.

– İsimlerinizi öğrenebilir miyim?
– Tigri ve Lew.
– Nereden geliyorsunuz? Sizi yola çıkaran şey neydi? Başınızdan geçen serüvenden biraz söz eder misiniz?
– Ormandan geliyoruz. Bir ülkeli olmak önemli değildir, çünkü ülkeler yalnızca kafalarımızda yer edinebilirler. Onlar gerçekte olmayan soyut kavramlardır. Üstelik insanları bölüp birbirlerinden ayırırlar. Savaşlara ve benzeri şeylere neden olurlar. Bazı insanların bu tür sorulara takıntılı olduğu bir gerçektir. Nerelisiniz, ne kadar zamandır yoldasınız, falan filan. Bu tip insanlar konuştukları kişiyi görmezler. Tek boyutlu bir resim çizerler ve aslında hiç olmadıkları bir ülkeye dair çok sıkıcı şeylerden bahsederler. Kimi zaman bu söylediklerini sadece kitaplardan okumuşlardır.
Ormanda kimlik kartları, pasaport kontrolleri ve sınırlar yoktur. Bir ağaç bir kuşa, “Nerelisin?” diye sormaz, sadece kuşun söylediği şarkıyı dinler. Kapalı sınırlar dünyada sefalet ve militarizmin gelişmesine yardımcı olmuştur. Bizim küçük uzay gemimiz dünya, şimdilerde Güney Afrika’da ayrımcılığın yapıldığı zamanı andırıyor. Tüm gezegen bir pasaport kanunuyla idare ediliyor. Belli bir tür pasaportun varsa özgürce dolaşıp istediğin yere gidebiliyorsun, bundan farklı bir pasaporta sahipsen geri dönmek zorundasın. Bob Marley bir şarkısında Haile Salaissie’nin şu sözlerine yer vermiştir:
“Bir insanın derisinin renginin gözlerinin renginden daha önemli olmayacağı güne değin savaşın olacağını söyleyebilirsin.”
Bir insana nerelisin diye sormak yerine ona dikkatlice bakmak daha iyidir. Bir kişi 1. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaporta sahip bulunmasına rağmen hâlâ fakir olabilir. 3. Dünya ülkelerinden birine ait bir pasaportu olmayan bir başkasının da gönlü çok zengin olabilir veya bunun tam tersi. Sözgelimi, niçin İngiliz yetkililer bir bölgeyi Jamaika’dan korurken, çoğu kez, tüm siyahları bir yere tıkayıp tüm beyazların oradan geçmesine izin verirler? Onlar hep siyah Jamaikalıların sorun çıkardığını söylerler. Oysa bu sorunların çoğunu çıkaranlar beyaz Avrupalılar değil midir? Aynı durum Türkiye için de geçerli. Pek çok Türk insanı –aslında onlar Avrupalıdır- yaşam koşulları, eğitim, dünya görüşü vb açılardan Avrupalılara denk veya benzerdir. Ama pasaportları yüzünden, vizeleri yoksa oralara gidememektedirler. Aksi halde şu sorulara muhatap olurlar: “Nerelisin?” Veya “Paran var mı?”. Türkiyeliyim dersen o zaman “Geri dönmek zorundasın!” derler sana. Ama neden? Tek neden yerleşimsel yansımalar, kültürel ayrımcılık ve toplumsal şartlar.
Kızılderililer, “Hiç kimse toprağın sahibi olamaz” derler. Sınırlar içimizdedir. Kendini dışa açtığında, bağın ülkeler arasında değil insanlar arasında olduğunu görürsün.
– Ne tür müzik yapıyorsunuz?
– Yaptığımız müziğe “sokak müziği” diyebiliriz. Bununla biz, herhangi bir müziği değil, içimizden gelen, içinde olduğumuz yer ve anla bağlantılı müziği kastediyoruz. Bu müzik bir tema üzerine doğaçlanır ve sokaktan etkilenir. Temelde mandolin ile flütün sesi bulunduğu için ona bir çeşit “folk müziği” diyebiliriz. Bazıları bu, Ortaçağ, İrlanda ya da Hint müziği mi? diye soruyor. Balalaika’nın sesinden dolayı bir İranlı, müziğimizin İran müziğine benzediğini söylemişti. Çok şaşırmıştım. Klarnet ve elektrogitarı da kullanmamızdan dolayı müziğimizin çağdaş ve hatta deneysel olduğunu ileri sürenler de oldu. En kolayı ona “dünya müziği” ya da “orman müziği”, ormandan, dünyadan, ormanın dünyasından gelen müzik olduğunu söylemek yahut dünya için müzik, yeni dünya için insanların müziği demek. Klarnet ve balalaikadan dolayı ona, kısmen çingene müziği, yine klarnetten dolayı Kelt müziği de denilebilir. Ya da içsel müzik, yeryüzü müziği veya yolculuk müziği. Bir keresinde Lew, “O bir çeşit psychedelic filme benziyor” demişti.
– Bu bilgisayar çağında kapalı yerleri, kulüpleri değil de sokakları tercih etmenizin sebebi nedir?
– Sokağı seçtik, çünkü orası insanlarla doğrudan ilişkiye geçilebilen bir yer. Kat yok, kapı yok, ışıklar ve ses sistemi yok. Oturup çalıyoruz ve insanlar dinleyip dinlememekte özgürler. İşlerinden evlerine dönen insanlar için bu bir sürprize benzer. Beklemedikleri bir yerden kulaklarına bir müzik çalınır. Bazen kayıtsızca yollarına devam ederler, bazen de gülerler. Sokakta kural yoktur. Yaptığımız şeyler ilgili istediğiniz yorumu geliştirmekte serbestsiniz; ister dinler isterse de duymuyormuş gibi yapabilirsiniz.
Benim için sokak bir yaşam yolu veya yaşam ırmağıdır. Orası bir geçit, her türlü insanın kendini orada bulduğu ve karşılaştığı bir yerdir. Onların bir kısmı alışverişe, önemli toplantılara yetişmek için aceleyle yürürken, bir kısmı da düşünceli bir halde yavaş adımlarla ilerler. Hepsinin içinde taşıdığı öyküler, endişeler, düşler, neşe ve yalnızlık vardır. Bizim çaldığımız müzik her nasılsa onların tümüne dokunur. Ve umarım içlerini değiştiriyordur. Sokakta çalmak bize yaratıcılık ve doğaçlama açısından, kapalı yerlerin verdiğinden daha çok özgürlük veriyor. Bir anda durup bize katılan başka müzisyenlerle karşılaşırız, çoğu zaman sokakta muazzam bir trafiğimiz olur. Bununla, kapalı yerlerde çalmadığımızı veya çalmayacağımızı söylemiyorum. Mülteci merkezinde, işgal evlerinde, arkadaş evlerinde, bazen dağlarda, festivallerde (herkese açık kapalı yerler), tiyatrolarda, tenis kortlarında, Hint çadırlarında ve daha pek çok yerde çaldık.
– Dinleyici profiliniz hakkında neler düşünüyorsunuz?
– Farklı farklı insanlar bizi dinler ve onların türü çaldığımız yer ve zamana göre değişir. Sözgelimi, pazarları sokak kalabalık olur, insanlar bir şey görmek isterler, seyir için zamanları ve ruh halleri uygundur. Onlardan bazılarını durduran şey, biz ve müziğimizdir. Ancak çoğu, sırf bir şeyler seyretmek için durur. Etrafımız kalabalıklaşma başladığında, kendimi konser veriyormuş gibi hissederim. Daha az insan varkenü daha az resmî iken müzik yapmak daha kolaydır. O zaman bir şov yaptığın hissine kapılmazsın. Dinleyicilerim arasında en çok çocukları seviyorum. Onlar bize daha fazla yaklaşmaktan korkmuyorlar. Dans ederler ve anne babalarından ziyade onlar bizimle daha uzun süre kalmak isterler. Doğaldırlar ve sanırım diğerlerinin onlardan öğrenecekleri çok şey var. Son aylarda hatırladığım en güzel şey, küçük bir kız çocuğunun tebessümüydü. O sırada kederliydim ve niçin çaldığımı bilmiyordum. İşte tam da hiç beklemediğim bir zamanda karşıma çıkan bir çocuğun gülümsemesi için müzik yapmanın değerli bir şey olduğunu hissettim.

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

, 2 Temmuz
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi