.

Geçenlerde gökten zembille inmiş bir akşam vakti kafede tanıştığım karikatürist ondan söz etmeseydi belki de Hayalet Oğuz’un varlığından sonsuza dek haberdar olmayacaktım. Orta yaşlı munis yüzlü karikatürist bana ne iş yaptığımı sorduğunda “Kitap çevirmeniyim” diye cevap verdim. “O zaman Hayalet Oğuz ismini duymuşsundur?” diye çıkıştı, bir ajana parolayı soran başka bir ajan gibi. “İsmini duyduğum tek hayalet Casper” dedim muzipçe. Yüzünde beliren bir tebessümle karşılık verdi: “Çevirdiği romanlara kahraman olacak kadar sıradışı bir hayat yaşadı.” Gözlerimi faltaşı gibi açan bir merakla sordum: “Bir çevirmen mi? İnanılır gibi değil. Biz çevirmenler çoğunlukla evde çalıştığımızdan evcimen tipler olup çıkarız ve fazlasıyla sıradan bir hayatımız vardır. Bir kitabın başına oturup saatlerce çeviri yaparız. Başımızı kaldırıp pencereden dışarı baktığımızda da havanın çoktan kararmış olduğunu fark ederiz. Fazla hareket etmediğimiz için kolayca kilo alabiliriz. Bazılarımız bu ev eksenli hayatı abartıp asosyallik raddesine vardırır. Diğer bazılarımız 26’dan havuç yapabilir. Hepimizin içinde ‘Keşke fotosentez yapabilseydim de şu pimpirik yayınevlerinden para sökmek için bunca çırpınmasaydım anne!’ serzenişi yatar.”
Şenlenen ruhundan kopup gelen o munis (ikidir kullanıyorum bu kelimeyi, çok sevdim sevgideğer okur) bakışlarla anlatmaya koyuldu: “Sabit bir yeri olmadığı için mi, aylarca ortadan kaybolduğu için mi yoksa uzun boylu ama incecik olduğu için mi bilinmez, kendisine ‘hayalet’ lakabını takmışlar. Asıl adı Oğuz Haluk Alplaçin. 60’lı ve 70’li yıllarda İstanbul’daki bohem hayatın ünlü simalarından biriymiş. Can dostu Tezer Özlü’nün anlattıklarına bakılırsa şu koca dünyada tek bir çöpü bile yokmuş. Kuş misali bir gün bir arkadaşında, ertesi gün bir başkasında kalırmış. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atarmış. Resmi dairelere girip çıkmadığı gibi pasaportu da yokmuş. Hiç evlenmemiş.”
“Vay be, tam bir anti-kahraman desene,” diye araya girdim, hoşsohbet arkadaşım biraz soluklansın diye. Ne var ki bizimkisi hız kesmeden sözüne kaldığı yerden devam etti:
“Sade ama zevkli giyinir, kolanya sürer, azalan saçlarını özenle tarar, kara gözlüklerinin ardından dünyaya bakar, ince ve sevimli bir sesle konuşur, Bafra sigarası içermiş.”
O konuştukça içimi saran merak ve heyecan büyüyordu.
“Çevresindeki insanlara güleryüz gösterir, akıllıca esprilerle onları neşelendirirmiş. Çok ender insanda rastlanan bir zekası ve elliye yakın dostu varmış. Çiçek veya pasta gibi hediyeler almadan misafirliğe gitmezmiş.”
Keşke birazdan şu kapıdan içeriye girse de tanışsaydık diye içimden geçirdim.
“Balıkpazarı meyhanelerine, Beyoğlu lokanta ve gece kulüplerine ve kahvelere takılır, kurbağa bacağı, mantar turşusu gibi garip yiyecekler severmiş. Beyoğlu’na gelen ilginç filmleri de ilk gören o olurmuş. Parasını olunca dar paçalı bir blucin, bir kazak, bir montgomeri ya da mevsime göre yeni bir gömlek satın alırmış. İyi bir yemek yer, ardından Kulis, Papirüs gibi barlara uğrar, barmenlere önceki içki borçlarını öder, yanındakilere içki ısmarlarmış. Oracıkta rastgeldiği bir iki dostuna: ‘Şu paramı saklayıver, sonra senden isterim, hepsini bitirmeyeyim,’ der, belki o gece Klüp 12’de bir şişe viski açtırır, geceyi bir bar kadınının yanında, kadına dokunmadan sızarak geçirirmiş. Ertesi gün bir Bafra sigarası alacak parası kalmadan, gene Taksim-Beyoğlu çevresinde yaşamına başlarmış.”
. “Nasıl geçinirmiş peki?”
“Türkçeye çeviri ve derleme olarak yüze yakın kitap kazandırmış. Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor… gibilerden kullanmamış. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiymiş. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurmuş. Yüzlerce film senaryosu yazmış Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmezmiş.”
Sigarasının uzayan külünü kül tablasına dökerken konuşmasına ara vermesini fırsat bilip sordum: “Peki, ne tür kitaplar okurmuş bu cool Hayalet?”
“Çoğunlukla elinde bir İngilizce polisiye roman bulunurmuş. Cebinde dolaştırdığı kitapları ya bir dostundan alırmış ya da biraz sonra bir başkasına verirmiş. Birkaç şiir de yazmış.”
Bir an için karşımdaki insanın Hayalet Oğuz’a dair sonsuza dek konuşabileceği hissine kapıldım. Lakin o belki de vaktin ilerlemiş olmasından dolayı hikâyenin sonunu beklediğimden daha çabuk getirdi.
“Hayatının son aylarında İstanbul’u ‘Katmandu’ya benzetiyormuş. ‘Artık gerçekten yaşamak istemiyorum, hiç tadı yok’ diyormuş. 1975’te akciğer kanserinden boğularak ölmüş. Öldüğünde kırk altı yaşında ve kırk altı kilodaymış. Ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığı Ali Poyrazoğlu’na yanağından makas alarak takılmış:
“‘Tatlıhayat kurbanları gene nereye?’”

, 24 Nisan
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi