.

– Neden müziği seçtiniz? Müziğin işlevi nedir sizce?
– Müzik herkese konuşabilir. Biz sokakta pek çok sanat dalını bir araya getirip bir tür performans veya “happening” sergilemekten zevk alıyoruz. Bazen bu kendiliğinden oluyor. Herkesin şarkı söyleyip dans etmesi için sadece denemesi yeterli.
– Ne tür müzikler dinliyorsunuz? Hangi grup ve/veya şahıslar sizin müziğinizi etkilemiştir?
– Biz dünyanın değişik yerlerinden müzikler dinlemekten hoşlanırız; folk ve geleneksel müzikler. Ama en iyisi “gerçek deneyim”i yaşamaktır. Demek istediğim, bizim bulunduğumuz yerdeki müzisyenlerle buluşmak ya da konserlere gitmek, gerçekte ne olup bittiğine dair bize bir fikir verir. Ben Frank Zappa’yı severim. Modern bir besteci olarak müziğin çok farklı alanlarını etkilemiştir: rock, blues, jazz, orkestra müziği, ses denemeleri, gürültü ve bunların pek çok sentezi. O özellikle orkestrasyonla ilgilenmiş ve kendine özgü bir “sound” üretmiştir. Zappa sık sık gözdelerinden olan Edgard Varese’den alıntı yapardı: “Günümüzün bestecileri ölümü reddeder.” Sanırım biz de biraz ona benziyoruz; farklı sesleri, izlenimleri ve aletleri bir araya getirip kendi tarzımızı oluşturuyoruz.
– Yükselen elektronik müzik akımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
– Bana kalırsa elektronik müziğin en kötü yanı perküsyondur.. Bilgisayarların, gerçek davulların verdiği etkiyi ve hissi asla taklit edemeyeceğini veya onu yeniden yaratamayacağını düşünüyorum. Tıpkı birbirine benzemeyen kalp atışlarımız gibi davul vuruşları da hiçbir zaman tamamen birbirine benzemez. Ayrıca vuruşlar arasındaki sessizlik de çok önemlidir. Reklam, propaganda ve sentetik yiyecekler için yapılan müzik (son saniyesine kadar hesabı yapılan) de bizi gerçek deneyimden çok uzaklara götürür ve hepimizin içinde akan Afrika tonundaki arkaik nabız vuruşlarının gücünü azaltır. Elektronik davullar insan faktörünü yok etmektedirler. Bu davullar “pratik” olabilir, fakat yirmi tane Afrika davulunun yarattığı havanın ve duygunun aynısını üretemez. Bu tür müziklerin bir kısmı daha farklıdır, “soundscape”ler oluşturarak anlaşılması çok zor besteler ortaya çıkarırlar. Ben Frank Zappa’nın “Synclavier” parçasını seviyorum ve bu parçayı dinleyince her tür ses yapıları ve emprovizyonlarıyla tam bir orkestra çalışması yapmanın ne kadar pahalı ve zor olduğunu anlıyorum. Böylece “The Machine” parçasının da hakkını verebiliyorum. 80’lerden bazı punk gruplarını da seviyorum.
– Müziğiniz kendinizi ifade etmek için bir araç mı, bir yaşam tarzı mı yoksa bir hobi mi?
– Müzik yapmak bana göre ve herhalde genel olarak iç dünyayı, duyguları, düşünceleri, arzuları sözsüz ifade etmenin bir yoludur. Aynı zamanda bizim hayatımız o, ne konser ne de şov. Kalbimizde olanları müziğe veririz ve bu müzik bizizdir.
– 60’ların hippileri gibi görünüyorsunuz. 80’lerden sonra nasıl aynı felsefeyi ve yaşam biçimini sürdürebiliyorsunuz? – Bir hippi nedir ki? Siz bir hippi olmayan gibi mi görünüyorsunuz? Çoğu hippi sizin gibi görünür: jeanler, bir yelek, ne ok kısa ne çok uzun saçlar, ne takım elbise ne de kravat. Bizi bir filmden ya da kitaptan fırlamış karakterlere benzettiniz galiba. Biz hippi değiliz ve onlar gibi görünmeye de çalışmıyoruz. Biz olduğumuz kişileriz ve hepsi bu. Görünüş önemli değildir, belli giysiler sizi bir hippi ve başka giysiler ve saç biçimleri de normal bir kişi yapmaz. Sizi belirli bir biçimde düşünmeye ve bir sürü yanılsama üretmeye iten çok sayıda şablon vardır. Onların ötesine bakınca gerçek kişiyi göreceksiniz, sadece iki boyutlu bir resmi değil. Bu çeşit yaşam biçimi yüz, belki de bin yıldır süregelmektedir. Göçebe haberciler, dağları, ovaları, çölleri geçerek kasabadan kasabaya, köyden köye, kabileden kabileye, kaleden kaleye, panayırdan panayıra geçerek diğer topraklardan haberler taşırlardı. Çoban kavalları, Afrika davulları bir ormandan diğerine, vadilerden dağlara, aslanların topraklarından fillerin vatanlarına mesajlar yollardı. Bazıları 60’ların 1967’de başlayıp Vietnam Savaşı’nın bitimiyle (1974) sona erdiğini söylerler. Başkaları da 60’ların 50’lerdkei Beatnik hareketiyle başladığını iddia ederler. 40’ların Bebop hareketiyle, 30’ların işçi hareketleriyle ya da 20’lerin anarşist hareketiyle başladığını öne sürenler de vardır. Veya gerçeküstücü hareketle, şayet bu harekette zaman kavramı varsa! Ancak kurulu düzenlere, kirliliklere karşı hep bir isyan olmuştur ve sokaklarda, köylerde, ormanlarda sürekli müziğin sesi duyulmuştur. Birisi 60’ların önemli bir olayının, bir gösteri ortasında bir polisin çıkıp kocaman bir saati paramparça etmesi olduğunu söyledi. Bu olaydan önce insanlar oturmuş bir şeylerin olmasını bekliyorlardı. Genelde ortam barış yanlısı bir havadaydı. Derken biri, içinden “Zamanın canı cehenneme!” dedi ve saati parçaladı. Sonra polis vahşileşti ve insanları kırıp geçirmeye başladı. Göstericiler, bunun kapitalizmin büyük sembolü ve bazılarına göre tüm baskıların kaynağı olan zamanın yıkıcılığına o polisin dayanamamasından kaynaklandığını söylemişlerdi. Zaman paradır, zaman kısadır, zaman doğrudur, zaman düşmandır, “zaman yok”, “boş zaman”, “yoğun zaman”, “gerek zaman”, “sanal zaman” gibi bir sürü terane. İyi müzik çaldığınızda zaman diye bir şeyin olmadığını, zamanı hissetmediğinizi, kendinizi zamanın dışında bulduğunuzu görürsünüz. En büyük sanat eserleri “zamansız”dır. Kitle iletişim araçları 60’ların bittiğini söylüyor. Evet 60’lar bitmiş olabilir, ama devrim devam ediyor diyenler de var. Frank Zappa “Her şey şimdi olup bitmektedir” der. Antoine de Saint-Exupéry’e göre, “İnsan soyu doğal biçimde hep göçebe olagelmiş ve olagidecektir. Tabii her zaman bir sirk de gösterisini sürdürecektir.” .

Not: Bu röportaj İngilizce gerçekleştirilmiş olup tarafımdan Türkçeye çevrilip Merdiven Sanat dergisinin 21. sayısında (15 Haziran-15 Temmuz 2000) yayımlanmıştır. Orhan Düz.

, 12 Temmuz
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi