.

David Crystal’in bildiğim kadarıyla Türkçe’de yayınlanan tek kitabı Dillerin Katli. Oysa David Crystal, İngilizce konuşan ülkelerde çok popüler yazar, dilbilim konusunda eğlenceli bir üslupla yazdığı kitaplar çok satanlar listelerinde. Richard Dawkins’in evrim için üstlendiği görevi, dilbilim için üstlenmiş denebilir.

Kitaplarının pek çevrilmemesi de anlaşılabilir, dille ilgili ve özellikle kendi dili İngilizce’yle ilgili yazıyor. Dolayısıyla pek çoğu, çevrilmesi pratikte imkansız metinler. Ama Dillerin Katli biraz daha farklı. Tüm dünya dillerini ilgilendiren bir konuda, daha sert ve politik bir kitap.

Bir dilin ortadan kaybolması, olagelmiş bir şey. Ama özellikle 19. yüzyıldan itibaren dünya dillerinde görülmemiş bir tükenme hızı var. Bundan 200 yıl önce, 50 bin civarında olduğu tahmin edilen dil sayısı, günümüzde 6000’e düşmüş, bunların yarısından fazlası da tükenmenin eşiğinde.

Crystal, dillerin yok olma süreçlerini ayrıntılı olarak inceliyor. Toplulukların çeşitli nedenlerle birbirine karışması sonucu ortadan kalkan diller olduğu gibi, sömürgeciler, soykırımcılar ve ulus-devletler tarafından bilinçli olarak yok edilen diller de var, ve özellikle son iki yüzyıldaki toplu yokoluş, doğal nedenlerden çok, bu tarz siyasi nedenlere bağlı.

Kitabın özellikle “Neden Önemsemeliyiz?” başlıklı bölümü ilginçti. Crystal, hayatını adadığı dil konusuna ilgisini ve sevgisini çoşkulu bir şekilde dile getiriyor. “Çünkü dil, insanlığın en büyük eseridir” diyor. Buna karşı çıkmak çok zor, insanı insan yapan şey, başka her şeyden önce dildir.

Bir dilin ortadan kalkması, bir canlı türünün soyunun tükenmesi kadar ürkütücü gelmiyor sanki. En azından, bir canlı türünün insan tarafından yok edilmesi, hemen hemen her zaman başka bir gelişmenin yan etkisidir. İnsanın özellikle düşünüp taşınıp bir türü ortadan kaldırması pek beklenmez (sivrisinekler için düşünüyoruz belki ama henüz onlarla boy ölçüşecek durumda değiliz).

Oysa dilleri yok etmek için planlar, komplolar, kampanyalar gırla.

Fransa’nın güney bölgesinde, Atlantik kıyısından İtalya sınırına kadar uzanan büyük bir alanı kapsayan bölgede, bundan yüz-yüzelli yıl öncesine kadar Oc dili konuşulurdu. Provençal de denilen ve en yakın akrabası Katalanca olan bu dil, Fransız milliyetçiliğine kurban edilerek ölme noktasına getirildi. Yüzyıl başında Fransa nüfusunun %30’unun anadili Oc diliydi, şimdi ise bu oran %1 civarında.

Oc dilinin tükenişi, Oc halkının, kuşaklar boyu süren baskı ve aşağılanma sonrası, çocukları onların çektiği sıkıntıları çekmesin diye, onlara kendi dillerini öğretmekten vazgeçmeleriyle desteklendi. Vergonha, Oc dilinde bir sözcük, “utanç” anlamında. Fransız devletinin politikasının bu halk üzerinde yarattığı etkiyi anlatıyor.

Yukarıdaki görüntü, Güney Fransa’daki bir ilkokulun duvarından alınmış: “Fransızca konuşun, temiz olun”. Güneyin ilkokul çocuklarına anne-babalarından öğrendikleri dilin pis bir şey olduğunu belletmeye çalışmışlar. Fransızca’yı temizlikle, kendi dillerini de pislikle özdeşleştirmeleri için uğraşılmış. Temiz olmak için önce ağızlarındaki bu pisliği temizlemeleri lazım. Yüce Fransız devletinin bu halka kuşaklar boyu reva gördüğü duygu bu işte: Utanç. Kendi dilinden utanma… İnsanı insan yapan şey öncelikle dil olduğuna göre, aslında insanlığından utanma…

Bir dilin bir başkasından daha gelişmiş ya da daha ilkel olabileceğine dair tarihi inanış artık neredeyse tümüyle yıkılmış durumda. Dilbilimciler, önceki yüzyıllarda pek de dikkatli bakmadıkları, dünyanın değişik köşelerindeki toplulukların dillerini incelediklerinde, şaşırtıcı gramer incelikleriyle karşılaşırlar. Aslında şaşırtıcı olacak bir tarafı yok, şaşırtıcı olması başlangıçtaki inanış yüzünden. Sözcük dağarcığının genişliği açısından farklar vardır tabii, ama kolayca yaşam tarzıyla açıklanabilecek farklardır. Dilin gramerinin karmaşıklığı ve kapsayıcılığı, toplumun yaşam tarzından pek etkilenmez. İnsanlar hangi coğrafyada, nasıl bir uygarlık içinde yaşarsa yaşasın, birbirleriyle konuşmak zorundadır, hatta birbirleriyle olabilecek en ayrıntılı şekilde konuşmak zorundadır. O yüzden, mesela, “inferential mood” denilen, bir bilginin doğrudan mı dolaylı mı elde edildiğinin eylem kipinden belirlenebilmesi gibi bir ayrıntı(Türkçe’deki “mişli geçmiş zaman”) İngilizce’de yoktur mesela, ama bazı dillerde üç dereceli olarak vardır. Yani doğrudan tanık olunan bir bilgi bir kiple aktarılır, doğrudan tanık olan kişiden öğrenilen başka bir kiple, araya başka kişiler girmişse başka bir kiple. Ama bu diller “büyük diller” değildir, artık sadece 3-5 kişinin bildiği ve yakın bir gelecekte artık hiç kimsenin bilmeyeceği dillerdir.

Dil, bu kadar hayati olduğu için belki, son derece kırılgandır. İnsan her an ve her toplumda konuşabilmek ve anlaşabilmek zorundadır, o yüzden hayatta kalma, dilini korumaya ağır basar. Başka bir dil öğrenmek zorundaysa bunu yapar insan, ama kendi dilini hep içinde taşıyarak; kendini, ilk öğrendiği ve en iyi bildiği dille ifade edememenin acısını hep duyarak…

İnsanlığın en büyük eseri olan dilin, insanlığın en büyük sefaleti olan devlet tarafından bu kadar kolay ezilebilmesi ne kadar kahredici!

, 30 Aralık
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi