.

Ortaokuldaki ve lisedeki resim derslerimi, pastel boya kokuları eşliğinde, haddinden fazla renkli bir rüya gibi hatırlıyorum. Çizilen kompozisyonları, verilen konuları, aldığım notları, öğretmenlerin yüzlerini ve isimlerini çoktan unutmuş olsam da, bu derslerde bize iyice belletilmiş olan bir tutumu çok iyi hatırlıyorum: Resimde boş alan bırakılmaz.
Kompozisyonu daha çirkin kılsa bile, hiçbir gereği olmasa da, düpedüz işgüzarlık dahi olsa; her yerin iyice boyanması beklenirdi öğrencilerden. Boyanmamış her alan puan kırma vesilesiydi. Boş bırakılmış her santimetre kare tembellik göstergesiydi. Sınavda boş kâğıt vermek, resim dersi için de matematik dersinde olduğundan farksızdı. Ezberci eğitim anlayışı, ezbere en uzak kavramlardan biri olması gereken resim konusunda da iş başındaydı. En soyut düşünceler bile resim kâğıdının somut gerçekliğine ezberlenmiş pastel boya darbeleriyle kazınıyordu. Resim öğretmenleri güzel resimlerden çok, bir güzel boyanmış yüzeyler görmek istiyorlardı karşılarında. Bu çılgın tutum yüzünden yetenekten ve görsel algıdan çok, sabır ve parmak kası geliştiren bir dersti resim.
Üzerimizdeki baskıyı hatırlıyorum. Kocaman kâğıdın her yeri mutlaka dolmalıydı. Kâğıt israf edilmemeliydi (boya israf edilebilirdi ama). Resmin tüm yüzeyi boydan boya boyanmalıydı. Gökyüzü masmavi, zemin yemyeşil, güneş sapsarı… İdeal resim dersi dünyasında bir yer illa beyaz olacaksa bile boyanmalıydı. Örneğin bulutların içi, pastel boya takımının en fantastik ve ironik üyesi olan beyaz boya ile doldurulmalıydı. Boşluklar yok edilmeliyi. Gençlik boşluğa düşmemeliydi.
Hâl böyle olunca da, sanatla zanaatı birbirine karıştıran, boşlukların da kompozisyonun bir parçası olduğu gerçeğini görmezden gelen anti-minimalist öğretmenlerin pastel fetişizmine maruz kalıyorduk her resim dersinde. Ve onların gözüne girebilmek için göze nefes aldırmayan boğucu resimlere kurnazca imza atıyorduk her seferinde.

Arkadaşlarıma bu konuyu açtığım zaman ortak bir anıya sahip olmanın neşesiyle parlayan gözlerinden ve aynı şeyleri yaşadıklarını söylemelerinden bunun sadece kendi okuluma has bir tutum olmadığını anlıyorum. Böylece pastel tonlardaki bu renkli anı, kişisel tarihimin naif ayrıntılarından biri olmaktan çıkıp kitlesel travmalarımızın gizli öznelerinden birine dönüşüyor.
Ortaokuldaki ve lisedeki resim öğretmenlerimin bu yaklaşımı, adı ansiklopedilere geçmiş bir tür hastalık aslında: “Boşluk Korkusu” (Latincesi “Horror Vacui”)… İtalyan eleştirmen Mario Praz’ın Viktoryen dönemin iç mimari anlayışını tanımlamak için ürettiği bir terim olan Boşluk Korkusu, sanatta bir yüzeyi boş alan bırakmaktan ürkerek hınca hınç doldurma saplantısı olarak kabul ediliyor. Boş alanlara karşı gelişen bir fobi çeşidi…

Göç döneminin mücevher ve benzeri sanat nesneleri, arabesk İslam sanatı, antik Yunan’ın geometrik dönemi ve Rönesans eserlerinin bazıları Boşluk Korkusu sanatının önemli temsilcileri arasında sayılabilir. Ayrıca çocuk kitabı resimlerinde, “saykodelik” sanat akımında, akıl hastanelerinde çizilen resim örneklerinde (Outsider Art), yeraltı fanzin ve çizgi roman hareketinde, David Carson veya Vaughan Oliver gibi grafik tasarımcıların çalışmalarında bilinçli veya içgüdüsel olarak yaratılmış Boşluk Korkusu etkileri gözlenebilir. (Tabii ki bir dayatma sonucu değil de estetik bir tercih olarak oluşturulan sıkışık kompozisyonların varlığını da inkâr etmemek gerekir. Karşımıza çıkan her kaotik tabloyu bu fobiye bağlayarak geçiştiremeyiz.)

Boşluk Korkusu, sadece resimle sınırlandırılamayacak kadar derin ve kapsamlı bir konu aslında. Tüm sanat dallarında gözlenebilen ve bulaştığı hemen her eseri kısırlaştıran, yüzeyselleştiren, fakirleştiren bir tür kurmaca zaafı Horror Vacui.
Kadraja giren her kafanın sürekli konuştuğu, tüm diyalogların filmin konusuna gönderme yaptığı, her sahnesinde “bir şey” olan filmlerin yönetmenleri örneğin; resim derslerinde tüm yüzeyi boyama zihniyetini içine sindirmiş sanatçılar sanki… Söylenmeyenin, görülmeyenin hikâyeye katkısını unutan, görüntü akışıyla arka plandaki öyküyü birbirinden ayırmayan, boşlukların iç dolduran gerilimini tanımayan filmler çünkü bunlar…
Çizgi romanda, tiyatroda, edebiyatta, mimaride, hatta müzikte bile Boşluk Korkusu etkileri gözlenebilir. Her kareyi, her sahneyi, her paragrafı, her köşeyi, her saniyeyi anlamlı bir şeyle, etkili bir mesajla, estetik bir nesneyle, sarsıcı bir durumla, ilginç bir şeyle doldurma kaygısı, çok daha nitelikli veya etkileyici olabilecek eserleri göz veya kulak yoran bir hale getirebiliyor. Her yıl binlerce eser Horror Vacui’ye kurban veriliyor. Yoğunluk kavramı içeriğe nüfuz edemeden biçime takılıp kalıyor. Boşlukların da kompozisyonun bir parçası olduğu gerçeğini görmezden gelen anti-minimalist resim öğretmenlerinin pastel fetişizmi, ilkokul sıralarından hayatın her anına ve sanatın her türlüsüne acımasızca nüfuz ediyor.
Sanat eserlerinde daha büyük boşluklara ve daha uzun sessizliklere şahit olma dileğiyle…

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi