.

Yağmurlu, sevimsiz bir perşembe akşamıydı. İşten çıkmış İstiklâl Caddesi’nin kırık taşlarının üzerinde bata çıka yürüyordum. Oynayan her taşın altından farklı miktarda su fışkırıyordu. Sokakta paramparça şemsiye cesetleri, çantamda yeni bitirdiğim öykümün çıktısı vardı. Ara sokağa girip dar ve kirli binanın üçüncü katındaki derginin danışmasına öykümü bıraktım. Zarfın üzerinde telefon numaram ve olumlu olumsuz dönüş beklediğime dair notum vardı.

Güneşli bir cuma öğleniydi. İşyerinde boş boş oturuyordum. Telefon çaldı. Arayan derginin editörü. Yaşı kestirilemeyen bir kadın sesi. Konuşarak ofis kapısının önüne çıktım. Durumun olumsuz olduğunu direkt konuya girmeyişinden anladım. Kısa ve gereksiz bir sohbetten sonra ses tonunu biraz değiştirerek öyküyü dergiye koymaya uygun bulmadıklarını söyledi. Çoğul konuşmuştu ama uygun bulmayan kendisiydi. Uygun bulmamışlarmış. Kurul toplanmış da saatler süren ateşli tartışmalar sonunda bu zor karar alınmıştı sanki. Tartışmaya girmeden telefonu kapatmak istiyordu.

Derin bir nefes alıp nedenini sordum. Keşke sormasaydım. Bir anda küstahlaştı. Bu kurmacanın açık edilmesi numaralarına, böyle zorlama postmodern denemelere kapalı olduklarını söyledi. Şoke olmuştum. “Uygun bulmadık” de geç. “Beğendik ama yerimiz yok” de kapat konuyu. Ne sataşıyorsun? Ne laf sokuyorsun? Kabahat bende hesap soruyorum. Huyum böyle ne yapayım? Sormasam ölürüm.

Biraz da yazdığıma çok güvendiğim için üstelemiştim. İki ay boyunca uğraşıp gerçekten iyi bir iş çıkarmıştım. Öyküm, bir yazarın hikayesini dergiye bırakışı ve editörle bu öyküyü neden yayımlamak istemediklerini tartışması üzerineydi. Sonunda da yazar tüm çabalarına rağmen editörü ikna edemiyordu. Basılmayan bir öykünün hikayesinin dergide basılı olması fikrini ilginç buluyordum. Anlaşılan karşı taraf benimle aynı fikirde değildi.

“Zorlama postmodern denemeler mi? Ama bu zorlama değil ki gerçek. İşte bakın şu anda birebir öyküdeki durumu yaşıyoruz.”
“Gerçek olunca tamam ama yazınca gerçekçi olmuyor işte.”

Ukalalığa devam. Hayal kırıklığına uğramıştım. Böyle bir tepkiyi hiç beklemiyordum. Kırıldığımı anlayınca üzüldü herhalde. Bu editörlerin işi de psikologdan zor.
“Bir de asıl sorun çok kısa olması” dedi. Bak şimdi oldu. Medeni insanlar gibi kıvırt işte böyle. Kimse depresyona girmesin.

“Format gereği 7.500 vuruşun üstünde öyküler yayınlıyoruz. Sizinki 3.000 civarı. Şimdi bunu uzatsanız da tadı kaçar.” Manik döneme girdi galiba. Gönül alma işini abartmaya başladı. Hangi tadı kaçacak?
“Diliniz çok güzel aslında keşke bir öykünün yazılması ve reddedilmesi üzerine yazacağınıza gerçekten bir öykü yazsaymışsınız.”
“Bu da bir öykü ama. Öykünün öyküsü.”

Bu açıklama hoşuma gitmişti. “Keşke adını ‘Öykünün Öyküsü’ koysaymışım” diye düşündüm. Çok daha kötü bir başlık atmıştım dosyaya: “Yayımlanmamış Bir Öykü”. Parlak güneşin altında yüzümü süratle karartıp son bir kez zorladım.
“Peki adı ‘Öykünün Öyküsü’ olsa? Yani bu başlıkla yayınlasanız olmaz mı yine?” “Olmaz kusura bakmayın lütfen.”

Kendimden tiksinmeye başlamıştım. Midem bulanıyordu.
“Peki anlıyorum. Size iyi çalışmalar. Gerçekten bir öykü yazarsam görüşürüz o zaman.”
“Her zaman bekleriz.”
Çok beklersin.

Not: Bu öykü, Notos’un Şubat-Mart 2012 sayısında yayımlanmıştır.

, 17 Haziran
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi