Yazarın arşivi
Dokunmatik telefona çok zor alıştım. Yanlışlıkla birilerini aradım, yanlış olduğu anlaşılan birtakım sesler, eşzamanlı konuşmalar, yapılabiliyordu konferanslar. Büyük eller için büyük harfler, küçük eller için sessiz harfler. Düşün ki sessiz harfe basınca da sesler çıkıyor. Dokunman yeter aslında çok basmana gerek yok, o kendini biliyor. Soğukta eldivenini parmak uçlarından keserek dokunursan arkadaşını arayabilirsin, o da arkadaşını arar, onun da vardır elbet bir arkadaşı. Sen parmak ucunu kestiğin için arkadaşından bir miktar kan isteyebilirsin, onun da bir kanı olan arkadaşı vardır. Numaralara dokunulabilir: kan, pastırma ve ziplenmiş pişmaniyeler.
Bazı aramalar akşam 6’ya kadar açıktır, bir müessese kapanmadan önce saatlere bakılır. Bir arkadaşa numarasından dokunulur ve o sesini çıkarana kadar hoparlörden bakılabilir. Sonra camı kapatıp çorap, hırka filan giyeriz. Giymediğimiz çoraplar bize hiç dokunmamış demektir. Takdir edersin ki bunların hiçbir kıymeti yoktur, yanlışlıkla dokunmadığın arkadaşının bir diğerine kan vermesi kadar. Burada jeneratör sesi devreye girer çünkü akıl birinden kurtulmadan diğerine varamaz. Bir arkadaşınla konuşurken diğerini evden ararsan ikisinden birine dokunmamışsın demektir. İşte dokunmatik telefon buna denir. Ben çok zor alıştım.
Bütün tanımlarının dışında şiirin hatta tümüyle edebiyatın, neredeyse imkânsız bir iletişimin temsili için yazılıp söylendiğini düşünüyorum. İki kişi arasındaki özel bir iletişim bile imkânsız hale geldiğinde en imkânlı yöntem aynı zamanda. Sevgi veya nefretle, nasıl olduğu fark etmeyen bir güdüyle iletişim yolları aramanın çetrefilli bir yolu. Şairler, yazarlar bu sebeple çok kuvvetli ilişkiler kuramazlar, iletişimin tıkandığı yerde varlığını hisseden bir canlıya dönüşürler. Kendince iletişim kurduğu bir yerde nefes alıp yaşayabilen bir canlı türüdür yazar.
İyi bir yazar, düzenli yazıyorsa katil olamaz, hiçbir canlıya silah çekemez. Fakat bir kavgadan mutlaka sağ çıkmak ister. Çünkü yazılmaya değer her tecrübe, bittikten sonra mutlaka yazılmalıdır. Yazılmaya değmeyecek hiçbir tecrübe yoktur. Ölüm tecrübesini paylaşamamak her yazara derin bir acı verebilir.
İyi bir şair düzenli şiir yazıyorsa sözel de olsa şiddetin ne kadar etkili olduğunu çok iyi bilir. İntikam almayı bilmediğini herkesten gizlediğini sanır. İnsanlar bir yüzeye dokununca onu hissedenin parmağı olduğunu zannederken eline kalem-klavye alan biri ona “yazdıran” şeyin ne olduğunu anlayabilir.
Hayatın asli boyutu çoğu yazar için soğuk ve karanlıktır. Tıpkı ana rahminden alışık olduğumuz gibi. Hayata dair aydınlanma başladığı anda nefes darlığı, ağlama, feryatlar başlar.
Daha az feryat eden daha az yaşıyormuş gibidir. Daha çok yazan daha çok yaşıyor gibi.
Daha az yazan, hayatını tek boyutta yaşamanın sıkıntısına teslim olmuş demektir. Fakat ölü taklidi yaparak.
Daha çok yazan, ölüm tecrübesinin paylaşılamazlığına isyan eder gibi yazar.
Bir metnin yani edebiyatın hakkını verebilirsen güzel anılarla ölmüş gibi seni herkes yaşatır.
kan
bir insan kanı ise kanımıza karışır şiirle
kanayıp duran bir yaradan akarak
bak anlatıyorum
Cansever’in adını yılda iki kez duyarsın
birincisi sabah erkenden
hızla açılan bir kapıdan süzülen gölge gibi “yerçekimli karanfil”
ikincisi aynı günün akşamında
“Edip Cansever’in ikinci yenideki yeri…” falan fıstık konuşurlar
Zarifoğlu’nu ise her gün anarlar
eğer haziran başıysa
ve güneş geç batıyorsa
ama ağza alınmaz kanserli bir saç teli
çıkaran şairler mısralarından
kanser şair mısraları
mısraları şairin kanser
her kanser şairdir mısraları
her mısra kanserdir şaire
en güzel mısraıdır şairin kanser.

A. Cahit Zarifoğlu (01.07.1940-07.06.1987)
(Günlerdir taslak halinde bekleyen bir şiirdi. “yoksa ben mi geciktim”)
Amerika’lı hiçbir lider okumuş mudur bilmiyorum ama bizim için de bugüne kadar İsveç doğumlu Amerikalı yazar ve aktivist Edita Morris’in sevgi dolu, naif kitaplarından haberdar olmamak kayıptır. Japonya dendiğinde ilk akla gelen isimlerden biri olmalı Edita Morris. Geçtiğimiz ay Japonya’nın kıyametini canlı yayında izlerken yaşadığımız dehşetin benzerini bize yıllar öncesinden anlatan biriydi o. Sadece izlemek, ağlamak ve dehşete kapılmanın faydasızlığı yanında, bir ülkenin acıyla dolu yazgısına yeniden tanıklık etmek için Edita Morris okunmalı.
Hiroşima’nın Çiçekleri, Hiroşima’nın Tohumları, Nasıl mısın İyi misin? adlı romanlarında Edita Morris, Japonya’dan özür dileyen bir Amerikalıdan çok daha fazlası. Bazen bir ulusa duyduğumuz ilgi ve sevgi içlerinden sadece birini tanıyarak bile perçinleşir. Helga, Pierre, Ömer, Ammar, Ohatsu… Birer isim değildir sadece. Bir de bedeli çok büyük acılar, büyük felaketler söz konusuysa bireysel ilgiden çok vicdanımızla, kalbimizle yaklaşırız o insanlara.
Yazar Morris, vicdanlı bir kadın. İnsan sevgisi Amerikalı’nın bencilliğinden çok ayrı bir yerde yeşermiş gibi. Japonolog oğlu sayesinde atom bombası sonrasında Japonya’ya gidip döndükten romanlarını yazmış, Japonya’ya, Vietnam’a… ülkesinin bombalarının yerine dostluk nişanesi kitaplar göndermiş.
Ben Edita Morris’i Amerika’nın diyeti gibi görüyorum, çünkü Costa Gavras’ın da dediği gibi: “Amerikan adaleti sadece silah üzerine kuruludur.”
Yabani şiirim “görüşmek üzer…” diye bitiyor. Bir okur bana “Son mısrada “e” harfini yazmayı unutmuşlar…” demişti. Cevap verip vermemek arasında kalmıştım.
Oysa okur ile yazarın bir metin üzerinden kurduğu ilişkinin neredeyse namümkün olduğunu kabul ederim. Okurun ve yazarın -biraz da okuma birikimine bağlı bir zincirleme iletişim kurulabilse de- aynı metne dair zihinsel karşılığı, çağrışımları, anlam bütünlüğü aynı olmaz. Bu durum salt okurun veya yazarın bir eksikliği sayılamayacağı gibi, yazarın mutlaka bir okur tarafından anlaşılmak üzere yazdığı da iddia edilemez. Fakat okurun metni anlama çabası devam eder, etmelidir. Yazarın yazdığı bir metinle kurduğu ilişki bitmişken, okurun o metinle işi kolay kolay bitmez.
Diğer yandan okurun sıklıkla içine düştüğü hata, metin-yazar bağlamını net algılayamamaktır. Diyelim ki bir yazar, kuyudan gördüğü gökyüzünü betimlerken çoğu okurun yanılgısı gökyüzüne değil kuyuya bakmasıdır. Yazarın kendi kuyusu okura hiçbir şey anlatmayabilir fakat, gökyüzü ortak bir pay’dır. Bu ortaklığın, gökyüzünü aynı şekilde algılamaya sebep olacağını söyleyemeyiz ama farklılığı yeterince açığa çıkarması gerekir. Okur, gökyüzüne farklı bakışın farklı bir kuyuda yaşıyor olmaktan kaynaklandığını bilmelidir.
Okur, “şiirden değil şairden” olanla daha çok ilgilenir hale gelince edebi metinden fersah fersah uzağa düşme riskiyle karşılaşır. Edebiyatın magazinel tarafı ışıklı navigasyon sistemlerine benzemez. Aynı gemide bambaşka yönlere gitmek isteyen insanlar gibi yönünü şaşıran gece yolcularına benzeyebilir sonu. Aslında konuyu dağıtmak amacında değilim, küçük bir gözlem üzerinden genel bir çerçeve de çizmiyorum.
Sadece bir defa bile görüşüp de üzülmeyen insanların şiire yaklaşımını kınıyorum Sevgili Okur.
Şiir, görüşüp de üzülenlerindir.
Eğer ortada tek şemsiye varsa iki kişiden biri mutlaka yağmuru daha çok seviyordur.
Yağmur bize ait olmadığı için değerlidir. Ya da şemsiye gerektiğinde elimizin altında olduğu için.
(Bize katılmayanı, bugüne ait olsa da geçmişin mazeretleriyle yok ederiz. Çünkü içeriden kemire kemire dışarı çıkmayı başarmış tombul bir kurt gibi korkumuz var. Kıskançlığın zehrini bize yudum yudum içiren ev sahibimiz o korku. Gideceğimizi, çürüyeceğimizi, yetmeyeceğimizi, yetinmeyeceğimizi, kokacağımızı, yiteceğimizi, unutulacağımızı bize unutturması için sığındığımız tek karanlık hücre. )
Nefes almayı unutmak için, kıskançlık gerçekten.








