.

TABANCALI BİR KIZ DAHA </p><br /><br /><br />
<p>Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.<br /><br /><br /><br />
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (yetişkin bir seri katil erkekle ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.<br /><br /><br /><br />
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.<br /><br /><br /><br />
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.<br /><br /><br /><br />
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johanson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bunun nasıl olacağı konuda kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.<br /><br /><br /><br />
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha akıllı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.<br /><br /><br /><br />
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.<br /><br /><br /><br />
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.<br /><br /><br /><br />
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?<br /><br /><br /><br />
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intiihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”<br /><br /><br /><br />
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansonn da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.<br /><br /><br /><br />
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”<br /><br /><br /><br />
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.</p><br /><br /><br />
<p>MyBilet e-dergi, 10 Eylül 2014

Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (kiralık katil ile ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johansson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bu konuda afili kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha ahlaklı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansson da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.

Not: Bu yazının bir versiyonu MyBilet e-Dergi’nin 10 Eylül tarihli sayısında yayımlanmıştır.

, 18 Eylül
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi