Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
Arşiv

Yazarın arşivi

Dokunmatik telefona çok zor alıştım. Yanlışlıkla birilerini aradım, yanlış olduğu anlaşılan birtakım sesler, eşzamanlı konuşmalar, yapılabiliyordu konferanslar.  Büyük eller için büyük harfler, küçük eller için sessiz harfler.  Düşün ki sessiz harfe basınca da sesler çıkıyor. Dokunman yeter aslında çok basmana gerek yok, o kendini biliyor. Soğukta eldivenini parmak uçlarından keserek dokunursan arkadaşını arayabilirsin, o da arkadaşını arar, onun da vardır elbet bir arkadaşı. Sen parmak ucunu kestiğin için arkadaşından bir miktar kan isteyebilirsin, onun da bir kanı olan arkadaşı vardır. Numaralara dokunulabilir: kan, pastırma ve ziplenmiş pişmaniyeler.

Bazı aramalar akşam 6’ya kadar açıktır, bir müessese kapanmadan önce saatlere bakılır.  Bir arkadaşa numarasından dokunulur ve o sesini çıkarana kadar hoparlörden bakılabilir. Sonra camı kapatıp çorap, hırka filan giyeriz. Giymediğimiz çoraplar bize hiç dokunmamış demektir. Takdir edersin ki bunların hiçbir kıymeti yoktur, yanlışlıkla dokunmadığın arkadaşının bir diğerine kan vermesi kadar.  Burada jeneratör sesi devreye girer çünkü akıl birinden kurtulmadan diğerine varamaz. Bir arkadaşınla konuşurken diğerini evden ararsan ikisinden birine dokunmamışsın demektir. İşte dokunmatik telefon buna denir. Ben çok zor alıştım.

Bütün tanımlarının dışında şiirin hatta tümüyle edebiyatın, neredeyse imkânsız bir iletişimin temsili için yazılıp söylendiğini düşünüyorum. İki kişi arasındaki özel bir iletişim bile imkânsız hale geldiğinde en imkânlı yöntem aynı zamanda. Sevgi veya nefretle, nasıl olduğu fark etmeyen bir güdüyle iletişim yolları aramanın çetrefilli bir yolu. Şairler, yazarlar bu sebeple çok kuvvetli ilişkiler kuramazlar, iletişimin tıkandığı yerde varlığını hisseden bir canlıya dönüşürler. Kendince iletişim kurduğu bir yerde nefes alıp yaşayabilen bir canlı türüdür yazar.

İyi bir yazar, düzenli yazıyorsa katil olamaz, hiçbir canlıya silah çekemez. Fakat bir kavgadan mutlaka sağ çıkmak ister. Çünkü yazılmaya değer her tecrübe, bittikten sonra mutlaka yazılmalıdır. Yazılmaya değmeyecek hiçbir tecrübe yoktur. Ölüm tecrübesini paylaşamamak her yazara derin bir acı verebilir.

İyi bir şair düzenli şiir yazıyorsa sözel de olsa şiddetin ne kadar etkili olduğunu çok iyi bilir. İntikam almayı bilmediğini herkesten gizlediğini sanır. İnsanlar bir yüzeye dokununca onu hissedenin parmağı olduğunu zannederken eline kalem-klavye alan biri ona “yazdıran” şeyin ne olduğunu anlayabilir.

Hayatın asli boyutu çoğu yazar için soğuk ve karanlıktır. Tıpkı ana rahminden alışık olduğumuz gibi. Hayata dair aydınlanma başladığı anda nefes darlığı, ağlama, feryatlar başlar.

Daha az feryat eden daha az yaşıyormuş gibidir. Daha çok yazan daha çok yaşıyor gibi.

Daha az yazan, hayatını tek boyutta yaşamanın sıkıntısına teslim olmuş demektir. Fakat ölü taklidi yaparak.

Daha çok yazan, ölüm tecrübesinin paylaşılamazlığına isyan eder gibi yazar.

Bir metnin yani edebiyatın hakkını verebilirsen güzel anılarla ölmüş gibi seni herkes yaşatır.

Yazar, sonsuza kadar yaşamanın yolunu bulmuş kişidir.

kan
bir insan kanı ise kanımıza karışır şiirle
kanayıp duran bir yaradan akarak

bak anlatıyorum
Cansever’in adını yılda iki kez duyarsın
birincisi sabah erkenden
hızla açılan bir kapıdan süzülen gölge gibi “yerçekimli karanfil”
ikincisi aynı günün akşamında
“Edip Cansever’in ikinci yenideki yeri…” falan fıstık konuşurlar
Zarifoğlu’nu ise her gün anarlar
eğer haziran başıysa
ve güneş geç batıyorsa
ama ağza alınmaz kanserli bir saç teli
çıkaran şairler mısralarından

kanser şair mısraları
mısraları şairin kanser
her kanser şairdir mısraları
her mısra kanserdir şaire
en güzel mısraıdır şairin kanser.

A. Cahit Zarifoğlu (01.07.1940-07.06.1987)

(Günlerdir taslak halinde bekleyen bir şiirdi. “yoksa ben mi geciktim”)

Amerika’lı hiçbir lider okumuş mudur bilmiyorum ama bizim için de bugüne kadar İsveç doğumlu Amerikalı yazar ve aktivist Edita Morris’in sevgi dolu, naif kitaplarından haberdar olmamak kayıptır. Japonya dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmalı Edita Morris. Geçtiğimiz ay Japonya’nın kıyametini canlı yayında izlerken yaşadığımız dehşetin benzerini bize yıllar öncesinden anlatan biriydi o. Sadece izlemek, ağlamak ve dehşete kapılmanın faydasızlığı yanında, bir ülkenin acıyla dolu yazgısına yeniden tanıklık etmek için Edita Morris okunmalı.

Hiroşima’nın Çiçekleri, Hiroşima’nın Tohumları, Nasıl mısın İyi misin? adlı romanlarında Edita Morris, Japonya’dan özür dileyen bir Amerikalıdan çok daha fazlası. Bazen bir ulusa duyduğumuz ilgi ve sevgi içlerinden sadece birini tanıyarak bile perçinleşir. Helga, Pierre, Ömer, Ammar, Ohatsu… Birer isim değildir sadece. Bir de bedeli çok büyük acılar, büyük felaketler söz konusuysa bireysel ilgiden çok vicdanımızla, kalbimizle yaklaşırız o insanlara.

Yazar Morris, vicdanlı bir kadın. İnsan sevgisi Amerikalı’nın bencilliğinden çok ayrı bir yerde yeşermiş gibi. Japonolog oğlu sayesinde atom bombası sonrasında Japonya’ya gidip döndükten romanlarını yazmış, Japonya’ya, Vietnam’a… ülkesinin bombalarının yerine dostluk nişanesi kitaplar göndermiş.

Ben Edita Morris’i Amerika’nın diyeti gibi görüyorum, çünkü Costa Gavras’ın da dediği gibi: “Amerikan adaleti sadece silah üzerine kuruludur.”

Yabani şiirim “görüşmek üzer…” diye bitiyor. Bir okur bana “Son mısrada “e” harfini yazmayı unutmuşlar…” demişti. Cevap verip vermemek arasında kalmıştım.

Oysa okur ile yazarın bir metin üzerinden kurduğu ilişkinin neredeyse namümkün olduğunu kabul ederim. Okurun ve yazarın -biraz da okuma birikimine bağlı bir zincirleme iletişim kurulabilse de- aynı metne dair zihinsel karşılığı, çağrışımları, anlam bütünlüğü aynı olmaz. Bu durum salt okurun veya yazarın bir eksikliği sayılamayacağı gibi, yazarın mutlaka bir okur tarafından anlaşılmak üzere yazdığı da iddia edilemez. Fakat okurun metni anlama çabası devam eder, etmelidir. Yazarın yazdığı bir metinle kurduğu ilişki bitmişken, okurun o metinle işi kolay kolay bitmez.

Diğer yandan okurun sıklıkla içine düştüğü hata, metin-yazar bağlamını net algılayamamaktır. Diyelim ki bir yazar, kuyudan gördüğü gökyüzünü betimlerken çoğu okurun yanılgısı gökyüzüne değil kuyuya bakmasıdır. Yazarın kendi kuyusu okura hiçbir şey anlatmayabilir fakat, gökyüzü ortak bir pay’dır. Bu ortaklığın, gökyüzünü aynı şekilde algılamaya sebep olacağını söyleyemeyiz ama farklılığı yeterince açığa çıkarması gerekir. Okur, gökyüzüne farklı bakışın farklı bir kuyuda yaşıyor olmaktan kaynaklandığını bilmelidir.

Okur, “şiirden değil şairden” olanla daha çok ilgilenir hale gelince edebi metinden fersah fersah uzağa düşme riskiyle karşılaşır. Edebiyatın magazinel tarafı ışıklı navigasyon sistemlerine benzemez. Aynı gemide bambaşka yönlere gitmek isteyen insanlar gibi yönünü şaşıran gece yolcularına benzeyebilir sonu. Aslında konuyu dağıtmak amacında değilim, küçük bir gözlem üzerinden genel bir çerçeve de çizmiyorum.

Sadece bir defa bile görüşüp de üzülmeyen insanların şiire yaklaşımını kınıyorum Sevgili Okur.

Şiir, görüşüp de üzülenlerindir.


RACHEL CORRİE
(10 Nisan 1979 – 16 Mart 2003)
Dünya Vicdan Günü’n Kutlu Olsun Rachel…

Senin gözlerin mavi, yeşil, kara. İndir onları yere, bakma sakın hayata. Senin ellerin güzel Asiye, parmakların ipince. Severim seni ama olmuyor bulaşıklar kalınca. Asiye severim seni, sen bana hayat verdin. Bana yemek verdin Asiye, suyumu elinden içtim. Çocuk verdin bana üç demedin, beş demedin. Elbet vereceksin Asiye, lafımı iyi belle! Ben seni karım ettim. Seni bensiz yarım ettim. Yuvamın sultanı ettim, saçını süpürge ettim. Asiye, ben seni kadın ettim. Bir yere gidemezsin!
Seviyorum lan seni, ütüyü kim yapacak? Asiye, çocukların karnı aç. Az vurduysam ne olmuş, hemen annenlere kaç! Asiye, ben sevmesem seni, vurur muyum hiç öyle? Aşkımız ölümüne değil miydi sen söyle? Asiye, gitme dedim! Bak çok pişman olacaksın… Ben erkek kalacağım, sen mevta olacaksın…Sana “abartma” derler, derdini kime anlatırsın?
Anlatamazsın Asiye, eve dön! Evde severim ben seni öldüresiye…

Hepimiz istediğimiz ülkede, istediğimiz hayatları yaşıyoruz aslında. Yalnızca ilk aklınıza gelen istek  hangisiyse o değil… İşte devrim burada başlıyor.
Hayal etmeye başladığımız andan itibaren değiştirmeye çalıştırdığımız her şey, her mekân gibi… Devrimin bir ihtimal olarak bile olsa içimizde diri tutulması gerektiğine inanarak büyüdük. Geçen haftalarda Tunus ve Mısır’la zalimlere karşı yakılan fitilin ateşlendiğini görmek, Ortadoğu’da parlayan ışıkları aydınlık günlerin habercisi sayarak umutlanmak ne güzeldi. Halk isterse neler yapabilir gördük, ne bir hayal ne de kurgu idi bunlar. Bugünlerde Bahreyn, Yemen, Suudi Arabistan… Yan komşuda tadilat varsa insan kendi evini beğenmez olur. Hele ki evde tarihi döküntüler varsa. Komşudan gelen çekiç, matkap sesine karşı duyarlı, evdeki rutubet kokusuna karşı iyice tahammülsüz kalır. Yakın geçmişimizin rutubet kokularına karşı camları açmaya çalışan herkesin devrimci sayılması çok normal. Kimi boğaz manzarası için devrim ister, kimi öğün sayısını 3′e çıkarabilmek için. Benim şahsi devrim inancım kendim için istediğimi herkes için istemektir. Görüntülerimiz neye veya kime benzerse benzesin, kim olursak olalım, saygın, onurlu ve adil bir hayat sürmek. Halklar bunu temin edebilir.  Etmelidir. Bunu temin edecek insanları seçme şansı verildiğinde seçebilir. Balık bile ağaca çıkabilir. Eğer bu inançlar yıkılırsa yerine, insani mücadelelerle daha iyisi konabilir. Devrim insana bunu vaat eder. Bu sebeple asla yok olmayacak bir inancı simgeler. Devrim için can vermiş 20′li yaşlardaki, hatta her yaştaki tüm isimsizlerin karşısında saygıyla eğiliyorum. İsimler, devletler geçici; halkların kardeşliği bakidir. Baki Selam.
Kış her gün yeniden bastırır burada. Bir kadının bir kadına sırtını dönmesi kadar çabuk. Bir belirti göstermeden, derinlere işleyen bir ilgiyle. Aniden sıcaklığını esirgeyen bir anne gibi.
Burada yaşarken hayatın içinde olmamakla suçlanabilirsiniz. Okuduğunuz, yazdığınız, gördüğünüz, duyduğunuz her şey başka bir hayatın varlığını dayatır. En uzak “ülke”nin İstanbul olduğu, oynanan tek oyuncağın plastik traktör, koktuğu en güzel koku dedesinin hacı miski olan çocuklara her masal yetebilir. Ama her gün tekrarlanan bir masal yetmez.
Çocukların yaşayamadığı bir yerde hiç kimse yaşayamaz. Hayatın içinde olamazsın. Hayatın içine işleyemediği yerlerde çocuklar açlıktan ölür, sevgisizlikten ölür, henüz çocukken evlendirilerek de…
Kimine göre hayatın içinde değil o çocuklar da. Twitter, Facebook hesapları, doğum günleri bir hayat belirtisi ise eğer, hayat belirtileri de yok. Yüzde ellisi 1 Ocak’ta doğar ve 20 yaşına basmadan evlenir. 20 çok geç…
Yaşıtım olan 6 çocuklu kadınların iki odalı kerpiç evlerinde kimsenin, kendilerinin bile umursamadığı hayatlar var. Ben bu hayatlarla hayatın içinde kaldım. Siz or’larda gerçekten yaşıyor olabilirsiniz. Biz sizi affetmiyoruz.
Burada direnmeye çalıştığım yalnızlık sanki uzatılmış bir şımarıklık gibi gizlemeye çalıştığım bir şeye dönüştü. Hayır, ne utanç ne de gurur duyuyorum. Arkama bakmadan geldiğim bir yerde bana sıkıntısını duyduğum her şeyin ufacıklığını gösteren bu hayatın içinde olmaktan yana şanslıyım. Geçici olacağı için böyle konuşuyorum belki değil mi? Ben de buradan habersizken her şeyin geçici olduğunu düşünürdüm. Fakat yaşadığın yerin, hatta içine doğduğun ülkenin kendi kaderin olduğunu anlamak uzun sürmez.
Hafızasız, hatırasız, hatırsız yaşamanın hafifliği…
Doğumlar da ölümler kadar değersiz ve sıradan. Tıpkı ülkem gibi. Ülkemde de bir masal kahramanı direncinde yaşayabilirsin. Ölmemek şansını her gün tecrübe eden seçilmişler gibi. Yarına kadar sadece.
Erken ölümlerin, biten sevgilerin insanın kendini korumayı bilmemesinden kaynaklandığını sanırdım. İlişkilerde de böyle, birine tamamiyle güvendiğin anda her şeyin sonuna gelmişsin demek. İnsan kendini dostlarından, sevgisinden  korumayı öğrenmediği sürece yalnız kalacak. Giden dostlar daha uzağa gidemez. Gitmeyenlere öyle çok hayat vereceğiz ki. Hayatın içindeyken terk etme alışkanlığını asla kazanmayacağız. Terk edilme konusunda çaylaklıktan terfi edeli, daha çok hayat yaşanmaya başlayacak.
“Hayatın içinde” olduğun sürece yen veya yenil, terk et veya terk edil, aç kal veya mide fesadı geçir, 2,5 aylıkken öl veya 90 yaşına kadar yaşa, 14 yaşında evlen veya 25 yaşında dul kal, bir kadın yüzü sevgiyle okşansın veya gözü yumruktan morarsın… Ne değişir değil mi?
Ama yok, her gün aynı masalları dinlemesin çocuklar.

Eğer ortada tek şemsiye varsa iki kişiden biri mutlaka yağmuru daha çok seviyordur.

Yağmur bize ait olmadığı için değerlidir. Ya da şemsiye gerektiğinde elimizin altında olduğu için.

Üretmenin veya yok etmenin en köklü sebeplerinden biri kıskançlık. Sanatsal üretimin de temel dayanaklarından biri olduğu inkâr edilemez. Hepsi değil ama. Yalnızca biri.
Rakibi olmayan her eylemin körleşmesi,  her ürünün yok olması gibi, yazılmış milyonlarca edebi esere rağmen hâlâ yazılmaya devam edilmesi de iki yönlü bir ispat. Binlerce taklidi olsa da sanat eseri daima özgün kaldıkça kıskançlık sadece benzerlerinin çoğaltılmasını sağlar. Ruhumuzun evrende bıraktığı imza gibi fark edilmemizi sağlayan her eyleme ortak olan her şeyi yok etme veya çoğaltma güdüsü durdurulamaz.
Bizim özümüz sözümüz bu: her şeyi var kılarak, çoğaltarak yok ederiz. Bize benzemeyeni benzetinceye kadar yaşatır, benzemeyeni yok ederiz.

(Bize katılmayanı, bugüne ait olsa da geçmişin mazeretleriyle yok ederiz.  Çünkü içeriden kemire kemire dışarı çıkmayı başarmış tombul bir kurt gibi korkumuz var. Kıskançlığın zehrini bize yudum yudum içiren ev sahibimiz o korku. Gideceğimizi, çürüyeceğimizi, yetmeyeceğimizi, yetinmeyeceğimizi, kokacağımızı, yiteceğimizi, unutulacağımızı bize unutturması için sığındığımız tek karanlık hücre. )

Nefes almayı unutmak için, kıskançlık gerçekten.

3 sayfa123»Yukari Asagi