordun?”

“Çiftlikte ne var ne yok, her şeyi kâhyaya bıraktık. Her sene toplanan parayı yolluyordu ve biz de o parayla geçiniyorduk.”

“Ne iş yapıyordu efendin?”

“Hiçbir şey yapmıyordu. Çiftlikten gelen para yetiyordu bize. Daha sonra, kâhya dolandırıcılarla ortak olup, elde avuçta ne varsa sahip çıktı. Beş parasız kaldık ve burada bulduk kendimizi.”

“Bak şerefsize. Efendinizin bilmesi gerekirdi ama, atalarımız bir güzel demiş, ‘taşıma suyla değirmen dönmez’.”

ey hektor
ey banka tirenini soyacağımıza ve sınırı geçip sert içkiler ve
latin kadınlarının bacaklarında sardığı püroları içeceğimize içimizde en inanmışımız
ey daha çetenin niçin ve hangi akla hizmetle kurulduğunu bilmeden ortaya atılan canım hektor

Öylesineydi konuşmalarımız hektor
yani o akşam ateşin başında rom içerken hani bir vurgun yapsak
ya da bir şarkı daha söylesek
her şeyin düzeleceğini falan konuşuyorduk
herkes aklına eseni ağzına geleni tartmadan ölçmeden biçmeden ortaya atıyordu.
kasabanın ileri ve geri gelenlerinden haz etmiyorduk
tamam buraya kadar el hakk doğru
buraya kadar hakikat payı taşıyordu az buz her şey
ama biz
akmakta olana kendimizi teslim etmiş ve yakamıza yapışandan paçamızı kurtarmak ile mükellef olduğumuzun abuk sabuk bilincindeydik
yerlilerden şu kadar at çalsak cukkayı doğrulturuzlar
kasabanın barını haraca bağlasak köşeyi dönerizler
şerifin karısını dağa kaldırsak şantajla turnayı gözünden vururuzlar
vadiye yapılacak yol ihalesine fesat karıştırıp paraya para demeyizler
sonra sadece kulağa hoş geldiği için lafa konu edilmiş onca herze
onca patavatsız kahkahalarla şunca köpürtülmüş biralarla geçen geceler
red kit kılığına bürünüp ortalığı velveleye veririzler
oraya buraya tehdit içerikli isimsiz telgraflar çekerizler
yedi kurşunlu tabancalar alıp sevmediğimiz o ilkokul öğretmenlerimizi
mermi manyağına çeviririzler
mississippi nehri tüccar kanlarına karışırlar
yaşlandığımızda “hey gidi ne günlerdi” diye başlayıp torunlarımıza anlatacak bir sürü palavramız olurlar
Herkese yeni bir takım elbise alırızlar
bir sürü sığırımız
rengareng kementlerimiz olurlar
daracık kot pantolonlarımızda çıss edip parlatacak kibritler temin ederizler
kara kara banka tirenlerinin hülyasıyla yanıp tutuşuruzlar
içimizde mapus damına düşenimizi kurtarmak için hücrenin korkularını atlarımıza kalın sicimlerle bağlayıp vınlarızlar
yok eğer dünya halidir hani, kaçıramazsak ya da kaçamazsak
mapusa arap sabunu temiz don sert tütün ve kaçak çay getiririzler
izimizi kaybederizler
Bold karakterle yazılmış gaste ilanlarıyla her yerde aranırızlar
Başımıza büyük ödüller konulurlar
Aranmanın ve gizemli olmanın baş döndüren adıyla türbesiz los angeles şehrini arşınlarızlar
Amma ve lakin
Yer yarılsa da yerin dibine girecek işler yapmayızlar

Çünkü bilirdik şehrin batı yakasında karanlık adamlar vardı
ve bu karanlık adamlar bir böyle karanlık gecelerde
taze kadın mezarlarına dadanıp
onların altın dişlerini levyeyle kırarlardı
ve gider o dişlerden kazandıkları parayı borsaya yatırırlardı
Ama biz hiçbir karanlık gecede
hiçbir taze kadın mezarına dadanıp
altın dişlerini levye ile kırmayacak
gidip borsaya para yatırmayacaktık
parayı istif eden puştlardan olmayacaktık
Belki evet “banka tireni göründü” narası koyverilince
pavlovun itleri gibi salyamız akmaya başlayacaktı
elimiz ayağımıza dolanacaktı sevinçten
ama ele geçirdiklerimizin hepsini o dakkada har vurup harman savuracaktık
istavroz çıkarana secdede olana ve yom kippurdaki kimseye bulaşmayacaktık
kimsenin diz kapağına nişan almayacak
faraza alsak bile şamatasına havaya ateş açacaktık
salona girdiğimizde
ispiyoncular görmesin diye bizi
o bizim de tuhafımıza giden ama racondandır hesabı giydiğimiz şapkamızı
burnumuza kadar indirecektik
yan masada bizden bahsedildiğini duyunca hafiften kasılacaktı koltuklarımız
ama hiç renk vermeyecektik
oralı olmazlanacak gerekirse biz de okkalı küfürler savuracaktık şu haydut sürüsüne
ve sanirsam gerekecekti
işler boyuna yolunda gidecekti
o banka senin bu banka benim şu banka o arkadaşın diğeri falanın
şeklinde devam edecekti hayatımız
anneler bizimle korkutacaktı sığır gütmekte inat eden veletlerini
literatüre geçecekti adımız
namımız yürüsün diye boy boy resimlerimiz asılacaktı meydanlara
ulusal güvenliği tehdit eden en şirret unsurların başında gelecektik
sosyologlar ve pisikologlar açtığımız yaraları sarmak için teşrik-i mesai harıl harıl çalışacaklardı
kara bir leke ağır bir vebal es geçilmesi olanaksız bir boyun borcu olarak anılmak istemeyecektik
bize faydası dokunmayan kilisenin papazından Pazar ayinlerinde lehimizde açıklamalar yapmasını sağlayacaktık
adımıza hutbe okutacaktık
göbekleri çıkmış kızlara silahların gölgesi altında fal baktıracaktık
eyalet valisinin kamusal alan addedilen odasında fütursuzca osuracaktık
pencereyi açmayı teklif ederse alınganlık yok ısrar ederse namlunun uçcağızını gösterecektik
Vali mali vız gelecek tırıs gidecekti
Biz şehre indiğimizde şehrin bütün kızları pısır pısır “bak bunlar onlar değil mi” diye aralarında fısıldaşacaktı
Başımıza büyük dertler açacaktık
Beyaz kıçımızdan başka nur topu gibi sorunlar edinecektik
şehirlerden tiksinecek şerifin şapkasına pisleyen kuşlara allah rızası için yem dağıtacaktık
biz dahil kimse ne yaptığımıza bir anlam veremeyecekti
kültürel bir tabana oturtamayacaktık belki yaptıklarımızı amma
amma
tarihi .ötünden anlayanların makatından damacanayla kan alacaktık
bilimsel bilmeyimsel tezlere konu olacaktık
bize ilmi metodlarla yaklaşanların kaşlarını alacaktık
akademik deformasyona uğrayan cücelerin geçtikleri yollara pusu atacaktık
elimize ikinci el bir pelerin geçirirsek at üstünde daha fiyakalı görüneceğimizi sanacaktık
özellikle bir yeri havaya uçurduktan sonra patlamaya sırtımızısuratımızı dönüp
alın dik kaş çatık göt kalkık el tetik göz çekik
bir vaziyette kameraya doğru ilerleyecektik
kamera yaklaşırsa bir iki gözyaşı döküp
çete ayağına ne acılar çektiğimizi bilmeden bizi izleyenlere duygusal anlar yaşatacaktık
öldürdüklerimizin leşlerine silah atmayı asla kendimize yakıştıramayacaktık
centilmen bulmayacaktık yan taburede oturan barmenin manitasına iş atmayı
metal yuvarlakların altın olup olmadığını dişlerimizle ısırıp test edecektik
şayet sahteyse, “bu sahte!” deyip hışımla uzağa fırlatacaktık
daha kuzeye gidecektik
olabildiğince kuzeye
sel yatakları boyunca at sırtında kilometrelerce yol tepecektik
apış aralarımız yanıp yanıp duracak ama bunu erkekliğin kahreden bir alamet-i farikası olarak metanetle kabullenecektik
sonra altın aramaya çıkacaktık belki
kesin bulamayacaktık
bulsak da içimizden biri bir punduna getirip bir çuval inciri bok edecekti
belki bir define haritası da ele geçirecek birkaç dolar için birbirimizi satacaktık
bankayı soyduğumuz gece vadinin kayalıklı bir yerinde
atlarımızı suvardıktan sonra uykuya dalıyormuş gibi yapacaktık
oysa hiçbirimizi uyku tutmayacaktı
herkes alesta
herkesin kulağı kirişte
herkes menfaatinin olduğu kapıda ne anasının gözü olacaktı
en ufak tıkırtıya gereksiz oranda tepkiler verecektik
yanımıza almışsak birkaç şıllık içip içtirip sonra duygularıyla oynayacaktık
içine toz toprak kaçan armonikamızla bizden uzaklarda çıkan iç savaşın rağmına evlere şenlik bir türkü tutturacaktık

ve evet hektor
içimizde kimse inanmıyordu bunlara
senin tek sorunun buna en çok inanan kişi olmandı ahbap!
ha belki ahrette yakamıza yapışıp diyeceksin ki “siz de konuştunuz!”
ama azizim!
canım hektor !
gece valla uzundu
ve rom etkisini göstermeye başlamıştı
ve şerifin vurulmasının bize hiçbir faydası yokken gittin vurdun şerifi

hektor sınırı geçtikten sonra da dalgın ve düşüncelidir
hektor silahını yağlarken uzaklara bakıp iç çekerken de yakışıklıdır
hektor geç kalmanın eve dönmüş halidir

Ve hektor sen ölsen biliyorsun filmini yaparlar berbat bir müzikle Ve çetede ilk ölen olduğun için halivudun yılışık seyircisi film daha bir zevklenecek diye beklerler inan sen vuruldun diye kimse beyaz perdeye saldırmaz hiçbir taze sen vuruldun diye ortopedik yatağına teatral bir hareketle kendini atmaz ve meksika sınırı çok uzak hek çok uzaktı ama sen tuttun sınırı geçebileceğimize inandın siz gidin ben onları onbeş yıl oyalarım dedin

Ve hektor ispanyol aksanıyla konuştuğun ingilizcenden hiçbir zaman hazzetmeyecek şerifin adamları şerifin adamları ki cumaya gideceğiz diye izin alırlardı şeriften sonra kasabanın dışına çıkıp içerlerdi ve sen bunlara bir anlam veremezdin

behey hektor
behey iki doğunun ve iki batının en hızlı ah çeken haydutu
behey içimizde ilk vurulan

Gilad Atzmon

Shabana Syed, Arab News
16 Haziran 2010

İsrail doğumlu ünlü jazz müzisyeni Gilad Atzmon’a göre, “Gazze’ye yardım konvoyu ‘Mavi Marmara’da infaz tarzı katliamlar yapan ideoloji Deir Yassin, Qibya, Sabra, Şatilla, Qana Gazze ve Jenin’de katliamlar yapan ve Rachel Corrie’yi öldüren ideolojiyle aynıdır. Dahası, İsa’yı öldüren de aynı ideolojidir.”

Sözlerine şöyle devam ediyor Atzmon: “Kadim İsrailliler ile çağdaş İsrailliler arasında biyolojik, ırksal veya etnik bir devamlılık yoktur. Yardım konvoyuna yapılan saldırı İsa’yı öldüren ideolojinin uzantısıdır. İsa’nın öldürülmesi iyiliğe karşı vahşice saldırının bir sembolüdür. Aynı şekilde yardım konvoyuna yapılan saldırı da insanlığa ve merhamete karşı yapılmıştır.” 9 barış eylemcisinin ölmesine ve 50 civarında barış eylemcisinin de yaralanmasına yol açan yardım konvoyuna ölümcülsaldırıdan sonra Arab News’e konuşan Atzmon, İsrail’in eylemlerini sert bir dille eleştirdi ve onun BM üyeliğinden çıkarılmasını talep etti.

Atzmon şimdilerde Londra’da yaşayan eski bir İsrail askeridir. Kendisi yalnızca ünlü bir yazar değil, aynı zamanda ödül kazanmış ünlü bir jazz müzisyenidir. Müzik dehası diye tarif edilen Atzmon, Robbie Williams, Sinead O’Connor, Robert Wyatt, Paul McCartney, Tunuslu şarkıcı Dhaffer Youssef’in yanı sıra çok sayıda başka şöhretle birlikte kayıtlar yapmıştır.

Sahnede ve sahne dışında güçlü duruşu ve dostane gülümseyişiyle Atzmon, sadece müziği nedeniyle değil, aynı zamanda benzersiz bir düşünür olması hasebiyle de muazzam bir hayran kitlesi edinmiştir.

Baskıya karşı korkusuz tavrıyla hayranlık uyandıran Atzmon, ayrıca çoğu kimsenin anti-Semitik diye yaftalanma korkusuyla dillendirmeye cesaret edemediği, tabulaştırılmış bir söylemin de ön saflarında yer almaktadır; bu söylem Yahudi kimliği, Siyonizm ve İsrail hakkındadır.

Bu duruşu nedeniyle “kendinden nefret eden Yahudi” diye yaftalanmasına gülüyor Atzmon: “Aslında onları şöyle düzeltmeliyim: Ben sadece kendimden nefret etmiyorum, kendimden nefret etmekten gurur da duyuyorum.” Kendinden nefret etmek konusunda düşünce ve hislerini rahatça söyleyebildiği ve İsrail’i kendinin bir parçası gibi hissettiği için suçlamalar onu yıldırmıyor. Şöyle diyor: “Bizler burada insanlığa karşı duran ölümcül bir ittifakla mücadele ediyoruz.” Bu söylemin ön safında olmasının sebebini, “onların arasından geldiği ve onların nasıl düşündüğünü bildiği” için İsraillilerin mentalitesini başkalarından daha kolay anlayabilmesine  bağlıyor. Bizzat kendisi Yahudi kimliği üzerine yıllarca çalışmalar yürütmüş. Ve konuşmalarında Avusturyalı Otto Weininger, Kant, Heidegger, Nietzsche, Lacan ve Marx’ın yanı sıra Doğu filozoflarından da sık sık alıntılar yapmakta.

“İsrail bütün uluslararası yasaları çiğnedi, sayısız katliamın hesabını hiç vermedi” diye açıklıyor Atzmon. Öte yandan bu son yardım konvoyunda barış eylemcilerinin katledilmesinin akabinde 9 barış eylemcisinin infaz usulü katledildiğini ortaya çıkaran mahkeme raporlarının dünyanın her yerinde dehşet uyandırdığını vurguluyor. 

“Çarpıcı gerçek şu ki, nasıl ki onlar Avrupalıların 1930’larda onlara niçin karşı durduğunu anlayamıyor idiyseler şimdi de kendileri dünyanın niçin kendilerine karşı durduğunu anlayamıyorlar. Onlardan neden nefret ettiğimizi sormak yerine suçu başkalarına atıyorlar.” “Yahudi İdeolojisi ve Dünya Barışı” adlı son makalesinde Atzmon şunları öne sürüyor: “Yahudi siyasetinin ve tarihinin söyleminde nedenselliğe yer yoktur… Yahudi kavminin söyleminde her anlatı Yahudi acısının kendini kabul ettirmesiyle birlikte gelişmeye başlar. Bu aynı zamanda neden çoğu Yahudiye göre holokost tarihinin gaz odalarında veya Nazilerin yükselişiyle birlikte başladığını da açıklamaktadır. 1920’ler ile 1940’lar arasında Avrupalıların Yahudi komşularına karşı apaçık dargınlık beslemelerine yol açan koşulları anlama çalışan İsraillilere veya Yahudilere pek rastlamadım.”

İsrail’de bir Siyonist olarak doğup yetişen Atzmon, dünyaya gözlerini ilk kez müzik sevgisi sayesinde açtığına inanıyor. “Yahudilerin seçilmiş insanlar olduklarına ve hiç kimsenin bizden daha iyi olmadığına inanarak büyüdüm. Sonra jazzı keşfettim ve büyük jazz müzisyenlerinin çoğunun siyahi Afro-Amerikalı olduğunu gördüm. Bizim üstünlük teoremizdeki ilk çentik bu oldu ve taşları kaldırdıkça daha fazla gerçeği öğrenmeye başladım.” 19 yaşında Atzmon asker olarak Lübnan’a gönderildi ve orada binlerce Filistinlinin sığınmacı olarak yaşadığına ilk kez tanık oldu. “Filistinlilerin yerlerini terk edip diğer Arap ülkelerine gittikleri söylenmişti bizlere. Binlerce sığınmacının temel ihtiyaç maddelerinden yoksun halde yaşadıklarını görünce onların topraklarını çaldığımızı anladım.” Ayrıca Atzmon İsrail ordusunun Filistinlilere yaptığı gaddarlıklara da şahit oldu; bu yüzden elinden geldiğince erken ordudan ayrılıp ülkeyi temelli terk etti.

“Çalışmalarım bana Yahudi kimliğinin insanlığa yabancı olduğunu gösterdi, bir kavim kimliği o ve sürgün kültürünün bir sonucu olarak gelişmiş.” Atzmon’a göre,  politikaya ve hükümetlere sızma sanatını Yahudilere öğreten, İncil’deki “Ester’in Hikâyesi”ne yakından bakılırsa Yahudi kolektif ideolojisi hakkında çok şey öğrenilebilir.

Sözlerine şöyle devam ediyor: “Sızma biçimi Yahudi lobisinin (AIPAC) politik söyleme hâkim olduğu günümüz Amerika’sında apaçık görülebilir. Keza Britanya’da Britanyalı Yahudi Lobisi ve “İsrail’in Dosları” var. Ayrıca Irak’la savaşı savunmuş The Times’ın köşe yazarı David Aaronovitch ve The Observer’ın köşe yazarı Nick Cohen gibi adamlarımız var. Her ikisi de Yahudi gazetelerde yazıyor ve İsrail sempatizanı olarak tanınıyor. Britanya’da yükselen İslamofobiye de büyük ölçüde katkı sundular. Bir milyondan fazla Iraklının ölmesine yol açan Irak’la yasadışı savaşa girdiğinde İşçi Partisi’ne mali destek veren kişi bağnaz bir Siyonist olan Lord Levy idi.”

“Dışişleri Bakanlığı yapmış David Miliband gibi adamlarımız var; onun İsrail propaganda sitesinde İsrailli propagandacı yazar diye geçtiğini kaç insanın bildiğini merak ediyorum. Geçen hükümetin iktidarı sırasında, herkes İsrail’in sahte Britanya pasaportlarını kullanarak Dubai’deki bir Hamas liderini öldürmesinden söz ederken, David Miliband İsrail’in savaş suçluları Britanya’ya girebilsin diye evrensel hukuk yasalarını değiştirmeye çalışıyordu.”

Son makalesinde Atzmon şöyle yazıyor: “Yeter artık; siyasi çevrelere, medyaya ve akademiye sızmış her İsrailliyi ve Siyonisti ifşa etme ve utandırma vakti gelmiştir.” Belki de içindeki askerlik ruhu nedeniyle Atzmon’un yüzleşemeyeceği pek konu yok. Günümüzdeki en büyük tabu, holokostu sorgulamak. Pekçok Avrupa ülkesinde öldürülen insanların sayısını veya gaz odalarının ne ölçüde kullanıldığını sorgulayan kişiler hapse atılıyorlar. Öte yandan Atzmon şunları korkusuzca söylüyor: “Yahudilerin acı çektiklerini inkâr etmiyorum. Bende orada ailemi kaybettim. Ne var ki yerleşik holokost anlatımı doğruysa neden onu koruyacak yasalara ihtiyaç duyuyoruz.” Atzmon sözlerine şöyle devam ediyor: “Biz soruşturmaya açık tutarlı bir anlatı istiyoruz. Kendimize ve tarihe karşı hakikati ortaya çıkarmakla yükümlüyüz. Burada Hollywood filmleriyle duygusal şekilde insanlara bocalanan hakikatten söz etmiyorum. Ayrıca akademik ve tarihsel araştırmalarla uğraşan insanların mahkemeye verilme ve suistimale uğratılma tehditleriyle korkutulmaması gerektiğini de tekrarlıyorum.”

Atzmon dünyada daha fazla savaş çıkmaması için hükümetlerin İsrail’le yüzleşmesi gerektiğine inanıyor. Liderleri Blair ve Brown, Britanya Yahudi Ulusal Fonu’nun fahri patronları iken geçen İşçi Partisi hükümetinin İsrail’in vahşice saldırılarını sürdürmesini hoşgörmesine karşılık yeni hükümet daha güçlü bir duruş sergilemeli. “Gazze’nin en acımasız işgallerinden birine son vermek için İsrail uçaklarını Britanya hava sahasına sokmamalıyız, İsrail’e karşı AB yaptırımlarını dayatmalıyız ve İsrail’i BM üyeliğinden çıkarmalıyız.” Atzmon’a göre rüzgar şimdi tersinden esmeye başladı ve birbirlerine insani etik ve ahlâki değerlerle bağlı insanlığın kenetlenmesi şart. Aksi halde Atzmon’un “sonraki adım olarak gördüğü” İsrail’in bizi İran’la savaşa sokması kaçınılmaz.

Not: Bu röportaj www.gilad.co.uk sitesindeki aslından çevrilmiştir.

Çeviren: Orhan Düz

İlk Dünya Kupamız 1970. Yaş 6. Baba memleketine Antep’e gidiyoruz. Mevsim yaz. Otobüs Çayırağası. Vakit gece yarısı. Gavur Dağı’na tırmanıyoruz. Edgar Allan Poe öykülerinden fırlamış bir yerdeyiz. Gavur Dağı’nın adı üstünde, gökyüzüne doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyor sonra kıvrıla kıvrıla alçalıyoruz. Ortada otobüsümüzü bir lokmada yutmaya hazır karanlık, kapkaranlık bir boşluk… Otobüs santim santim inim inim ilerliyor. İçerde ışıklar sönük, otobüsteki tek ses şoför mahallinde. Radyo.
Radyo açık, cızırtılı. Ses gidip geliyor. Dünya Kupası finali. Brezilya – İtalya maçı. Riva, Rivera, Fachetti, Mazzola filan var galiba İtalya’da. Brezilya’yı tutuyoruz. Pelé’den, Rivelino, Tostao ya da Jairzinho’dan olabilir. Formadaki sarı-lacivert renklerden de olabilir, iyi top oynamalarından da. Bizim oralarda Brezilya’ya Berezilya derlerdi. Berezilya güzel top oynardı. Bir yabancı turnuvada eğer Fenerbahçe, milli takım ya da herhangi bir yerli takım yoksa direkman güzel top oynayanı tutardık. Çocuktuk.
Bizim ilk dünya kupamızı Gavur Dağı’ndaki maçta Berezilya kazandı. Dört-bir. Helal olsun dedik verdik kupayı radyonun cızırtılarının arasından gece yarısı.
Mutlu mesut Antep’e vardık. Ertesi gün dedemizin fıstıkçı dükkanında dedemize maç sonucunu soranlara torun olarak cevap verdik. Golleri de şunlar şunlar attı.
İlk dünya kupamızda Berezilya’ yı tutuyorduk. Radyo vardı otobüste. İkinci dünya kupamızda ise televizyon, komşunun evinde.
1974. Hollanda’yı tuttuk. Deli gibi. Çünkü güzel top oynuyorlardı. Cruyff, Neeskens, Kroll, Rep, Rensenbrink, Suurbier (Rahmetlik oldu galiba genç yaşında), Rijsbergen, Van Hanegem, Haan… Kerkhof kardeşlerden biri ufak ufak takıma giriyordu. Bi de bi Hulshoff vardı, ama sakattı (gene) galiba. Kalecilerinde iş yoktu yalnız. Jongbloed ve okunuşuyla Şırayvırs… İki uçan mandayla iki kupa gitti ’74 ve ’78’de.
1974 Dünya Kupası finalleri. Hayatımızın en güzel günleri. Kasaba. Çocukluk. Uzun yaz günleri. Cruyff’u izlemeye doyamazdık… Bizim oralarda Cruyff’a Curuf derlerdi. Beckenbauer’a karşı tabii ki Curuf. Soğuk, mekanik, salt sonuca yönelik sağlamcı oyuna karşı… Renkli, sereserpe, heyecanlı, hercai oyun.
Cephe gerisindeki en emniyetli yere kurulup bütün topları alıp oyunu kuran, formasında çamur çimen izi olmadan maç bitiren kayzere karşı cephenin orta ve ileri ucunda düşman saflarında düşmanla kora kor savaşan, yara bere içinde kalan, her türlü tekmeye gözü kara dalan portakal renkli fedai. Futbolun Jordan’ı. Üstüne adam tanımadık. Neeskens de Pippen oluyor? Evet, uydu gibi. Uydu uydu. Finaldeki o ilk penaltı, buz gibi penaltıydı arkadaş.
Herifler daha topa dokunamadan Curuf’a dokundular. Dakka bir. Neeskens attı. Neeskens attı. Neeskens attı. İkinci penaltı ise Breitner’in attığı… Onun neresi penaltı? Kendini hop diye yere atan Holzenbein’den ömrümüz boyu nefret ettik, ederiz. Gerd Müller’in attığı ikinci golden sonra dakka 67 miydi neydi? Moral sıfır. Maçı daha fazla seyredemedik.
Çıktık komşudan. İndik aşağı. Kapının önünde komşunun penceresinden gelecek iyi haberi bekledik maç sonuna kadar. Bizi yeniden yukarı çıkaracak haberi. O iyi haber gelmedi… Hollanda finalde kaybetti. Penaltılara olan öfkemiz o günlerden miras kalmış olabilir. Jansen (kıvırcık, sarı, kısa, orta saha) düşürmedi, adam kendini yere attı abi.
Ceza sahasında kendini yere bırakan adamlardan da o gün bugün nefret ettik. Maçın bütün dengelerini bozar bu artizler. Maça bir asabiyet gelir o dakkadan sonra keyif meyif kalmaz ve çoğu zaman maç hücceten gider az sonra.
Bir maçta şöyle bir sahne görelim isteriz. Misal Ahmet ceza sahasında tam gol pozisyonundayken düşüyor. Hakem Misal’in takımı lehine penaltı veriyor. Ahmet itiraz ediyor: “Düşürülmedim. Ben kendim düştüm.” Hakem kararları malum değiştirilemez. Hakem dinlemiyor. Sen misin Misal’i dinlemeyen. Bakıyor ki takımı haksız bir gol kazanacak. Geçiyor topun başına kendi. Geriliyor geriliyor, ama kaleye doğru dikine değil kaleye paralel taç çizgisi istikametine. Herkesin gözü ?Bu adam n’apıyor?’ gibilerden onda… Geliyor geliyor. Bi şut. Top taçta hatta tribünlerde. İşte adalet… Futbol sahalarında böyle bir şey görelim daha bir şey istemiyoruz. Neyse…
Dünya Kupası penaltıları 1970, 1974 ve 1978 de gene de tahammül edilebilir bir durumdaydı. Çünkü maç içindeki hataların cezası olarak verildiler hiç olmazsa. (Hatalı karar veren hakemin günahı boynuna.) 1974’de bunlara bile isyan ederken sonradan başımıza geleceklerden haberimiz yoktu tabii…
Sonraki dünya kupalarında penaltılarla maç bitirmeye başladı efendiler. Futbolun efendileri. Kimdir bu efendiler hakkaten? Hani malum bir laf vardır ya; futbol kitlelerin afyonudur diye… Kitleler kendisini ezenlere ses çıkarmaz, gelir stadlarda boşalır. Orada bile bu boşalma gene başka ellerin yordamıyla be birader. Efendiler kuralları değiştirip yeni kurallar koyuyor habire.
Koca koca takımlar doksan dakika, yüz yirmi dakika oynadıktan sonra karşılıklı geçip beşer penaltı atıyorlar birbirlerine. Beş yetmedi altı, yedi. İlkokul müsameresi gibi. 1978 sonrası için şu döküme bakın Allah aşkına:
1982’de yarı finaldeki iki maçtan biri penaltılarla (Saçmalık).
1986’da çeyrek finaldeki dört maçtan üçü penaltılarla (Perişanlık).
1990’da ikinci turdaki bir maç, çeyrek finaldeki bir maç ve yarı finaldeki iki maçın ikisi de penaltılarla (Rezalet).
1994’de çeyrek finaldeki bir maç ve final maçı. (Final maçı ya! Çüş artık!)
1998’de ikinci turda, çeyrek finalde ve yarı finalde bir maç penaltılarla. (Ya ne diyelim birader? Çüş bile dedik. Daha ne diyelim?)
Basketbolda beş serbest atış, voleybolda beş smaç yok, ama futbolda var.
Hem de nerede? Mesela Dünya Kupası finalinde 1994’te.
Hadi anladık on kusurlu harekete hakemlerin inisiyatifinde ceza kesiyorsunuz. (Dokuzken niye on oldu? O da ayrı. Kime sordunuz? Yeni bir hareket mi icat oldu? Evvelden kusursuz olan bir harekette bir kusur mu bulundu? Ne oldu?)
Zaten efendiler adını da ona göre koymuşlar ceza kestikleri yerin; ceza sahası. Futbolun on emrine uymayana ceza. Tamam, hadi o maç oynanırken, peki bitmiş bir maçta beşer penaltı neyin cezası?
Hangi kusurlu hareketin? “Penaltı” ceza demek değil mi? Bu penaltılar neyin cezası? Yenişememenin mi?
Hem de nerede? Dünya Kupası finalinde. Gezegenin en önemli maçında gezegen şampiyonunu, arkadaşları orta sahada yere çömelmiş, sırtı dönük heyecandan titrek halde ağlar ya da mırıl mırıl dua okurken gerilerek topa vuran futbolcularla, bu toplara yumağa atlayan kedi gibi atlayan biçare kaleciler belirliyor. Saçma kere saçma.
Roberto Baggio intihar etseydi sorumlusu sizdiniz efendiler. O çocukcağız o penaltıyı kaçırdıktan sonra yıllarca hayallerinde yeniden kim bilir kaç kez geçmiştir topun başına? Arada kaçıran yırtıyor, mesela Baresi. Olan son kaçırana oluyor tarih onu yazıyor. Tarihin de insafı yok.
İtalya, 1990’da yarı finalde, 1994’de finalde, 1998’de çeyrek finalde penaltılarla kaybetti. Olur mu böyle bir saçmalık?
Tamam bütün derdiniz gösterinin heyecanını artırmak, futbolcular da yeminiz. Anladık. Ancak hiç olmazsa gezegenin futbol finalinde beraberlik çıkarsa maçı tekrar ettirin be kardeşim! Mars’ta su bulundu, ama futbol bulununcaya kadar dünya adındaki tuhaf gezegende bu maçtan daha önemli bir maç mı var? Bir maç daha yapsalar kıyamet mi kopar? Dört yılda bir değil mi bu turnuva… Bir maç daha olsa ne olur yani! Paraysa para da kazanırsınız.
Finallere bir araba maç yaparak geleceksiniz, üstelik elemelerde penaltılar yok, gücü gücü yetene. Finallerde ise gerilip gerilip penaltı atacaksınız!
Son dört kupadaki çeyrek, yarı final ve final düzeyindeki en önemli 28 maçın 10’u penaltılarla bitmiş. Biz burada daha ne konuşuyoruz!
Oldu olacak çeyrek finalden itibaren hiç maç oynanmadan direkman penaltılara geçilsin. Olsun bitsin. Gösterinin ne denli acımasız bir hale geldiğinin en açık göstergesi değil mi bu penaltılar? Futbol bir oyunmuş! Geçiniz. Geçmişe mazi… Penaltı atışlarıyla oyun falan olmaz. Olursa da çirkin, haksız bir oyun olur. Şimdi bi de altın gol icat ettiler. Biz mahallede gazozuna değil keyfine oynadığımızda dahi hakkaniyet ölçülerimize zarar vermeyen daha makul çözümler bulurduk. Bizim orda. Çocuklukta.
Valla Berezilya ve Curuf’tan sonra bizim için gerisi boş abi! Yani…

(Bu yazı 2002’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan ‘Dünya Kupası’ adlı kitapta yer almıştır.)

Aşağıdaki yazı, bilgisayar tarafından yazıldı. Türkçe’nin fonetik özelliklerine uygun olarak (büyük ve küçük ünlü uyumları, ünsüz benzeşmesi, vb.) bir bilgisayar programı tarafından rastgele üretilen sözcükler arka arkaya dizilerek oluşturuldu. Algoritma aynı zamanda Türkçe’deki harf sıklığını ve bazı biçimbilim özelliklerini de dikkate alıyor, ama hiçbir şekilde önden verili anlamlı bir sözcük ya da hece, ya da programın ürettiği metin üzerinde herhangi bir müdahale yok.

Bu işe girişirkenki amacım, Türkçe bilmiyor olsam, Türkçe’nin ses olarak kulağa nasıl geleceği hakkında fikir sahibi olmaktı. Ama yazılar ortaya çıktıktan sonra fark ettim ki bayağı bir mizah unsuru da barındırıyor. Bu şekilde günde bin tane kitap yazabilirim, ama kim okur bilmiyorum.

Zöltkür sürderci çökkeptekte üğsende yakta önmeklep saksavavarar. Üngel dırttan yede atakavığı zamsaş. Eseştirik tecillere çatkında kipsek sırmışamsa talaş istet eben çısacaktı yoncudası sanda ballasırsıva sin ayda çite çıllattansar voka dandınlar ip bömsem ebeye dayarı anıp almacaksa köğdün. Gandaşaba eşkedi kazlaza suçkuyaç büğe debe getken. Enlerle yene geç ireşen ezir. Abır kırak böyür kidebi soca inerlimdi dağıptatıklaş. Sirlepet arığam dağa unlaştal sotlasıp çaralgı sapsıp çiyinlivel danımı seştekedemmir.

Sutumduşkaşar venektetin kaskamat dağcıştapızdaş seke gangasır. Baktı yakıradırdıt biki gatırlı sağ. Kuyana dot katla kene daçkıçta dıdın yıtansı gubarda sakkanınga takağanma akırdalığan osam. Çınsamca vön kukat dav kas. Keni sün çene çektel dana kibişle teniteleksen. Kanı seğicen tağat ıya kizen vuskakat çetep ıran sorağık eyim an anmın. Çukkatar kasınanıbı kutlarlakat karsalgın. Kal alaş bıma tıpakar. Çasandı telekik onursu yapıva yete gar zebin. Öte ıpsapa ınap kınlarlan abangığansı vona zıbakaz. İn ıtkın zenmin. Belete açsa çöke ıma sabat arda garar. Alakkın urk üküte çığıcın. Astada alıtalır kuğat aşkakaç yedircin. Kağanı tuta yirlebi küt tanaşak sutatta irdeyet baldar dişe an.

İllen kazmaçsınma ülenget kaya goğda siber. Arççan döle kaltsı isitme sarıbın sekke bardapa sakı get bekli kinete izdeçte asmada çaşlandı eğe kirdekezin tirde çeciş dunalat yolu datka dayda dırdırla avağa ala kımla aşan. Akığı gavsırlan köştergensik yeviş asıç kenmik tulabakta çılsan. Töpüngüncen akaç siğe tavandı zes. Gaca urç tez. Ayansak sülkle sermeken. Sileğeşen sanga tes gazdargı çidem eli azallal ıs. Bamar irpleğe tandanla irlenli çek öken sanıp bunamangal kidir. Takkat irse apsar eser. Takka totağı tanı dazı ılır. San aç yincelerlireş tistinse ice satlın.


Yazının devamını okuyun. »

64)gizlice söyle bana

her şeyi anlamak zorunda değiliz. kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç. bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını. kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan. ama zaten her şey yolunda giderken kim sevebilir. bizi bir araya getiren sebepler ayıran sebeplerle aynı. ama şimdi bunlar biraz hüzünlü konular özet geçelim.

cep telefonu ışığında ameliyat yapan doktorlar var afrika’da ben burada kapıyı açamıyorum. ben burada o kadar ciddi konuşuyorum ki şaka yaptığımı zannediyorsun. oysa kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.

hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan. onları görmedik yoktu kara atları. ne öğrendik onca bulmacadan: çinekop lüfer balığının küçüğüdür. resimdeki şarkıcıyı yolda görmüştük bir seferinde. sıhhiye köprü altında o mahşer yeri provasında. çok daha fazla şey öğrenmiştik.

bazen bir hikâye tutuşmuş iki eldir, kenetlenmiş on parmaktır. şimdi gizlice söyle bana, saklı düşler ne demektir. yağmur ne demektir terk ne demektir. işte o zaman anlayacağız yeniden gitmek ne demektir.

Bu Dünya Kupası’nda ilk kez, hem Güney Kore hem de Kuzey Kore var. Güney Kore daha önceki kupalarda görünmüştü, hatta bir kez ev sahipliği de yaptılar ama Kuzey Kore uzun zamandır ilk kez boy gösteriyor. İki takım dünya kupasına aşağıdaki kadrolarla katılıyorlar:

Kuzey Kore:
1-Lee, 2-Cha, 3-Lee, 4-Park, 5-Lee, 6-Kim, 7-Ahn, 8-Ji, 9-Jong, 10-Yong, 11-Mun, 12-Choe, 13-Park, 14-Park, 15-Kim, 16-Nam, 17-Ahn, 18-Kim, 19-Lee, 20-Kim, 21-Lee, 22-Kim, 23-Park

Güney Kore:
1-Lee, 2-Oh, 3-Kim, 4-Cho, 5-Kim, 6-Kim, 7-Park, 8-Kim, 9-Ahn, 10-Park, 11-Lee, 12-Lee, 13-Kim, 14-Lee, 15-Kim, 16-Ki, 17-Lee, 18-Jong, 19-Yeom, 20-Lee, 21-Kim, 22-Cha, 23-Kang                        

Avrupalı futbolcuları andığımız gibi sadece soyadlarıyla anacak olsak böyle bir manzara çıkıyor. Tabii ki Koreli futbolcular sadece soyadlarıyla değil tam adlarıyla anılıyorlar. Bariz nedenlerle… (Yoksa Kim’i Kim’den nasıl ayıracağız?)

Bu nasıl iştir? Kim bunlar? Evet, bunlar Kim, ama Kim Kim’i  nerede bulur? Kim Kim’i
Park’a götürür de Lee’siz getirir? Sorular çoğaltılabilir.

Koreli adlarındaki bu tuhaflık daha önce de dikkatimi çekmişti, ama bu her iki isimde bir tekrarlanan sözcükler, bir tür ünvan olmalı diye düşünmüştüm, “bey” gibi “efendi” gibi bir şeyler. Oysa, yakın zamanda öğrendiğime göre, bunlar bildiğimiz soyadı. Babadan oğula geçiyor, bizde ve çoğu ülkede olduğu gibi.

Bizde soyadı kanunu 1934’te çıktı. Bundan önce de soyadı niyetine bazı şeyler kullanılıyordu belki, ama yasal olarak soyadı sahibi olmamızın 70 küsur yıllık geçmişi var. Yeri gelmişken söyleyeyim, soyadının bizde resmi ortamlar dışında hâlâ yaygın kullanılmıyor olması, bence yanlış tarafa konmuş olmasından kaynaklanıyor. Soyadı, Türkçe’nin tamlayan-tamlanan, sıfat-ad sıralamasına uygun olarak başa gelmeliydi.

Örnek aldığımız Batılı ülkelerin çoğu, şimdiki gibi babadan oğula geçen soyadlarını Ortaçağ’da benimsemişler. Bazıları daha yakın, mesela Hollanda’da, Napolyon işgalinde soyadı zorunlu hale getirilmiş. Hollandalılar da, bu Fransızlardan kurtulunca biz bu soyadlarını bırakırız diyerek kendilerine komik soyadları seçmişler. Ama hâlâ aynı soyadlarını taşıyorlar. İskandinav ülkeleri daha da yakın zamanda başlamışlar soyadı kullanmaya. Bazı ülkeler ise hâlâ soyadı kullanmıyorlar, İzlanda gibi.

Çin’de ve Kore’de ise, soyadlarının geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. Kore’de M.Ö. 2. yüzyıldan beri soyadı kayıtlarına rastlanıyormuş. Belki yazıya geçirilmesinden öncesi de vardır. Çin’de daha da eski. Çin’de de soyadı kıtlığı var, ama çok geniş bir coğrafya, sınırları değişken, dolayısıyla nüfus ve göç hareketleri daha yaygın. Kore ise, iki bin küsur yıldır aynı milletin yaşadığı ve oldukça izole bir yer.

Soyadının düzenli olarak babadan oğula geçtiği ve aşağı yukarı aynı nüfusun korunduğu kapalı popülasyonlarda bir soyadı kıyımının beklenmesi gerektiği, Francis Galton ve Henry William Watson’un 1874 tarihli çalışmalarıyla belgelenmiş. Buna da Galton-Watson süreci denmiş.

Basitçe şöyle:

Herkesin ayrı soyadına sahip olduğu bir başlangıç hali varsayarsak, ve nüfus aşağı yukarı korunuyorsa, her babanın bir oğlu olduğu durumda tüm soyadları yaşayacaktır. Ama bu denge bozulursa, yani bazı erkeklerin oğlu olmaz, bazılarının da birden fazla olursa, oğlu olmayanların soyadları da yok olur. Bu denge yeniden sağlansa bile, giden soyadı geri gelmez, çünkü herkesin bir babası vardır ve soyadını babasından almıştır.

Dengenin bozulması ise korunmasından daha beklenir bir durumdur. İnsan belirgin şekilde monogamik bir canlı olsa da, üstün erkek stratejisine sapılan durumlar her zaman olmuştur. Geçmiş dönemlerde harem kuran ağalar ya da hükümdarlar, yakın dönemde de Mick Jagger gibiler, soylarını ve soyadlarını diğerlerinden daha çok yayarlar. Bu, bir açıdan kadınların işine gelen bir durumdur aslında. “Oh, oh, şeriat gelsin, dört karı alalım” fantezisi kuranlar, düşünüyorlar mıdır ki, kadın-erkek sayıları aşağı yukarı eşit olduğuna göre, bir kişinin dört karı alması, üç kişinin elleri ceplerinde dolaşması demektir. Kadınlar için ise, en üstün erkeğin kapılmış olması sorun olmaktan çıkar, olanakları geniş bir erkekten birden çok kadın faydalanabilir.

Soyadlarının tükenmesi için poligami de şart değildir aslında. Doğal seçilime benzer bir süreç işler, ama bu süreçte mutasyonun karşılığı yoktur, ortama yeni soyadları girmesi pek beklenmez. Mahkeme kararıyla soyadını değiştirenler, ya da başka bir ülkeden göç edenler vardır, ama tükenme eğilimi, yeni soyadlarının eklenmesi eğiliminden her zaman çok daha güçlüdür.

Sonuçta varlığını sürdüren soyadları azalır. Süreç yavaş ama kararlı işler. Kore, izole bir coğrafyada iki bin yıldan fazladır babadan oğula geçen soyadlarının süregeldiği bir yer olarak uç bir örnek. Toplam 250 soyadı kalmış durumda ve nüfusun yarısından fazlası Kim, Park veya Lee soyadını taşıyor.

Bu durum Korelilerde bir Kim’lik bunalımına neden oluyor mudur? Pek sanmıyorum. Muhtemelen hepsi kendi Kim’liğinden memnundur, sonuçta Kim’liklerini babalarından aldılar. Ataerkil topluluklarda böyledir, babalarının Kim olduğunu bildikleri sürece, Kim’likleriyle gurur duyarlar. Kim Kim’e Dum Dum’a yaşayıp giderler.

Küçük bir ekleme: Kuzey Kore maçını izleyenler, Lee yerine Ri, Park yerine Pak isimlerini görmüşlerdir. Bunlar aslında aynı isimler. Kuzey Koreliler, Latin harflerine farklı şekilde çeviriyorlar. Ya da belki Kuzey Koreliler doğru yapıyor, Güneyliler daha bir İngilizce’ye benzetmeye çalışıyorlar, bilmiyorum. Güney Kore takımı daha çok bilindiği için, onların yazım şeklini kullandım.

3 Haziran günü farklı kesimlerden bir grup sanatçı, Beyoğlu’ndaki Muammer Karaca Tiyatrosu’nda buluşarak Gazze’deki İsrail ablukasına ve Gazze’ye giden gemilere yapılan baskına karşı bir basın toplantısı düzenledi. Hakan Albayrak’ın da yer aldığı afilifilintalar.com sitesinin yazarları tarafından organize edilen sanatçı buluşması, israilsuclusun.com adlı sitedeki uluslararası imza kampanyasıyla birlikte yürütüldü.

Yekta Kopan’ın okuduğu basın bildirisinde sanatçılar İsrail’e karşı mücadele edeceklerini ilan ettiler. Tek tek görüştüğümüz sanatçılar Star Pazar’a özel açıklamalar yaptı.

Bizi biz yapan şey ideoloji değil
YEKTA KOPAN [Hikayeci, televizyoncu, seslendirmen]

Dünya görüşü ne olursa olsun, düşünen, okuyan, yazan çizen insanların biraraya gelebilmesi çok önemli. Zulme karşı birlikte seslerini yükseltebilmeleri heyecan verici. Bu toplulukta yer almak için koştum geldim. Bizi biz yapan temel şey ideoloji değil, insan oluşumuzdur. İnsan olmak çok basit, bir o kadar da zor. Giderek daha da zorlaşıyor, biz de o zorun peşinde koşuyoruz.

Ortak payda vicdan
MÜGE İPLİKÇİ [Romancı, hikayeci, araştırmacı]

Burada çok samimi bir ortam vardı. Vicdan dilinin bundan sonra temel ortak paydamız olacağını ümit ediyorum. Gazze bizi biraraya getirdi. Başka sorunlarda da aynı cesaret ve merhametle biraraya gelerek çözüme yönelebileceğimizi anladım.

Hz. Musa yaşasaydı…
VEDAT ÖZDEMİROĞLU [Mizah yazarı, şair]

Tevrat, ‘Öldürmeyeceksin’ diye başlıyor. İsrail, güne öldürerek başlıyor. Hz. Musa bugün yaşasaydı, denizi yarar ve Gazze’ye giden gemilere yol açardı. İsrail de artık zulüm nedir, barış nedir öğrenmeli. Bugün ‘Başka’yı öldüren, yarın ‘aynı’yı ölüdür, öbür gün kendini öldürür. Yarın birgün mazlum durumuna düşerse, onun da yayında oluruz. Hakan Albayrak ve benzeri vicdan sahibi adamlara İsrail’in de ihtiyacı var.

Gönüllerdeki ablukayı kırdık
MERCAN DEDE [Müzisyen]

Samimiyet ve haklılık bizi biraraya getirdi. Allah, Afili Fliintalar’dan ve diğer çağrıcılardan razı olsun. Bence, yıllar sonra, bugünü karanlığın sona erdiği, aydınlığın belirdiği gün olarak hatırlayacağız. Sadece Gazze’deki ablukayı değil, gönüllerdeki ablukayı, psikolojik ablukayı da kırdık.
Yazının devamını okuyun. »