Yazarın arşivi
Peter Falk öldü. Bekliyorduk bunu, sevenleri olarak. Uzun süredir komadaydı. Peter Falk özel bir aktör, sempatik bir insandı. Hoşsohbetti, zekiydi (evet yabancı bir talk-show’da izlemiştim kendisini.) Mesela fazla kimse bilmez, yetenekli de bir çizerdi. Yukarıdaki Colombo illüstrasyonu kendisine ait.
Bu yazının konusu ama, Peter Falk’tan ziyade Komiser Colombo olacak. Yetmişli yılların unutulmaz televizyon dizisiydi Komiser Colombo. O yılları yaşayanlar bilir, yaşamayanlar da yaşayanlardan duymuştur.
Benim için çok özel bir kahramandır Komiser Colombo. Küçükken tam bir telemanyaktım, yabancı dizileri de çok severdim (zaten o sıralar yerli diye bir şey yoktu pek). Şu anda mesela kendimi bile dehşete düşürecek kadar çok ayrıntı hatırlıyorum o zaman yayınlanan diziler hakkında. Komiser Colombo’yla ilgili aklıma gelen ilk şey, diğerlerine göre çok daha geç bir saatte yayınlandığıydı; o zamanın TRT yetkilileri neden böyle bir karar vermiş bilemiyorum. Bu yüzden annemle babam Komiser Colombo’yu izlememe izin vermezlerdi, bu da beni fitil ederdi. Merak ediyordum çünkü ne menem bir şey olduğunu. Öte yandan, diziyi o kadar geç bir vakitte yayınlıyorlardı ki, o saatte bazen annem ve babam bile yatmış oluyordu. Böyle gecelerden birinde gizlice kalkıp televizyonu açmıştım. Diziyi sonuna kadar izlemek gibi bir hedefim yoktu, sadece birkaç bir şey, belki Colombo’nun neye benzediğini falan görmek yetecekti bana. İstediğimi pek elde edememiştim. Muhtemelen TRT’nin hazırladığı bir giriş grafiği vardı: Bir el izinin üzerinde, suratı pek de seçilmeyen bir adam. Sonra uzun bir giriş ve jenerik. Bu jenerik aklımda kalmıştı ama. Karanlık bir gecede, kumsalda, uzakta bir karaltı halinde yürüyen bir adam, elinde bir fener. Uzun süre Komiser Colombo diyince aklıma bundan başka bir şey gelmedi.
Sonra dizinin tekrar yayınlanmaya başladığı dönemde izledim Colombo’yu. Akıl dışıydı gerçekten. Polisiyeyle ilgili bilinen hemen hemen her tür kuralı altüst ediyordu. Malum, İngilizce’de polisiye için kullanılan bir tabir de whodunnit’tir. Yani “kim yaptı?” Bu, polisiye bir dramatik yapının en belirleyici özelliğidir. Acaba cinayeti kim işledi? Okur, izleyici, artık her neyse, dedektifle birlikte cinayetin arkasındaki esrarı çözmeye çalışır, neticede bütün ipuçları gözünün önünde olmasına rağmen dedektif olayı kendisinden önce çözer. (Ender durumlarda okur/izleyici katilin kimliğini dedektiften önce keşfederse, bu da ayrı bir keyif kaynağıdır, o ayrı. Ama pek olmaz öyle bir şey gerçekte. Yani katili doğru tahmin etseniz bile, niyesini, nasılını, kanıtları hiçbir zaman tam olarak bulamazsınız. Yazar onu ayarlar. Biliyorum, öyle konuşuyorum.) Komiser Colombo’nun her bölümü, az önce dediğim gibi, çok uzun bir girizgâhla başlardı. Ve bu bölümde katilin kimliğini, bu işi nasıl yaptığını ve cinayetin sebebini ayrıntılarıyla gösterirdi. Buyrun buradan yakın. Yani geleneksel bir bakış açısıyla, işin zevkini baştan geberten bir yapı!
Klasik polisiyelerin bir diğer özelliği de, kahramanın sıra dışı ve muhakkak ki çekici özellikleridir. Genellikle Avrupa kökenli polisiye kahramanlar (Sherlock Holmes, Hercule Poirot…) aristokrat tavırlı, burnundan kıl aldırmaz, karşısındakini zekasıyla, tarzıyla falan ezen tiplerdir. Amerikalılarsa (Mike Hammer, Sam Spade…) süper karizmatik, yakışıklı, kodu mu oturtan maçolardır. (“Bu adamı hatırlıyor musun?” “Hayır!” Çaaaat! “Belki şimdi hatırlarsın!”) Colombo bu yönüyle de benzemiyordu alışıldık kahramanlara. Ezik büzük, buruşuk pardesülü, ağzında sigara, bir an önce elindeki dosyayı kapatıp mesaiden kaçmaya çalışır gibi duran, moda tabiriyle, ezik bir devlet memuru.
Ve son bir nokta: Bildik polisiyelerde, rahmetli babamın tabiriyle, mümkün olduğu kadar çok “huylandırıcı” yer alır; yani söz konusu cinayeti işlemek için sebebi ve fırsatı olan bir sürü insan. Sen, katil hangisi, tam karar veremeyesin diye. Colombo’da öyle bir şey de yoktur. Colombo cinayet mahalinde yaptığı küçük bir soruşturmadan sonra doğru adamı tespitler ve ondan sonra bir saat, hatta iki bölüm süren bazı hikayelerde iki saat süresince bu adamın çevresinde döner durur. (Böyle bir formatı bugünün Türk dizi prodüksiyon şirketlerinden birine kabul ettirmeye çalıştığınızı düşünsenize? Adamı camdan aşağı atarlar alimallah. Yani evet haklısınız, altmışlı yılların Amerikalı yapımcılarının vizyonu, ikibinonlu yılların Türk yapımcılarının fersah fersah önündedir. Ama bu da ayrı bir konu tabii.)
Peki nasıl oldu da Colombo dünyanın en sevilen, ikonografik figürlerinden biri haline geldi? İzninizle bu konuda naçizane fikrimi açıklamaya çalışayım.
Bazı noktalarda tekrara düşmeyi göze alarak size tipik bir Colombo bölümünün yapısını özetleyeyim. Katil -ki her zaman üst sınıf mensubudur: yüksek rütbeli bir asker, bir senatör, armatör, film yıldızı vs…- cinayeti işler. Ekip olay yerine intikal eder. Colombo cesede, ortama falan şöyle bir bakar. Sonra insanlarla konuşur. İfadesini aldığı insanlardan da kendilerini rahatsız ettiği için durmadan özür diler; mâlum amiri kendisinden bir rapor beklemektedir. Onların ağzından çıkan her şeyi, tartışılmaz doğrular gibi kabul eder, tipleri bir güzel rahatlatır. Hatta işi abartıp, bazı cevaplara, “Ah benim bu aptal kafam, tabii ya, nasıl da düşünemedim,” falan gibi yanıtlar verip, karşısındakini kendisinin geri zekalı, kaybetmeye mahkum bir zavallı olduğuna ikna eder. Ve üstünkörü yaptığı görüşmelerden sonra, eveeet her şey halloldu, buradaki herkesin sütten çıkmış ak kaşık olduğuna ikna oldum tavrıyla kapıya yönelir… ve durur. Ortamdaki insanlardan birine döner -bu kişi, görünürde her soruya gayet tutarlı cevaplar vermiş gibi duran katildir- ve ona şöyle der: “Sadece son bir soru… (Just one more thing…)” İşte Colombo size bu lafı ettiği anda, müebbeti yediniz demektir.
Ardından didiklemeye başlar kurbanını. En olmadık yerlerde karşısına çıkar, en garip soruları sorar, adamın sinirlerini yıpratır. (Burada Komiser Colombo’nun TRT’deki dublajını yapan Savaş Başar’ın olağanüstü yorumuna saygı duruşunda bulunmadan geçmemek gerekir. Ortam: Lüks bir restoran. Katil yemeğini yerken, Colombo geçip karşısına oturur. Katil: Ooo komiser, hoşgeldiniz. Portakallı ördek ister misiniz siz de? Colombo: İstemem. Ama varsa pilav üstü az kuru alırım. Uşak: ??? Colombo: Neyse boş ver, zaten Bayan Colombo akşam yemeğini hazırlamıştır şimdi, evde yerim. Dizinin orijinalinde herhalde Colombo, pilav üstü kuru değil hot-dog falan gibi bir şeyler söylüyordur ama bu inanılmaz çeviriyi, bize inandırıcı kılan, Colombo’yu abimiz, babamız gibi benimseten Savaş Başar’ın dublajıdır, ruhu şâd olsun.) Neyse işte, zorlar da zorlar Colombo. Katil -hani burnu Kaf Dağı’nda bir tip ya-, bu pis, küçük memurun tavırlarından rahatsız olur, onu amirlerine şikayet etmekle falan tehdit etmeye başlar. Colombo, sanki bu sıkıntıya neden olduğuna acayip şaşırmış gibi davranarak özür üstüne özür dilemeyi sürdürür. Ve neticede, ne yapar eder, kanıtları ortaya koyar ve cinayeti şaşmaz bir mantıkla çözer, katile de bu sefille tanıştığı güne lanet etmekten başka çare kalmaz.
Colombo’yu bu kadar güçlü kılan unsurlardan biri, işte bu sınıfsal yapısıdır. O, parası, statüsü, gücü nedeniyle her boku yemeyi kendisine hak gören bu şerefsizlere karşı bir işçi sınıfı kahramanıdır (working class hero derler ya hani, ondan işte). Gün olmuş, devran dönmüş, hesap kesilmiştir. Kibire karşı tevazu, zengine karşı yoksul, güce karşı adalet duygusu galip gelmiş, insanlık onuru kapitalizmi yenmiştir.
Bu kahramanı benim için eşsiz kılan bir diğer yön ise biraz daha karmaşık. Şuradan gireyim: Colombo’yu CSI türü dizilerin öncüsü olarak gören bazı yaklaşımlar var. Suç mahalinin ince ince araştırılması, başta değersiz görüntüler ayrıntıların önemi, kanıtların titiz analizi falan fıstık… Bence böyle düşünenler, Colombo’nun, gözlem yeteneğinden ve her hikayenin sonunda ortaya koyduğu güçlü mantıktan etkilenerek böyle söylüyorlar. Bu, büyük bir yanılgıdır. Bence Colombo, bu CSI kafasının tam zıddıdır. CSI’da sık sık raslanan bir yaklaşım var: Kanıtları takip et! Önyargılı olma, bilimsel ol, kanıtın götürdüğü yere git. Oysa Colombo, kanıtın değil yüreğinin götürdüğü yere gider. O, mühim olanın parmak izi, partikel analizi, atmık lekesi falan değil insan faktörü olduğunu bilir (Bana sorarsanız bu açıdan Colombo’ya en çok benzeyen modern dizi kahramanı Monk’tur mesela.) Bir örnekle açıklayayım: Hikayelerinden birinde katil, şerefli Amerikan ordusunun bir albaydır ve işte Colombo tabii ki, neticede onu da ebeler. Kanıtları çok nettir, adamın yalan söylediğini, bu işi niye, nasıl yaptığını falan güzelce açıklar. O noktada albay, süngüsü düşmüş bir halde sorar Colombo’ya: “İlk ne zaman anladınız?” Ne cevap verir biliyor musunuz Colombo? “Bayan falancanın evinde sizi ilk gördüğümde, eğilip yerden bir şey aldınız ve sehpanın üzerine koydunuz. Bu, sizin gibi kibirli bir insanın yapacağı iş değildi. İşte o zaman hiç kuşkusuz bu cinayeti sizin işlediğinizi anladım,” der. Yani kanıtları bulup katilin kimliğine ulaşmış değildir; cinayeti sezgileriyle çözmüş, mantığını hissiyatının hizmetine sunmuştur. Modern teknolojinin gözümüzü kör ettiği bu dünyada, sözünü ettiğim, naif bir yaklaşım gibi görünebilir ama öyle değil. CSI kafası, polislerin, dolayısıyla devletin teknolojik olarak katillerin bir adım önünde olduğunu varsaymayı gerektiriyor, Colombo olmak içinse insan ruhunu çözmüş olmak. Colombo’nun olayları ele alış biçimi, gerçeğin salt akılla kavranamayacağını imler, bize insanlığımızı hatırlatır.
Colombo hakkında benim aklıma gelmeyen pek çok şey de söylenmiştir muhakkak; daha söylenecekler de vardır. Ama bu yazı için bu kadarı yeter.
Ölümü reddetmek insanın doğasında var. O yüzden falanca ölmedi, fikirleriyle, eserleriyle yüreğimizde yaşıyor muhabbetlerine sıkça raslarız. Bu türden yaklaşımlar çoğunlukla romantik bir hüsnükuruntudan ibarettir. Colombo bunun istisnalarından diye düşünmek hoşuma gidiyor. Peter Falk’un naçiz bedeni şüphesiz toprak olacaktır. Öte yandan, biz teknoloji kıyamet bir distopyanın taşlarını büyük bir özgüvenle döşerken bu eşsiz kahramanın, Komiser Colombo’nun bize soracağı son bir sorunun hep varolacağını düşünüyorum. Ve o soruya büyük bir dikkatle kulak vermek gerektiğini. Yoksa hepimiz müebbeti yedik demektir.
Cehennemde Bir Mevsim basıldığında Arthur Rimbaud 19’undaydı. Ah Muhsin Ünlü, Gidiyorum Bu’daki şiirlerlerini 20-24 yaşları arasında kaleme almıştı. Kinyas ve Kayra yayınlandığında Hakan Günday yine 24, Kuzgunun Gölgesi yayınlandığında ise Murat Menteş 22 yaşındaydı. Woody Allen 19’unda The Ed Sullivan Show dahil ABD’nin en popüler birkaç televizyon şovunun metin yazarıydı. Anne Baxter 23, Audrey Hepburn 24’ünde Oscar kazandı. Bill Gates, BASIC yazılım dilini 19 yaşında geliştirmişti ve Mozart’ın üç operası, besteci daha 20 yaşına gelmeden önce Milano’da sahnelenecekti. Charlie Chaplin ilk filmi Making A Living’i çektiğinde ve James Dewey Watson, Francis Harry Compton Crick’le beraber DNA’nın yapısını çözdüğünde 25’inden gün almamıştı.
Ve nihayet benzer yaşlardayken, kuvvetle muhtemel ki, elifi mertek sanan bazı amcalar, bu insanların bu işleri yaparken iki tek atıp atmama konusunda ehil olamayacaklarına dair bir yasa çıkardılar. Ben çok tebrik ediyorum kendilerini; tarihe 24 ayar altın harflerle geçecekler.
Düzeltme Notu: Sevgili Selçuk Orhan uyardı, James Joyce konusunda bir hesap hatası yapmışım. O yüzden o bölümü yazıdan çıkarıyor, yerine Selçuk’un iletisinin çok hoşuma giden, büyükçe bir bölümünü koyuyorum:
“…Ulysses 1922′de çıkmıştır, ama Joyce’un 1906′da, ileride Ulysses’a dönüşecek bir öykü fikri üstünde çalıştığı söylenir. Bunun yerine Newton örneği kullanılabilir; diferensiyal hesaplarını 22-24 yaşları arasında geliştirmiş… Modern fiziğin ve kalkülüsün temellerini atmış. Joyce alkolikti, tıksırana kadar içer ve Ezra Pound’un tanıklığına göre buluştuklarında edebiyat konuşmak yerine bir tabureye tekme atmaya çalışmakla meşgul olurdu. Yavaş yazması muhtemeldir.”
Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, yönetmen olmayı çok isteyen sinema öğrencisi bir arkadaşı varmış onun da. İşte bu genç yönetmen adayı, kendisine sanatsal idealini fısıldayıvermiş bir gün: “Biliyor musun, benim bütün filmlerim çok, çok… ama çok sıkıcı olacak!” Anlatanın yalancısıyım, bunu söylerken de gözleri parlıyormuş. Ben çok sevindim tabii bu duruma. Doksanlı yılların ilk yarısındaki Türk sinemasını hatırlayanlar iyi bilir ki, çoğunlukla bir yönetmenin ikinci filmi yönetmenin yaratma bunalımıyla ilgili olur. Bak, ilerlemişiz ne güzel. Eleman daha öğrenci, hiç kasmıyor dur önce ilginç bir şeyler deneyeyim diye; şimdiden biliyor ne istediğini: Çok, çok… ama çok sıkıcı filmler yapmak.
Hiç takmayın öyle Nietzsche gibi, “Sanatımız var öyleyse gerçek bizi öldürmez,” (çeviri: Avi Pardo-Güneş, İşte Buradayım) falan diye zırvalayanları. Haydi, hep birlikte insanlığın yaşam sevincini yok etmeye harcayalım bütün enerjimizi; olmadı birilerinin kıçı kırık moral, estetik ya da ideolojik önyargılarını beslemek için kullanırız.
Ah Muhsin Ünlü süper bir insandır, ben o kadar değilim
Ah Muhsin Ünlü yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm’ derdi,
ben yolda Ebubekir’i görsem korkudan altıma sıçarım.
Ah Muhsin Ünlü asla yalan söylemez; ben annem beni döverken hiç ağlamadım.
Ben annem beni döverken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü, Azrail’i yolda görse selam verirdi;
ben Azrail’i babamın yanında görmüştüm, bir çift laf edebilseydim ona
derdim ki hayatta ben en çok babamı sevdim.
Ah Muhsin Ünlü olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, ‘anam babam ben de isterim yüzümde güller açsın,
fakat şu koca yumru boğazımı düğümlüyor, bir şeyler yapamaz mıyız?’
Ah Muhsin Ünlü orada olsaydı annemin elini tutardı ve derdi ki ‘Kızım bu ne gayret!’
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’
Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben öldürürüm’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.
Ah Muhsin Ünlü o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm nefretten çıldıracaktım ama annem elini çekti.
Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının
Anneler ölürken bile çocuklarının gururundan eser bırakmıyor ne tuhaf…
Ah Muhsin Ünlü çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o kocaman bir adamdı;
benim annem öldüğünde ben küçücüktüm,
zaten şanslı birisi de değilimdir; kitaplara inanmam.
Annem çoktan öldü bu ayşe kadını o pişirmiş olamaz!
Olamaz dedim annem nefes alıp vermeye devam edince
Verse de ben almam onu, içim ferahlamaz, siz de görseniz
Annem tutsa elimden birlikte geçsek çölü
Nasıl olsa annem de ölü ben de ölü.
Resimdeki arkadaşın adı Sensory Homunculus; her bir duyunun kortekste kapladığı alanın büyüklüğüyle orantılı bir beden yarattığımızda insan vücudunun neye benzeyeceğini gösteriyor. Görme, işitme, tatma, koklama… Hepsini toplasanız dokunma duyusunun kapladığı alanı kaplamıyor. Duyuların en yoğunlaştığı bölge ise el parmaklarımız; bir saç telini ayırt edebilecek hassasiyete sahip. Yani Kant boşuna, “El ileri uzanmış bir beyindir,” demiyor ve Emrah Serbes’in yazar olduğunu öğrenen memur bey boşuna onun parmaklarına kast etmiyor. Sözün özü, bakmayın yüreğinde, ruhunda, dalağında falan fırtınalar kopanlara… Acıyı parmak uçlarında hissetmeyen kişiden yazar olmuyor.
– Kim o?
– Postacı.
– At bi posta inanayım.
– Kim o?
– Postacı.
– Allah versin.
– Kim o?
– Postacı.
– Ver mektuplarımı, al mektuplarını.
– Kim o?
– Postacı.
– Turkcell’in uşağı!
– Kim o?
– Postacı.
– Kusura bakma, sen de arada kaldın böyle.
– Kim o?
– Postacı.
– Git kendini sevdirmeden.
– Kim o?
– Postacı.
– Teşekkür ederim, istemiyorum.
– Kim o?
– Postacı.
– Memnun oldum. Ben de Pablo Neruda.
– Kim o?
– Postacı.
– Neden saçların beyazlamış postacı? Yoksa kemana mı başladın?
– Kim o?
– Postacı.
– Lüzum yok, bende yeterince mektup var.
– Kim o?
– Postacı.
– Erken geldin. Yazmadım daha.
– Kim o?
– Postacı.
– Geç kaldın. Okudum bile.
– Kim o?
– Postacı.
– Seni Pazar günü joggingde göremedim postacı.
– Kim o?
– Postacı.
– Canını tamuya postalamadan çek git postacı.
– Kim o?
– Postacı.
– Ne diyor kaltak?
– Kim o?
– Postacı.
– Vazgeç bu sevdadan postacı; kimse kimseyi anlamıyor işte.
– Kim o?
– Postacı.
– Vazgeç bu sevdadan postacı; yüz yıldır yürüyüş yapıyorsunuz, takan yok.
– Kim o?
– Postacı.
– Pek de hazırcevapmışsın!
Tom Waits’in Green Grass şarkısı, özellikle Cibelle’in mükemmel yorumuyla bugünlerde internette epeyi dönüyor; nitekim Samed Karagöz, Afili Filintalar’da da 3 ayrı versiyonuna yer vermişti bu şarkının. Benim de çok sevdiğim, dinlerken pek hislendiğim Green Grass’ın sözleri çok etkileyici, çok dokunaklı. Sanırım bu yüzden epeyi bir çevirisi de şarkıyla birlikte dolaşıyor internette. Bir de ben deneyeyim dedim. Benimki, bire bir çeviri gözüyle bakıldığında sanırım orijinaline en uzak düşeni olacaktır. Hatta bazı mısraları tamamen değiştirdiğimi de belirtmeliyim; birincil amacım şarkının sözlerinden ziyade duygusunu Türkçeleştirmekti çünkü. Çevirmenlerin ve şairlerin hoşgörüsüne sığınıyorum.
GREEN GRASS
Lay your head where my heart used to be
Hold the earth above me
Lay down in the green grass
Remember when you loved me
Come closer don’t be shy
Stand beneath a rainy sky
The moon is over the rise
Think of me as a train goes by
Clear the thistles and brambles
Whistle ‘Didn’t He Ramble’
Now there’s a bubble of me
And it’s floating in thee
Stand in the shade of me
Things are now made of me
The weather vane will say…
It smells like rain today
God took the stars and he tossed ‘em
Can’t tell the birds from the blossoms
You’ll never be free of me
He’ll make a tree from me
Don’t say good bye to me
Describe the sky to me
And if the sky falls, mark my words
We’ll catch mocking birds
YEŞİL ÇAYIR
Yasla başını toprağa, bir zamanlar kalbimin çarptığı noktaya
Bir avuç toprak al üzerimden
Uzan şu yeşil çayıra
Beni hâlâ sevdiğin günleri hatırla
Yaklaş, çekinme
Yağmurlar yağsın başından aşağı
Beni düşün ayışığında yağmur çiselerken,
Ve uzaklardan bir tren geçerken
Temizle üzerimde biriken çalı çırpıyı
Ve mırıldan şarkımızı
Bir hava kabarcığıyım şimdi ben
Senin içinde süzülen
Gölgemde dur dinlen
Bak her şeyde ben varım şimdi
Bitecek rüzgar güllerinin hüznü
Müjdelerken yağmur kokulu bir günü
Tanrı savurduğunda yıldızları dört bir yana
Hangisi kuş hangisi çiçek ne fark eder
Benden azade bir hayat yok sana
Ola ki, bir ağaç gibi çıkacağım karşına
Hayır, veda etme bana
Gökyüzü nasıl onu söyle sadece
Çünkü bil ki gökkubbe çökerken üstümüze
Ardıç kuşlarını kovalayacağız biz seninle
Her yerde kan var
Kalbim senin bu gece
Her yerde kan var
Ruhum senin bu gece
Gözler yalnız özler
Kanda senden izler
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Kanda zordur yürümek
Anladım gelmeyecek
Kes ağlamayı artık
Bak oldu kana yazık
Dönsen köşeden şöyle
Şarkı söylerim böyle
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Aaaah ah ah ah ah ah ah ah ah
Söz: Fecri Ebcioğlu/Alper Canıgüz
Müzik: Salvatore Adamo
Dört beş yıl olmuştur. Körkütük sarhoş halde bir bara giriyorum. Bakıyorum masalardan birinde Hızır Tüzel tek başına oturuyor. Hızır Tüzel’i ropörtajlarından tanıyor ve hakikaten bayılıyorum yazdıklarına. Alkolün verdiği cesaret ve kardeşlik duygusuyla hemen yanında bitip, “Hızır Bey!” diyorum. “Büyük bir hayranınızım.” Belki bir saniyeliğine ufak bir şaşkınlık görüyorum yüzünde, sonra sıcakkanlılıkla gülümseyip beni masasına buyur ediyor. Uzun uzun ona ropörtajlarını ne kadar sevdiğimi, özellikle falanca kişilerle yaptıklarını müthiş bulduğumu falan anlatıyorum. Hele ropörtaj yaptığı kişilerle çektirdiği o harikulade fotoğraflara ne demeli? Çenem düşmüş işte. Anlatıyorum da anlatıyorum… Bakın ben de bir yazarım mesela, biliyor muydunuz? Mahçubiyetle beni tanımadığını belirtiyor. Sanattan söz ediyoruz. Benim sanat konusunda fikirlerim var. Tatlı tatlı başını sallayarak dinliyor. Sonra aşk acılarımdan söz etmeye başlıyorum ona. Bunu ciddiye alıyor; kısaca kendi evliliklerinden söz ediyor. Sözünü ettiği kadınlar hayli tanınmış, önemli entellektüeller. Bunu bilmiyordum! Hızır Bey’e hayranlığım çaktırmadan daha da büyüyor. Her ne kadar kafam pek yerinde olmasa da olağanüstü bir insanla karşı karşıya bulunduğumu fark edebiliyorum. Sanattan, aşktan, hayattan söz ediyoruz. Sonra izin isteyip kalkıyorum. “Çok memnun oldum,” diyorum elini iki elimle birden sıkarak. “Ben de öyle,” diyor. “Yalnız küçük bir şey var…” Herhalde epeyi ahmakça bir gülümsemeyle, “Buyrun,” diyorum. “Nedir?” “Benim adım Hızır Tüzel değil,” diyor. “Ömer Uluç.”
Sabah gazetede Ömer Uluç’un ölüm haberini okuduğumdan beri bir yandan ağlamak geliyor içimden, bir yandan da gazetenin ilk sayfasından muzip muzip gülümseyen fotoğrafına bakıp elimde olmaksızın kahkaha atıyorum. Sanatçılığının yanına yaklaşamayacağımı biliyorum. Tek ümidim, yaşlandığımda mizah duygumu koruyabilmek ve onun yarısı kadar olgunlaşabilmek. Rahat uyu Ömer Uluç. Rahat uyu Hızır Tüzel.
“… Örneğin bir fişlemede şöyle denmiş: ‘Solcu, dik duruşlu ve adil, güvenilmez.’ Burada kritik kelimenin ‘adil’ olduğunu anlıyoruz, çünkü diğer fişlemelerde şunları okuyoruz: ‘Radikal solcu, her türlü desteği veriyor’ veya ‘Alevi, rüşvetçi, CHP’li, güvenilir’. İşin skandal niteliğindeki kısmı bu ülkede ordunun adil olanları güvenilmez, rüşvetçileri güvenilir bulabilmesi…”
Etyen Mahçupyan (27.01.2010 / Taraf)
Yukarıdaki paragrafı acaba doğru mu anlıyorum diye beş altı kez okudum. Çünkü eğer doğru anlıyor idiysem insan denen garip canlıya dair bildiğimi sandığım bazı şeyleri gözden geçirmem gerekecekti. Bildiğim kadarıyla bir insanın ego bütünlüğünü korumak için sürekli birtakım rasyonalizasyonlar yapması gerektiğiydi. Hani, kişi çok matah bir işler çevirmediğinin farkında dahi olsa, bir şekilde kendini yaptığı işin doğruluğuna inandırması; en azından böyle bir eğilim içinde olması beklenirdi. Oysa yazıda sözü geçen “fişçiler” belli ki hiç böyle bir kaygı taşımıyordu. Bu kişilarin lugatında düpedüz “alçak” sözcüğü “güvenilir” ve “dürüst” sözcüğü de “güvenilmez” anlamına geliyordu. Hem garipsedim hem de birilerinin, bulundukları pozisyona dair bu denli soğukkanlı ve nötral bir değerlendirmede bulunabilmesi karşısında hayranlık duymaktan alamadım kendimi.
Sonra da gözümün önüne şöyle bir sahne geldi. Bir ofis. Büyük bir masanın arkasında oturan yaşlıca bir adam, karşısında dikilen daha genç bir diğeri. Tatlı tatlı konuşuyorlar.
– Efendim, talebiniz doğrultusunda A ve B kişileri hakkındaki araştırmamızı tamamladık.
– Güzel. Sonuç nedir?
– A kişisi doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, dürüst ve adil bir insan.
– Korkunç!
– Evet efendim, tam anlamıyla güvenilmez biri…
– Of, çok fena oldum bak ben şimdi.
– Sakin olun efendim, çünkü iyi haberlerim de var.
– Öyle mi? Hemen söyle.
– B kişisi ise ikiyüzlü, riyakâr, dalkavuk…
– Neler söylüyorsun!
– Ev-vet efendim… Sevineceğinizi biliyordum. Üstelik rüşvetçi ve hırsız!
– Güvenebileceğimiz biri!
– Kesinlikle efendim. Tam aradığımız adam.
– Of, çok fena oldum bak ben yine şimdi. Ama bu sefer pozitif manada.
– Düşlerimiz artık daha yakın efendim.
– Öyleyse haydi iş başına. Unutma, sana güveniyorum!
– Sağolun efendim. Ben de size güveniyorum.
* Yukarıda alıntıladığım yazının tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://www.taraf.com.tr/makale/9712.htm























