.

“2005 yılında İngiliz Peynir Kurulunun 200 gönüllü ile yaptığı deneye göre çedar peyniri ünlülerle ilgili rüyalara yol açarken, Kırmızı Leicester peyniri çocukluk anılarını su yüzüne çıkarıyor. Stilton peyniri yiyenlerin çoğu ise silah yerine yavru kedilerle savaşan askerler, vejetaryen timsahlar gibi çok acayip rüyalar gördüklerini söylemişledir.”  Dailymail, Eylül 2005.

Kaşar

Sevgili rüya günlüğü, dün gece okul kantininin işletmecisi olduğumu gördüm. Önce çok zor bir ihale ile kantinin işletme haklarını dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz teneffüslüğüne alıyordum. Kantinde biraz tadilat yapıyor, yeni elemanlarla sözleşmeler imzalıyordum. Kantinin duvarlarını turizm meslek lisesinden mezun çömezlerle kaplayıp çırak olarak da yumurta kartonlarıyla anlaşmıştım. Aslında aynaları da kullanmak istiyordum ama iş ortağım aynaların sendikal haklarının çok geniş olduğunu ve ileride ufak bir pozisyon değişikliğine bile gitsem kendimi birden sırlar konseyinde bulabileceğimi ima ediyordu. Dev tost makinelerinde sarımsaklı vafıl yapıyor, ince topuklu kadın ayakkabılarıyla duvarlara çiviler çakıyordum. Her ne hikmetse teneffüsler üç yıl sürüyordu. Diyeceksin seninki de kapsamlı bir rüyaymış. Evet, vallahi öyleydi. En az on yıl sürdü. Kalktığımda gözlerimde katarakt, dizlerimde de ağrı vardı. Günlük, sen sen ol iki yüz gram eski kaşarı ekmeksiz yeme.

Lor

Rüyamda düğündeydim. Ben kendim mi evleniyordum yoksa başka birisi mi evleniyordu hiç bilmiyorum. Üzerimde somon rengi bir takım elbise ve dantelli füme bir kravat var ama ceket benim ceketim değil gibi. Pantolon meğer kuzeniminmiş, düğün boyunca “Ne zaman geri vereceksin, halı sahaya gideceğim” diye yanıma gelip durdu. “Halı sahada somon rengi pantolon giyilmez” diyen dantelli kravatımdı. “Tırtıllar için de böyle kısıtlamalar getirmeye çalışmışlardı, sonuç ne? Bot pastasının yüzde yirmisine sahip oldular” biçiminde şarladı. “Bot pastası da ne?” dememe kalmadı salona yetmiş sekiz adet palyaço girip halay çekmeye başladı. Palyaçoların sayısından çok takma burunlarının beyaz olmasına şaşırmıştım. Bir de oynadıkça ufalanıyorlardı. Parkeler tamamen burun kırıntısıyla doldu. “Durun basmayın, nimettir, yetim hakkıdır” diyordum ama kimse dinlemedi. Sesim çıkmıyordu sanki. Bağırıyordum ama bağıramıyordum. Elime bir mikrofon tutuşturdular. Mikrofonu alınca emanet pantolonu çıkardım. Bu sırada kuzenim gelip beni eğitim bakanıyla tanıştırdı. Mikrofonu eğitim bakanına verdim. Uyanmadan hemen önce sahnede arabesk söyleyen büyük bir bardak süt vardı. Yüzünü ekşitmişti; içinde kıpraşan tırtıllar yüzünden bence.

İzmir Tulumu

Allah’ın cezası günlük, dün gece köşe yazarıydım. Haftada üç kere toplam bin vuruşluk yazı yazıyordum. Bin bölü üç; üç yüz otuz üç vuruş ve bir artıyordu. O tek vuruşu hangi yazıya yedireceğimi bilemiyordum. Kurdeşen döküyor, süpürgeyle süpürüyordum. Siyaset, spor, medya, halkla ve tankla ilişkiler… Tadımdan yenmiyordum. Entır tuşum ömür boyu garantiliydi, üç noktaları ucuz bulmuştum. Herkes beni seviyordu, ben hiç kimseyi sevmiyordum. Buna kâbus demek istemiyorum ama kâbus olmadığını da iddia edemem. Evime kitaplar ve yavru şemsiyeler yağıyordu. Şemsiyeleri okumak kolaydı da kitaplar zor oluyordu. Handiyse sabaha kadar gördüm bu rüyayı. Rüyalar birkaç saniye sürüyor diyorlar ya, tıraş. Tamam, belki bir gazete yazısını yazmak öyle olabilir ama bu rüya inanın öyle kısa falan sürmedi. 

(İllüstrasyon: Mark Fredrickson /ABD)

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi