.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Bütün tanımlarının dışında şiirin hatta tümüyle edebiyatın, neredeyse imkânsız bir iletişimin temsili için yazılıp söylendiğini düşünüyorum. İki kişi arasındaki özel bir iletişim bile imkânsız hale geldiğinde en imkânlı yöntem aynı zamanda. Sevgi veya nefretle, nasıl olduğu fark etmeyen bir güdüyle iletişim yolları aramanın çetrefilli bir yolu. Şairler, yazarlar bu sebeple çok kuvvetli ilişkiler kuramazlar, iletişimin tıkandığı yerde varlığını hisseden bir canlıya dönüşürler. Kendince iletişim kurduğu bir yerde nefes alıp yaşayabilen bir canlı türüdür yazar.

İyi bir yazar, düzenli yazıyorsa katil olamaz, hiçbir canlıya silah çekemez. Fakat bir kavgadan mutlaka sağ çıkmak ister. Çünkü yazılmaya değer her tecrübe, bittikten sonra mutlaka yazılmalıdır. Yazılmaya değmeyecek hiçbir tecrübe yoktur. Ölüm tecrübesini paylaşamamak her yazara derin bir acı verebilir.

İyi bir şair düzenli şiir yazıyorsa sözel de olsa şiddetin ne kadar etkili olduğunu çok iyi bilir. İntikam almayı bilmediğini herkesten gizlediğini sanır. İnsanlar bir yüzeye dokununca onu hissedenin parmağı olduğunu zannederken eline kalem-klavye alan biri ona “yazdıran” şeyin ne olduğunu anlayabilir.

Hayatın asli boyutu çoğu yazar için soğuk ve karanlıktır. Tıpkı ana rahminden alışık olduğumuz gibi. Hayata dair aydınlanma başladığı anda nefes darlığı, ağlama, feryatlar başlar.

Daha az feryat eden daha az yaşıyormuş gibidir. Daha çok yazan daha çok yaşıyor gibi.

Daha az yazan, hayatını tek boyutta yaşamanın sıkıntısına teslim olmuş demektir. Fakat ölü taklidi yaparak.

Daha çok yazan, ölüm tecrübesinin paylaşılamazlığına isyan eder gibi yazar.

Bir metnin yani edebiyatın hakkını verebilirsen güzel anılarla ölmüş gibi seni herkes yaşatır.

Yazar, sonsuza kadar yaşamanın yolunu bulmuş kişidir.

kan
bir insan kanı ise kanımıza karışır şiirle
kanayıp duran bir yaradan akarak

bak anlatıyorum
Cansever’in adını yılda iki kez duyarsın
birincisi sabah erkenden
hızla açılan bir kapıdan süzülen gölge gibi “yerçekimli karanfil”
ikincisi aynı günün akşamında
“Edip Cansever’in ikinci yenideki yeri…” falan fıstık konuşurlar
Zarifoğlu’nu ise her gün anarlar
eğer haziran başıysa
ve güneş geç batıyorsa
ama ağza alınmaz kanserli bir saç teli
çıkaran şairler mısralarından

kanser şair mısraları
mısraları şairin kanser
her kanser şairdir mısraları
her mısra kanserdir şaire
en güzel mısraıdır şairin kanser.

A. Cahit Zarifoğlu (01.07.1940-07.06.1987)

(Günlerdir taslak halinde bekleyen bir şiirdi. “yoksa ben mi geciktim”)

Amerika’lı hiçbir lider okumuş mudur bilmiyorum ama bizim için de bugüne kadar İsveç doğumlu Amerikalı yazar ve aktivist Edita Morris’in sevgi dolu, naif kitaplarından haberdar olmamak kayıptır. Japonya dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmalı Edita Morris. Geçtiğimiz ay Japonya’nın kıyametini canlı yayında izlerken yaşadığımız dehşetin benzerini bize yıllar öncesinden anlatan biriydi o. Sadece izlemek, ağlamak ve dehşete kapılmanın faydasızlığı yanında, bir ülkenin acıyla dolu yazgısına yeniden tanıklık etmek için Edita Morris okunmalı.

Hiroşima’nın Çiçekleri, Hiroşima’nın Tohumları, Nasıl mısın İyi misin? adlı romanlarında Edita Morris, Japonya’dan özür dileyen bir Amerikalıdan çok daha fazlası. Bazen bir ulusa duyduğumuz ilgi ve sevgi içlerinden sadece birini tanıyarak bile perçinleşir. Helga, Pierre, Ömer, Ammar, Ohatsu… Birer isim değildir sadece. Bir de bedeli çok büyük acılar, büyük felaketler söz konusuysa bireysel ilgiden çok vicdanımızla, kalbimizle yaklaşırız o insanlara.

Yazar Morris, vicdanlı bir kadın. İnsan sevgisi Amerikalı’nın bencilliğinden çok ayrı bir yerde yeşermiş gibi. Japonolog oğlu sayesinde atom bombası sonrasında Japonya’ya gidip döndükten romanlarını yazmış, Japonya’ya, Vietnam’a… ülkesinin bombalarının yerine dostluk nişanesi kitaplar göndermiş.

Ben Edita Morris’i Amerika’nın diyeti gibi görüyorum, çünkü Costa Gavras’ın da dediği gibi: “Amerikan adaleti sadece silah üzerine kuruludur.”

Yabani şiirim “görüşmek üzer…” diye bitiyor. Bir okur bana “Son mısrada “e” harfini yazmayı unutmuşlar…” demişti. Cevap verip vermemek arasında kalmıştım.

Oysa okur ile yazarın bir metin üzerinden kurduğu ilişkinin neredeyse namümkün olduğunu kabul ederim. Okurun ve yazarın -biraz da okuma birikimine bağlı bir zincirleme iletişim kurulabilse de- aynı metne dair zihinsel karşılığı, çağrışımları, anlam bütünlüğü aynı olmaz. Bu durum salt okurun veya yazarın bir eksikliği sayılamayacağı gibi, yazarın mutlaka bir okur tarafından anlaşılmak üzere yazdığı da iddia edilemez. Fakat okurun metni anlama çabası devam eder, etmelidir. Yazarın yazdığı bir metinle kurduğu ilişki bitmişken, okurun o metinle işi kolay kolay bitmez.

Diğer yandan okurun sıklıkla içine düştüğü hata, metin-yazar bağlamını net algılayamamaktır. Diyelim ki bir yazar, kuyudan gördüğü gökyüzünü betimlerken çoğu okurun yanılgısı gökyüzüne değil kuyuya bakmasıdır. Yazarın kendi kuyusu okura hiçbir şey anlatmayabilir fakat, gökyüzü ortak bir pay’dır. Bu ortaklığın, gökyüzünü aynı şekilde algılamaya sebep olacağını söyleyemeyiz ama farklılığı yeterince açığa çıkarması gerekir. Okur, gökyüzüne farklı bakışın farklı bir kuyuda yaşıyor olmaktan kaynaklandığını bilmelidir.

Okur, “şiirden değil şairden” olanla daha çok ilgilenir hale gelince edebi metinden fersah fersah uzağa düşme riskiyle karşılaşır. Edebiyatın magazinel tarafı ışıklı navigasyon sistemlerine benzemez. Aynı gemide bambaşka yönlere gitmek isteyen insanlar gibi yönünü şaşıran gece yolcularına benzeyebilir sonu. Aslında konuyu dağıtmak amacında değilim, küçük bir gözlem üzerinden genel bir çerçeve de çizmiyorum.

Sadece bir defa bile görüşüp de üzülmeyen insanların şiire yaklaşımını kınıyorum Sevgili Okur.

Şiir, görüşüp de üzülenlerindir.


RACHEL CORRİE
(10 Nisan 1979 – 16 Mart 2003)
Dünya Vicdan Günü’n Kutlu Olsun Rachel…

Senin gözlerin mavi, yeşil, kara. İndir onları yere, bakma sakın hayata. Senin ellerin güzel Asiye, parmakların ipince. Severim seni ama olmuyor bulaşıklar kalınca. Asiye severim seni, sen bana hayat verdin. Bana yemek verdin Asiye, suyumu elinden içtim. Çocuk verdin bana üç demedin, beş demedin. Elbet vereceksin Asiye, lafımı iyi belle! Ben seni karım ettim. Seni bensiz yarım ettim. Yuvamın sultanı ettim, saçını süpürge ettim. Asiye, ben seni kadın ettim. Bir yere gidemezsin!
Seviyorum lan seni, ütüyü kim yapacak? Asiye, çocukların karnı aç. Az vurduysam ne olmuş, hemen annenlere kaç! Asiye, ben sevmesem seni, vurur muyum hiç öyle? Aşkımız ölümüne değil miydi sen söyle? Asiye, gitme dedim! Bak çok pişman olacaksın… Ben erkek kalacağım, sen mevta olacaksın…Sana “abartma” derler, derdini kime anlatırsın?
Anlatamazsın Asiye, eve dön! Evde severim ben seni öldüresiye…

Hepimiz istediğimiz ülkede, istediğimiz hayatları yaşıyoruz aslında. Yalnızca ilk aklınıza gelen istek  hangisiyse o değil… İşte devrim burada başlıyor.
Hayal etmeye başladığımız andan itibaren değiştirmeye çalıştırdığımız her şey, her mekân gibi… Devrimin bir ihtimal olarak bile olsa içimizde diri tutulması gerektiğine inanarak büyüdük. Geçen haftalarda Tunus ve Mısır’la zalimlere karşı yakılan fitilin ateşlendiğini görmek, Ortadoğu’da parlayan ışıkları aydınlık günlerin habercisi sayarak umutlanmak ne güzeldi. Halk isterse neler yapabilir gördük, ne bir hayal ne de kurgu idi bunlar. Bugünlerde Bahreyn, Yemen, Suudi Arabistan… Yan komşuda tadilat varsa insan kendi evini beğenmez olur. Hele ki evde tarihi döküntüler varsa. Komşudan gelen çekiç, matkap sesine karşı duyarlı, evdeki rutubet kokusuna karşı iyice tahammülsüz kalır. Yakın geçmişimizin rutubet kokularına karşı camları açmaya çalışan herkesin devrimci sayılması çok normal. Kimi boğaz manzarası için devrim ister, kimi öğün sayısını 3′e çıkarabilmek için. Benim şahsi devrim inancım kendim için istediğimi herkes için istemektir. Görüntülerimiz neye veya kime benzerse benzesin, kim olursak olalım, saygın, onurlu ve adil bir hayat sürmek. Halklar bunu temin edebilir.  Etmelidir. Bunu temin edecek insanları seçme şansı verildiğinde seçebilir. Balık bile ağaca çıkabilir. Eğer bu inançlar yıkılırsa yerine, insani mücadelelerle daha iyisi konabilir. Devrim insana bunu vaat eder. Bu sebeple asla yok olmayacak bir inancı simgeler. Devrim için can vermiş 20′li yaşlardaki, hatta her yaştaki tüm isimsizlerin karşısında saygıyla eğiliyorum. İsimler, devletler geçici; halkların kardeşliği bakidir. Baki Selam.
Kış her gün yeniden bastırır burada. Bir kadının bir kadına sırtını dönmesi kadar çabuk. Bir belirti göstermeden, derinlere işleyen bir ilgiyle. Aniden sıcaklığını esirgeyen bir anne gibi.
Burada yaşarken hayatın içinde olmamakla suçlanabilirsiniz. Okuduğunuz, yazdığınız, gördüğünüz, duyduğunuz her şey başka bir hayatın varlığını dayatır. En uzak “ülke”nin İstanbul olduğu, oynanan tek oyuncağın plastik traktör, koktuğu en güzel koku dedesinin hacı miski olan çocuklara her masal yetebilir. Ama her gün tekrarlanan bir masal yetmez.
Çocukların yaşayamadığı bir yerde hiç kimse yaşayamaz. Hayatın içinde olamazsın. Hayatın içine işleyemediği yerlerde çocuklar açlıktan ölür, sevgisizlikten ölür, henüz çocukken evlendirilerek de…
Kimine göre hayatın içinde değil o çocuklar da. Twitter, Facebook hesapları, doğum günleri bir hayat belirtisi ise eğer, hayat belirtileri de yok. Yüzde ellisi 1 Ocak’ta doğar ve 20 yaşına basmadan evlenir. 20 çok geç…
Yaşıtım olan 6 çocuklu kadınların iki odalı kerpiç evlerinde kimsenin, kendilerinin bile umursamadığı hayatlar var. Ben bu hayatlarla hayatın içinde kaldım. Siz or’larda gerçekten yaşıyor olabilirsiniz. Biz sizi affetmiyoruz.
Burada direnmeye çalıştığım yalnızlık sanki uzatılmış bir şımarıklık gibi gizlemeye çalıştığım bir şeye dönüştü. Hayır, ne utanç ne de gurur duyuyorum. Arkama bakmadan geldiğim bir yerde bana sıkıntısını duyduğum her şeyin ufacıklığını gösteren bu hayatın içinde olmaktan yana şanslıyım. Geçici olacağı için böyle konuşuyorum belki değil mi? Ben de buradan habersizken her şeyin geçici olduğunu düşünürdüm. Fakat yaşadığın yerin, hatta içine doğduğun ülkenin kendi kaderin olduğunu anlamak uzun sürmez.
Hafızasız, hatırasız, hatırsız yaşamanın hafifliği…
Doğumlar da ölümler kadar değersiz ve sıradan. Tıpkı ülkem gibi. Ülkemde de bir masal kahramanı direncinde yaşayabilirsin. Ölmemek şansını her gün tecrübe eden seçilmişler gibi. Yarına kadar sadece.
Erken ölümlerin, biten sevgilerin insanın kendini korumayı bilmemesinden kaynaklandığını sanırdım. İlişkilerde de böyle, birine tamamiyle güvendiğin anda her şeyin sonuna gelmişsin demek. İnsan kendini dostlarından, sevgisinden  korumayı öğrenmediği sürece yalnız kalacak. Giden dostlar daha uzağa gidemez. Gitmeyenlere öyle çok hayat vereceğiz ki. Hayatın içindeyken terk etme alışkanlığını asla kazanmayacağız. Terk edilme konusunda çaylaklıktan terfi edeli, daha çok hayat yaşanmaya başlayacak.
“Hayatın içinde” olduğun sürece yen veya yenil, terk et veya terk edil, aç kal veya mide fesadı geçir, 2,5 aylıkken öl veya 90 yaşına kadar yaşa, 14 yaşında evlen veya 25 yaşında dul kal, bir kadın yüzü sevgiyle okşansın veya gözü yumruktan morarsın… Ne değişir değil mi?
Ama yok, her gün aynı masalları dinlemesin çocuklar.

Eğer ortada tek şemsiye varsa iki kişiden biri mutlaka yağmuru daha çok seviyordur.

Yağmur bize ait olmadığı için değerlidir. Ya da şemsiye gerektiğinde elimizin altında olduğu için.

Üretmenin veya yok etmenin en köklü sebeplerinden biri kıskançlık. Sanatsal üretimin de temel dayanaklarından biri olduğu inkâr edilemez. Hepsi değil ama. Yalnızca biri.
Rakibi olmayan her eylemin körleşmesi,  her ürünün yok olması gibi, yazılmış milyonlarca edebi esere rağmen hâlâ yazılmaya devam edilmesi de iki yönlü bir ispat. Binlerce taklidi olsa da sanat eseri daima özgün kaldıkça kıskançlık sadece benzerlerinin çoğaltılmasını sağlar. Ruhumuzun evrende bıraktığı imza gibi fark edilmemizi sağlayan her eyleme ortak olan her şeyi yok etme veya çoğaltma güdüsü durdurulamaz.
Bizim özümüz sözümüz bu: her şeyi var kılarak, çoğaltarak yok ederiz. Bize benzemeyeni benzetinceye kadar yaşatır, benzemeyeni yok ederiz.

(Bize katılmayanı, bugüne ait olsa da geçmişin mazeretleriyle yok ederiz.  Çünkü içeriden kemire kemire dışarı çıkmayı başarmış tombul bir kurt gibi korkumuz var. Kıskançlığın zehrini bize yudum yudum içiren ev sahibimiz o korku. Gideceğimizi, çürüyeceğimizi, yetmeyeceğimizi, yetinmeyeceğimizi, kokacağımızı, yiteceğimizi, unutulacağımızı bize unutturması için sığındığımız tek karanlık hücre. )

Nefes almayı unutmak için, kıskançlık gerçekten.


Aynı davayı üstlenseler bile hiçbir zaman iki kahramanın yazgısı aynı olmaz. Aynı bedeli ödüyor, aynı zaferi arzuluyor olsalar bile. İhtişamlı bir zafer sadece tek olana yakıştırılır. İkincinin payına düşen ikinciliktir. Öyle değişmez bir yazgıdır ki, bildiğiniz gibi bir yarışta koşarken ikinciyi geçen yine ikinci olur.

İki bölünebilen ve eşit dağıtılabilen bir sayı.  Diğerlerine göre diz çökmüş bir hali var. İçinde iki adet 1 taşıdığı için yorgun veya teslim olmuş olabilir. Yorgun Janus’ların toplamından ibaret bir sembol belki.

Belki de aramızdaki çift kişiliklileri temsil etmek için vardır. Madalyonun iki yüzü gibi bize çok boyutlu görme fırsatı sunar, elbette ki madalyon sahte değilse.

2 eştir, çifttir, evlidir, efendidir, başı bağlı bir ünlüdür. İnkar edemeyiz, 2′yi nerde görsek tanırız.

“İkinciliğe oynamak” gümüş renkli bir hazdır. Pek azının mutlu olduğu bir kalabalığın varlık sebebidir. Eğer daha az bir hırsa sahipseniz 2 daima vefalıdır. Seveni az, tesellisi çok bir sayı 2 ama edebiyatla arası çok iyi sayılmaz.  Gerekçelerinden biri de ikinciliğe oynayanların beceriksizliği.

3 sayfa123»Yukari Asagi