Nazım Hikmet’in yazdığı en güzel dizelerden biridir, ben özellikle “bir ağaç gibi tek ve hür” kısmını anlamlı bulurum. Onu takip eden komünist kuşağın söyleminde ve pratiğinde biraz ihmal ettiği bir söz olduğu için belki. Komünizm “tek ve hür” olmakla ilgilidir en az “kardeşçesine” olmak kadar, bunu anlamamız neden bu kadar uzun sürdü, hatta anlamakta geç kaldık bilmiyorum.

Başka bir yönden “bir orman gibi kardeşçesine” lafına baltayla dalacağım şimdi izniniz olursa. İmge çok güzel ama biraz problemli maalesef. Ormandaki ağaçların kardeşliği, tıpkı vahşi hayvan saldırılarına karşı ilk hedef olmak istemedikleri için sürünün ortasına ilerlemeye çalışan sığırların kardeşliği gibidir. Hepsi ortaya doğru hareket ettikleri için, dışarıdan bakınca sıkış tepiş, bir orji halinde ilerleyen mutlu ve kardeş bir sürü gibi görünür. Ama hepsi, en zayıfları dışa doğru, yani tehlikeli bölgelere itme eylemindedir aslında.

Ormandaki ağaçlar yüksek olurlar (üç hürel şarkı sözü gibi oldu ama doğru). Bu kadar büyümek, daha doğrusu büyümek zorunda olmak hem maliyetli hem risklidir. Daha büyük gövdeyi beslemek de ayakta tutmak da daha zordur. Eğer gerçekten aralarında bir kardeşlik olsa “gelin hepimiz aynı boyda kalalım, fazla kendimizi kasmayalım, güneşin nimetlerinden eşit olarak faydalanalım” derlerdi ve bu delice yarışa girmezlerdi. Ama böyle bir anlaşma yapılmış olsaydı bile, anlaşmayı bozmanın yaptırımı yoktur. Sonuçta hepsi köklerinden toprağa bağlı, kalkıp öbürünü dövecek halleri yok. Şans eseri biraz daha aşağıda, dolayısıyla gölgede kalıp ölmektense, biraz daha yukarıda olmaktan zarar gelmez. Ama bir tanesinin yukarıda olması, onun çevresindekilerin gölgede kalması demektir. Gölgede kalmaktansa uzamaya çalışmak doğru tercihtir. Sonuçta oyun teorisi dinamikleri işler; Nash dengesi, hepsinin var gücüyle uzamaya çalıştığı yüksek mi yüksek ağaçlarla dolu ormanlar yaratır.

Ormanda değil açık alanlarda yaşayan ağaçlar için böyle bir rekabet olmadığı için, onlar kısa ve yayvan olmayı tercih ederler. Fırsat varsa enine büyümek, boyuna büyümekten iyidir (sadece ağaçlar için tabii, kesinlikle benim için değil). Enine büyümek, dünya üzerine düşen güneş ışığından daha çok faydalanmak demektir. Bu yüzden, yayıla yayıla genişlerler ve bozkırın ortasında tek başlarına keyif çatarlar. Ormandakiler, birkaç metre aşağıda kalmanın ölüm getireceği canhıraş bir yarıştadırlar oysa.

Ne diyelim, görünüşe aldanmamak lazım. Aynı zamanda birbirimize karşı anlayışlı ve saygılı olmak, boş şeyler için kendimizi üzmemek, karşıdan karşıya geçerken dikkat etmek, ve kesinlikle ve hiçbir şart altında çocuk taklidi yaparak konuşmaya yeltenmemek…

Alan Turing’in 1937’de yayınladığı ve kendisinin “otomatik makina” adını verdiği, ama bilim dünyasının bundan böyle “Turing makinası” diye anacağı soyut makina ile ilgili çalışması, basitçe, bir bilgisayar yapılacak olursa nasıl yapılması gerektiğini anlatır. Turing makinası, bir algoritmayı işleyebilen bir makinanın formal matematiksel dille ifadesini verir. Bilgisayar donanımları ve bilgisayar dilleri, eğer onlar kullanılarak bir Turing makinası inşa edilebiliyorsa, Turing makinası tarafından çözülebildiği kanıtlanan tüm problemleri de çözebilirler demektir.

Bu çalışmanın bilgisayar bilimine katkısı, belki tekerleğin icadının araba yapılmasına katkısı ile kıyaslanabilir. Bilgisayarın tek bir mucidi yoktur tabii, ama eğer tek bir isim söylenecekse bunun Alan Turing olacağı şüphesizdir.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Turing, Almanların Enigma diye bilinen deniz haberleşmesi şifrelerini çözmekle görevli bir ekibe katılır. Ekip, Turing’in öncülüğünde şifreyi çözecek bir makina yapmayı başarır. Bunun sudoku çözmek gibi bir şey olmadığını anlamak için, şifrenin her gün değiştiğini ve makinadan beklenenin şifreyi her gün yeniden ve çok geç saate kalmadan çözmek olduğunu bilmek gerek. Bu çalışma Atlantik’teki üstünlüğü müttefiklere kazandırmada, Normandiya çıkarmasının yapılabilmesinde ve dolayısıyla savaşın sonucunun belirlenmesinde kilit öneme sahiptir.

1952 yılında evinde gerçekleşen bir soygun olayı sonunda eşcinsel olduğunu itiraf etmek zorunda kalır Turing. Kahraman ve gayretkeş İngiliz polisi, soygunu bir kenara bırakıp Turing’i tutuklar. Yüzyıl başında Oscar Wilde’ın mahvına sebep olan kanun hâlâ geçerlidir İngiltere’de, eşcinsellik suçtur. Turing’den hapse girmekle, tedavi olmak arasında tercih yapması istenir. Tedavi ise kadınlık hormonları vererek kimyasal olarak hadım etmek şeklindedir, cinsellik kalmayınca eşcinsellik de kalmayacaktır haliyle. (Bizim memlekette eşcinselliği tedavi etmeye niyetli hükümet erbabı bunu nasıl yapmayı düşünüyorlar acaba?)

Turing hapse girmektense hadım edilmeyi seçer. Yalnız erkekliğini değil, üniversitedeki mevkisini de kaybeder. Aynı zamanda yetenekli bir uzun mesafe koşucusudur Turing. Kadınlık hormonları memelerinin büyümesine ve atletik vücudunun deforme olmasına yol açar.

Tam 56 yıl önce bugün, 8 Haziran 1954 günü, odasında ölü bulunur. Ölüm nedeni siyanür zehirlenmesidir, yanıbaşında bir ısırık alınmış bir elma vardır.

Apple logosundaki elmanın, bu elma olduğu söylenir.

Alan Turing gelmiş geçmiş en büyük dehalardan biri olmakla kalmaz, aynı zamanda bir savaş kahramanıdır. Gözü dönmüş İngiliz yobazlığı hiçbirini tanımamıştır. Ülkesine savaş kazandırmasının karşılığını, onu aşağılayarak ve sakatlayarak verir. Ancak 2009 yılında İngiltere başbakanı Gordon Brown, Turing’e yapılan muamele için hükümet adına özür diler. (Devletlerin özür dilemesi ne kadar zor oluyor!)

Öldüğünde 42 yaşındadır Turing, zihinsel olarak gücünün ve yaratıcılığının doruğundadır. Hiç kimseyi ilgilendirmeyen, ilgilendirmemesi gereken cinsel yönelimi yüzünden, demokrasi şampiyonu İngiliz devletinin hışmına uğramıştır.

Ve onlara hak ettikleri cevabı, ona yakışan şiirsel bir intiharla verir. Kötü kalpli kraliçenin elmasını gönüllü olarak ısıran pamuk prenses olarak terk eder dünyayı.

Kuşağım için her şey 80’lerde TRT’deki 32. Gün’ün jeneriğindeki o görüntülerle başlamıştı. Üç İsrail askeri Filistinli bir gencin kolunu dirsekten büküp taşla vura vura kırmışlardı. Sonraları İsrail yeryüzünde bilinen bütün büyük günahları işledi: Sivilleri katletti, Sabra ve Şatilla katliamını organize etti, mahalle roketledi, tekerlekli sandalyedeki insanlara suikast yaptı, binlerce zeytin ağacını kökünden söktü, insanların üstüne fosfor bombaları attı, tecrit duvarları yükseltti, yalanlarla örülü alçakça bir propagandayla kendini savundu.

Şimdi bu satırları yazarken kolum yine sızlıyor. Hangi sebep, hangi kutsal ülküydü İsrail askerlerini böyle vahşi, böyle pervasız ve ‘cesur’ yapan? Bu soruya cevap verecek; diplomatik, politik, psikolojik açıklama yapacak binlerce ‘uzman’ var bu dünyada. Bir de tabii Türkiye’deki İsrail muhipleri cemiyeti. Bıkmadan, utanmadan yalan söyleyenlerin cemiyeti. Hayır bir isim zikretmeyeceğim, köşeyazılarından örnekler de vermeyeceğim. Haberlerine sinmiş olan o sinsi, o alçak, o hep İsrail’i masum gören, kollayan, buram buram derin devlet kokan dillerinden biraz bahis açacağım o kadar.
Yazının devamını okuyun. »

tut ki tuttu ağrım
arazide kaybolduk
içtiğim şaraplardan ağzım buruş
avurtlarım çökük
içim içerim bihuş
geciktin eyvah eyvah !
ensende şamar topuklarında palaska
içimde sızım sızımken böyle jerusalem
bilesin dönmem yüzümü kabene intikam!
ah senin başın ne güzel ağrırdı istanbulda
bir nehre dur derdin dururdu
sıkıysa durmasın
alnının çatından vururdun
ne vardı öyle bodoslama abanacak aşka
aşka sır bulaştırmadan edemez misin
huyun kurusun
etrafın sarılmış
bir damın orta yerine pusmuşken hele
ellerin kurusun
sırası mıydı yeşil elmaları hatırlamanın

ah senin başın ne güzel dönerdi öyle oralarda
büyük irlanda hulyasıyla koyun koyuna
yatan ira’lı kızlar gıcır gıcır bir makas
gibi açmışken sana bacaklarını
sen gidip bir arapla sabahladın
namütenahi ahlamaların şuramda düğüm
yetişir günde on kerre küfre girdiğim
öyküm bölük pörçük
yarım yamalak uykum
üstüm açılmış
taze yaralarımdan anlaşılıyor
yok yere vurulduğum
Yazının devamını okuyun. »


son yıllarda söylenmiş ve “akıllı davranmak, mantıklı hareket etmek” şeklinde özetlenebilecek bütün sözleri üst üste koyup düşündüğümde şunu farkediyorum:

tek şansımız var bizim, dibine kadar duygusal olmak!

Dostumuz Alper Gencer’in günlerdir kafasında dönen şiir sonunda zuhur etti. Çaydan, aşktan ve haktan kopamayanlar için Alper Gencer söylüyor:

 

GAZZE KAFE*

“Gemiler Gazze limanına ulaşsa da ulaşmasa da kazandık.”
İsmail Heniye (Filistin’in meşru başbakanı)

“Hepimiz diğer çocukları merak eden çocuklarız”
Rachel Corrie

“Cenâb-ı Hakk’ın bizi büyük bir devrimde

enstrüman olarak kullandığını iliklerime kadar hissediyorum.”

Hakan Albayrak

“Es-sohbet-ü bilâ çay / Kes semai bilâ ay”
Anonim

 

 

yirmisekizmayısikibinonsaatonikiotuzantalya
denizleri ve gemileri yaradana hamd olsun
ve tavşan kanı çay için ne kadar sevinsem az
şu demire “vira!” diyen ağızlar ne güzeldir
ne güzeldir başlamakla bitebilen yolculuk
işte sanki Nuh, toparlanıp geçiyor
karşı kıyısına koşulsuz merhametin
bir tarafta asasız vicdan
Musasız asa
çaysız bırakılmışlık
öbür yanda kalkan gemilerin ardından
gemisiz kaldığına pişman kalabalık
tam ortada Gazze’ye gün be gün yürüdükçe
cennet kapısını zorlayan
bir ibadet ayini
çay içerek ibadet etmek ne güzeldir

sevgilim hayat zor ama sen çok güzelsin
hayatın zorluğuna inat senin güzel oluşun
kargışlı misillemesin, bir nevi sabotajsın ümitsizliğe
yırtar konişmentoları senin hudutsuz sevişin
seni çay içerken izlemek
seni çay doldururken
seni demlerken çayı
kimseler inanmasa da düpedüz sevap
o usulcacık düşen Müslüman bedenlerin
kapanmayan hesabı ödemesi gibisin
bana da rahmet! bana da şehitlik!
bana da böyle bir ödeme planı nasip eyle ya Rabbi,
böyle ivedi aşka, böyle kuşkusuz ve nakit!

işte bir ibadetten ötekine geçilircesine
bir rahiple bir imam omuz omuza
çay içmeyi bırakıp namaza durduklarında
dünyanın en kaygan ipindeki adamlar
cayır cayır tutuşan bir aşka salınırken
esas iple inseler dayağı yerler miydi!?
avuçlarım ellerimin içine çöküyor
bir atın üstünde son sürat sövüyorum
şu çaya inanmayan Yezid sürüsü
şu itlere sövdükçe güzelleşirim
diye inanmak geçiyor omuzlarımdan
kendi şerefine hainsin sen
gitmen gereken yeri seni o gemide boğmamamdan bil
ama seni adil bir kavgada
paramparça ederdi Hamza
Musa sen gibiler yüzünden vurdu kendini dağlara
senin eğriliğindi onu Allah’la konuşturan
İsa kardeşi Yakup ile
senin yüzünden döktü gözyaşlarını
Ali, o güzel Resulü için
Zülfikar’ı çıkartır ve savaş biterdi
tarih boyu cehaletin dönüştürdü öfkeyi
sana doğru büyüyen bitmez bir düşmanlığa
paranoyaksın
korkuyorsun
kendini seçilmiş sanıyorsun seçilmişler arasında
zalimsin ey İsrail, zulmün kendi yaradılmışlığına!
nükleer bir tehdit sayıyorsun kendini amma
Hızır’a ve meleklere gücün yetmez ki
senin semaverin yok, demliğin yok, demin yok
senin ateşin yok bir bardak çayı kaynatmaya

ve muhabbet ehline selam olsun
unutma, unutturma, utan, usandırma
korun sen de kendinden hıncahınç kalabalık
yarıl sen de ortandan körlüğe büyüyen uyku
bizim şarkımız bu söylendikçe uzayan
ve bitmeyen bir gökkuşağı olmalı
bizim gemimiz bu biz içindeyiz
hepimizin çay içtiği taraftan bakılırsa
hepimiz o geminin içinde değil miyiz!

üçhaziranikibinonsaatikikırkbeşistanbul
uçakları uçurup indirene hamd olsun
çay içmek çok güzel bir duygudur kardeşim
gemimiz dünyanın bütün limanlarına yanaştı
şehitlerimizin berrak kanı Akdeniz’e karıştı
şarkımız Gazzeli çocukların kulaklarına ulaştı
tarih tasavvuru parçalandı siyonistin
dünya bir gemi, dünya Mavi Marmara
İsrail vicdanın ablukasında
ve bundan böyle ona çay falan yok!

Alper Gencer

5 Haziran 2010

İstanbul

*Mavi Marmara gemisindeki barış gönüllülerini çaysız bırakmayan, 24 saat açık kafe.

Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı telefonda: “Murat, Filistin konusundaki hassasiyetinizi tebrik ederim. Jean Genet’nin Şatila Katliamı’yla ilgili TEK BAŞINA adlı kitabını afili filintalar’a hediye etmek istiyoruz.”
“Abi, nasıl olacak? Okurlara dağıtmamız zor? Ben kitabı tanıtan bir yazı yazayım, ilgilenenler alsın.”
“Yo, öyle değil, ben Ayşe Ece’nin çevirisini sana olduğu gibi göndereyim, sen de kitabı komple siteye yükle. İsteyen meccanen okusun. Bizim de bir katkımız olsun.”
“Eeeee? Tamam abi. Yani yayınladığın kitabı bedava dağıtıyorsun, doğru anlamış mıyım?”
“Aynen öyle. Gönderiyorum.”
“Peki abi, gönder gelsin.”
İrfan Abi kitabı gönderdi. Tek Başına‘nın tam metni aşağıda. Tamamını okursanız hepsi sizin olabilir.  

[Sabra ve Şatilla Katliamı, 1982’de Ariel Şaron’un kontrolünde gerçekleşmişti. Waltz With Bashir filminde bahsedilen katliam.  Jean Genet [1910-1986], olayın ertesinde katliam mahalline gidiyor ve gördüklerini yazıyor. Mösyö Genet’ye, Sel Yayıncılık’a, İrfan Bey’e ve Ayşe Ece’ye çok teşekkürler.]

TEK BAŞINA
Şatila’da Dört Saat
Jean Genet

“Şatila’da ve Sabra’da, yahudi olmayanlar, yahudi olmayanları katletti; bundan bize ne?” Menahem Begin (İsrail Meclisi’nde)

Filistinli direnişçilerin Ürdün’deki Cereş ile Ajlun dağlarında geçirdiği altı ayı, özellikle de bu altı ayın ilk haftalarını, hiç kimse sözcüklere dökemez; hiçbir yazı o günleri anlatamaz. Olayların kronolojik listesini çıkaranlar oldu, FKÖ’nün başarıları ile başarısızlıklarını kaleme alanlar da oldu. Havanın nasıl olduğu, gökyüzünün, toprağın ve ağaçların aldığı farklı renkler betimlenebilir; ama hafif baş dönmelerini, tozlu patikalardaki yumuşak ve sessiz adımları, gözlerdeki parıltıyı, direnişçilerin hem arkadaşlarıyla hem de liderleriyle kurdukları ilişkinin saydamlığını yazıya yansıtmak mümkün değil. Ağaçların altındaki herkes ve her şey karşılarındaki bu yeni hayattan büyülenmişti, herkesin heyecandan içi titriyor, herkes gülümsüyordu; bu tatlı heyecanın ardında dudakları kıpırdamadan dua eden biri gibi korunmaya alınmış, gizli tutulan, herkesten saklanan, hep aynı yoğunlukta hissedilen garip bir duygu vardı. Her şey herkesindi. Herkes tek başınaydı. Belki de değildi. Herkes şaşkınlık içinde gülümsüyordu. Siyasi bir karar doğrultusunda çekildikleri Ürdün sınırları içindeki bu bölge, Suriye sınırından Salt’a uzanıyordu; bir ucundan Ürdün nehri akıyor, öteki ucunda Cereş-İrbid yolu göze çarpıyordu. Yaklaşık altmış kilometre boyunca uzanan bölgenin yirmi kilometrelik bir iç alanı vardı; burası meşe ağaçlarıyla kaplı, bitki örtüsü açısından fakir, küçük Ürdün köylerinin bulunduğu dağlık bir alandı. Direnişçiler, ağaçların altında kamufle edilmiş çadırlarda bir nişancı bölüğü ile hafif ve yarı hafif silahların yer aldığı bir birim oluşturmuşlardı. Ürdün’den gelebilecek saldırılarda kullanılmak üzere bir top, alana yerleştirilmişti; genç askerler, silahlarının bakımını yapıyor, onları temizlemek için söküyor, önce temizleyip sonra yağlıyor ve hızla tekrar takıyorlardı. İçlerinden bazıları silahlarını gözleri bağlı söküp takıyordu; gece çarpışmalarında silahlarını çabuk ve hatasız söküp takmak için bu çalışmayı yapıyorlardı. Askerlerin her biri silahı ile büyülü bir aşk yaşıyordu.
Askerler, ergenliğe geçer geçmez evlerinden ayrılıp direnişçi saflarına katıldıkları için tüfeği, güçlü erkekliğin simgesi ve var olmalarının en önemli koşulu olarak görüyorlardı. Kamp bölgesinde yüzlerdeki ciddiyet yerini zaman içinde gülümsemeye bırakıyordu.
Direnişçiler, tüfekleriyle uğraşmadıkları zaman çay içip, liderlerini, Filistinli ve başka uyruklu zenginleri eleştiriyor, İsrail’e hakaret ediyorlardı. Fakat konu her zaman dönüp dolaşıp başlattıkları ve zafer kazanarak tamamlayacakları devrime geliyordu, en çok devrimden konuşuyorlardı.
“Filistinli” sözcüğünün bir makalenin başlığında, içinde ya da bir el ilanında geçtiğini gördüğümde, aklıma hemen belli bir yerde (Ürdün’de), belli bir zaman diliminde (1970 yılının ekim, kasım aralık, ayları ve 1971’in ocak, şubat, mart, nisan ayları) yaşamış olan direnişçiler geliyor; çünkü ben Filistin Devrimi’ni orada ve o dönemde tanıdım.
Orada yaşanan olağanüstü günler ve var olma mutluluğunun verdiği güç, yaşamdaki güzelliğin ta kendisidir.
O günlerin üzerinden on yıl geçti; bu arada onlarla ilgili hiçbir şey duymadım, bir tek direnişçilerin Lübnan’da olduğunu biliyordum. Batı basını, Filistin halkından saygısızca hatta küçümseme ile söz ediyordu. Sonra birden Batı Beyrut.


Yazının devamını okuyun. »

27 Aralık 2008 Cumartesi günü öğle saatlerinde, İsrail ordusu Gazze’ye karşı görülmemiş bir saldırıya girişiyor. 50 savaş uçağı ve savaş helikopteri Gazze’yi yerle bir edecek üç haftalık imha hareketini başlatıyor.

Yukarıdaki grafik, saldırının başlangıcının 10 gün öncesinden başlayarak Tel Aviv borsasının temel indeksi olan TA-25’in seyrini gösteriyor (kaynak: www.tase.co.il). Sarı çizgi, saldırının başladığı zaman.

Borsanın çıkışı ve inişi ile ilgili siyasi manipülasyona alışığız ülkece. Sınırsız datanın etkisinde bir şeydir. Ben şahsen nasıl çıkar, nasıl iner, anlayamam, anlayabilecek birisi olduğunu da sanmam. Ama bir ülkenin topu, tüfeği, savaş uçağı, helikopteriyle aniden savaşa girmesinin borsayı nasıl etkilemesini beklersiniz? Herhalde yükselişe geçmesini beklemezsiniz, ben beklemezdim.

Ama yükselişe geçiyor, çünkü İsrail’in en büyük ve en belirleyici şirketleri, savaş ve güvenlik teknolojisi üretiyorlar. Savaş çıkması onlar için işlerin açılması demek. Aynı zamanda düşman pratikte kendini savunamayacak durumda. Bir karşı saldırı korkusu yok, ama halka salınan bir korku, nefret, güvenlik endişesi var ki, işte bu savaş makinası bu korkuyla besleniyor.

Roni Margulies, köşesinde, 2006’da yazdığı bir yazıyı, aynen geçerli olduğunu düşündüğü için, yeniden yayınlamış. İsrail’de ırkçılık üzerine yapılan bir anketin sonuçlarından söz ediyor. Katılanların üçte ikisi apartmanında Arap komşu istemiyor. Yarısı evine Arap sokmayacağını söylüyor. Beşte biri Arapça konuşulduğunu duymaya tahammül edemiyor. Beşte ikisi, devletin Arap vatandaşları ülkeyi terk etmeye teşvik etmesinin yerinde olacağını düşünüyor. Söz konusu olan Araplar, Gazze ya da Batı Şeria’da mülteci konumunda yaşayanlar değil, İsrail’in kendi vatandaşları.

Militarist bir devletin kışkırttığı bir nefret ve ırkçılık ve savaştan beslenen bir ekonomi… Pek yabancı gelmiyor. Kadın-erkek üç yıl zorunlu askerlik yapmaya ve bütün hayatını yanıbaşında bir bomba patlaması ihtimaliyle korku içinde geçirmeye razı edilmiş, bunun travması ile aptallaşmış, komşusunun acısına duyarsızlaşmış, nefret çemberine mahkum edilmiş bir kitleyi manipüle ederek kendini var edebiliyor sistem.

Ama yine aynı anketten anlıyoruz ki İsraillilerin üçte biri Araplarla aynı apartmanda oturmakta sakınca görmüyor. Bir kısmı da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin çevresine dikilen duvarlardan utanç duyuyor. Daha küçük bir kısmı da, siyonist hareket eyleme geçtiğinden beri İsrail’den kovulan herkesin, atalarının topraklarına dönüp yerleşmeye hakkı olduğunu kabul ediyor ve günün birinde bu olursa birlikte barış içinde yaşayabileceklerine inanıyor. Sayıları az olabilir ama makinaya çomak sokacak olanlar da onlardır.

Bizim de sayımız fazla değil zaten.

63)ismet berkan ne diyor ben ne diyorum

Bir tek cumaları Radikal alıyorum, kitap ekine bakmak için. Her seferinde okumadan geçeyim diyorum ama İsmet Berkan kabak gibi ortada. Bugün İsrail’in katlettiği insanların ailelerinin, ölümleri metanetle karşılamalarına değinmiş. Yazının başlığı “Ölümü Yüceltme Kültürü.” Şöyle yazmış, “Herhangi bir üzüntü belirtisi yok, ölü çıkan bütün evlerde olduğu gibi ağıt yakan, gözyaşı döken yok. Babasının ölümünü yetişkin yaştaki oğlu “Sevinçliyiz, gururluyuz” diye anlatıyor gazetecilere, “Zaten şehit olmak istiyordu Allah ona şahadeti nasip etti.”

Şimdi mi aklına geldi İsmet Berkan! 30 yıldır asker cenazesi kalkıyor bu ülkeden. 7 yaşında çocuklara asker üniforması giydiriyorlar. Teröristler sevinmesin diye ağlamıyoruz diyor insanlar, bir oğlum daha var onu da veririm diyorlar. Ölümü milliyetçilik ekseninde yüceltince tek laf yok. Din ekseninde yüceltince başlasın psikolojik tahliller.

“Halbuki ben yapılanları insani yardım götürme çabası ve bu uğurda yapılan bir sivil itaatsizlik eylemi olarak biliyorum,” diye devam ediyor Berkan. Doğru biliyorsun. Akrabaları ölenleri şehit kabul edince, eylemin niteliği sivillikten çıkmıyor.

Bunu sivil itaatsizlik eylemi olarak kabul etmemenizin tek nedeni var. Gemidekilerin kafanızdaki sivil tipine uymaması. Sakallı adamlar, başörtülü kadınlar, namaz kılıyorlar, tekbir getiriyorlar. Genelkurmay resepsiyonuna giremezler. Sizin mahalleden değiller.

Bir seferinde yazmıştım tekrarlıyorum. Gazetecilerin kafası genelde az çalışır, çok fazla bilgi akışı var çünkü, motor hararet yapıyor, sentez yeteneklerini kaybediyorlar. Ama artık bunun salaklıkla ilgisi kalmadı. Bu vicdansızlıktır.

Hadiseyi İsrail basınından takip edince daha çok fikir sahibi oluyor insan. Haaretz’i okuyun, Netanyahu hükümeti bu sınavda tam bir başarısızlığa uğramıştır. Bu büyük yenilgi sahipsiz kalamaz,” diyor. “Elit komando birliğinin, devleti batırmadan bir geminin nasıl ele geçirileceğini, ölüme yol açmadan cop ve bıçak taşıyanları nasıl yeneceğini ve silahlarını nasıl kaptırmayacağını bilmesi gerekirdi,” diyor.

Adamlar bu cinayeti sorguluyorlar. Siz cinayetten sonra katili değil, ölümü yüceltme kültürünü sorguluyorsunuz. Çok düşünceli olduğunuzdan mı? Hayır, gerzelog olduğunuzdan.

19 Aralık katliamında da aynısını yaptı bu basın. “Sahte Oruç Kanlı İftar” diye başlık attılar. Kendilerini yaktılar diye haberler yaptılar. Hepsi yalandı, 10 yıl sonra yargı kararlarıyla da ortaya çıktı. Ama o haberleri yapa yapa yükselen gazeteciler şimdi ya haber müdürü oldular, ya genel yayın yönetmeni. Bu hadiseyi manipüle edenler de onlar. En “dürüstleri” Habertürk. “Eylemci çetesi” dedi gemidekilere. En azından katillerin tarafında olduğunu belli etti, bel altından vurmadı.

Eylemlere dair bir yargıyla bitiyor Berkan’ın yazısı: “Merkezinde “din kardeşliği” var ama o merkezin etrafı Batı karşıtlığıyla, Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığıyla örülü.”

60 yıldır aynı halt. İsrail vuruyor, aydınlar ne oluyor diyor, dünya ayaklanıyor. Hemen susturuyorlar, aynı anda, her yerde. “Hop, Yahudi düşmanlığı yapmayın.”

Ne zaman İsrail’e laf söylesek, ama durun şimdi antisemizitim yapmayalım diyen birileri çıkıyor. Ben sosyalistim, sizden mi öğreneceğim Yahudi düşmanlığını, antisemitizmi. Siz İslam düşmanı olmadığınızı kanıtlamak zorunda değilseniz, ben de Yahudi düşmanı olmadığımı kanıtlamak zorunda değilim. Rüzgâr bir tersine dönsün, ilk Yahudi düşmanlığı yapacak olan sizlersiniz yine.

En doğrusunu dün yaptığımız basın toplantısından sonra Sırrı Süreyya Önder söyledi, “Bunların dini, vicdanı her şeyleri para. Bu ülkenin bütün sermayesi  ABD ve İsrail’in sermayesi ve tohumlarıdır. Bu tohumları ülkemizden atar isek, çocuklarımız kurtulur,” dedi.

Bugün az çok bir uyanış var, insanlar bunları sorguluyor. Tayyipeyşın, İsrail’e sert çıktı ama bu yapılan ikili anlaşmalar ne olacak diyorlar.

Dün yaptığımız benzetmeyi bugün tekrarlayalım. Bu halk sizi öyle bir pataklayacak ki hayatınız gözlerinizin önünden Gazze Şeridi gibi geçecek. Siz Yahudi düşmanlığından değil, asıl bundan korkuyorsunuz.

Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?

Saygıdeğer feylezof Bertrand Russell Bey, ‘Aptalca fikirlerden nasıl kurtuluruz?’ adlı makalesinde şöyle diyor: “aptalca fikirleri bertaraf etmek için dahi olmaya hiç gerek yoktur.” (Gerçi beyefendinin örneğinde pek güzel gördüğümüz gibi, dahi olmanın zararı da olmaz herhalde.)

Russell’a göre, biraz kafası çalışan herkes aptalca fikirlerden rahatlıkla kurtulabilir, mantığın serin sularına huzur içinde yelken açabilir.

Mesela, gözlemle açıklık getirilebilecek bir konuda, zihninizi beyhude yere yormayınız diyor üstat. Gözünüzü açıp bakmanız yeter.

Gazze’ye giden gemiden çıkan silahlara hep beraber bakıyoruz. Baktık. Bir takım irili ufaklı bıçaklar.

Dünya basını gemidekilerin silahlı olduğunda ısrar ediyor. Diyorlar ki, bunlar mutfak bıçağı olamayacak kadar büyükmüş. Üstelik uçları da kıvrık kıvrıkmış. Bunun üzerine sayfalarca yazılıp çiziliyor. Bana sorarsanız oryantalizm. Üstelik kağıt israfı.

Sevgili dostum, aptalca bir fikre kapılmamanız için, Russell’ın öğüdünü dinleyip söz konusu fotoğrafa bir kez daha bakmanızı tavsiye ederim. Hala ikna edici olmadıysa, dünyanın en büyük ve en kıvrık uçlu bıçağıyla Indiana Jones’a saldıran yerlinin başına gelenleri hatırlatmak isterim.

Ateşli silah diye bir şey var. Beyaz Adam kullanıyor. Hem de 18. yüzyıldan beri.

Ampirikçe sizin,

Hurşit Seçkin