.

Van’daki depremi, Allah’ın Kürtlere verdiği bir ceza olarak görenler oldu. Yarabbi, Diyarbakır’a da bir el atar mısın? diye soranlar bile oldu. Bu durumu kendini bilmezlikle, insanlıktan nasibini almamış olmakla veya içi boş bir hastalık kavramıyla açıkladığımızı sandığımız an, aslında üstünü örtmüş oluruz. Tür olarak değil sadece derece olarak farklılık gösteren, giderek memleketin ruhuna sinen bir kindarlıktan söz edebiliriz artık. Van depreminden sonra bunun en nefret dolu ifadeleriyle karşılaştık.

Unutmamak gerek ki nefret söylemi deli saçması değil aslında bir aklına mukayyet olma biçimidir. Bir tür sağlık programı, detoks kürü, çamur banyosudur. Kendiyle (ve ötekiyle) ilgilenme, kendine (ve ötekine) bakma yöntemidir. Nefret bir sürü mikro ve makro arınma ama daha çok arıtma eylemi üretir, bu eylemlerle kendini de yeniden üretmiş olur ve Allah’ın Kürtleri cezalandırdığını söylemek bu eylemlerden sadece biridir. Nefret ideolojisi, bütün hümanist hüsnü kuruntuların aksine insanlığı lav etmez; bir tür insan yapar, onu kurar.

İlla patolojiye başvuracaksak esas psikanalizin ‘aşırı özdeşleşme’ kavramına dikkat etmeliyiz. Hesap soranla, hüküm verenle aşırı özdeşleşmek gibi bir durum var çünkü burada. Buna devletle, ‘Türklük’le veya en az onun kadar hayali milletle aşırı özdeşleşmeyi de eklemek mümkün ve dahi kaçınılmaz. Tıpkı Hegel’in mutlak aydınlığının gözleri kör edip zifiri karanlığa dönmesi gibi, kendi yasasını Allah’a atfederek onunla aşırı özdeşleşen kişi esasen ona şirk koşuyordur, yani düpedüz onu yadsıyordur ama bundan bilinçli olarak bihaberdir.

Rus Biçimcileri’nin veya Brecht’in yapıtı tuhaflaştırarak, irkiltici hale getirerek okurla veya izleyenle arasında eleştirel bir alan açılmasını sağlamak olarak aldıkları yabancılaştırma tekniği, en geniş manasıyla ideolojik varlıklar olmaya devam ettiğimiz müddetçe önemini koruyacak. Bir başka yabancılaştırma, ortaya çıktığı dönemin toplumsal yapısında büyük bir sarsıntıya, hatta devrime yol açmış bir hipotezi, doktrini veya pratiği, neredeyse tamamen unutulduğu, formüle yahut dogmaya dönüştüğü koşullarda, baştaki şok edici etkisini ve mevcut olana kuvvetli müdahalesini tekrarlamak üzere geri çağırmakla da mümkün olabilir. Aralarındaki bariz düşünce farklılıklarına rağmen sanırım İhsan Eliaçık’ın ‘yaşayan Kur’an’, Slavoj Zizek’in de ‘Lenin’i tekrarlamak’ derken kast ettiği böylesi bir taktiksel irkiltme: Bizzat öğretinin ve pratiğin devrimci karakterine geri dönmek ve onu bugüne seslenir, bugüne müdahele eder hale getirmek.

Van depremini Kürtlerin hak ettikleri ilahi bir ceza olarak görenler neye irkilir? Kinlerini yansıtarak aşırı özdeşleştikleri bir perdeye dönüşen ilaha, demek kendilerine nasıl yabancılaşabilirler? Adına konuştuklarını düşündükleri ilahın hangi sözü geri çağrıldığında onlar üzerinde ufak da olsa bir şok etkisi yaratabilir? Duke Üniversitesi’nde İslam tarihi dersleri veren Bruce Lawrence’in The Qur’an: A Biography kitabını okuduktan sonra kısa bir bölümün aklımda özellikle yer ettiğini fark ettim. Tek bir kelime etrafında kurgulanıyor bölüm. Başka bir dildeki karşılığını (peace) görünce tuhaflaşan, silkinen, bütün aleladeliğinden sıyrılıp irkilten bir kelime: Selam! Yani barış. Kur’an’dan yapılan alıntılar için Elmalılı Hamdi Yazır’ın Türkçe mealinden faydalandım. Parantez içindeki açıklamalar orijinal metinde var.

‘’

Barış (selam) Kur’an’da önceliklidir:

Allah, selamet yurduna çağırıyor ve dilediğini de doğru yola hidayet ediyor. (Yunus suresi, 25. ayet. Lawrence’ın çevirisi ‘hem bu dünyada, hem ötekinde’ ifadesiyle bitiyor.)

Barış (selam) ile teslimiyet (islam) o kadar yakından ilişkilidir ki, ilk vahyin inmesinden son güne, yani Din Günü’ne kadar bu iki kavram birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılır.

Kur’an’ın ilk vahyedilişi melekvari varlıklar aracılığıyla olmuştur ve onlar barış dilekleriyle gelmişlerdir. Kur’an’ın bir bütün olarak Hz. Muhammed’e tebliğ edildiği ifade edilen Kadir Gecesi boyunca,

Melekler ve Ruh o gece rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selamettir. (Kadir suresi, 4. ve 5. ayetler)

Benzer bir şekilde, iman edenler Cennet’e girdiklerinde, onları ‘Selamun Aleyküm’ (Barış üzerinize olsun) diyen melekler karşılar (Araf suresi, 46. ayet; Ra’d suresi, 24. ayet; Nahl suresi, 32. ayet). İslam dünyasının her tarafında, ayrıca Müslümanların çoğunlukta olduğu Afrika ve Asya dışında da insanlar birbirlerine ‘Selamun Aleyküm’ derler, buna verilen karşılık da ‘Ve aleyküm selam’dır.

Fakat bu karşılık uzatılabilir. Bu alışkanlık da kaynağını Kur’an’ın şu emrinden alır ve onu pekiştirir:

Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. (Nisa suresi, 86. ayet)

‘Ondan daha güzeliyle’ karşılık verme genellikle insanlar uzun süre görüşmemişlerse olur. İlk selamdan ‘daha güzel’ini vermek için bir Müslüman, kendisini selamlayan kişi için peşpeşe iyi dilekler sıralayabilir: ‘Ve aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatüh’ (Barış ve Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun).

Bu dünyadaki barış, Kur’an’da sürekli olarak ahiretteki esenlikle ilişkilendirilir. 36. Sure olan Yasin suresi bu daimi ilişkiyi açıkça ortaya koyar. Din Günü geldiğinde,

Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir. (Yasin suresi, 53. ayet)

Ve sonra Din Günü’nün Maliki’nden (maliki yevmiddin, Fatiha suresi, 3. ayet) şu gelir:

(Onlara) Rahim olan Rab’den ‘selam’ sözü vardır. (Yasin suresi, 58. ayet)

Dolayısıyla, bu dünyada bir inananı diğerine bağlayan her günkü barış dileği, Allah’ın Din Günü’nde duyurduğu esenliği sezdirir niteliktedir.

‘’

Malum, çevirmen haindir. Saplantılı kelime tercihimin, bundan doğmuş olabilecek anlam daralmasının ve kakofoninin sorumluluğunu memnuniyetle üstleniyorum.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi