.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Kuraklık ve artan gıda fiyatları Afrika’nın doğu bölümünde yer alan Somali, Etiyopya, Kenya ve Cibuti’de 10 milyon kişiyi acil gıda yardımına muhtaç hâle getirmiş durumda.

Kuraklığın en ağır şekilde hissedildiği ülke Somali.

1991 yılından bu yana merkezî hükümetin olmadığı ve iç savaşın sürdüğü Somali, son 60 yılın en feci kuraklığını yaşıyor.

20 yıldır devam eden iç çatışmalar nedeniyle zaten zor durumda olan halk, şimdi de kuraklığın sebep olduğu bir insanlık kriziyle mücadele ediyor.

Açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya olan Somalililer, göç yollarına düştüler.

380 bin nüfusu ile dünyanın en büyük mülteci kampı olan Kenya Dadaab Kampı’na her gün binlerce Somalili akın ediyor.

Kuraklıktan kaçan bir grup Somalili de altyapının çöktüğü ve çatışmaların devam ettiği başkent Mogadişu’ya sığınıyor.

Hükümet yetkilileri ise ellerinde mülteciler için yeterli gıdanın olmadığını belirtiyorlar.

Otlaklar kuruduğu için hayvanlar da telef oluyor.

* * *
İHH İnsani Yardım Vakfı ekipleri, acil gıda yardımı için bölgeye intikal ettiler.

Somali’de ve Kenya’nın Dadaab bölgesine ilk etapta 100 bin dolarlık gıda yardımı ulaştıracak olan İHH, Ramazan ayında da inşallah Somalili kardeşlerimize destek olmaya devam edecek ve hayırseverlerin zekât ve sadakalarını bölgedeki ihtiyaç sahiplerine iletecek.

Çocuk her yerde ve her şart altında çocuktur; İHH, bu zorlu günlerde Somalili çocukların yüzlerini güldürmek için bayramlık giysi ve şeker, çikolata, balon gibi hediyeler de dağıtmaya hazırlanıyor.

Kampanyaya katılmak isteyenler için seçenekler:

Kumanya bağışlayabilirsiniz. Bir kumanya paketi bedeli 60 TL.

Yetimlere bayramlık giysi hediye edebilirsiniz. Bir çocuğun bayramlık giysi bedeli 70 TL.

Çocukları hediye paketi ile sevindirebilirsiniz. Kitap, şeker, çikolata, bisküvi ve balondan oluşan Ramazan çocuk paketi bedeli 15 TL.

Tüm GSM operatörlerden SOMALI ANKARA yazıp 3072′ye SMS göndererek 5 TL bağışlayabilirsiniz.

İHH vasıtasıyla zekât, fitre ve sadakalarınızı Somalili ihtiyaç sahiplerine verebilirsiniz.

Posta Çeki: 525 61 01

Kuveyt Türk: 638000 (IBAN NO: TR25 0020 5000 0006 3800 0000 01)

Albaraka Türk: 343753 – 1 (IBAN NO: TR72 0020 3000 0034 3753 0000 01)

Bağışlara açıklama olarak “Örnek: Kumanya, Bayramlık Giydirme, Zekat, Sadaka v.b. ” notu eklenmeli.

Allah kabul etsin.

[Not: Bu yazı, 27 Temmuz 2011 günü, Yeni Şafak'ta yayınlanmıştır.]

OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) bu ay sonunda Kudüs’te bir turizm konferansı topluyor.

İsrail Turizm Bakanı Stas Miseçnikov, Haaretz gazetesine verdiği beyanatta, “Toplantıyı Kudüs’te yapmak, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımak anlamına gelir” dedi.

İngiltere ve İspanya, bu gelişme üzerine, toplantıya katılmayacaklarını duyurdu.

Türkiye ise ‘Katılıp katılmayacağımız henüz belli değil’ diyor.

Türkiye’nin bu konferansta temsil edilmesi –hele İsrail Turizm Bakanı’nın o açıklamasına rağmen temsil edilmesi- büyük rezalet olur.

Ama mevcut kararsızlık bile büyük rezalet.

* * *

Uluslararası hukuka göre:

1. Kudüs, “Batı Kudüs” ve “Doğu Kudüs” olarak ikiye bölünmüştür.

2. Batı Kudüs İsrail’e aittir, Doğu Kudüs İsrail’e değildir.

3. Kudüs’ün bu statüsü İsrail’in tek yanlı tasarrufuyla değiştirilemez.

4. İsrail, 1967′de işgal ettiği Doğu Kudüs’te kalıcı olamaz.

1980′de Doğu Kudüs’ü topraklarına kattığını ve “Bölünmez Kudüs”ü “ebedi başkent” yaptığını ilan eden İsrail’in bu tasarrufu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından kınanmış ve geçersiz sayılmıştır.

İsrail’in satın aldığı birkaç minik devlet hariç, bütün devletler İsrail’in başkenti olarak Telaviv’i tanırlar ve büyükelçiliklerini Kudüs’e taşımaya yanaşmazlar (ABD Büyükelçiliği bile hâlâ Telaviv’dedir).

Doğu Kudüs’teki illegal egemenliğini OECD vasıtasıyla uluslararası topluma tescil ettirmeye çalışan İsrail’e İngiltere dahî ivedilikle tavır koyarken, Türkiye nasıl tereddüt geçirir?

OECD Genel Sekreteri Gurria, İsrail Turizm Bakanı’nın yukarıda mezkûr açıklaması üzerine, Kudüs konferansının iptal edilebileceğini duyurdu; Gurria’dan evvel Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve yahut Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın tepki göstermesi gerekmez miydi?

* * *

Mesele sadece Kudüs’ün statüsünden ibaret değil.

Mavi Marmara meselesini unutmayalım.

İsrail’in Mavi Marmara konusundaki aşağılık tavrında en ufak bir değişiklik yokken ve “Şartlarımızı yerine getirmezse İsrail’e yaptırım uygularız” sözü orta yerde dururken, İsrail’in ev sahipliğindeki bu konferansa katılma ihtimalini telaffuz etmek Türkiye’nin ciddiyetine gölge düşürüyor.

* * *

Dün, İHH İnsani Yardım Vakfı Başkanı Bülent Yıldırım’la görüştük.

Soykırım destekçisi Nemanya Kusturitsa’nın ağırlandığı Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni boykot eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la iftihar ettiklerini söyledi ve “Aynı tavrı Kudüs’teki turizm konferansı konusunda da göstermesini diliyoruz” dedi.

Bu dileğe tabii ki ben de katılıyorum.

Kültür ve Turizm Bakanlığı o konferansa bir temsilci gönderileceğini açıklamıştı, ancak daha sonra Ertuğrul Günay ‘Henüz belli değil’ dedi.

İkinci açıklama birincisinden iyi ise de, Türkiye daha iyisini hak ediyor.

“Gelmiyoruz” diye kestirip atmak lazım.

Yeni Şafak gazetesinin 12-10-2010 tarihli nüshasından alıntılanmıştır.

Bütün dünya Saraybosna’yı bombalayan Çetnikleri (Sırp faşistlerini) konuşurken, Emir Kusturitsa, “Bu bombaları kimin attığını bilmiyorum” diyordu.

Bütün dünya Miloşeviç’in Yugoslavya kılıklı “Büyük Sırbistan” projesini konuşurken, Emir Kusturitsa, Yugoslavya’ya ihanet eden Boşnaklardan dem vuruyordu.

Bütün dünya Sırp faşistlerinin Bosna’daki “etnik temizlik” vahşetini konuşurken, Emir Kusturitsa, ‘karşılıklı çılgınlık’ edebiyatı yapıyordu.

Çetnik işareti (baş parmak, işaret parmağı, orta parmak havada) yaparak fotoğrafçılara poz vermeyi de ihmal etmiyordu Emir Kusturitsa.

Miloşeviç’i tutuklayıp Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne çıkardıklarında ‘Suçlamalar mesnetsiz’ demekten de geri durmadı.

O bir soykırım destekçisi.

İçinden çıktığı Boşnak halkının, doğup büyüdüğü Saraybosna şehrinin uğradığı felaket karşısında “Mutsuzluğu kendileri seçtiler, seçimlerinin sonucuna katlanacaklar”dan başka diyecek sözü olmayan vicdansız bir hain.

Boşnak kimliğini reddedip Sırplığını ilan eden ve Nemanya ismini alan, aşağılık kompleksinden mustarip bir zavallı.

Kusturitsa’nın Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne jüri üyesi olarak davet edildiğini duyan Srebrenista anneleri “Bu bizim şehitlerimizin hatırasına saygısızlıktır, Türkler bunu nasıl yapar?” diye isyan ettiklerinde, başımız utançtan yere eğilmişti.

Bir grup yazar, davet sahibi Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın ve festival organizatörlerini uyaran yazılar yazıldı; fakat hiç oralı olmadılar.

Oralı olmaları için, Berlin’den ödüllü “Bal” filmi yönetmeni Semih Kaplanoğlu ve Kültür-Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın festivali boykot etmesi, Antalya Büyükşehir Belediye Meclisi’ndeki Ak Parti ve MHP’lilerin ayağa kalkması, MHP’li Belediye Meclisi üyesi Reşat Oktay’ın festival açılış programında tepkisini yüksek sesle dile getirmesi ve Türkiye’nin dört bir yanından vatandaşların Antalya’ya gidip –Antalyalıların da katılımıyla- protesto eylemleri düzenlemeleri gerekiyordu.

Şükür ki protestolar etkili oldu ve Kusturitsa jüri üyeliğinden istifa edip Antalya’dan defolmak zorunda kaldı.

Defolmadan evvel düzenlediği basın toplantısında, kendisine gösterilen tepkileri “barbarlık, ilkellik” olarak nitelemiş…

Sevsinler!

Bize medeniyet dersi vermek, barbarlık ve ilkellik destanı yazan Çetniklerin yalakasına mı düştü?

Yürü Nemanya, anca gidersin!

* * *“Kusturitsa dört ay önce Bursa’ya geldiğinde niye kimsenin sesi çıkmadı?” diye soranlar var.

Bunun sebebi, herhalde, Bursa’daki etkinliğin Antalya Altın Portakal Film Festivali kadar popüler olmamamsı ve Kusturitsa’nın gelişinin yeterince duyulmamasıdır.

Ama, es geçilmemesi gereken bir eleştiri.

Doğrusu ben Kusturitsa’nın Bursa’da ağırlandığını duymamıştım (Mavi Marmara’yla yatıp Mavi Marmara’yla kalktığımız günler).

Bursa’ya kim davet etmişse hata etmiş.

Kusturitsa’nın Çetnik yalakalığını bile bile davet etmişse halt etmiş.

Sorumluların her halükarda özür dilemeleri gerekir.

11-10-2010 tarihli Yeni Şafak Gazetesinden alıntıdır. Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Mavi Marmara ve İHH İnsani Yardım Vakfı ile ilgili olarak Amerikan basınına verdiğiniz demeçler bizi derinden yaraladığı halde bu konuyu bağrımıza taş basarak kapatmayı tercih etmiştik.

Şu veya bu saikle verdiğiniz o demeçlerin bizi ne kadar yaraladığını hesap edeceğinizi ve yaramızı deşmeyeceğinizi umuyorduk.

Geçenlerde evinizde ağırlayıp sohbet ettiğiniz gazeteci arkadaşlarımız “Fethullah Gülen bize Mavi Marmara’dakilerin ‘Şehit olmaya gidiyoruz’ diye yola çıktıklarını, bile bile ölüme gittiklerini, onların şehit sayılamayacağını söyledi” deyince kanımız beynimize sıçradı!

Öncelikle şunu ifade edeyim ki biz ‘bile bile ölüme’ gitmedik.

“İsraillilerin yolumuza çıkmayacaklarını, yolumuza çıksalar bile önümüzü kesmekle veya bizi rotamızı değiştirmeye zorlamakla yetineceklerini, gemimize saldırmayacaklarını umuyoruz; saldırırlarsa kendimizi savunuruz ama ölümüne değil; direnişimiz sembolik olur ve İsraillilerin gemiyi ele geçirmelerini engelleyemeyeceğimizi anladığımız yerde biter” diyerek gittik.

Aklımızdan “İşin ucunda ölüm de olabilir” diye geçirdik tabii, fakat bu ihtimali göz önünde tutarak gitmekle ‘bile bile ölüme gitmek’ aynı şey değil.

Velev ki “Şehit olmaya gidiyoruz” diyerek gitmiş olalım; Gazzeli kardeşlerimizin mustarip olduğu korkunç ambargoyu yarmak niyetiyle yola çıkan, Allah yolunda mazlumların imdadına koşarken öldürülen dokuz arkadaşımızın “şehit sayılamayacağına” nasıl hükmedebiliyorsunuz?

Ashab-ı Kiram’dan Amr Bin Cemûh (radyallahu anh), Uhud’a, “Allâh’ım! Bana şehidlik nasîb et! Beni mahrum ve me’yûs olarak ev halkımın yanına döndürme!” diye dua ederek gitmemiş miydi? Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), Uhud’da katledilen bu zâtı “cennette gördüğüne” yemin etmemiş miydi?

3 Haziran günü Mavi Marmara şehitleri için yayınladığınız taziye mesajında demiştiniz ki: “Filistin’de yaşanan bu drama son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek ŞEHİT olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere, milletimize ve bütün insanlığa taziyelerimi bildiririm.”

Bu mesajınızı tekzip mi ediyorsunuz?

Yoksa, “3 Haziran’da şehittiler ama şimdi değiller” mi diyorsunuz?

Arkadaşlarımız, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin de kabul ettiği ve dikkat çektiği gibi “tamamen gereksiz bir müdahale”de ve “taammüden” öldürüldüler.

Mezkûr konsey, uluslararası hukuka atıfta bulunarak, İsrail’in Gazze üzerindeki ‘abluka otoritesi’nin yasa dışı olduğuna da dikkat çekiyor. Dünya bunları tartışırken sizin durduk yerde şehitlik tartışması başlatmanızı, şehit arkadaşlarımızın aziz hatıralarına durduk yerde gölge düşürmeye çalışmanızı, onların ailelerini ve bütün Mavi Marmara camiasını durduk yerde incitmenizi nasıl izah edeceğiz?

Bizimle niye uğraşıyorsunuz Hocam?

Bizimle uğraşmakta niçin ısrar ediyorsunuz?

Ne adına, kimlerin hatırına?

Zât-ı âliniz ve cemaatiniz ile aramızdaki gönül bağını zedelememek için bizim gösterdiğimiz hassasiyeti siz neden göstermiyorsunuz?

HİZMET’e hürmet ve muhabbetimiz elbette baki; fakat Ümmet-i Muhammed’in ve bütün insanlığın kanayan vicdanını temsil eden Mavi Marmara aleyhindeki anlaşılmaz tutumunuzdan ötürü teessüflerimizi bildiririz, vesselam.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bir televizyon programında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun annesinin Ermeni olduğunu söylediğinde benim yüzüm kızardı.

BENİM yüzüm kızardı, çünkü Melih Gökçek bunu yüzü kızarmadan söyleyebildi.

İnsanları soy-sop üzerinden vurmaya kalkmak ne ayıp şey.

‘Bütün etnik kimliklere saygılıyız. Anne tarafından Ermeni olması hiç sorun değil, ama bunu gizlemesi yakışık almıyor. Ermenilik utanılacak bir şey değil ki…’ teviline kim inanır?

Melih Gökçek’in durduk yerde “Kılıçdaroğlu anne tarafından Ermeni’dir” diye ‘ifşaatta’ bulunması, Ermeni sıfatının Anadolu’daki menfi çağrışımlarını CHP’ye karşı ‘harekete geçirmek’ niyetinden başka ne ile izah edilebilir?

Peki, ahlaki mi bu?

O televizyon programını seyrederken, “İnşaallah Başbakan Erdoğan da seyrediyordur. Seyrediyorsa, programdan sonra Melih Gökçek’i muhakkak arayacak ve insanları soy-sop üzerinden vurmaya kalkmanın Müslüman’a yakışır bir davranış olmadığını kendisine hatırlatacaktır” diye düşündüm.

Gerçekten öyle düşündüm.

Ve…

Başbakan Erdoğan’ın -Gaziantep’teki konuşmasında- “Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy!” dediğini duyduğumda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki.

“Önemli olan soy” mu?

Nerede?

Hangi kitapta?

Bizim kitabımızda var mı öyle bir şey?

Olmadığını gayet iyi bilen ve ırkçı zihniyetle mücadele adına demokratik açılım sürecini başlatan Erdoğan’ın “SOY, SOY!” diye bağırması hiç olacak şey değildi; nasıl oldu bu?

“Nasıl olduysa oldu… Bu hususta Kemal Kılıçdaroğlu’nu savunmak boynumuzun borcudur!” dedim kendi kendime.

Dedim, ama…

Kılıçdaroğlu da Erdoğan’ın soyuna laf dokundurmasın mı?

Rize mitinginde “Recep Bey, soya-sopa girersen sınıfta kalırsın” diye konuşarak, Erdoğan’ın soyunda bir ‘problem’ olduğu imasında bulunmasın mı?

Skandal üstüne skandal.

Bu ‘tartışma’yı Türkiye’yi hiç tanımayan bir yabancıya nakledip “Ne diyorsun?” diye sorsanız, herhalde “Türkiye siyaseti iktidarıyla-muhalefetiyle ırkçı” cevabını alırsınız.

Dışarıdan bakınca gerçekten öyle görünüyor.

Ve kendimize ara sıra dışarıdan bakmamızda fayda var.

18-08-2010 tarihli Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmıştır.

Mavi Marmara’yı geri aldık. Gemimiz İskenderun limanında resmi makamlar tarafından bir süre incelendikten sonra İHH’ya teslim edilecek. İstanbul’da büyük bir karşılama törenine hazırlanıyoruz.

Geminin müzeye dönüştürülmesi gündemde. Bence seyyar müze olmalı. O kutlu seferde bulunanlarla beraber Lübnan’a, Suriye’ye, Libya’ya, İrlanda’ya, Yunanistan’a gitmeli.

Lübnan’da “gemiden” olduğumuzu öğrenen insanlar bizimle fotoğraf çektirmek için adeta birbirini ezdi. Kara kaşımıza hayran olduklarından değil, kendilerini Mavi Marmara direnişine bir şekilde dahil etmek istediklerinden. Bu muazzam ilgiyi, bu muazzam hassasiyeti vicdan ayaklanmasının ihyası ve bekası yolunda değerlendirmek lazım.

Geminin uğrayacağı limanlarda düzenlenen coşkulu karşılama törenleri asil duyguları yükseltecek, aziz şehitlerimizin hatıralarını dinamik ve işlevsel kılacak, Gazzelilere ve bütün mazlum halklara sürur verecek, Siyonistlerin ve bilumum emperyalistlerin kâbusu olacaktır.

Haydi Mavi Marmara, yeniden tam yol ileri!

Son durak Gazze inşaallah.

09-08-2010 tarihinde Yeni Şafak’ta yayımlanmıştır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kamuya etkisi olmayan ayıpların ve günahların ifşa edilmesinden hoşlanmazdı. Böyle konulardaki itirafları bile dinlemek istemezdi.

O kaseti yayınlamak şöyle dursun, izlemek bile yanlıştır. Ben izlemedim ve izlemem. Yıllardır didişip durduğumuz Deniz Baykal’ın içine düştüğü duruma sevinecek de değilim. Husumetin bile bir şerefi, haysiyeti, asaleti olmalı.

Deniz Baykal’ın böyle bir komploya kurban gitmesini içime sindiremiyorum. İzlediği siyaset yüzünden istifa etmek zorunda kalmalıydı Deniz Baykal. Böyle bir komplo yüzünden değil.

Dünkü basın toplantısını izlerken içim burkuldu. Hem Deniz Baykal için hem de Türkiye için üzüldüm. Türkiye siyaseti, birkaç komplocu ‘pornograf’ın yön verebileceği bir siyaset olmamalıydı.

11-05-2010 tarihli Yeni Şafak

-Ammar’a-

macarsitan’da bir tren istasyonu
iç hatlar
gelen tren nereye gidebilir ki?
afrikalı leo da olmasa hüngür hüngür ağlayacaksın
yitirdiğin iklimden bir şeyler var bu kitapta
buhur kokulu bir rüzgâr
kırık kalbini okşayan
annene götürüyor seni
annen bir buse konduruyor yanağına
tren kalkıyor
kaybolmadan gidiyorsun

2001

kapkara suratını biraz daha karartacak bbc
büyük yamyam manipülasyon çiğ çiğ yiyecek seni
boşuna uğraşma 1 argüman etmez 2 milyon zenci cesedi
sen zimbabwe olsan da dünya rodezya

2000

Yukari Asagi