.

Henüz kitaplarım yayımlanmamışken dahi, başıma gelecekleri biliyordum. Yakın arkadaşlarım, dostlarım şahittir: Yazdıklarımın sessizlikle geçiştirileceğinden emindim. Çünkü ne yaptığımı biliyordum. “Piyasa”nın asla sindiremeyeceği, kabul edemeyeceği öyküler yazıyordum. Abdülhak Şinasi’nin dehasından, Refik Halit Karay’ın jilet gibi keskin ferasetinden geçip Sait Faik naifliğine bir kere gönül indirince, seviye artık orada da duramazdı. Vüs’at O. Bener ve Bilge Karasu’yu tenzih edersek, doksanlara kadar Türk öykücülüğü yokuş aşağı yuvarlandı. Geldiği yeri Üç Jeton’un önsözünde şöyle izah etmeye çalışmıştım:

Savaş sonrası bunalımı aşmak için, edebiyatı edebiyat dışı kaynaklarla besleyerek ona kendini yeniden üreteme fırsatı verilmesini savunan Oulipocular bize neşeli bir miras bıraktı. Fakir de bu mirası epey yedim. Bu mirasyediliğimden dolayı bendenizi Türkçe öykü dünyasına dâhil etmeyen ana akıma karşı, Türkiye’deki öykü vasatından memnun olmadığımı her fırsatta dile getirdim. Biz belki İkinci Dünya Savaşı travmasını yaşamadık ama —bu askerî darbelerden mi kaynaklanıyor, garip modernleşmemizden mi, yoksa Sait Faik ya da doksan kuşağı etkisinden mi bilinmez— öykülerimizde garip bir bunalım gözlemliyordum. Öyle garip bir vasat oluşmuştu ki, herhangi bir dergide yayımlanan herhangi bir öyküyü okuduktan sonra, başka bir dergiden başka bir yazarı da okusanız, sesin, üslubun, “bunalım”ın değişmediğini görüyordunuz. Bir dönem Akademi’de hemen her öğrencinin çektiği, birörnek  “kısa metraj entel bunalımı” filmlerini andıran bu sıkıcı öyküler dışında bir şeyler okumak neredeyse mümkün değildi. Ne bir entrika, ne mizah, ne bilimkurgu ne de fantezi! Varsa yoksa birinci ya da üçüncü tekil şahıs anlatıcının varoluşsal bunalımları!

Bu vasatın hem üreticilerinin hem de sorumlularının, yazdıklarım hakkında bir söyleyeceği tabii ki olmayacaktı. Ne diyeceklerdi ki? Kendi yazdıkları, teşvik ettikleri, yayımladıkları şeyler öyküyse, fakirin yazdıkları neydi? Yok, benimkilere öykü diyeceksek, onlar ne ile iştigal ediyordu? Ortada konuşacak bir şey yoktu.

Ta ki “Edebiyat ve Yolun Sonu” başlıklı konuşmamın —epey sorunlu da olsa hâlâ arkasında durduğum— bir özeti gazetelerde haber olana kadar. Haber “Kafka’nın kahramanının böceğe dönüşümü çok tehlikeli” diye yayılınca, birkaç şair ve yazarın öncülüğünde, sosyal medya çakallarının önüne atıldım[1]. Bu çok cepheli saldırı sırasında gözümden kaçan bir ayrıntıyı bugün fark ettim. Öykü ve eleştiri camiasının piyasa yapıcılarından Semih Gümüş, kendisi bir şey yazmasa da iki kifayetsiz tahsillinin “tweet”ini yeniden paylaşmış.

Semih Gümüş

Yayımlanmış iki kitabımın, onlarca iddialı söyleşi ve makalemin karşısında taş kesilen Semih Gümüş, ilk defa benimle ilgili bir meseleye dâhil oluyordu. Gözyaşlarımı tutamadım. Bu vesileyle kendisine hem teşekkür etmek hem de bir davette bulunmak istedim: Semih Bey, hazır fakiri dikkate almışken bir iki cümlecik sarf etseniz de yüksek ilminizden mütefeyyiz olsak.


 

[1] Süreci anlatan yazım şuradadır: “Aklın kolektif sukutu: Türk okur-yazarının sefaleti”

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi