.

evolution

YÜZÜNE DE SÖYLERİM trafik kazası geçirmiş, yoğun bakımdaymış” dedi Boris Bey. “Şirketteki sessizliğin sebebi bu.”

Birkaç saat sonra DOBRAYIM BEN ve İÇİM DIŞIM BİR’in YÜZÜNE SÖYLERİM’i hastanede ziyarete gittiğini öğrendik ama bunu Boris Bey’e söyleyemedik. Zaten birkaç gündür durgundu. Gazetelerin her geçen gün daha fazla resimli basılmasından şikâyetçiydi. KORKULAN OLDU, DEHŞET ANLARI, SOKAK ORTASINDA VAHŞET manşetleri daha yeni istifa edip meslekten el etek çekmişken onlardan etkilenen arkadaşlarının da kafasının karışık olduğunu biliyorduk. “Bu gidişle kimse şöyle ağız tadıyla gazete okuyamayacak” diyordu.

Öğleden sonra distribütörlere yapacağım sunum sadece beş dakika sürdü. MUCİZE ÜRÜN, MUHTEŞEM KAMPANYA, SAHİP OLUN, SINIRSIZ ve LİMİTSİZ gibi ifadeleri kullanamıyordum. Bunların hepsi üç gece önce aynı uçakta İbiza’ya giderken yanlış hatırlamıyorsam Alp Dağları’na çakılmıştı. Distribütörler durumu anlayışla karşıladılar ve sunum bitince zor sorular sormayarak bana yardımcı oldular. Zaten çete operasyonları nedeniyle her yerde aranan ama sırra kadem basmış olan YANLIŞ MIYIM ve DÜNYANIN HİÇ BİR YERİNDE olmadan sormaları oldukça zordu.

Mesaiden sonra arkadaşlar bir şeyler içmek için ısrar etti. Herkesin morali bozuktu, kimse bu halde eve gitmek istemiyordu. Kafeye oturduk. Birimiz bekârdı, kalan üçümüz evliydik. Bekâr arkadaşımız Ceremi yemeğe geç kalacağımızı haber vermek için eşlerimize telefon etmeye gerek görmememize şaşırdı:

“Kimsenin eli telefona gitmiyor, hanımlarla bozuk muyuz?” diye sordu.

“Yok canım” dedi hepimizin adına konuşan Osvaldo, “İSTERSEN HİÇ GELME’nin lisansı iptal edilmişti. Biz de kadınları zor durumda bırakmamak için aramıyoruz” dedi.

“Daha kötüsü de var” dedim.

Ceremi ilgiyle bakıyor, üzüntümüze uyum sağlamaya çalışıyordu.

“Nasıl daha kötü? Yoksa BEN DE GELEYİM mi ölmüş?”

“Hayır, hayır bu bizi ilgilendiriyor. BU GECE TOPLANTIM VAR’ın gelirlerine ihtiyati tedbir kondu” diye zaten evli adamlarca ezberlenmiş bu kötü habere bir dikiş de ben attım. Ceremi dâhil herkesin başı öne düştü.

Yemek ve sohbeti çok uzatamadık. Tadımızı bir türlü bulamadık. Dönerken arabada radyoyu açtım. “VATAN HAİNİ’nin kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce kaçırılması nedeniyle bir grup genç öğleden sonra meydanlara çıktı. Aslında MEYDANLARA DÖKÜLMEK istediler ama bu deyim kredi kartı borçları nedeniyle bir haftadır cezaevindeydi. Gençler KAHROLSUN’u da kullanamadılar, çünkü yıllık izne ayrılmıştı. Gençler meydanda bir başka grupla karşılaştı. Onlar da LANET’in birkaç gündür kayıp olmasını, devletin onu koruyamamasını protesto ediyordu. Her nedense iki grup arasında arbede çıktı. Polis gençlere vişne suyu ve deodorantla müdahale etti. Emniyet müdürü, TAZYİKLİ SU ve BİBER GAZI isim tamlamalarının yurtdışında eğitime gönderilmesi sebebiyle şu an için göstericilere bu maddelerin sıkılamayacağını açıkladı.”

Eve girdiğimde dört yaşındaki kızım Sementa kucağıma atlarken, eşim Laila yüzüme boş boş bakıyordu. Ne olduğunu sorduğumda hiçbir şey söylemeden koluma girip televizyonun karşısına götürdü. Ekranda geçen altyazı SEN Mİ GELDİN sorusunun akşam saatlerinde ardında bir intihar mektubu bırakarak köprüden atladığını, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını haber veriyordu. İntihar mektubunda ne yazdığını çok merak ettim, hemen internetin başına oturdum. Mektupta “Elveda zalim dünya” yazıyormuş. Laila’ya seslendim: “ELVEDA ZALİM DÜNYA istifa etmemiş miydi?”

Mutfaktan cevap geldi: “Kabul edilmemiş.”

Hazır interneti açmışken sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarıma baktım. Çok tuhaf bir şekilde sayfalara büyük bir sessizlik hâkim olmuştu. Forumlar ve sosyal medyadaki ileti akışı yok denecek kadar azdı. Kimse tepki göstermiyor, kimse kimseye hak ettiği gibi sert cevaplar vermiyordu. Her şeye ne olmuştu böyle? E-posta kutumu açınca hemeneşimi çağırdım. Gelen en son postada bir arkadaşım (…)’ın askere çağırıldığını, (…) ve (…)’nın ise onu askere uğurlamaya gittiğini anlatıyor, birtakım noktalama işaretleri ile adeta gözyaşlarını tutamıyordu. Bunları Laila’ya okurken Sementa masadaki vazoyu devirip kırınca kadın kıpkırmızı oldu, sessizce ağlamaya başladı. Nedenini anlamış gibi koşarak gelen kızım bana bir zarf uzattı. Dil Kurumu’ndan geliyordu: “ALLAH KAHRETMESİN SENİ ÇOCUK GİBİ cümlesi tadilata alınmış olup, ikinci bir bildirime kadar kullanılmaması hususunda hassasiyet gösterilmesi rica olunur.” Küçük kızım sırıtıyordu. Eşim ağlıyordu. Her şey üst üste geliyordu.

Moralim zaten çökmüştü, üstüne bir de Laila’nın ağlaması yaramı kanırtmıştı. Onu teselli edici sözler söylemeye çalıştım. Ama eşimin cevap olarak verebileceği, isyan edip ferahlamasını sağlayacak şeylerin çoğunun kayıp, tutuklu ya da hasta olması durumu kötüleştiriyordu. İçinden gelenler boğazında her düğümlenişinde kendini hırsla sıkarak ağlama tonunu yükseltiyordu.

Bir teselli olarak, henüz “MÜZMİN öldü sayın seyirciler” haberini duymamıştık, yoksa bekârların hali ne olurdu?

Bir süre daha Laila’nın ağlamasını dinledikten sonra onları salonda bırakarak yatak odasına tabletimle oynamaya gittim. Bunu rahat yapıyordum çünkü BENDEN SIKILDIN MI ve ARTIK BENİ SEVMİYOR MUSUN cümlelerinin de yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuştu. Beş dakika sonra eşim, Sementa’nın uyku saatinin geldiğini söylemek ve en azından bakışlarıyla sitemini göstermek için odanın kapısında belirdi.

“Bunu kim uyutacak?” dedi. Hemen ardından böylesine önemli bir soruyu rahatça sorabildiğine şaşırdı. Bir hata mı yaptım diye tereddüt etti.

Üfüldeyerek kızın odasına geçtim. Sementa yatağına girmiş hevesle beni bekliyordu. Küçük ve ümit dolu gözlerine baktığımda doğduğu günleri yeniden hatırladım. O zamanlar böyle tuhaf olaylar yaşanmıyor, kelimelerin başına olmadık işler gelmiyordu. Kızımın ismini nasıl da güzel bir törenle koymuştuk. Şimdiki gibi çocuklara isim bulmak renkli top havuzunda rubik küp aramak kadar zor değildi. Sementa doğduktan birkaç ay sonra ismi başka bir ülkeye sığınma talep etti. Bir daha da kimse çocuğuna SEMENTA adını koyamadı.

Raftan eski bir masal kitabı seçip yüksek sesle okumaya başladım: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde vasat bir ülke varmış. Kralı halkıyla küs, ekonomisi istikrarsızmış. Bir gün gizemli ve yakışıklı bir tüccar heybeleri ışıl ışıl parlayan büyük bir kervanla ülkeye gelmiş…”

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi