Yazarın arşivi
Devlet örgütlenmesinin sürekli tartışma konusu olduğu bir ülkede yaşadığımız için şanslıyız. Herkes, her an sistemin baştan tasarlanması üzerine fikirler yürütebiliyor. Bol bol deneme yanılma alanımız var. Anglosakson olsaydık her şey çok daha sıkıcı olacaktı. ABD 200 yıldan fazladır, Britanya neredeyse 300 yıldır aşağı yukarı aynı sistemle yönetiliyor. Aslında sadece sıkıcı değil, riskli de. Son derece problemli olmasına rağmen kemikleşmiş olan bu sistemler üzerine geniş bir gelenek inşa edilmiş. Aynı şekilde sürdürüldükçe esnemesi, değişmesi giderek zorlaşıyor. Oysa biz, her an bambaşka bir sisteme geçebiliriz. O sırada kafamızın nasıl olduğuna bağlı.
Yeni anayasa çalışmaları ile başkanlık sistemi tartışması da yeniden başladı. İlginç bir şekilde bu tartışmalar, komşudaki “hükümet krizi” ile aynı zamana denk geldi. Hükümet krizi, yani hükümet kuramama döngüsü, parlementer sistemin zırt dediği yer. Hükümet kurma görevini sırayla en çok sandalye kazanan üç parti aldılar, yapamadılar, görevi iade ettiler. Şimdi yeniden seçim olacak. Yeniden seçim olduğunda, aynı sandalye dağılımının ortaya çıkmaması için hiçbir neden yok. Çünkü son seçimden beri seçmen tercihlerini derinden etkileyecek pek bir şey de olmamış olacak. Yine benzer dağılım olursa, yine sırayla hükümet kurma görevi alacaklar, yine görevi iade edecekler. Yine seçime gidilecek. Nereye kadar? Belli değil. Sistemde bunun cevabı yok.
Bilgisayar programı yazanlar bilirler, programın sonsuz döngüye düşmesi riski vardır. Belli bir koşul sağlanana kadar devam edecek bir döngü yazarsınız, ama yazdığınız sırada ne siz, ne de bilgisayar, bu koşulun asla sağlanamayacağını algılamayabilir. Program, siz bilgisayarı fişten çekene kadar çalışmaya devam eder.
Tabii siyasi sistemde birileri bu döngüden kurtulmak için bir şeyler değiştirir. Darbe olur, devrim olur, ya da daha normali, önceden koalisyon kurmak istemedikleri partiyle koalisyona razı olurlar. Tekrar seçime gidilmesi, bu tavrı değiştirmenin ilk olarak seçmenlerden beklenmesi demek. Birilerinin, hatta oldukça çok sayıda insanın oylarını değiştireceğini umuyorlar. Anlaması zor, ama sonuç vermesi mümkün.
Siyasi kuramcılar, eminim bilgisayar programcılarının hesaba katmadığı bazı şeyleri de hesaba katıyorlardır. Mühendis bakış açısından bakarsanız, karşınızdaki sorun yürütme erkinin başkanını belirlemekse, bunu en kolay ve etkili şekilde seçimle çözersiniz. İki turlu (ya da daha çok turlu) seçim, son tura iki aday bırakarak, en son turda kazananın oyların yarısından fazlasını almasını garantiler.
Ama tabii ki bu, ilk turda oy verdiği aday elenen seçmenlerin, ikinci, üçüncü ya da beşinci tercihi olan bir adaya oy vermesi zorunluluğunu doğurur. Üstelik sonunda bu aday seçildiğinde, ona ehven-i şer diyerek oy verenlere karşı hiçbir sorumluluğu olmaz. Bir sonraki seçime kadar onu oradan alacak hiçbir güç yoktur (tabii çocuk tacizi falan yapmadığı sürece).
Parlementer sistem, çoğunluk sağlanamadığında, koalisyon kurmayı gerektirdiği için, iktidarın belli bir uzlaşma sonucu ortaya çıkması ve bu uzlaşma zeminine sadık kalması zorunluluğunu getirir. Bunu sağlamak için, sonsuz döngüye düşme riski göze alınmak zorundadır.
Bu göze alınabilir bir risk midir? 1930′larda Almanya’da Nazileri iktidara taşıyan süreç, böyle bir hükümet kuramama döngüsüyle başlamıştı. Arka arkaya defalarca seçimler yapıldı, her seçimde zıtlaşma, kutuplaşma arttı. Seçmen bu trende uyarak daha manyak partilere kaydı. Nazilerin oy oranı birkaç yıl içinde sıfırdan %40′lara kadar çıktı. Daha yakın dönemde Belçika bölünmenin eşiğine geldi. Yunanistan’da ne olacağı meçhul. Ama uzun yıllardır aynı koalisyon hükümetleriyle yönetilen ülkeler de var.
Galiba, buradaki kilit soru, koalisyonu olumlu bir şey olarak görüp görmediğimiz… Pek çok Avrupa ülkesi için, koalisyon en normal ve doğal hükümet biçimi. Türkiye’de ise koalisyon olumlu bir şey olarak görülmez. Hatta bazı çevreler, özellikle burjuvalar, benimsedikleri bir partinin içinde olacağı bir koalisyondansa, benimsemedikleri partinin tek başına iktidara gelmesini tercih edebilirler. Türkiye’nin seçim sistemi de, koalisyon ihtimalini en aza indirmek için (tabii bir de Kürtleri dışarıda tutmak için) tasarlanmış. Bizim merkez siyasetimiz, “halkın iradesinin meclise yansıması” teranesini dillerinden düşürmez, ama daha çok “istikrar” dedikleri şeye tapınırlar (Sakıp Sabancı gözümün önüne geliyor). Yani iktidar, her şeyi hızla boka çeviriyor olsa da, istikrarlı bir şekilde boka çevirmesi olumlu görülür.
Bu şartlar altında, gerçekten de başkanlık sistemi, Türkiye için kötü bir seçenek olarak görünmüyor. Eğer hakim siyasi anlayış, koalisyon hükümetini her şart altında kötü görüyorsa, sistemi koalisyonu imkansız bırakacak şekilde düzenlemek gayet mantıklı. Ayrıca bu, “halkın iradesinin yansıması” gereken meclisi de serbest bırakır. Yürütme erki başkanın elinde olduğunda, ve meclisten güvenoyu almak gibi bir zorunluluğu olmadığında, anayasanın seçim sistemiyle ilgili maddesindeki “temsilde adalet ve yönetimde istikrar” ilkelerini birleştirme hükmünün gerekçesi kalmıyor. Yönetim, zaten tanımı itibarıyla istikrarlı olacak, kimse başkanı bir sonraki seçime kadar koltuğundan edemeyecek. Bu durumda seçim sistemine düşen, sadece temsilde adaleti sağlamak olur. Bunu sağlamak için %10 barajını kaldırmak da yeterli değil. Sistemin, gerçekten oy oranlarının meclise aynen yansıyacağı şekilde düzenlenmesi gerekir (1960′larda uygulanan Milli Bakiye sistemi ya da bugün Almanya’da uygulanan karma sistem gibi). Aynı zamanda, başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkelerde, genellikle yerel yönetimler daha özerktir. Bu, meclise karşı sorumlu olmayan başkanın iktidarını dengeleyecek bir özellik olarak görülür. Türkiye’de yerel yönetimlere daha geniş yetkiler tanınması, çok hayati sorunların çözümünde yol alınmasını sağlar.
AKP karşıtları, AKP’lilerin bu konuyu gündeme getirmesini, iktidarlarını sürekli kılmak niyetiyle yapılan bir hamle olarak görme eğilimindeler. AKP çevrelerinde de böyle bir art niyet olması mümkündür. Ama aslında, bu tarz bir reform, meclisin sandalyelerinin adaletli şekilde dağıtılmasıyla birlikte getirilirse; başkana, şu anda Tayyip Erdoğan-Abdullah Gül ikilisinin elinde tuttuğundan daha sınırlı bir iktidar verir. Düşünmekte fayda var.
rascneu, kendim kullanmak için geliştirdiğim bir müzik notasyonu sistemi. Aslında geliştirdiğim demek bile fazla iddialı; son derece basit. Aslen notaları harflerle göstermekten ibaret, ebced notası ya da Hamparsum notası gibi. Ama kullandıkça bazı kurallar oluştu. Tabii porte üzerine yazılan Batı müziği notasyonu kadar kolay okunmuyor olabilir. Ama boş bir kağıda hızlıca bir müziği kaydetmek istediğinizde bayağı kullanışlı. Aynı zamanda bilgisayarda da Finale benzeri bir yazılıma ihtiyaç duymadan, metin işleme programı ile yazılabiliyor. Belki yararlananlar olabilir diye kısaca bahsetmek istiyorum.
Notalar aşağıdaki harflerle gösteriliyor:
r rast / sol
a dügâh / la
s buselik / si
c çargâh / do
n nevâ / re
e hüseyni / mi
u acem / fa
Bu harfler nereden çıktı derseniz, başta Cermen kökenli ülkelerde notalar için kullanılan a, b, c, d, e, f, g harflerini kullanmıştım. Ama aşağı ya da yukarı çıkıntısı olan harfler biraz zorluk çıkarıyordu. Sonra b harfini, si’nin ve Türk müziğinde yakın ses olan segâh’ın baş harfi olan s ile değiştirdim. Re notasını gösteren d harfi yerine Türk müziğindeki adı olan nevâ’nın baş hafi n‘yi, sol için de g yerine rast’ın baş harfi olan r‘yi kullandım. Fa için u harfini, kalan harfler içinden rastgele seçtim.
Notasyon, üstte bir ölçü satırı ve altta bir veya daha fazla nota satırından oluşuyor. Nota satırında, notaları gösteren hafler dışında şunlar da kullanılabiliyor:
Post-express dergisinde birkaç yıl önce yayınlanan bir röportaj vardı. Çalışma psikodinamiği uzmanı Christoph Dejours, France Telecom’da arka arkaya yaşanan işyerinde intihar vakaları üzerinden sürdürdüğü çalışmasında, modern çalışma biçimlerinin, yeni dominasyon yöntemleri ürettiğinden bahsediyordu. Bunlardan en önemlisi ve araştırdığı vaka üzerinde en çok etkili olduğunu saptadığı yöntem ise bireysel performans değerlendirme sistemleri.
Geçtiğimiz günlerde konuyla ilgili bir seminere katıldım. Bozgunculuk yapmamak, sadece oturup dinlemek niyetindeydim. Ama bir yerde, anlamadığım bir nokta olduğunu söyleyerek söz aldım. Konu, çalışanın işine ait her bir sorumluluk alanı için, gelecek döneme dair bir hedef belirlemesiydi. Anlayamadığım nokta şuydu: Söz konusu sorumluluk alanları, işverenin çalışana, aldığı maaş karşılığında verdiği işler olduğuna göre, çalışanından ne iş yapmasını beklediği bilgisi de aslen ve özellikle işverende olduğuna göre, neden çalışandan kendisi için hedef belirlemesi isteniyor? Belirlenecek hedef ne olursa olsun, yapılmakta olan işle ilgilidir, ve aslen çalışana değil şirkete aittir. Bu hedefleri belirleme işini (sözde) çalışana yaptırmak, bir tür kandırmacadan başka bir şey olamaz. Para karşılığı emek vermekle yükümlü çalışana, bazı sözler verdirmek, bu sözleri de kendi ağzından almak, çalışanın buradaki profesyonel ilişkiyi bir şeref meselesi haline getirmesini sağlamak için yapılmıyorsa, başka ne için yapılabileceği konusunda hiçbir fikrim yok. Konuşmacı biraz telaşlandı, ilk cevabı şu oldu: “Ama istatistiksel olarak, kişilerin kendi koyduğu hedeflere ulaşmak için daha çok çabaladıkları tespit edilmiş.” Bunun, benim argümanımı tümüyle destekleyen bir şey olduğunu söyledim. Konuşmacı o noktadan sonra konuyu değiştirdi, ben de bu kadar bozgunculuğun yeteceğine karar verip sustum.
Yukarıda parantez içinde yazdığım “sözde”nin anlamını da açıklayayım. Sistem şu şekilde işliyor: Çalışan kendi iş alanları için birtakım hedefler koyuyor. Daha sonra bu hedefleri yöneticisiyle müzakere ediyor, hedefler gözden geçiriliyor, sonunda bir orta noktada buluşuluyor. Çalışanla yöneticisi arasında nasıl bir orta nokta bulunur? Bu iki seçmeni olan ve birinin 2 oy hakkı olan bir demokrasiye benziyor. İşin doğrusu şudur: Siz ne derseniz deyin, sonunda yöneticinin dediği olur. Zaten ona bu yüzden yönetici denir. Ama siz bu tatsız yola koşulursunuz ve hedeflerinizi kendiniz, yöneticinin kabul edebileceği şekilde yazarsınız. Eğer sistem gerçekten ciddiye alınıyor olsa (neyse ki çoğu yerde alınmıyor), daha sonra bu hedeflere ulaşamadığınız için sorumlu tutulmanız, kendinizi yetersiz hissetmeniz için bu ve benzeri psikolojik baskı araçlarının devreye sokulması, sonunda günün birinde işten çıkarıldığınızda, bunu çoktandır hak etmiş olduğunuza inanmış olmanız da mümkündür. Aynı sistemin başka araçları içinde, çalışanların birbirlerinin performansını değerlendirmeleri gibi şeyler de vardır. Sistemin tasarımcılarına göre; bu, arkadaşların birbirlerine, eksiklerini söyleyerek kendilerini geliştirmeleri konusunda destek olmasını sağlar. Christoph Dejours ise, bunu iş arkadaşları arasındaki dayanışmanın ve dostluğun sabote edilmesi olarak yorumluyor. Özellikle performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanların, maaş artışı ve prim üzerinde etkisi oluyorsa, ya da işten çıkarılma sırasının belirlenmesinde kullanılıyorsa… Ki hiçbir çalışan bu şekilde kullanılmayacağından emin olamaz.
Belki bu teorileri üretenler, “insan kaynakları” denen uydurma bilimin akıl hocaları, bu sistemleri dostluğu ve dayanışmayı ortadan kaldırma amacıyla tasarlamadılar. Ama bu, ulaşılmaya çalışılan başka bir amacın yan etkisi oldu. Asıl amaç, bana göre, çalışanın yaptığı işte kendini her zaman yetersiz hissetmesini sağlamaktır. Bunu tersten ifade ederek olumlu bir şey gibi göstermek mümkün: Asıl amaç, çalışanların kendilerini her zaman geliştirmelerini sağlamaktır. Ama insan kendini ne kadar geliştirebilir ki! Hele pek çoğumuz gibi rutin bir işte ömür tüketirken… Bana bir keresinde akıcı konuşma becerimi geliştirmem gerektiği söylenmişti. Akıcı konuşma konusunda hiçbir zaman iddialı değildim. Belki konuşma konusunda çok becerikli olsaydım, kâtip değil stendapçı falan olurdum (bazen Cem Yılmaz kadar komik şeyler bulabiliyorum). Aslında, pek kimseyle konuşmadan işimi yapabileceğimi sandığım için bu mesleği seçmiştim. Bana bunun hatırlatılmasının bana ne faydası var? “Hep daha iyi olabilirsin” demek, gayet düz mantıkla, “hiçbir zaman yeterince iyi olamazsın” demek değil midir?
Kapitalistlerin, ödedikleri ücret karşısında mümkün olan en yüksek emeği (insan kaynakçılarının sevdiği tabirle “performansı”) elde etmeye çalışmalarını anlayabilirim. Anlayamadığım, mazur göremediğim şey, kendi açılarından bakınca profesyonel bir alışveriş olan bu ilişkiyi; çalışanın, kendi açısından, bir tür şeref meselesi olarak görmesini sağlamak için ellerinden geleni yapmaları… Amerikalıların sevdiği tabirle söyleyeyim: “Bu hiç adil değil.”
Taksinin radyosunda, Fikret Kızılok’un “Bir Harmanım Bu Akşam” şarkısının, sanırım, yeni yapılmış pop-rock tarzı bir düzenlemesine denk geldim. Kime ait olduğunu bilmiyorum, nefis şarkıyı sıradanlaştırmak dışında pek bir şeye hizmet etmeyen bir yorum… Ama daha önce de dikkatimi çeken şu dizelere takıldım tekrar:
her gecenin sabahı
her kışın bir baharı
her şeyin bir zamanı
benim dermanım yok
Ortak bir yükleme bağlanan dört ifadeden oluşan bir sıralı cümle. Ortak yüklem “yok”. Türkçe bilen ve anlayan kişiler olarak, ilk üç dizenin, dördüncü dizenin yüklemine, yani “yok”a bağlandığını kolayca anlıyor olmamız gerekir. Ama, ilk üç dize klişe ifadeler olduğu için midir, yoksa müziğin marş-melodik denilen, kolayca tahmin edilen bir seyri olmasından etkilendiğimiz için mi, bu dizelerin sonunda “var” denmediği halde, hatta hepsi “yok” yüklemine bağlandığı halde, “var” gibi algılama eğilimindeyiz. Böylece buradaki inceliği fark etmeden geçebiliyoruz. Biz hepsinin bağlanacağı bir “var” beklerken, hepsi “yok”a bağlanıyor. Siz bunların hepsini var diye bilirsiniz, ama benim dermanım olmadıktan sonra, ne her gecenin sabahı vardır, ne her kışın bir baharı, ne de her şeyin bir zamanı… Böyle güçlü ve şiirsel bir ifadenin bu kadar zor algılanıyor olması tuhaf. Ya da belki bu kadar zor algılandığı için bu kadar güzel.
Bundan 15-20 yıl önce Ortaköy Entel Pazarı’ndan bir takım 45′lik plaklar almıştım. İçlerinde bol miktarda Cem Karaca plağı da vardı. İlk gözüme çarpanlar, doğal olarak, yayınlandıkları dönemde de hit olmuş “Parka / İhtarname” ve “Mutlaka Yavrum / Kavga” plaklarıydı. Daha sonraları Cem Karaca’nın Dervişan’la birlikte yaptığı “Beyaz Atlı” plağının arkasındaki “Yiğitler” şarkısını keşfettim. Sözü ve müziği Aşık Mahsuni Şerif’e ait olan bu şarkıyı, her gün kafa sallayarak dinlediğim bir dönem olmuştu. Son derece gelişkin bir düzenlemesi olan dört dörtlük bir hard-rock parçası… Eş-dosttan, bu maşist-militarist-hamasi şeyde ne bulduğum yönünde eleştiriler de almıştım.
O dönemde Cem Karaca’nın temsil ettiği solculuk anlayışının bir miktar hamasi olduğunu kabul etsek de, bu şarkının içeriğinde bir ironi görüyordum. Şöyle ki; kahramanlık, gözüpeklik, cesaret gibi bize Türk’ün karakteri diye öğretilen değerler, neden faşist bir yönetime karşı bir başkaldırıya dönüşmüyor? Türklerin bütün cesareti ve gözüpekliğine rağmen, neden halktan gelen bir ayaklanma hareketi yaşanmıyor? Türkiye halkının, özellikle yoksullarının hayat kaynaklarının para babaları tarafından gasp edildiği 2001 krizini soğukkanlılıkla karşılaması dünyada şaşkınlık yaratmıştı mesela. Bir anda, var olan birikimleri üçte birine inen, işsiz, parasız kalan bir halkın, bu büyük soygunun hesabını sorması beklenmez mi? Üstelik, kendi milli karakterini “hımbıl, sünepe, itaatkar” diye değil, “cesur, kahraman, gözüpek” diye ilan etmiş bir millet, nasıl oluyor da, tepedekilerin saraylarını başlarına yıkmak şöyle dursun, başbakanın önünde yazarkasa parçalamak gibi pasifist eylemler dışında sesini bile çıkarmıyor? Kimilerine göre bunun açıklamasını müslümanlıkta aramak gerek. Ama Arap Baharı’nı gördükten sonra bu açıklamaya itibar etmek de pek mümkün değil.
Türkü “bizim yiğitlerde büyük ümitler” sözüne bağlanıyor. “Yiğitler yiğitler diye başımızın etini yediniz, hadi bakalım o kadar yiğitseniz gösterin yiğitliğinizi” demek istiyor sanki. En azından bana öyle gibi geliyor.
Tabii türkünün Aşık Mahsuni Şerif tarafından seslendirilmiş halini de merak etmiştim, ama o dönemde eliminizin altında yutüp falan olmadığı için, bir müziğe ulaşmak kolay değildi. Yakın zamanda mesele tekrar aklıma geldiğimde, bulup dinledim. Ve gördüm ki, sadece sözleriyle değil, müziği ve sazından çıkardığı tuhaf seslerle de, kendi türü içindeki en sapkın eserlerden birine imza atmış büyük usta. Türk Saykodelik Halk Müziği’nin eşsiz bir örneği…
Hem Mahsuni Şerif, hem de Cem Karaca-Dervişan yorumları internette bulunabiliyor. Buraya yerleştirmek yerine birer linklerini vermeyi tercih ediyorum, çünkü kliplerde fazla yoruma kaçılmış. Mahsuni Şerif versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=ZQH1O2ihg9A, Cem Karaca-Dervişan versiyonu http://www.youtube.com/watch?v=Hzz_7vIG-R4 … Cem Karaca-Dervişan versiyonunun sonunda, Mahsuni Şerif’inkinde olmayan, “Harp ola ki zafer gele” diye başlayan bir bölüm var, sanırım bu Cem Karaca’nın eklemesi.
Bu arada, bu kliplere ya da aynı şarkıya kurgulanmış başka kliplere bakınca, bu “yiğitler” lafından herkesin başka şey anladığı anlaşılıyor. Kimi Deniz Gezmiş-İbrahim Kaypakkaya fotoğraflarıyla süslemiş, kimi Atatürk-Kuvayi Milliye temasını işlemiş, kimi de asıl yiğitler olarak Doğu Perinçek ve arkadaşlarını öne çıkarmış. Acaba Mahsuni Şerif, benim anladığım şekilde bir ironi peşinde miydi, yoksa gerçekten birilerinin yiğitliğine methiye mi düzüyordu?
Her durumda şunu akılda tutmakta yarar var: “Fazla ironik olma, gerçek sanırlar.”
İlkokulda Altı Parmak Ali dediğimiz bir çocuk vardı. Sağ elinde iki tane başparmağı vardı. Daha doğrusu başparmak, bir noktadan sonra ikiye ayrılıyordu. Çok iyi voleybol oynardı Ali, herkesten daha iyi smaç vurur, kurtarılmayacak topları kurtarırdı. Bu başparmak arızası, eminim hayatta ona pek çok zorluk çıkarmıştır, özellikle kalem tutmakta bayağı zorlandığını hatırlıyorum. Ama, tuhaftır, voleybolda işe yarıyordu.
Altı parmak durumu Ali’ye özgü olmasa gerek. Soyadı Altıparmak olan insanlar var, eski futbolcu Ogün Altıparmak mesela. Ogün’de olmasa da, babasında ya da atalarından birinde gerçekten altı parmak vardı büyük ihtimal.
Neyse, bir gün eve dönerken Altı Parmak Ali’yle birlikte yürüyorduk, ilkokulun son yılıydı galiba. Uzun ve dik bir merdivenin önüne geldik. Alternatif olarak daha yumuşak yokuşlu bir yol da vardı. Ama ben merdivene yöneldim. “Sen kendini zorlamasan iyi olur” dedi Ali. “Neden?” dedim. “Sende kalp pili var ya!” dedi.
Kalp pili mi? Yok, daha neler.
Sonradan aklıma geldi, ben daha birinci ya da ikinci sınıftayken öyle bir palavra atmıştım. Önceki gün televizyonda görmüştüm, kalp pili takılan bir adam vardı. Acayip ilgimi çekmişti. Sonraki gün de, “bende kalp pili var” diye sallamıştım bir grup çocuğa. Ali de aralarındaydı demek.
Ali’ye de söyledim o gün palavra attığımı. Yüzünde derin bir hayalkırıklığı ifadesi oluştu. Bana ihtimam gösterirdi Ali, başkalarıyla ileri geri konuşur, dalaşır, ama bana hep saygılı ve nazik davranırdı. Belki bana karşı bütün davranışını bu kalp pili palavrası belirlemişti. Bunca yıldır bana her baktığında, kalp pili taşıyan cılız ve hasta bir çocuk görmüştü. Belki o yüzden hep beni kollama gereği duymuştu. Kendi çift başparmağıyla benim kalp pilim arasında bir özdeşlik kurmuş olması, bu yüzden beni kendine özellikle yakın hissetmiş olması da mümkün. İşte o hayalkırıklığı dolu bakışın içinde, bir şeylerin yıkılışı da vardı. O günden sonra pek samimi değildik artık.
Ben ise öyle bir yalan attığımı unutmuştum bile. Ama bu yalan belki Ali’nin gözünde olduğu gibi başka çocuklarının gözünde de beni başka bir yere yerleştirmişti. Belki benim arkamdan kendi aralarında “biliyor musun onda kalp pili varmış” diye konuşmuşlardı. Hatta bu durum benim topluluk içindeki konumumu değiştirmiş, kişiliğimi belli bir yönde etkilemiş bile olabilir. Ne tuhaf!
Buradan, bir şekilde, “nasıl bir CHP” sorunsalına bağlarım diye düşünüyordum ama bir ağırlık çöktü, korkarım yapamayacağım. Başka bir sefere artık.
Karşınızdakinin gözlerine baktığınızı düşünüyor olabilirsiniz ama aslında gözlerinden birine bakıyorsunuz. Bunu küçükken fark etmiştim ve bende bir çeşit takıntı halini almıştı. Biriyle göz göze geldiğimde hangi gözüne baktığımı düşünürdüm, ama düşündüğüm anda durum kontrollü bir hâl alırdı. Hangi gözü neden tercih ettiğimi anlamak istiyordum. Neye göre seçiyordum bakacağım gözü? Daha güzel olana mı bakıyordum, daha büyük olana mı? Ama durum bilinç düzeyine geldiği anda, yapılan tercih de mantıklı bir tercih haline geliyor. Hangi göze bakacağınızı bilerek seçmeye başlıyorsunuz. Tabii karşıdakinden de “sen beni dinlemiyor musun, aklın başka yerde sanki” gibi tepkiler alabiliyorsunuz.
Aynı zamanda karşımdakinin de hangi gözüme baktığını anlamaya çalışırdım. Ama bu daha da zor. Karşımdakinin bir bir gözüne, bir öbür gözüne bakardım ve hep karşımdaki gözün bana baktığını görürdüm. Beyin garip bir şekilde çalışıyor, iki ayrı göz var ama ikisinin arkasında bir tane “ben” var. Karşıdaki hangi gözünüze bakarsa baksın, “bana bakıyor” diye düşünüyorsunuz.
Aslında ortamdaki dört göz içinde (ikisi benim, ikisi senin diyelim), yalnızca iki tanesi gerçekten birbirine bakıyor. Mesela yukarıdaki şemada, benim sağ gözüm ile senin sol gözün birbirine bakıyor. Diğer iki göz ise (benim sol gözüm ve senin sağ gözün), karşılıksız biçimde kendilerine bakmayan göze bakıyorlar. İki erkekle iki kızın biraraya geldiği, kızların ikisinin de aynı erkekten hoşlandığı, ve erkeklerin ikisinin de aynı kızdan hoşlandığı durumlar gibi… Sonuç genelde birbirinden hoşlanan gözde çiftin geceyi birlikte geçirmesi olur, hoşlanılmayanlar ise hüsrana uğramış bir şekilde evlerine dönerler ve sabaha kadar bira içip televizyon seyrederler (başıma gelmiş gibi anlattığıma bakmayın, farazi konuşuyorum).
Gözler için ise hüsran yoktur, bir göz, kendisine bakmayan göze ne kadar baksa da onun kendisine bakmadığını fark etmez. Salak bir aşık gibidir, ama salak aşıklar gibi rahatsız edici de değildir. Bir “ben” değildir çünkü.
Asıl sorun “ben” olmakta galiba.
Kabotaj bayramı hepimize kutlu olsun. Bayramımızı Beastie Boys’un bu anlamlı gün için bestelediği Kabotaj adlı şarkıyla kutlayalım. Klibi de nefis (orj. adı sabotage)
Minimal tekno erbabı Richie Hawtin’in, Plastikman mahlasıyla verdiği eserlerden Artifakts (bc) albümünden Psyk, video sanatçısı Ali M. Demirel‘in yorumuyla… İzlerken her ihtimale karşı yanınızda birini bulundurmakta fayda var, sonrasında gerçeklikle bağınızı yeniden sağlamak zor olabilir.
Ali M. Demirel’in diğer çalışmaları www.magnetmus.net adresinde bulunabilir. Özellikle, Plastikman’in bir diğer şarkısı olan Disconnect için yaptığı video görmeye değer. Sitenin giriş sayfasına, Wittgenstein’in Tractatus’undan 2.02 numaralı maddeyi yerleştirecek kadar da ilham verici bir insan kendisi: Der Gegenstand ist einfach. (Nesne basittir.)




















