.

Evimin önündeki duvarda şöyle bir duvar yazısı var: “Ayık ol”

*

1988. Galatasaray Avrupa kupası maçı kazanmıştı. Bir akrabamızın evindeydik, o heyecanla sarı-kırmızı bir şey bulunamadı ve sokaktan korna çalan arabalar geçerken balkondaki çamaşır ipine kırmızı bir kırlent asıldı. Altı yaşındaydım. O akşam Galatasaraylı olmaya karar verdim.  

Fenerbahçe’den o yaştan beri hazzetmem. Çünkü hazzedersem yatılı okuduğum lisede sabahlara kadar maç kavgası yapamazdık. Seversem “ulan o pozisyon penaltıydı çakallar sizi” diyerek dostlarımla dalga geçemezdim. Zaten iki takım birden tutulmuyordu. Aynı anda Fenerbahçe’yi de tutsam Fenerbahçe Avrupa kupalarında bir maç kazandığında duyduğum tuhaf sevinci her defasında tazeleyemezdim. Fenerbahçe’yi de kendi takımım kadar sevseydim her maçta Galatasaray’ı yerle yeksan etmelerini tevekkülle karşılardım. Oysa bunu da seviyordum. Kadıköy’deki bir maçın sabahı, işyeri asansöründe ezikliğimden Fenerbahçeli arkadaşlarımı görmezden gelmeyi, hani mucizeler yaşanır da Ali Sami Yen’de filan 1-0 yenersek “bir de golümüz verilmedi hatırlatırım” diyerek sırnaşmayı seviyordum.

Geçtiğimiz yaz gözaltılarla başlayan sürecin başından beri tavrım şuydu: Fenerbahçeliler de dâhil herkes futbol kulüplerinin sık sık şike ve teşvik işlerine bulaştığını biliyor, bilmese bile kimseye bu fantastik bir şey gibi gelmiyor. Galatasaray’ın tek şansı geçen sene aşırı nal toplamasıydı.

Süreç başlayınca yayıncı kuruluşun eli ayağına dolaştı, çünkü çok para yatırmıştı. Karşılığını almak istiyordu. Fenerbahçelilerin dekoderlerini geri vermeye başladığı haberleri de gelince Fenerbahçe’nin küme düşürülmesi ihtimaline karşı play-off sistemi getirildi. Daha çok derbi daha çok mangır. Fenerbahçe küme düşmedi ve kedi yere indiğinde beş bacağı vardı.

Play-off dönemi ve sonrasında dikkatimi çeken ve bakış açımı değiştiren şeyler oldu. Geçenlerde bir spor programında akıllı ve sivri konuşan siyah tişörtlü bir abi “görmüyor musunuz, anlamıyor musunuz; bu Türkleri nasıl birbirine düşürürüz diye düşünen birinin aklına ilk olarak futbol gelir” dedi ve kafamda bazı floresanlar patladı, floresan patladığında etrafa beyaz bir toz yayılır. Kendimi boyut değiştirmiş gibi hissettim.

İddia ve savunmalardan başlayarak aylardır siyasallaştırılmaya çalışılan bir futbol görüyoruz. Uzun zamandır futbol sadece futbol değildi ama biz işin içinde malzemecisinden masörüne bazı sıradan adamlar görmeyi istiyorduk. En sıradanı da biz taraftarlardık. Şimdi insanlar yolun her iki tarafına geçmiş birbirine milletinden inancına, siyasi görüşünden annesinin hangi margarini kullandığına kadar giden konularda küfürler ediyor. Ben diyorum ki; yapmayın etmeyin.

Galatasaray’ın şampiyon olduğu dakikalarda Bahçelievler’deydim. Yedinci Cadde daracık fakat cıvıl cıvıl bir yerdir. Muhteşem bir sevinç, acayip bir kalabalık oldu. Yüzlerce kişi meşalaler yakıyor, korna çalıyor, zıplıyor, şarkı söylüyordu. Bir Galatasaraylı olarak şampiyon olmamıza elbette sevindim fakat Fenerbahçe ve Galatasaray forması giymiş gençlerin yan yana durması, konuşması, sevinip üzülmesi beni çok daha fazla etkiledi. Tatsız şeyler yaşanmıyor değildi ama sanki birbirlerini bulsa öldürürlermiş gibi bir algı oluşturulan rakip taraftarların aynı kaldırımda birbirine karışmasından mutluluk duydum.

Futbol kulüplerini ve/veya taraftarları komple direnişçi, ırkçı, mağdur, şikeci, emek savaşçısı, Atatürkçü, kumarbaz, cemaatçi, utanmaz, arlanmaz, kasap, bakkal, ezik vb. şeklinde kodlamak, vurgulamak ve dahası ortaya çıkıp bu yolla şahsi hırsları tatmin etmek yanlış. Herkes n’olur iki dakika düşünsün. Ne için yırtınıyoruz? Akşam ezanı okununca evimize gitmeyeceğiz mi? Ablamız fenerli, kardeşimiz cimbomlu değil mi? Günün mecburi klişesi olsun: Bu oyun çok tanıdık. Ben diyorum ki; ayık olalım.

*

Hani bir çeşme vardı İstanbul’da, her sene şampiyonun renklerine boyanıyordu. Güzel bir çeşme o.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi