.

 

Banyodaydım. İyice sabunlanmıştım. Ellerim mellerim hep sabunluydu. İşim bitince suyu açmak istedim. Ellerim kaydı, açamadım. Tekrar denedim gene olmadı. Gıcık oldum. Küvetten çıkıp lavabo musluğunu denedim, onu da açamadım. Kapıyı denedim, kapı da aman vermedi. Kalakaldım. Ne suyu açabiliyor ne dışarı çıkabiliyordum. Hırsımdan gözlerim doldu. Biraz daha zorladım. Beceremedim. Çaresiz kuruyana kadar bekleyecektim.

Dakikalar geçti. Sabunluyken kurudukça derim çekildi, büzüldü. Ufacık kaldım. Küçüldükçe küçüldüm. Artık kaygan değildi ellerim ama bu sefer de bir dış fırçası boyuna indiğim için musluğu hiç açamadım. Ne çeşmeye ne de kapıya gücüm yetiyordu. Aynaya bakmak istedim, yetişemedim. Babaannemin geldiği günlerde küvette kullandığı tabureyi araba çalıştırmaya çalışan insanlar gibi ittirerek aynanın önüne getirdim. Tırmandım. Kendini göremedim. Ellerimi kaldırdım, salladım. Maalesef sadece parmaklarım giriyordu aynanın görüş alanına.

Zaman akıyordu. İşe gidemeyecektim ve gidemeyeceğimi haber vermek mümkün değildi. Dışarı çıkamadığım için telefon kullanabilmek de hayaldi. Havalandırma penceresine doğru yaklaştım: “İmdat” diye bağırdım. Karşılığında hava boşluğunda sesten ürkerek kaçışan güvercinlerin kanat seslerini duydum. Bir daha “İmdat” dedim. Kuşların guguruk sesleri bile beni bastırabiliyordu. “Banyoda kaldım. Kurtarın beni” diye tekrar tekrar denedim. Komşular duymuyorlardı. Yani, normal şartlarda insanlar banyoya girdiğinde acaba diğer banyolarda mahsur kalan biri var mı diye havalandırma penceresine kulak kabartmaz.

Canım çok sıkılmıştı. Oysa şimdi suyu açabilsem, bu küçük halimle küvetin tıpasını takar havuz keyfi yaşardım. Aynalı dolabımda sakladığım lastik ördeği alır deniz yatağı gibi binerdim. Küçülmenin de avantajları vardı ama asla banyoda kalmak pahasına değil. Çaresizdim. Ne sesimi duyan vardı ne de kapımı çalan. Yalnız yaşayan bir adamın normal şartlarda banyo kapısı sık sık çalınmaz.

Saatler geçti. Küvetin kenarına oturmuş banyo halısının makarnaya benzeyen iri tüyleriyle oynuyordum. Susamış ve acıkmıştım. İşe gidince kahvaltı yapmaya alışkın midem alarm veriyordu. Etrafa bakındım. Diş macununu düşündüm. Zar zor lavabonun üstüne çıkıp bir fırt aldım macundan. Acı geldi. Fırçaların olduğu plastik kupayı devirdim. İçinde diş fırçalandıktan sonra durulanan fırçadan süzülen sular birikirdi. O bayat suyu içtim. Aşağı indim. Birden geçen hafta beş yaşındaki kuzenimin yiyip banyoya attığı çikolatayı hatırladım. Ambalajı kaptığım gibi yalamaya başladım. İyi gelmişti bu. Enerjimi biraz toplayınca kapıyı yumruklamaya başladım. Ancak faydası olmadı. Takdir edersiniz ki el kadar bir insanın yumruklaması, çişi gelen kedinin kapıyı tırmalaması gibidir. Sadece görülürse etki yapar. Yumruklamaktan yorulunca banyo halısına uzandım. Vücudumda kuruyan köpük her yerimi kaşındırıyordu. Sabun artık düşmanımdı. Hem beni cüce haline getirmiş hem de cildimi tahriş etmişti. Beyaz beyaz alçı lekeleri oluşmuştu bedenimde. Sıkıştırdıkça sıkıştırıyor, cildimin gözeneklerine nefes aldırmıyordu. Daha ne kadar küçülebilirdim?

Susadığımda ne yapacağımı düşündüm. Klozetin sifonunu çeksem, akan suya bir kap tutup doldursam nasıl olur acaba diye geçti içimden. Mantıklı bir fikirdi. Beğendim. Önce bir kap bulmalıydım. Temiz bir kap. Az önce su içtiğim kupayı yüklendim. Tabureye tırmanıp klozetin üzerine çıktım. Kapağı açmak için ayrı bir çaba gerekiyordu. Bardağı orada bırakıp aşağı indim, lavaboya çıkıp tarağımı aldım. Tarağı manivela gibi kullanıp kapağı açtım. Klozetin içine girmem için ip lazımdı. Yoksa boğulabilirdim. Küvet tıkacının zincirinden boyumun iki katı uzunluğunda bir parça ayırdım. Zinciri klozetin iç kapağına sarıp bağladım. Bardağı yüklenerek zincir boyunca aşağı sarktım. Zincirin ucunu bardağın kulpundan geçirdim ve temiz suyun içine dolabileceği bir şekilde bıraktım. Dışarı çıkınca sifonu çekmenin işin en zor kısmı olduğunu daha iyi anladım. Başımı kaldırdım. Sifon ipi havalandırma penceresinin hizasında kalıyordu. Küvetin kenarına çıktım. Oradan tıkacın zincirinin kalan kısmının ucuna lavabonun altından bulduğum bir toplu iğneyi çengel yaparak taktım ve havalandırma penceresine İndiana Jones gibi tırmandım. Tek bir iş kalmıştı: Atlamak. Susuzluktan ya da açlıktan ölme tehlikesi insanı daha başka ölüm tehlikeleriyle baş başa bırakıyordu. Atladığımda sifon ipine tutunamaz da düşersem fayansların üzerine domates salçası gibi yayılabilirdim. Bu aklıma bir fikir getirdi. Eskimiş banyo süngeriyle yeni aldığım banyo süngerini üst üste koyup sifon ipinin tam altına getirdim. Ama mesafe gene de çoktu. Süngerleri taburenin üstüne taşıdım. Tabureyi de ipin altına kaydırdım. Tekrar pencereye tırmandım. Sifona konsantre olmuştum ki çok yakınımdan “gurk” diye bir ses duydum. Sanki bir nefes hissettim ensemde. Arkamı döndüğüm anda korkudan neredeyse bayılacaktım. Pembe gerdanlı, kurşuni gagalı bir kumruyla burun buruna gelmiştim. Pencere, menteşesi camın üst kenarında olduğu için aşağı kısmından ittirilerek dışarı doğru açılıyordu. Böylece dış taraftaki denizliğe konan bir kuş banyo sakiniyle tanışabiliyordu. Bütün olanlara mantıklı bir sebep bulmaya çalışıyordum, pencerenin bütün kimyasını, biyolojisini filan geçiriverdim bir saniyede aklımdan. Kuş ne olduğunu anlamadı önce. Sonra kafasını azıcık sağa eğerek yüzüme baktı. Yorgunluktan ve havasızlıktan alnı, yanakları kızarmış, göğsü körük gibi inip kalkan, fışkıran ter üzerindeki sabun kalıntılarını eritmeye hatta yer yer köpürtmeye başlamış bu tuhaf insan da kimdi böyle? Ben donup kalmıştım zaten. Çocuk dondurması gibi küçük ve çıplak bir arkeoloji profesörü olarak dev bir kumruyla boy ölçüşemezdim. Çaresiz kumrunun tepkisini bekleyecektim. Kumru bir gurk daha çıkardı. Birden kanatlanıp yukarı doğru uçtu. Kanatların rüzgârından düşecek gibi oldum bir an. Duvara tutundum. Denizlikte ufak tefek kırıntılar, pirinç taneleri vardı. Kuşlar düşürmüştü herhalde. Bir tane kullanılmış kulak çöpü, bir tane de çok eski tıraş bıçağı gördüm. İki tane kendi elim büyüklüğünde ekmek ve birkaç pirinç parçasını alıp aşağıya, süngerlerin üzerine doğru attım.  Sifon ipine baktım. Derin nefes aldım. Biraz gerilerek atladım. İpi yakaladım, atlamanın şiddetiyle biraz aşağıya kaydım, iple beraber sallanmaya başladım. O anda müthiş bir gürültüyle rezervuardan su boşaldı. Başarmıştım. İnşallah aşağıdaki kupanın başına bir şey gelmemiştir diyerek ipin sonundaki topuza kadar kaydım. Şimdi de Tarzan olmuştum. Sifon ipinde salınan üryan bir adamdım, Tarzanlık en çok bana yakışırdı. İpin sonuna geldiğimde aşağıdaki süngerle aramda kendi boyumun iki katı kadar mesafe kalmıştı. Gözümü kapayarak bıraktım kendimi. Yumuşak ve iç gıcıklayıcı zemini hissettiğimde zafer kazanmış gibiydim. Süngerden inerek klozete koştum. Çıktım, içeri baktım. Evvvet! Bardağa yarısına kadar su dolmuştu. Ekmeğim de vardı. Suyum da vardı. Hatta pilavım bile vardı. Çocukken bisikletin ön tekerleğini kaldırıp üç pedal atmayı başardığımdan beri hiç böyle mutlu olduğumu hatırlamıyordum. Zincire tutunarak bardağa indim ve kana kana su içtim. Yukarı çıkıp ekmek tanelerinden birini kemirmeye başladım. O sırada derinlerden bir zil sesi duydum.

***

Komşular kurtardı. İşe gelmediğim ve telefonlara da cevap vermediğim için merak etmişler, nasıl yaptılarsa önce apartman yöneticisine, oradan da kapıcıya ulaşmışlardı. Komşular banyoya girdiğinde karşılarında tuvalet kâğıdından yaptığı ihramı giymiş yirmi beş santimetre boyunda beni buldular.

Normale dönünce, hemen cep telefonuma koştum; on iki cevapsız çağrı ve dört kısa mesaj. Ne de güzel görünüyordu ekranda bildirimler. Hevesle baktım mesajlara; biri spor mağazasından, biri telefon operatöründen, kalan ikisi de bankadandı. Yeni kampanyaları müjdeliyorlardı. 

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi