.

Stanley Kubrick’in o filminde Peter Sellers’ın oynadığı Doktor Strangelove, siyah deri eldiven taktığı sağ elinde sinirsel bir rahatsızlıktan muzdaripti. Bu el kendi başına hareket ediyor, kontrol edilemiyordu. Hitler selamı veriyor, bazen de Doktor’u boğmaya çalışıyordu.

Filmi üniversite ikinci sınıfta izlemiştim. Altı ay sonra küçük bir kaza hayatımı değiştirdi. Fakülte kantinindeki meşrubat otomatına paramı attığım halde aşağıya hiçbir şey düşmemişti. Hakkımı yedirmek istemedim. Makineyi salladım işe yaramadı, tekme attım bana mısın demedi. Gömleğimi dirseğime kadar sıvayıp aşağıdaki delikten kolumu içeri soktum. Kola kutusu bir yerde takılmış olmalıydı. Parmaklarımın soğuk bir şeye temas ettiğini hissettiğim anda şimşek çaktı. Ayağımdaki fason spor ayakkabılar sayesinde kurtulmuştum. Gözümü hastanede açtığımda sağ kolum sargıdaydı. Bölüm başkanı koltuğunun altında iki buçuk litrelik gazozla ziyaretime geldiğinde firmaya elektrik kaçağı yüzünden dava açacaklarını söyledi.

İlk tuhaf belirtileri evde yatarken yaşadım. Birkaç kere elim durup dururken kıpırdamış, yemek masasında da hiç sevmediğim pul bibere uzanmıştı. Fakat doktorlar bir süre istemsiz hareketler olabilir diye uyardığı için önemsememiştim. Ancak üç gün sonra sabah beni tokatlayarak uyandırdığında kabul etmek zorunda kaldım: Strangelove sendromu sahibiydim artık.

Doktor konuyu önemsemedi. Bu tip otomat kazalarında böyle şeyler yaşanmasına alışıklarmış. İlaçların yan etkisi de olabilirmiş, iyi ki kendimi gazoz açacağı sanmıyormuşum. İçime sinmeyince başka doktorlara da gittim. İlki, sorunun psikolojik ve geçici olduğunu iddia etti, göz seğirmesi gibi düşünmeliymişim. İkincisi, Kubrick’in filmini izleyen birçok kişinin bu şikâyetle geldiğini hatta benim durumumdan daha kritik olanların mesela dilinin, ayak serçe parmağının ya da karaciğerinin bağımsız hareket ettiğini sananlar olduğunu söyledi. Üçüncüsü “Ben üroloğum, nörolog üst katta” dedi. Rezil olmuştum, kapıyı sağ elim çalmıştı.

Kerata çok güzel resim çiziyor, Barış Manço yüzükleri takıyor, muhteşem tokatlar atıyordu. Yemekhane sırasında önüme kaynamaya çalışan birinin ensesine öyle bir çaktı ki çocuk beline kadar nohut yemeği kazanına girdi. İstisnasız her selam verdiğimle tokalaşıyor, insanlara güven veriyordu. El sallıyor, işaret ediyor, parmak kaldırıyordu. Herkesle iyi geçiniyordu, kötülerin düşmanı mazlumun dostu olmuştu.

Fakat canımı sıkan yönleri de vardı. Acımasız derecede şakacı, çok inatçı, dayanılmaz bir muhalifti. Bağcıklı ayakkabı giyemez olmuştum çünkü sol elimle bağlamaya çalıştığımı çözüyordu. Arkadaşlarla sohbete başladığımda burnumu karıştırıyordu. İnternette sohbet ederken olur olmaz enter tuşuna basıyor, top sakal bırakmama ve daha önce muntazaman bakımını yaptığım tırnaklarımı kesmeme asla izin vermiyordu. Çoğunlukla bana uyum sağlasa da öyle zaman ve yerlerde başına buyruklaşıyordu ki küçük düşüyordum. Bir defa derste sunum yaparken taş-kâğıt-makas oynamaya başladı. Başka bir gün market sırasında sakız kutularından birini açıp içindekileri teker teker kasiyer kızın göğsünden içeri atmaya başladı. Kasiyer kız çığlık atınca güvenlik geldi. Kendisi cebime saklandı, baldırlarıma inen cop darbelerini sol elimle savunmaya çalıştım.

Asıl hünerini yaz gelince anlayacaktım. Kazadan iki ay sonra okul kapandı. Ailemle dört yıldızlı bir otele beş günlüğüne tatile gittik. Daha ilk akşam beni şaşkınlıklar içinde bıraktı. Sahildeki açık hava barında öylesine oturup, alkolsüz mango-şeftali kokteyli içerken yanımdaki sarışın kızın sol dizinde gezindiğini fark ettim. Ben çekmeye çalışsam da gücüm yetmedi. Paniklemiştim:

“Özür dilerim hanımefendi, bu elim bir hast-”

Kız işaret parmağıyla ağzıma dokunarak beni susturdu. Halinden memnun görünüyordu. Saçını boyatmış Mona Lisa gibi gülümsedi:

“Yüzüklerin ne kadar güzel.”

Ertesi gün havuzun başında buluştuk. Sağ elim gene iş başındaydı. Hemen kızın elini tutup hızla havuza attı. Çığlık çığlığa düştükten sonra başını sudan çıkararak saçlarını savuran hatunun gözleri büyümüştü:

“Sen manyaksın sevgilim.”

Kız havuzda yüzerken şezlonga uzanmış, kumral, otuzlu yaşlarda bir İngiliz kadının sırtını yağlamaya başladı sağ elim. Kadın zaten uyuyor muydu yoksa masaja başladıktan sonra mı uyudu hiç bilemiyorum. Uzun bir süre sonra uyandı ve yüzünü döndü:

“Extremely nice, you are very very nice man. Oh god! What a fantastic ring!”

Bir süre de göbeğine krem sürdü. Ben şaşkınlığımdan robot gibi olmuştum, itaat ediyordum. İngiliz kadın gene uyuyakalınca önceki ikisinden de genç, kızıl saçlı, sevimli bir kıza doğru çekti beni. Bunu da tuhaf bir şekilde yapıyordu. Nerede durursam durayım mutlaka bir şemsiye, bir şezlong her neyse tutunacak bir şey buluyor ve beni istediği yöne doğru çekiyordu. Kızın başının üzerindeki şemsiyeyi düzeltti ve gölgesi büyüyen kızın saçlarını usulca okşamaya başladı. Gözlerimi kıstım. Tokat ya da tekme bekliyordum ama hiçbir şey olmadı. Kız okuduğu Danielle Steel romanını bıraktı ve sağ elimi tutarak yanağına götürdü. Çocuksu sesini duydum:

“Ellerin ne kadar yumuşak öyle.”

Bu sırada sarışın kız havuzdan çıktı, yanımıza geldi. Danielle Steel’i tutup fırlattı, kafam da terliklerinden nasibini aldı. İngiliz kadın da ne ara uyandıysa acıyan başımı ovuştururken yüzüme güneş kremini fışkırtıverdi. Kızıl saçlı ne olduğunu anlayamamıştı. Kitabını yerden aldı, çantasını ve havlusunu toplayıp ağlayarak otele koştu. Peşinden gittim. Galiba kalbim silahlı mücadeleyi değil gözyaşı dökmeyi tercih eden birine yakınlık duyuyordu. Kızı üst katta yakaladım. Sağ elim cebimde pusmuştu, sol gözüm çok yanıyordu. Kız durdu, gözümü kıpkırmızı ve yaşlı görünce:

“Ağlıyor musun?” dedi.

“Sen ağlarsan ben de ağlarım” dedim.

Islak bir cam usulca kırılıyor sandım, meğer gülüyormuş. Sol elimle yanağımı sildim. Koltuğunun altında sayfaları kıvrılmış ve ıslanmış kitabı gösterdim:

“Ne anlatıyor?”

“Ay bilmiyorum” dedi. “Çok sıkıcı! Tatilde bu okunur diye verdiler.”

Mekanik bir ses duyduk. Koridorun sonundaki meşrubat makinesini tekmeleyen İngiliz kadını gördüm. Oraya doğru yürüdüm. Elini delikten sokacakmış gibi geldiğinden “Yapma! Don’t hand!” diye bağırdım. Beni görünce hâlâ elinde tuttuğu kremi gene sıktı. Bu kez iki gözüme birden geldi. Acıyla inleyip diz çökünce sağ elim cebimden çıkıp kadına sağlam bir Osmanlı tokadı ekledi ve kaşla göz arasında makinenin ürün çıkışına giriverdi.

Bir şimşek daha.

Uyandığımda hastanedeydim. Kızıl saçlı kız gülümseyerek üç parmağı hafif derecede yanmış sağ elimi tutuyor, elindeki boncuklu tırnak makasıyla tırnaklarımı kesiyordu:

“Bunlar çok uzamış ya, en son ne zaman kestin?”

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi