.

14 yaşımda okulu kırıp Taksim’den Harbiye’ye, külrengi bir yağmur altında el ele yürüdüğümüzde sevdim. Sonra anan okulu basıp “Sen misin kızımın konuştuğu çocuk!” diye kükrediğinde.
16 yaşımda okulunda konser verdiğimizde o zamanlar alemin en acemi solisti olmama rağmen nezaket gösterip sesimi Bruce Dickinson’a benzettiğin zaman sevdim.
20 yaşımda Marmara Ereğlisi’ndeki iskelede bir sabah Enis Batur’un “Gri Divan” kitabını verdiğin zaman sevdim. Şimdi bulamıyorum o baskıyı, sahaflarda bile.
23 yaşımda Sapho Club’da dans ederken karşılaştığım zaman. Kıvır kıvır akarken omuzlarından kadınlığın.
25 yaşımda yılbaşı gecesi elinde sepetle Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesinde beklerken gördüğüm zaman sevdim.
27 yaşımda bana klasik müzik sevdirme konusundaki inadından dolayı sevdim. Bach, Elgar, ama ille de Jacqueline du Pré!
29 yaşımda çalıştığım ofisin orta yerinde, bembeyaz giysiler içinde, bir Venüslü masumiyetiyle belirdiğin zaman.
33 yaşımda bir gece yaşadığın yalının penceresinden Boğaz’ı gösterip “o gemi ne zaman geçse ben seni düşüneceğim” dediğin zaman.
37 yaşımda karlı bir Sofya gecesi karşıma geçip “nihayet büyüdün galiba” diyerek kadehini dünyanın ve Tanrı’nın yalnızlığına kaldırdığında…
40 yaşımda fonda Yıldız Tilbe çalarken önüme bir kadeh koyduktan sonra “ikimiz de yeterince bedel ödemişiz, gel kalplerimizdeki güçleri birleştirelim” dediğin zaman.
Sonunda anladım ki sen aslında hep aynı kadındın. Aynı kusursuz, evrensel dişi. Saçları kozmik ışınlarla, yıldız tozlarıyla yıkanmış. Parmak uçlarında şimşeklerin dans ettiği.
Bense her defasında başka bir adam. Her defasında yenik düşüp değişmiş, bu yüzden senin kıymetini bilememiş başka bir budala.
Bunları anladığımda kadehini kaldırmış bana gülümsüyordun. Aynı anda sarı, kumral, kızıl, simsiyahtı saçların. Gözlerin aynı anda deniz mavisi ve elaydı. Fonda David Bowie çalıyordu. İçimde koca bir sarkaç gibi sallanıyordu zaman.

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi