.


Evde oturmuş televizyon seyrediyordum ki sol tarafıma aniden şiddetli bir ağrı indi.
Çocuklar başıma toplandılar, oğlan “Kalp krizi galiba, hemen hastaneye kaldıralım!” dedi.
Hemen telefon edildi, on dakika içinde ambulans geldi, dört ucumdan tutup beni önce bir sedyeye yatırdılar, sonra ambulansa atarak hastaneye gitmek üzere yola koyuldular. Kızım ve oğlum bu zor yolculukta beni yalnız bırakmamıştı.
Bir süre herkes sessizliğin sözünü dinledi, ağzını açmadı.
Sonra daha fazla dayanamadı bizim kız:
“Neden hastaneye kaldırıyoruz ki, hastanenin bulunduğu semt bizim eve göre rakım olarak epeyce aşağıda.”
Oğlum döndü ters ters baktı ona, bir şey demedi ama…
“Biz İşlektepe’de oturuyoruz, hastane Çukurköy’de… Hastaneye indirelim demeliyiz!” diye devam etti bizim kız. Eskiden beri vardı böyle takıntılı halleri.
Oğlan bu defa tahammül edemedi:
“Sırası mı şimdi bunların Mesrure, babamın haline baksana…”
Mesrure pek oralı değildi:
“Bir şeyi rakım olarak daha yukarıda olan bir yerden daha aşağıda olan bir yere nakletmeye “kaldırmak” demek saçma, düzeltmek lazım bu yanlışı!” diye söylendi.
Oğlan meseleyi bir şekilde kapatmak isteğiyle, “ Dilin kendi içinde bir mantığı vardır Mesrure, böyle söyleniyorsa bir sebebi vardır mutlaka!” dedi.
“Olur mu hiç öyle şey İrfan, bir şey ya mantıklıdır, ya mantıksızdır. Hastaneye kaldıralım diyoruz, ama yolda giderken sürekli iniş halindeyiz. Bu nasıl kaldırmak Allah aşkına!”
“Yani babam kalp krizi geçirmese millet olarak bu mantıksızlığı hiç düzeltemeyecektik diyorsun öyle mi Mesrure, saçmalama gözünü seveyim!”
“Bu çok önemli İrfan…..”
Uzadı gitti tabii bu böyle… Ben göğsümün üstünde Ağrı Dağı büyüklüğünde bir sancıyla gözlerimi ambulansın tavanına dikmiş bakıyorum mecburen. Kıpırdayacak mecalim yok. Tepemizde akşamın sessizliğini yırtan, kafa karıştırıcı ve mide bulandırıcı acı bir siren sesi… Ve el kadar ambulansın içinde bizim kızla oğlanın kendi aralarında düzenlediği mini dil şûrası… Kahrolası oturumlar, tebliğler, vs…
Sayılı dakika öyle de böyle de geçiyor neyse ki! Geldik dayandık biz de sonunda acilin kapısına. Beni sedyeyle birlikte hemen içeri aldılar, asansörle birkaç kat yukarı çıkartarak “yoğun bakım” olduğunu sandığım bir yere soktular alelacele. Bu arada kızla oğlan yanımda sedyeboyu koşuştururken hâlâ meseleyi tartışıyordu. Yoğun bakım olduğunu sandığım yerin kapısında onları sert bir ikazla durdurdular da, onlardan da, bir yere varmayacak o saçma sapan tartışmalarından da kurtuldum çok şükür!
Ama Ağrı Dağı yerinde duruyor, gittikçe de ağırlaşıyordu. Doktorlar, hemşireler telaşla etrafımda koşuşturdular, bana bir sürü birşeyler taktılar, iğneler vurdular. Haklarını yemeyeyim, hakikaten bir yoğun bakım vaziyeti vardı ortamda. Ama anlaşılan o ki benim çıktığım yolculuktan dönmeye pek niyetim yoktu. Farkediyor insan artık filmin sonunun geldiğini. Ben de fark ettim ve ümidimi kestim. Son nefesimi verdiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Sandığım kadar zor olmadı. Öldüm resmen. Ama nasıl olduysa doktorun sesini duyuyordum hâlâ:
“Ex oldu, morga kaldıralım cesedi hemşire hanım!”
Soğumaya niyetlenen bedenimi buz gibi etti bir anda bu sözler. Kabaydı, kırıcıydı, durmuş bir kalbe bile dokunuyordu harbiden. Ama hayat devam ediyordu tabii, ölen öldüğüyle kalıyordu. Nereden icap ettiyse, aklına espri yapmak geldi başımdaki kikirik hemşirenin:
“Neden kaldırıyoruz ki doktor bey, morg aşağıda değil mi?”
Doktor döndü, ters ters baktı hemşireye… Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki… Bilmediğim bir yere uzanıp bütün hayat ışıklarımı söndürdüm. Çok şükür bütün sesler de kesildi ardından. Bu saatten sonra ikinci dil şûrasını kaldıramazdım!

, 15 Şubat
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi