Onur Ünlü’nün kült filmi Polis‘te Olur Ya‘yı seslendiren, Türkiye’nin en iyi erkek vokali Mehmet Erdem‘den sade ve etkileyici bir eser: Herkes Aynı HayattaSınıf dizisinin jeneriğinde kullanılmış bu şarkı. Iskalamışız. 
EDIT: Mehmet Erdem’e şarkıda Cihan Güçlü eşlik ediyormuş, onu da fark edememişiz. Neler oluyor?!

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Don Quixote -Gustave DoreII
Seyyid Hamid Badincani’nin elyazmalarında zaman kavramının pek net olmadığını, hatta netlikten ziyade her şeyin muğlâk bir zamanda geçtiğini daha önce de söylemiştim… Mekânlar var onun metinlerinde ve bu mekânların da zamanla ilişkisi pek uyumlu değil. İşte elimde bulunan yeni Don Quijote hikâyesi de böyle muğlak bir zamanda ve bir o kadar muğlak bir mekânda başlıyor: Bir tepenin kenarına kurulmuş on yedinci yüzyıla ait bir handa…

On yedinci yüzyıldan kalmış gibi görünen derme çatma inşa edilmiş bu hanın tam olarak ne zaman yapıldığını ve ne kadardır burada durduğunu kimse hatırlamıyor artık. On, belki de yirmi, belki de bir asır önce aceleyle inşa edilmişti bu han. Gece ayazının içeriye girmesini asırlardır engelledi bu tahta duvarlar, işte bu yüzden de yorgun düşüp birbirlerinden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Tahtaların ayrılmasıyla oluşan görüntü hanın yakın zamanda yıkılabileceğini işaret ettiğinden olsa gerek en çaresiz yolcular bile burada kalmaya cesaret edemiyor artık. Şimdiye kadar kaç kişi gelip bu hanın odalarında kaldı ben bilmiyorum, zaten kimsenin de bildiğini sanmıyorum. Belki çok insan gelip gitti bu tahtaların gizlediği odalardan, belki de hiç kimse kalmaya cesaret edemedi. Han işlek bir yolun, gerçek anlamda, bir yolun üzerinde kurulmadığı için belki de hiç yolcusu olmadı. Bazen yolunu kaybetmiş bir meczup, bazen de nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen dervişler hanın ayrılmış tahtaları arasından yansıyan kandil ışığının arasından geçip gittiler. Hiç kimse içeride ne olup bittiğini merak edip kapısını çalmadı ama, geçen herkesin dikkati hanın yanında inşa edilmiş, daha sonra da temelinin sağlam olmamasından dolayı hana yaslanan gözetleme kulesine dikkat kesildi. Neden böyle bir şey yapıldığını herkes merak etti. Bir handa, uzaktan gelenleri kim merak ederdi ki…
Yazının devamını okuyun. »

“Amerikan kültür emperyalizmi sona eriyor” demiştim. Bunu öylesine söylemedim. Temennimi yargıya dönüştürmedim. Bu bir hüsnükuruntu değil.
Tamam, emperyalizm kelimesini de bir kenara bırakalım. Egemenlik, hakimiyet, belirleyicilik diyelim. Artık, Amerikan kültürünün ana gemisi [devasa bir uzay gemisi düşünün] olan Hollywood’un belirleyici vasfı geriliyor. Entelektüel, duygusal, sözel, üslupsal öncülüğü sona eriyor. Küresel etkisi azalıyor. Hollywood giderek bir magazin arenası, bir nostalji düzlemi haline geliyor.
Şoke edici, heyecan fırtınası estiren, afallatan, coşturan filmler artık Kuzey Avrupa’da, Kore’den, İspanya’dan, Hong Kong’dan, Balkanlardan geliyor.
Diyeceksiniz ki, “Bu saydığın coğrafyalarda çekilmiş ödüllü filmlerin çoğu uyku getirici. Haklısınız. Festivallerde taltif edilenler, genellikle, kuşku uyandırıcı, rahatsız edici biçimde saçmasapan filmler. Batılı jürilerin göklere çıkardığı, alkışladığı yapımları genel olarak ben de sinir bozucu buluyorum.
Ben de macera, hız, aksiyon, zeka, sürpriz, espri dolu filmleri seviyorum. Zaten onlardan söz ediyorum.
Misal, 2004 tarihli, İspanyol işi Crimen Ferpecto. Enteresan, komik, süper bir film.
Alex de la Iglesia yönetmiş. Başrolde Gulliermo Toledo diye bir abi döktürüyor. Uzun zamandır böyle matrak bir film seyretmemiştim. Aşk, cinayet, macera, intikam… filmde her şey var. Hollywood dışı bu filmlerin afişleri acayip cool oluyor. Bakıyorsun, gelinle damat öyle durmuşlar. Güçlü bir ilk izlenim bırakmıyor. “Ne ki bu?” diyorsun. Fakat seyretmeye başladın mı, 10. dakikadan itibaren hayretten nefesin kesiliyor.
Crimen Ferpecto’yu izleyin hanımlar beyler. Eş dostla, hakkında konuşmaya değer bir hikayeniz olsun.

Crimen Ferpecto
Yön.: Alex de la Iglesia
Oyn.: Gulliermo Toledo, Monica Cervera
Yapım yılı: 2004 [İspanya]


İki görevli ambulansın kapısını açtılar, sedyeyi araçtan indirdiler. Sedyede dolu bir ceset torbası vardı. Ceset torbasını iki ucundan tutup özenle yere koydular. Fermuarı açıp yüzü gözü kana bulanmış cesedi torbadan çıkardılar, toprağı lekeleyen kan gölünün içine yerleştirdiler. Sonra cesedi orada bıraktılar, boş ceset torbasını aldılar ve gözden kayboldular.
Yirmili yaşlarında bir erkeğe aitti ceset, belli ki delikanlı çağında kopmuştu hayatla bağı. Dakikalar boyunca orada öylece kaldı ceset. Doğal olarak hiç kıpırdamadan… Değişen tek şey giderek küçülüp görünmez hale gelen kan gölüydü. O anda tuhaf bir hareketle ayağa fırladı delikanlı. Yüzündeki acı ifade, tıpkı kan gölü gibi önce şiddetini kaybetti, sonra silindi. Kısa bir an için şaşkınlık yayıldı yüzüne. Sonra da ifadesizlik… O ifadesizlik anı, adamın göğsünü boydan boya kaplamış bulunan kan lekesinin de küçüle küçüle bittiği andı. Lekenin gözden tümüyle kaybolduğu yerde önce küçük bir kıpırdanma oldu, sonra o ten kargaşasından bir mermi çıkarak “ppııııızzzzzz” diye bir ses çıkararak adamın bakış yönünün tersine doğru fırladı gitti ve daha büyük bir gürültü kopararak sıcak bir namlunun içine girdi. Namlu elbette bir silaha aitti ve o silah bir başka adamın elindeydi. Çenesinin sol yanında iki derin tıraş kesiği izi taşıyan soğukkanlı bir katilin elinde… Eliyle ceketinin ucunu hafifçe geriye iterek silahını belinin arkasında bir yere soktu adam. Kısa bir sessizlik oldu yine.
“!niskeceyedö iniledeB …atah yüküB” dedi yüzünde tıraş izi olan adam.
“!mıdnas rilezüd mesrürüdlö unO .udroyidig sret yeş reh ireb nadmığıtşınat alnunO” diye cevap verdi delikanlı ağlamaklı bir ses tonuyla.
“…ızık nal nüdrüdlö nedeN” diye bağırdı yüzünde tıraş izi olan adam.
Gözlerini kırpmadan uzun süre delikanlının yüzüne baktı adam. Sonra geriye doğru birkaç adım atarak arabasının yanına geldi. Kapıyı açtı, bindi. Alışılmadık sesler çıkararak hareket etti araba ve geri geri giderek gözden kayboldu.

Nuri Bilge Ceylan’ın ikinci uzun filmi Mayıs Sıkıntısı, ün olarak ondan sonraki filmlerinin gölgesinde kaldı belki ama ne görsellik ne içerik açısından onlardan aşağı kalmaz. Hatta kişisel fikrime göre sonraki iki filmi Uzak ve İklimler’den daha iyidir, hem görkemli hem komiktir, dolu dolu bir filmdir. Zamanında Fatih Özgüven’in, film hakkında “son dönem hareketlenen Türk sineması, ilk kez başyapıt düzeyinde bir film çıkardı” tarzından bir şey yazacak kadar heyecanlandığını hatırlıyorum. Ceylan’ın filmin adıyla ilgili bir soruya “Mayıs ayı bana hep bir sıkıntı verir, ondan öyle” gibi bir cevap verdiğini okumuştum. Ne kadar kişisel ve sanatsal bir açıklama! Ama filmin adını Mayıs Sıkıntısı koymak, ya da herhangi bir şeyin sıkıntısı koymak, zaten kısıtlı izleyici kitlesine, güçlü bir şekilde “Gelmeee!Gelmeee!” mesajı vermek değil midir? Üstelik film aslında hiç sıkıcı, sıkıntılı değilken, sıkıntı üzerine bile değilken…

Ezilenlerin Sosyalist Platformu diye bir yapılanma var, sanırım yakın dönemde parti oldular. Devrimci bir çizgide sert bir muhalefet sürdüren bir örgüt. Devrimci olmak, başlıbaşına sorunların çözümünü kitlenin ayaklanmasında görmek değil midir? Yani ilkelerinden ödün vermemek konusunda ne kadar kararlı olurlarsa olsunlar, asıl olarak bir kitle toplamak, daha çok insana hitap etmek, daha çok insanın, özellikle toplumun çoğunluğunu oluşturduğunu bildiğimiz yoksulların desteğini almak. Ama kitlenin bu harekete katılmak için, kendilerini “ezilen” olarak tanımlamasını beklemek, bana çok naif geliyor, gerçek bu olsa bile… İnsanoğlu koşullar ölümcül olmadığı sürece katlanma eğilimindedir, yani “evet, biraz geçim sıkıntısı var ama o kadar da eziliyoruz denemez canım” demeyi severler. “Allah’a şükür aç değiliz, açıkta değiliz” demeyi severler. Gerçekten aç veya açıkta olanları da “kurtuluş yok tek başına” sloganına inandırmak daha da zordur. Bunu kitlelerin bilinçsizliği diye kestirip atmak biraz eksik kalıyor.

Sol düşüncenin kitleselleşmesinin baş engellerinden biri, insanları durumlarının kötü olduğuna inandırmayı beklemesi aslında. İnsan durumunun kötü olduğunu kabullenmek istemez. Muhtemel/müstakbel taraftarlarına “ey şanlı kudretli milletimin kıllı aslanları” diye hitap eden siyaset biçimlerinin karşısına “ey ezilen, sömürülen, üç beş kodamanın elinde oyuncak olmuş halkımın sünepe insanları” diyerek çıkmak, biraz, dürüstlüğü salaklık sınırının ötesine taşımak oluyor. Sırf dramatik etki için bile, herkese malum olanın açık açık söylenmemesi meşrudur. Sonunda sürpriz şekilde katilin uşak olduğunun anlaşıldığı bir romanın adını “Uşağın Vahşeti” koymak istemeyiz (tam olmadı ama neyse).

Yoldaş Bulgakov’un mektubu henüz elime geçti. Bizleri üzmemek adına yazmamış olmasına rağmen, mektubun gönderildiği adresteki değişiklik, dostumuzun artık Bolşaya Sadovaya caddesi, numara on, daire ellide oturmadığını gösteriyor. Bu durum —sonunda hurafelere teslim olmuş— Bulgakov’un kendi tercihinin bir sonucuysa ne âlâ! Ama Parti’nin bir tasarrufuysa, Komintern sekretaryasındaki yoldaşların başını ağrıtacağımı bilmiş olun!

Kuvvetle muhtemeldir ki dairenin kötü şöhretine kafayı takan Mihail değil Tatyana olmuştur. Bilirsiniz işte, kadınlar böyle hurafelere inanmaya daha yatkındır. Bizimkiler taşınmadan evvel bu dairede, müteveffa kuyumcu Fougères’in elli yaşlarındaki dul karısı Anna Frantzevna otururmuş. Bu iş bilir hanım, dairesinin beş odasından üçünü kiraya vermiş. Bir süre sonra da açıklaması olanaksız olaylar meydana gelmeye başlamış: Evin ahalisi, birer birer, hiçbir iz bırakmadan kayboluyormuş.

Bir bayram günü, beyaz eldivenli saygılı bir polis, adını hatırlayamadığım ikinci kiracıyı, önemsiz bir evrak imzalamak üzere karakola çağırmış. Kiracı, hanımefendinin eski ve sadık hizmetkârı Anfissa’ya, arayan olursa, on dakikaya kadar döneceğini bildirmesini söyleyerek, polisle gitmiş. Tahmin ettiğiniz üzere, on dakika sonra dönmemiş; hatta bir daha hiç dönmemiş. İşin garibi, polis de onunla beraber sırra kadem basmış.

İki gün sonra ise diğer kiracı, yani Belomut kaybolmuş. Her sabaha benzer bir sabah, her zamanki araba onu işe götürmek üzere almış, ama her zamankinin aksine onu geri getirmemiş. Aslında araba da bir daha görülmemiş. Üzüntü ve şaşkınlık içindeki Bayan Belomut ise yas tutacak zaman bile bulamamış; o da aniden kayboluvermiş.

Belomut’un kaybolduğunu duyar duymaz alelacele yazlığından dönen Anna Frantzevna, Bayan Belomut da ortadan kaybolunca, uykusuz geçirdiği üç günün sonunda, tekrar yazlığına gitmiş. Geri dönmediğini söylemeye hacet yok sanırım! Bir başına kalan Anfissa ise günlerce ağlayıp durmuş. En sonunda, daireden sabaha kadar gürültü ve ışığın taştığı bir gece, o da kaybolmuş. Ondan sonra da tevatürün bini bir para: Artık, bir elmas entrikası mı dersiniz, yoksa Anfissa gibi karabüyü mü, siz bilirsiniz! Bendeniz, Mihail’in üç yıl evvel bir mektubunda yazdığı, bu evle alakalı gerçek duygularını ifade eden şiiri iktibasla iktifa edip asıl meseleye geçeceğim:

Bolşaya Sadovaya caddesinde

Koca bir blok apartman vardır

O blokta felaket içinde yaşar kardeşlerimiz:

Örgütlü proletarya

Ve tamamen etrafımı almıştır benim proletarya

Bir atommuşum gibi tıpkı (kıyaslama için özür dilerim)

İmkânlarımız hakikaten berbat

Hiçbir şey çalışmıyor, mesela A… Y…’muz

Lavabo da kafasına göre takılıyor

Gün boyu kuru da, geceleri yerlere akıtıyor

Solumda bir kadın sesi “Zavallı martı”yı söylemeye başlıyor

Ve sağ duvarımın ardında balalayka çalıyorlar

Yoldaş Bulgakov’un tefrika ettiği haberin son bölümünü aktarmadan hemen önce ise, haberde anlatılan olaylar neticesinde gerek Moskova’da gerekse diğer başkentlerde oluşan kafa karışıklığına çözüm olması temennisiyle, şahsi fikirlerimi paylaşmak isterim. Aslında şahsi olan sadece sonuçta varacağım önermeler olacak; yoksa aynen ustaların yöntemlerini tekrar edeceğim. Yoldaş Lenin’den bir hatırlatmayla işe başlayalım: “Bir şeyi bilmek için, bütün yanlarını, bütün bağlantılarını ve ara bağlantılarını iyice kavramamız, incelememiz gerekir. Bunu tam olarak asla başaramayacaksak da, çok yanlılık, yanılgılara ve katılığa karşı en iyi güvencedir.” Marksizm’in yasayan ruhunun, somut koşulların somut tahlili olduğunu söylediği zaman, Yoldaş Lenin tam da bu fikri dile getiriyordu. Bizim dogmacılarımız ise Lenin’in öğretisinin tersine, hiçbir somut şeyi tahlil etmek için kafalarını kullanmıyor, yazılarında ve konuşmalarında, partiye hiçbir yararı dokunmayan boş kalıpları terennüm edip duruyorlar.

Yoldaşlar, şu bir vakıa ki Şeytan Moskova’da yeryüzüne inmiştir. Bu fazlasıyla somut bir durumdur! Bu durum bizi, vakıayı inkâr etmeye değil, teorimizi gözden geçirmeye sürüklemelidir. Bu küçük makalede, hem bendenizin hem de makalenin boyundan büyük bu işe girişmeyeceğim. Sadece, meseleye nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair birkaç teklifte bulunacağım. Bu teklifleri —yine ustaların yolunu izleyerek— diyalektik materyalizm, ekonomi-politik ve bilimsel sosyalizm başlıkları altında toplayabiliriz.

Yoldaşlar! Bir zamanlar doğaüstü sayılan çoğu kuvvet ya da varlık, bilimsel ilerleme sayesinde, artık doğa yasalarıyla izah edilebiliyor. Peki, biz de “Doğaüstü henüz keşfedilmemiş doğadır” deyip işin içinden çıkabilecek miyiz? Yoksa bu ilerlemeciliğe gönül indirmeden, meseleyi daha gerilere götürüp, metafiziği yeniden mi tartışmalıyız? Evet! Nedir metafizik? Şunun şurasında, Rodoslunun birinin kitapları sıralarken yaptığı tercihin sonucu değil mi? O da insan zihnine ait bir kategorizasyon hatası olamaz mı? Yoldaşlar! Diyalektik materyalistler bu fırsatı kaçırmamalı, Şeytan’ın yeryüzüne inişini, fiziğin alanını metafiziği de kapsayacak şekilde genişletmeye dayanak olarak kullanmalıdırlar. O halde “Bir bilim olarak metafizik nasıl mümkündür?” sorusunu yeniden sormanın vakti gelmiştir. Bu vesileyle Kant’ın hatırlanması Marksistler için ayrıca ufuk açıcı olacaktır. Mesela, komünizmin Kantçı manada bir “koşulsuz buyruk” olduğunu neden söylemeyelim: Çünkü o fevkalade pratik ve ahlakidir. Bu koşulsuz buyruğun gerçekleşeceği tarihsel ve maddi koşulların teorik araştırması, “tarihsel zorunluluklar” meselesinin dogmatik şekilde algılanışına yol açarak, bizi insanlığın son ütopyasını inşa ediyor olduğumuz gerçeğini görmekten alıkoymasın. Bizler hem fertler hem de tarihsel aktörler olarak, her an kararlar alıp seçimler yapmakta değil miyiz? O halde, bizim de yıldızlı göğün altındaki başımızın yanına, içimize de bir yasa lazım gelmez mi? Yoksa, korkarım ki insanoğlunun bu son hayali de, “aller Anmassungen der Vernunft überhaupt” yüzünden, yeni bir köleci kâbusa dönüşecek.

Meseleyi ekonomi-politik açısından ele aldığımızda ise, genç işçi devletinin ekonomik bir saldırıyla karşı karşıya olduğu açıkça görülecektir. Yoldaş Bulgakov’un aktardığı haberin önceki bölümlerinde okuduğumuz üzere, Şeytan Moskova’da iki temel ekonomik faaliyette bulunmaktadır: Bir, Sovyet yurttaşlarına Sovyetler’de üretilmeyen giysiler dağıtmak; iki, birkaç gün sonra bira etiketi olduğu anlaşılacak kâğıtları banknota dönüştürerek etrafa savurmak. Birinci faaliyetin amacı, henüz işçi sınıfının terbiyesine kavuşmamış eski üst ve orta sınıfları burjuva modasının ışıltısıyla tavlamak ve yoldan çıkarmaktır. İkinci faaliyetin ise iki sonucu var: Bir yandan işçi devletinin parası devalüe edilirken bir yandan da itibarsızlaştırılıyor.

Meselenin stratejik ele alınışında ise biraz cesaret talep edeceğim. Şu apaçık ortadadır ki Şeytan işçi sınıfına ve onun genç devletine saldırmaktadır. Böylelikle Şeytan, günümüzde Emperyalizmin bir neferi ya da en hafif ifadeyle işbirlikçisi olarak konumlanmıştır. O halde bizlere düşen, Şeytan-Tanrı diyalektiğinden propaganda seviyesinde de olsa istifade edip, onun tarihsel bagajından hicap etmeyi de umursamadan, şu kadim sloganı, işçi sınıfı lehine, cesaretle, yeniden tarihin sahnesine çıkarmaktır: Yoldaşlar, “Tanrı bizimledir!”

[*] Kurmaca Alıştırmaları‘nın otuzuncu hikâyesinin girişidir.

İnsanlardan bir insandı.
Yollardan bir yol göründü günlerden bir gün ona.
Daha önce hiç kimsenin gitmediği bir yol…
Durmadı, düşünmedi, sual etmedi, hemen koyuldu yola.
Dağlar tepeler aştı.
Köyler, kasabalar, şehirler geçti.
Günler, aylar, yıllar boyu adım adım yürüdü yolu.
Sonra bir an geldi, yol bitiverdi.
Yolun bittiği yerde durup önce geriye baktı.
Arkasında bıraktığı o uzun yolculuğu geçirdi içinden.
Sonra döndü, âlemin yürümekle tükenmeyen uçsuz bucaksızlığına baktı sessizce.
İçine bir fısıltı düştü o anda.
Fısıltının gösterdiği istikamete doğru yürümeye başladı yine.
O yürüdükçe yol peşinden geldi.
O durunca yol da durdu.
Yolculuk kendi devri içinde sürüp gitti böyle.
Yolcu yol, yol da yolcu olmuştu artık.

Havalar

Yine sıcaklar bastırdı. Bu havaları hiç sevmem. Muhakeme becerisini yok eder. Gri hücreleri pembeleştirir, beyni pamuk helva haline getirir.

Güneş tepesinde patladığında, insan bir kaç numara aptallaşır. En basit kararlar bile içinden çıkılmaz hale gelir. Çişe gitsem mi gitmesem mi, sigaramı yaksam mı saklasam mı, parmağımı terliğe taksam mı takmasam mı? Günler böyle geçip gider.

Oysa mesela Danimarka’nın karanlık ve varoluşçu gerilimlerle dolu atmosferi öyle midir? Orada herkes bir alim bir feylezof olabilir. Meseleleri de bambaşkadır haliyle. Ama bunda yağmur çamur ve fırtınanın etkisini unutmamak gerekir.

Koy Hamlet’i koy Kierkegaard’ı bir Akdeniz kasabasına, oturt deniz suyuyla ıslanmış bir masaya, daya rakıyı ver deniz börülcesini, kalıyor mu bak ‘olmak ya da olmamak,’ kalıyor mu İbrahim ve İshak?

Götürüp Kaş’a bıraksak, Kafka bile en fazla bir kaç hafta dayanır. Sonra bir banka oturup bütün gün çekirdek çitleyebilir. Daha da fenası, ne bileyim, plajda şemsiye falan satmaya başlayabilir. Dönüşüm diye işte ben buna derim!

Kuzeye gidiniz, sevgili dostum. Her şeyin bir şeyi vardır. Düşünce de soğuk havada mukimdir.

Yağmurlarla sizin,

Hurşit Seçkin

Üstat, idman sırasında İsmail Dede Efendi’nin eserlerini terennüm ederdi.

1976 yapımı Rocky, bizim kuşağın çocuklarını çok yakından ilgilendiren bir hikaye anlatıyordu: Yoksul ve sahipsiz olabilirsin, fakat Eye of the Tiger şarkısı eşliğinde idman yaparsan zafer senindir.
Rocky evrensel bir anlatıydı. Bizdeki Keloğlan masalları ya da Köroğlu destanlarıyla paralellikler arzediyordu.
30 senemiz Rocky’yle geçti. İtalyan Aygırı bize doludizgin heyecanlar yaşattı. Sağolsun.
Gelgelelim Rocky filmlerindeki Apollon Creed, bariz bir biçimde Muhammed Ali’nin muadiliydi. [Serideki hamaset yüklü Amerikan milliyetçiliğine değinmeye bile gerek yok.] Adamımız; Muhammed Ali’ye ikizi değilse de amcaoğlu kadar benzeyen bir ağır sıklet şampiyonunu deviriyordu…
Artık işler değişti. Hong Kong yapımı Yip Man, Rocky’nin yerini alıyor. 2008 tarihli Yip Man’in ikincisi çekildi bu yıl. Yeni bölümde Yip Man, beyaz bir ağır sıklet boks şampiyonunu pataklıyor. Tamam, bu şampiyon İngiliz asıllı ve Rocky’ye kıyasla fazla şımarık. Fakat mesele o değil. Nasıl ki, ringde yenilemeyen Muhammed Ali, beyaz perdede mağlup edildiyse, Çinli Wing Chun ustası da Rocky’yi beyaz perdede zımbalıyor. Yip Man’de de hamaset yok değil. Var. Sanırım işin raconu bu.
Rocky’ye kızmıyorum. Çocukluğumuza, ilkgençliğimize tat katmıştır. Lakin devran dönüyor. Bruce Lee’nin de hocalığını yapmış hakikatli bir üstat olan Yip Man; bilge ve çok daha görkemli bir şampiyon. Doğu, Batı’dan rövanşı alıyor.
Yip Man filmleri bizim sinemalarımızda neden gösterime girmedi, bilemiyorum. Sanırım kültür endüstrisinin temelindeki [ticari zaaflara da denk düşen] dar kafalılıkla açıklanabilir bu durum.
Rocky mi, Yip Man mi? Bire on bahse girerim, Yip Man.

Yip Man 2 [Ip Man 2]
Yön.: Wilson Yip
Sen.: Edmond Wong
Oyn.: Donnie Yen, Lynn Hung
Yapım yılı: 2010

"İtalyan Aygırı'nın şahlanmasına 10 saniye..."

60. yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok

            romanlarda anlattılar filmlerde öpüştüler. anneannemin fısıldadığı öyküler var bir de durağına hiç uğramamış otobüsler. başkaları sevişirken gıcırdayan yatak yaylarına kulak kabarttın mı hiç. apartman önlerinde çekirdek çitleyen çocuklara dikkat ettin mi. yüksek sesle konuşan alçakları dinledin mi yeterince. o zaman çoraplarını çıkar çünkü aynı saftayız. 

            anlatıla anlatıla yalama olmuş hatıralar var çok şükür. başka hatıraların arasına karışıp bambaşka hatıralara dönüşen hatıralar. ve hiç yaşanmamış hatıralar var bence en güzelleri. o zaman ellerini ceplerinden çıkar çünkü kahve söyledik.

            gitmek istemediğin şehirlerden geliyorum geceleri. rüyalarında kuruyan nehirlerden geliyorum. bir kaplumbağanın kalbiyle geliyorum. bir kaplumbağanın kalbini sökersen o kalp bir saat daha atar. bir dere elli sene sonra taşar bir telefon yüz yıl çalar. ne öğrendik bu aşktan: insan bir gün herkesi unutabilir. o zaman hayaletlere inan çünkü onlar hep dokunabilir.