.

Vasfi Bey yeni açtığı mobilya dükkânında ağzına geleni sayıyordu: “Hay ben böyle devletin! Bizi sömürüyor şerefsizler!”

Aslında öyküdeki karakterim kesinlikle böyle biri değildi efendim hayır. Amma velakin dilini tutamıyordu: “Vergisine sıçayım! Para kazanmamış bir adamdan neden vergi alıyorsun? Ha? Param yok ki benim neyin vergisini alıyorsun? Bir şey satmamışım ki! Ne vergisi?!” Böyle değildi inanın. Ama gelin görün ki bu karaktere hâkim olamıyordum. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Karakterin yanına müşteri kılığında gidip: “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır. Devletin bekası için vergi gereklidir” diyerek yatıştırmaya çalıştım. Ama sanki geldiğimi bile fark etmemişti. Cinnet getiriyor gibiydi. “Kazanmadığım paranın vergisini benden neden alıyorsun? Bok gibi paralı bir sürü piç kurusu var. Alsana o pezevenklerden vergiyi!”

“Böyle yapma bak hapse atarlar seni” dedim. “Hapse mapse atamazlar. Ben hayali bir karakterim. Sen düşün. Seni atarlar” dedi rahatlıkla.

“İşte beni de zor duruma sokuyorsun. Lütfen sus artık. Sinirden ellerim titriyor bak gerçekten oturup ağlayacağım şimdi” dedim. Durdu. Şöyle bir baktı bana küçümseyerek, “Aslında benim söylediklerimden senin sorumlu tutulmaman gerekir” dedi. “Neden?” dedim, “Senin sözlerin benim sözlerim sayılmıyor mu?”

“Şeytanın yaptığı tüm kötülüklerden yaratıcısını mı sorumlu tutuyor insanlar?” diye sordu. “Aynı şey mi ikisi?” dedim. “Sen de bu dünyanın yaratıcısı değil misin? Sen de bir şeyi hayal ettiğinde ona ol demen yeterli değil mi? Senin için bu kadar kolay öyle değil mi?”

“Evet” dedim “kolaydır”

“İşte sen de kendi yaratıcının hayal ürünüsün. Yani aslında hepimiz hayal dünyasında yaşıyoruz. Benden bir farkın yok”

“Off… Saçma sapan konuşup kafamı bulandırıyorsun. Günaha sokuyorsun beni. Seni olduğun gibi bırakmalıydım. Yarım kalan öykülerin arasında” dedim.

Nerden çıkmıştı bu karakter karşıma böyle? Sinir olmuştum. “Öykümü rezil ettin!” dedim  “Bitiriyorum öyküyü”  “Bitirirsen bitir” dedi. Bir de pişkin ki. “Bitirmiyorum ulan. Sürün” dedim, “Kal öyle. Bak ben müşteri olarak gelmiştim belki bir şey alacaktım ama şimdi hiçbir şey almadan gidiyorum” “Gidersen git!” dedi, “Senin yüzünden değil mi her şey zaten? Yazıyorsun ama boş! Okunabilir bir şeyler yaz şöyle dişe dokunur bir şeyler” “Okuyan okuyor” dedim, “Okumuyorsan senin sorunun. Ayrıca kazansan da kazanmasan da vergini ödeyeceksin” “Ödemiyorum ulan!” dedi. “Sen ödemezsen çocukların öder, onlar ödemezse onların çocukları” “Benim çocuğum filan yok. Borç takıp gideceğim orospu çocuklarına” dedi. Ne yapıyordu öyle? Çekmeceden bir silah çıkardı. Kafasına dayadı. “Dur yapma” dedim “deli misin?!” “Delirttiler!” dedi “Dur!” Silahı elinden almaya çalışırken silah ateş aldı.

Şaşkın bir şekilde bakıyordu bana. “Neden öyle bakıyorsun?” dedim. “Kafanda bir boşluk var” dedi. “Bence senin kafanda boşluk var. Deminden beri saçmalayıp durdun” “Yok hayır” dedi dükkânındaki aynayı göstererek: “Bak kafanda bir delik açıldı” Sahi. Alnımdaki boşluktan ışık sızıyordu. Parmağımı içine soktum. “Yaptığını beğendin mi?” dedim. Öylece bakıyordu. “Ölmedin” dedi. “Ölmedim tabi. Ben yazarım. Öykü bitene kadar bana bir şey olmaz” Korkmuş gibiydi. Her şeyi yapabileceğim kafasına daha yeni dank etmişti. “Madem yazarsın kaldır o zaman şu vergiyi. Para kazanmamış insandan vergi almasın devlet”

“Öykülerimin gerçeğe uygun olması gerekli” dedim. “Saçmalama bilmiyor muyuz ne tür öyküler yazdığını. Gerçeğe uygun olmasıymış”

“Devlet benden aldığı paralarla ihtiyacımın olmadığı yatırımlar yapıyor, kaldırımlar yapıyor. İstemiyorum kardeşim! Şuradaki kaldırımları daha yeni yapmışlardı şimdi gene söküyorlar. Onun parası da benim cebimden çıkıyor. Ödemek istemiyorum! Sikeyim vergisini de ya!” Söylene söylene dükkânın arkasına yürümeye başladı. Duvarın ardında kayboldu.

“Aklıma bir fikir geldi!” dedim gittiği yere bağırarak. “Neymiş?!” dedi içerden seslenerek. “Ne yapıyorsun orada?” dedim. “Filtre kahve hazırlıyorum” dedi, “İster misin?”  “Olur” dedim. “Bak şöyle bir fikir geldi aklıma. Sen bir ada satın al ve kendi devletini kur” “Ada mı satın alayım? Ne adası? Hangi parayla?” “Parayı sorun etme. Ben yazarım” dedim. “İyi de ada satın alırsam yine birilerine vergi ödemem gerekmiyor mu?” dedi içerden kafasını uzatarak. “Yok” dedim, “Sen bağımsızlığını ilan edeceksin. Ülkeni kuracaksın. Diğer ülkelere seni tanımaları için bildiriler yollayacaksın. İnternet üzerinden ülkenin tanıtımı için yayınlar hazırlayacaksın. Rüzgâr ve güneş ile enerji üreteceksin. Kendi bağın, bahçen ve çiftliğin olacak. Dışarıdan hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaksın.” “Bunların hepsini sen yazacaksın öyle mi?” dedi. “Evet” dedim. “Ne gerekliyse sen bana söyle”

Elinde kahvelerle döndüğünde tabletimi alıp öykünün taslağını yazmaya başlamıştım bile. Heyecanlanmışa benziyordu. “İki tane de araba yazsana” dedi. “Ne yapacaksın arabayı adada? Yol yok ki” dedim. “Yakıtı nereden bulacaksın?” “E yaz işte ne gerekliyse. Adadan petrol de çıksın o zaman” dedi. “Yok artık” dedim. “O zaman ben de bu işte yokum” dedi hemen su koyuvererek.

“Benimle pazarlık mı ediyorsun?” dedim. “E o zaman güneş enerjisiyle çalıştır arabayı. Petrol mü kaldı zaten?” İsteklerine devam ediyordu: “Güzel de bir karım olsun” dedi. “Oldu” dedim: “Sarışın mı olsun esmer mi?” “Bazen sarışın olsun, bazen de esmer. Sonuçta yazar değil misin? Yazabilirsin” dedi. “Hayır” dedim, “adada yalnız olacaksın. Tek başına” “İstemiyorum” dedi. “Saçma sapan bir dünyaya soktun beni” “Efsane olacaksın” dedim. “Yemişim efsanesini” “Senin ağzın çok bozuk” dedim, “Çok aşırı tepkiler veriyorsun. Böyle bir karakterle ne yapacağımı bilmiyorum” “Tamam tamam” dedi, “küfür yok” “Hayır, böyle davranırsan kimse seni dinlemez ki. Kendine zarar.”

“Senin adın neydi?” dedim. “Vasfi” dedi. “Tamam Vasfi. Kurduğun ülkenin adı da Vasfi Cumhuriyeti olacak dedim. “Daha iyi bir isim bulamadın mı? Vasfi Krallığı olsun bari” dedi, “Ben kral olmak istiyorum.”

“Hayır, Cumhuriyet olacak.”

“Niyeymiş?”

“Çünkü en iyi yönetim şekli de ondan”

“Ulan adada bir kişi var zaten ne cumhuriyeti?” dedi. “Tamam” dedim “krallık olsun…” Onunla mı uğraşacağım?

“Bak” dedim yaptığım çizimi göstererek, “bu da senin bayrağın” “O ne öyle?” dedi. Açıkladım, “Mavi arka plandaki ters üçgen adayı temsil ediyor, aynı zamanda adının baş harfi olan ‘V‘ şeklinde. Nasıl olmuş?” Pek beğenmiş gibi bakmıyordu, dudaklarını büzdükten sonra “Taç da çiz de bari krallık olduğu belli olsun” dedi. “Olabilir” dedim, “Hem böylece o üçgen aynı zamanda kafasında taç olan Vasfi’nin suratını da temsil edebilir” “İyi işte. Çiz” dedi.

Anlatmaya devam ettim: “Adayı satın aldığın ülke senden vergi ödemeni isteyecek ısrarla. Ama sen vergi ödemeyi reddedeceksin. Hatta adaya gelip seni alıp götürmek isteyecekler. Bayrağını da indirip yerine kendi ülkelerinin bayrağını dikmek isteyecekler. Sen de onlarla savaşacaksın. Özgürlüğünün mücadelesini vereceksin” Bana: “Silahlar var mı silahlar? Beni Rambo gibi yapabilir misin?” diye sordu. “Hayır, bu daha çok mahkemelerde hakkını arayacağın bir hukuk mücadelesi olacak” dedim. “Sıkıcı” dedi. “Böyle bir öyküde yer almam ben” “Sana da öykü beğendiremiyoruz” dedim. “Sıkıcı yazıyorsun. Heyecanlı hale getirmelisin. Mesela beni Rambo gibi yap” dedi. “Hayır!” dedim.

Bu karakter gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Neden öyküye hala devam ettiğimi bilmiyordum. Kahvemden bir yudum aldım. Birden suratımda bir ıslaklık hissettim. Gözlerini belirtmiş bir şekilde bana bakıyordu, “Alnındaki delikten kahve fışkırıyor” dedi. Şaşırıp birden doğrularak: “Neden böyle oldu?” dedim. “Bilmiyorum” dedi. Böyle olmaması gerekiyordu. Şuna bak! Üstüm başım hep kahve olmuştu. “Silecek bir bez bir şey verir misin?” dedim kafamı öne eğerek. Alnımdan yere pıt pıt kahve damlıyordu. Kızmıştım: “O silahı alacaktın değil mi eline illa!”

Getirdiği peçete ile kafamı sildim ve anlatmaya devam ettim. “Mahkemelerde vereceğin mücadelede tüm servetini harcayacaksın”

“İyi ama sen de verdiğin her şeyi geri alıyorsun” “Bu böyledir ama” dedim, “Yaratıcı hep böyle yapar. Verdiği her şeyi geri alır” “Yani gerçeğe uygun olması gerekli…” “Evet” dedim, “hep böyle olur…”

“E arabam yok, kadınım yok, mahkemelerde sürünüyorum. Ben ne anladım bu işten?”

“Ne istiyorsun?” dedim “Derdin ne senin? Yazar benim. Sana ne oluyor?” Sinirden ayağa kalktım. “O kadar öykü yazdım senin gibi karaktere rastlamadım! Ne biçim bir karakterin varmış senin” “Tamam sakin ol” dedi.“Hayret bir şey ya!” “Tamam” dedi elini beni yatıştırmak için kaldırıp indirerek. “Otur sen. Anlat. Susuyorum” Cık cık cık… Oturdum ve öfkemi yatıştırmaya çalışarak anlatmaya devam ettim:

“Neticede şu olacak. Vergi ödemek istemeyen insanlar ile ödeyenler ikiye ayrılacaklar. Bu durumda vergi kredisi olanlar otobüse daha ucuza binecekler. Daha kestirme olan yollardan geçebilecekler. Herkes ülkeyi kullandığı kadar ödeyecek. Daha adil olacak her şey.”

“E benim ülke ne oldu?”

“Sen ülkeyi sattın ama karşılığında başka türlü bir bağımsızlık kazandın”

Düşünceli bir şekilde kafasını kaşıdı. Suratını ekşitti. “Olmadı mı? Sevmedin mi öyküyü?”

“Sonunu sevmedim” dedi. “Daha iyisini yazabiliyorsan kendin yaz” dedim, “Oturdum buraya sana laf anlatıyorum. Benim burada ne işim var? Normalde hiç gelmemem gerekirdi” dedim, “Şu halime bak. Kafamda bir delik açıldı, üstüm başım kahve oldu. Hadi bunlar neyse, saçma sapan konuştuğun için ceza alabilirim, hapse girebilirim senin yüzünden. Onu bunu bırak, ettiğin laflar yüzünden cehenneme bile gidebilirim!” Hiç oralı değildi. Bana arkasını dönmüş camdan dışarı bakıyordu. “Ne yapıyorsun sen?” dedim. “Düşünüyorum” dedi.  “Ne düşünüyorsun?” dedim.

“Ben başka ülke falan kurmak istemiyorum” dedi  “Başka bayrak da istemiyorum. Ben bu ülkenin bayrağına kurban olurum. Benim derdim sadece vergiyle. Param olsa veririm tabi neden vermeyeyim? Ama kazanmadığım paranın vergisini de neden ödeyeyim?” E ben de daha ne diyeyim? “Haklısın kardeşim” dedim, “Haklısın…”

, 27 Nisan
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi