.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Dostum ve kardeşim Alper Gencer’in Sivas katliamını Hüseynî bir bakışla ele aldığı yazısını, davanın tekrar tartışıldığı şu günlerde hatırlamakta fayda var. Hazır hatırlamaya başlamışken, hatırlamaya en çok değenin bir sözünü de analım: “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız.”

Madımak’ta Bir Fanus

2 Temmuz 1993… Sivas’ta bir oteli yaktılar. Kimler yaktı? Camide, sokakta, kıraathanede ellerine tutuşturulan imzasız kâğıtlarla galeyana gelen; kendini inancının muhafızı, sözcüsü ve hatta sahibi ilan eden cehalet! Kim dağıttı o imzasız kâğıtları? Derinlerine kadar pisliğe bulaşmış bir devlet! Kimler yandı? Otuz beş can ve itibar-ı millet!

Madımak’ı yaktıklarında, henüz 13 yaşındaydım. Aziz Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarından birkaçını iştahla yutan bir çocuk olarak, televizyonun karşısında olan biteni büyük bir dehşetle izlediğimi hatırlıyorum. Hissettiklerimi, bu duyguya o yaşlarda benzeyen bir başka duygumla ancak izah edebilirim. Çocukken futbol maçlarına giderdik. Ve takımımız yenildiğinde, seyirciler arasından bol küfürlü ve tehditkâr tezahüratlar yükselirdi. Bazen kendinden geçen birkaç seyircinin, soyunma odasına giden yolda, mağlup takımımızın oyuncularını sanki “öldürmek” istercesine tel örgülere yapıştığını görürdüm. Tam burada, o tel örgülere yapışan adamların korkusuyla dolardım. Aziz Nesin’in de itfaiyeden, sanki bir timsah havuzuna koca bir but atılırcasına, hınç dolu bir kalabalığa atılmasını izlerken, seyircilerin tel örgülerinin olmadığını fark etmemle bu korkum tavan yapmıştı. Tel örgülere inanmıyorum. Ama böyle insanlığa da inanmıyorum ben!

Aziz Nesin; ne tanrıtanımazlığı, ne Salman Rushdie distribütörlüğü ile benim hafızamda yer etmiştir. Çünkü çocukluk, bir insanın hayatını ele geçirmeye teşnedir. Eğer Nesin’in yazdığı çocuk kitaplarını okuyanınız varsa, bu kitaplarda yazılanlar bir çocuğa bir emaneti teslim edercesine kaleme alınmıştır. O kitapları okuyanlar, Aziz Nesin’in tanrıtanımazlığına da, Peygamber’e hakaret ettiğine de inanmaz. O kitapları okursanız, Aziz Nesin’in kalbinin oraya gömüldüğüne şahit olacaksınız, zira kalbi olmayan biri o kitapları yazamaz! Sonrasında söyledikleri, onunla yolumuzu ayırmıştır! Zira inancımın en hassas noktasına, efendime uzanmıştır dili. Sizin en sevdiğinize hakaret etseler, kalbiniz bundan incinmez mi?

Bir tanrıtanımazdan hiçbir şey öğrenemeyeceğinizi düşünüp, sırtınızı ona dönerseniz ve hatta gidip sırf bu yüzden onu öldürürseniz, en açık haliyle söylüyorum, siz de Tanrı’yı tanımıyorsunuz yahut tanımak istemiyorsunuzdur fikrimce. Tanrıtanımaz mucitlerin bir listesini yapalım isterseniz? Tanrıtanımaz bestekârların, müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, matematikçilerin, fizikçilerin, mühendislerin, öğretmenlerin bir listesini yapalım! Ortaya koyduklarına bakarsanız, inanmadıklarını söylerken sadece boş bulunmuş olduklarını anlarsınız! Ortaya koyduklarına bakarsanız; inanıp inanmadığımıza aklımızın “karar” vermediğini, ağzımızın söylemediğini anlarsınız!

Aziz Nesin’in hafızamda en çok yer eden hikâyesi şudur. Bu hikâyeyi size aktarırken, ne kadarının Aziz Nesin’e, ne kadarının benim hayal gücüme ait olduğunu ayırt etmem zor! Küçük bir çocuk, karınca yuvasının üzerini bir fanus ile kapatıyor. Ve içine de bir çekirge atıyor. Karıncalar ile dev çekirgenin savaşı başlamış oluyor böylece -Savaşlar aslında hep böyle başlıyor-. Karıncalar çekirgeye bölükler halinde saldırmaya başlıyor. Ve çekirge de, türlü hamlelerle püskürtüyor karıncaları. Sonra yılmayan karıncalar, bir yandan kaybettikleri arkadaşlarının bedenlerini yuvaya taşırken, bir yandan da çekirgeye saldırmaya devam ediyorlar. Küçük çocuk, olanı biteni fanusun dışından, dehşetle izliyor. Karıncaların sayısı arttıkça, çekirgeye daha fazla yaklaşıyorlar. Neden sonra, birkaç karınca çekirgenin üzerine çıkmayı başarıyor ve bir bacağını koparıyorlar. Önüne gelen bütün karıncaları o vakte değin püskürten çekirge, düşmeye başlıyor. Karıncalar, çekirgenin eski gücünde olmadığını fark ederek ellerini, kollarını koparıp alıyorlar. Ve savaş, çekirgenin yerin yüzeyinde yüzü koyun yatması ile, yani karıncaların zaferiyle bitiyor. Hiç hareketsiz duran çekirgenin içine giriyorlar sonra. Bir süre çekirge ile yuva arasındaki yoğun karınca trafiğini izleyen çocuk, çekirgenin içi tamamen boşaltılana ve salt bir kabuktan kalana kadar bekliyor. Ve sonra muhteva çekilince, iskelet çöküyor. Karıncalar, tek bir parça bırakmaksızın çekirgeyi yuvalarına taşıyorlar.

Bu hikâyede, insanın bir suçlu arayası geliyor, öyle değil mi? Çekirge mi iyi? Karıncalar mı kötü? Tam tersi mi? Çocuğun mu yoksa bütün suç? Bana kalırsa bu hikâyede bir suçlu yok, bir suç aleti var. Aslında bir suç aleti de değil, suça alet olan bir şey var: Fanus!

2 Temmuz 1993 Cuma günü Sivas’ın üzerine bir fanus kapadılar. Bu fanusu kapayan güç odakları, bu fanusun içindekilerini de çoktan savaşa hazırlamışlardı. Kutuplaşmaların dozu kâfi derecede yüksekti, aktörler özenle seçilmişti, yer ise bulunmaz kaftan idi. İnsanın en eski alışkanlıklarından birini, inanç “müptelalığını” konu edindiler. Bir inancın yahut bir ırkın işgüzar memuriyetine soyunmak, başkalarını da senin gibi inanmaya yahut en azından öyle görünmeye zorlar. Bu fazladan cüretkârlığın benzerlerini, tarih sayfalarının hemen her tarafına kapanan fanusların altında görebilirsiniz.

“Zulüm”, kelime anlamıyla bir şeyin yerinden edilmesidir. Bir şeyin olağanlığını, yani kendi olmakla ilgili özünü/hakkını bertaraf ederseniz, yaptığınız şey zulme dönüşür. Karıncaların, üzerlerine bir fanus kapanana kadar, bir çekirge ile ne alıp veremediği olabilir ki?! Bütün renkler, bütün inançlar, bütün ırklar; kalpleriyle davrandıkları sürece, yani özlerinden ses verdikleri müddetçe ebediyen beraber yaşayabilirler. Ne zaman ki şeytan, yani kötülük, eline bir fanus alır ve onu bizim kalplerimizin üzerine kapatırsa; insan, etrafına dehşet saçan bir zalime dönüşür.

Madımak, insanlık tarihinin, hala da kanamaya devam eden bir yarasıdır. Orada, otuz beş canı alan meşum kalabalık, bu yaptıklarını Müslüman oldukları için yapmamışlardır, nefislerinin emrine amade çıkarmışlardır o yangını. O yangını çıkartanların kalplerinin üzerine, Sivas’ın üzerine kapatılan fanustan da büyük bir fanus kapatılmıştır. Orada, “meşhur yasakların ve tel örgülerin sahibi”, gerçek bir suçu engellemek adına olması gereken yerde olmamıştır. Orada, istediğinde tanklar ve panzerlerle arz-ı endam ederek koca şehirlerin kalabalığını evine kapatan cuntacı zihniyet, aynı şeyi bu defa, tanklarını ve panzerlerini geri çekerek yapmıştır. Orada, Pir Sultan Abdal’ın heykelini yerinden söken softalar, günü geldiğinde onun yaylasından Şah’ına giden yolu görünce, utanacaklar! Orada, “din elden gidiyor!” nidalarıyla yeri göğü inleten putperestler, her şeyin açık edildiği gün geldiğinde neyin elden gittiğini daha iyi kavrayacaklar. Bu ülkede yaşayan insanları, sözümona bir arada tutmak için, onların düşmanlıklarından istifade eden egemenler; kölesi oldukları emperyalistlerin, bir başka elle hışmına uğruyorlar şimdi. Ne sanıyordunuz, keser dönünce sap yerinde mi sayacaktı yani?! Orada, namaz çıkışı eline tutuşturulan bir kâğıt parçasının peşinden katliam yapmaya koşan kim varsa, Yunus’un, namaz ile kalp kırmak arasında kurduğu bağıntıya vursun yüzünü!

Ve size de geleceğim… Çünkü siz de bu oyunun mazlumu değilsiniz artık! Madımak’a bakıp da, tüm Müslümanlara ve İslam’a sövenler, “İşte İslam’ın daimi potansiyeli: İrtica!” diye çığırtkanlık yapan lafazanlar, sanki sidik yarıştırır gibi katliam yarıştırıp “Başbağlar” deyince “Madımak”, “Madımak” deyince “Başbağlar” diye atılan kutup kurtları, bu katliam bize yapıldı diyerek, bu katliamı inhisarına geçiren sözümona solcu, devrimci, Alevi kamplar; size de şöyle büyük bir dev aynası lazım! Bunları yaptığınız müddetçe, bu katliamı yapanlardan ne farkınız var?! Zaten bu katliamı yaptıranlar, yani fanusu yuvaya kapatan el, en çok “sizin” böyle düşünmenizi istiyor, haberiniz olsun! Böyle düşündüğünüz müddetçe, yani böyle kutuplaşmacı ve değişmez bir önyargıyla bakarak; hangi inanca mensup olursanız olun, bu yangına her gün ateş taşıyanlardan birisiniz işte, başka ne olacak!? Mazluma bir renk isnat edenler, muhakkak bir tarafın zalimidirler!

Gelelim meselenin kalbi, yani en insani tarafına! Bu son kısım, kalbinde ötekine yer açanlara… Yukarıda aktardığım hikâyedeki gibi, bir çocuğun elindeki fanus o çocuğun masumiyetini sekteye uğratmaz. En nihayetinde çocuk, çocuktur işte! Ama yetişkinlerin çocuk kalpleri yoktur. Çocukluğunu kaybedenler, niyet edinirler. Mühim olan, iyi niyetli olabilmektir. İyi niyetli olamasak da, yaptığımız hata sonrası, iyi niyete dönebilmektir, öyle kalabilmektir esas olan. Bu bize adalet, vicdan ve sevgi olarak döner. Madımak’taki katliamı yapanlar, şu ya da bu renge bakılmaksızın; niyetlerini bozan insanlardırlar. Onları herhangi bir inancın memuru olarak görürsek, o inancı karalayarak biz de niyetimizi bozmuş oluruz. Madımak’ta saldırıya uğrayanlarsa, isterlerse dünyanın en kötü insanları olsunlar (ki bence hiçbirinin kötülükle bir ilgisi yoktu!), o şekilde bir saldırıya uğramak kaydıyla artık mazlumdurlar. Ve mazlum, bir zamanların zalimi olsa bile o, bir insanlık emanetidir bizlere!

Fanus, kötülüğe/şeytana ait bir alet… İnsanı da bu yolla kendine alet ediyor işte! Ben insandan ümidini kesmeyen insanlardanım. Bir gün o fanusu kalbinin üzerine kapatan, gün olur o fanusu kalbiyle kırabilir de!

Velhasıl, Madımak katliamı, herhangi bir mezhebe, dine, inanca, insana yapılan bir saldırı değildir. Bizatihi insanlığın yara aldığı bir saldırıdır. Bu saldırı sonrası yaralananlar, kalbi olan, kalbiyle davranan bütün insanlardır. Her vahim olay gibi, şu yaşadığımız fani ömür içinden, ibretlik bir bilgidir de hepimiz için. Bizi o kadar derinden yaralamış olmalı ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hala dün olmuş gibi kanıyor. Kalbiyle görenlerin, kalbiyle davrananların başı sağ olsun! Yazıyı, heykeli sökülerek yerlerde süründürülen Pir Sultan Abdal’ın bir dörtlüğüyle bitiriyorum. O heykeli sökenler, umarım kendi itibarlarını yerinden söktüklerinin farkına varırlar da, herkesin inancının biricik olduğunu bu sayede anlarlar! Zira siz o heykeli sökmeden, aynı düşmanlık ve softalıkla, sizin gibiler tarafından asılmadan hemen önce söylediği şiirden bir parçadır bu:

“alınmış abdestim aldırırlarsa
kılınmış namazım kıldırırlarsa
sizde Şah diyeni öldürürlerse
ben de bu yayladan Şah’a giderim!”

Alper Gencer
Dünyaya Yeni Söz Gazetesi, 08.07.2011

Yazının sadece başlığına bakarak, fakirin “Hepimiz Ermeni’yiz” sloganına muhalefet ettiği ya da Anayasa Komisyonu’nda “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes, din, mezhep, dil ve etnik köken gözetilmeksizin Türktür. Türklük bütün Türk vatandaşlarının beraberce varlığının ve dayanışmasının ifadesidir” diyerek milliyetçi vekilleri duygulandıran muhterem Patrik Bartholomeos’a jest yaptığı sanılmasın.

Malûmunuz “Türk” ismi, biz henüz ulusçuluk belasına düçar olmadan evvel, Osmanlı’nın Müslüman tebaasına Batı’nın verdiği ortak isimdi. Ama Türkçülüğün icadından itibaren, Devlet’in iddia ettiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olanların ortak adı falan olmadı. Daha doğrusu Devlet ikiyüzlü bir siyaset izledi: Bir yandan Türklüğün bir ırkı değil vatandaşlığı tanımladığını söylerken, diğer yandan tarih ve dil kurumlarıyla, akademisiyle, Orta-Asya bozkırlarında kımız içip börk giyen şanlı atalarının hatırasını canlandırmak için elinden geleni yaptı. Türklerin Selçuklu ve Osmanlı tecrübelerinin, daha doğrusu İslamî tecrübesinin üstünden atlayarak, onlara yeni bir mitolojik tarih verebilmek, restorasyondan ve İslamî bir kalkışmadan korkan ulusçuluk açısından elzemdi. Bu saiklerle Türk ulusçuluğu da hevesle yeni bir Türk ulusal mitolojisi yarattı. Ama bir taraftan da gayri-Türk anasırın tabiyetini sürdürebilmek adına onlara yukarıda andığımız yalanı söylemek zorunda kaldı.

Mızrak çuvala sığmayınca da ortaya “Türkiyelilik” kavramı atıldı. Şaşırtıcıdır ki “Türk” isminden şeytan görmüş gibi kaçanlar bile bu isme razı oluverdi. Kabul: Ulusun, yurdun ismiyle tesmiye edilmesinde beis yok. Ama yurdun ismi de bir kavminkiyle tesmiye edilince daire fasit hale geliyor. Fakir de hem devleti hem de milleti bu fasit daireden kurtarabilmek adına, yeni bir üst-kimlik teklif ediyorum: Rumluk!

Bildiğiniz gibi, “Rum” ismi bir kavme ait değildir. O sadece “Roma” isminin eski dildeki telaffuzundan ibarettir ve hem Anadolu hem de Balkan toprağını tanımlamaktadır. Bugün bizim “Anadolu Selçuklu Devleti” dediğimiz devlete kendi döneminde “Rum Selçuklu Devleti” deniliyordu. Bu topraklara ilk gelen Türkmenler de kendilerini bu isimle tesmiye etmişlerdi. Anadolu’yu yurt edinen dervişler kendilerine “abdalan-ı Rum” demiş, onların kadınlar kolu ise kendilerini “baciyan-ı Rum” olarak isimlendirmişti. Hazreti Pir dahi Celaleddin Rumî künyesini seçmişti. Osmanlı sultanları da Fatih’ten itibaren bu ismi “Kayser-i Rum” ya da “Sultan-ı iklim-i Rum” biçimleriyle kullanmıştı.

Velhasılkelam “Rumî” ismi din, dil, kavim ayırdetmeksizin bu topraklarda yaşayan herkesin ortak ismi olmuştur. Şimdi “Türklük” üst-kimliğinde ısrar edenleri ikna etmesi gereken bunca sözden sonra tekrar soralım: “Rumluk” hepimizi tanımlayan bir üst-kimlik olmaya en layık isim değil mi? Hepimiz yeniden Rumî olamaz mıyız?

Sebeb-i telif: Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım

Orta ikiden beri, siyaset ve din hakkında tartışmamaya yeminli olsam da, çarh-ı felek fakiri zaman zaman buna icbar ediyor. İlm-i siyasette ve ilm-i tevarihte ehliyet sahibi olmadığım halde bu mevzuda kalem oynatışımdan sual eden ahbaba halimi arz etmek isterim evvela: 7 Ocak 2012 gecesi TV24’te yayınlanan “Kafa Dengi” programında, Ermeni katliamı hakkındaki tutumlarına karşı, Fransızların Cezayir’de yaptıklarını öne sürmenin yanlışlığından bahisle başladığımız tartışmada, Türkiyeli sosyalistlerin katliamlar karşısındaki tavırlarının deux poids deux mesures[1] olduğunu söylemiş; Balkanlarda, Kafkaslarda ve Anadolu’da katledilen milyonlarca Müslüman’ın acısını suskunlukla geçiştirirken, ―emperyalistlerin Türkiye’nin boynuna geçirdiği bir tasma işlevi görmeye başlayan― Ermeni katliamı hakkındaki telifatlarının pek velûd oluşunu çifte standartçı ve samimiyetsiz bulduğumu anlatmaya çalışmıştım. Program sırasında gelen eleştirilere cevaben, eski yoldaşım Sinan Dervişoğlu’nun “Yurtseverlik: Egemen sınıfa ve ideolojiye rağmen ülkeyi ve halkı savunma” başlıklı makalesini, aynı gecenin sabahında, sitede[2] yayımlamıştım. Mesele fakir için tam kapanmışken, bahsettiğim eleştirilerden birinin sahibi, “Twitter” nam site marifetiyle fakiri, Etyen Mahçupyan beyefendinin 8 Ocak 2012 tarihli, “Rumeli’nin sürülmüş çocukları”[3] başlıklı yazısından haberdar etti. Bütün bu anlattıklarımın arasında bir günden uzun bir süre olsaydı, Mahçupyan’ın fakire cevap verdiğini sanırdım. Öyle olmadığını bilsem de, hem fikr-i takib hem de dostane bir uyarı için, bu cevabı yazmak zorunda hissettim kendimi. Yoksa siyaset ya da tarih tartışmaya ne halim ne de vaktim var.

Evvela

Kafkasya’da ve Balkanlar’da katledilen Müslümanları mevzubahis etmeye başlamak, Türkiyeli Sosyalistler ve demokratlar için müspet bir gelişmedir. Ama maalesef Mahçupyan, tam da yazısının girişinde eleştirdiği, “psikolojik denge yaratmak” ve “kaçış” olarak nitelediği işi yaparak başlıyor yazısına. Amenna, Ermeni katliamı meselesi tartışılırken, savunmaya geçen her türden milliyetçinin ilk başvurduğu argüman, Doğu Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da Müslümanların katledilişidir. Peki ya siz neden bunları birer karşıt argüman olmaktan çıkarıp müstakilen tartışmıyorsunuz da, ancak Ermeni katliamıyla mukayese halinde ele alıyorsunuz?

Etyen Mahçupyan’ı retorik olmayan bu soruya ne cevap vereceğini düşünmek üzere bırakıp, Türkiyeli milliyetçi, devletçi çizginin, Anadolu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da katledilen Müslümanları neden sadece bir karşıt argüman olarak kullandığını, Sinan Dervişoğlu’nun yukarıda zikrettiğim makalesinden okuyalım: “’Batı’yla dostça geçinme’yi temel stratejik rota haline getiren TC, yukarıda saydığımız Batı nefretini her zaman bastırdı. 93 harbinin, Balkan savaşının, 1. Dünya Savaşı’nın gözyaşı dolu anıları asla açığa çıkarılıp ortak kamu bilincine yansıtılmadı ve aile sohbetleriyle sınırlı kaldı […] Özetlemek gerekirse, TC, Batı ile olan tüm geçmiş hesapların tek taraflı kapatılması, ‘sıfırlanması’ üzerine kuruludur. Bu, TC’nin kurucularının Batı’ya verdikleri zımni bir taahhüttür.”[4] Cumhuriyet’in kurucu kadrosu, bu taahhüdüne mukabil, Batı’nın da eski hesapları kapatacağını ümit etti. Ama Batı bu ümidi kısa zamanda boşa çıkardı. Bu kadronun günümüzdeki mirasçı olan ―solcu, sağcı ya da İslamcı― her türden milliyetçi ve devletçi zevat, her fırsatta eski günahlarını sayıp döken Batılılar karşısında çılgına dönüp, onları eski hesaplarını kurcalamakla tehdit ediyor. Aynı yazısının dipnotunda Dervişoğlu, emekli bir diplomattan yaptığı alıntıyla bu tehdidi mücessem hale getiriyor: “Onlar Ermeni meselesini bu kadar deşerlerse, biz de Balkanlar’da ve Kafkasya’da ölen Türklerin dosyalarını açarız.” Milliyetçi ve devletçi zevatın hali pürmelâlken, Sosyalistlere dönüp “Siz neden bu mazlumların hukukunu savunmuyorsunuz” demek pek naif görünse de haklı bir tavırdır.

Saniyen

Mahçupyan Rumelili Müslümanları Ermenilerle kıyaslamaya başlarken, garip bir “otoktonluk”  tartışmasıyla işe başlıyor. Tarihçi olmadığım için, Mahçupyan’ın “Müslümanlık Rumeli’ye son üç yüz yıl içinde girmişti” derken üç yüz yılı hangi “son”a göre hesap ettiğini tartışmayacağım. Ama Müslümanlığın Rumeli’de yaygınlaşmasının on dördüncü yüzyıla kadar geri götürülebileceği, fakir gibi meslekten tarihçi olmayanların dahi malumudur. Aynı şekilde “bazı küçük bölgeler dışında Müslümanlar hiçbir zaman oranın gerçek anlamda ‘yerlisi’ haline gelmediler” ifadesi üzerinde de fazlaca durmayacağım. Çünkü yine malumdur ki, iskân ettirilenler dışındaki Müslüman nüfus, Rumeli’nin yerli ahalisi arasından İslam’ı seçenlerden müteşekkildi.

Oysa Mahçupyan, basit birer maddi hata gibi görünen bu garip çarpıtmalarla, katillerin yurtsuzlaştırdığı Müslümanları evvela “yersizleştiriyor”, tarihsizleştiriyor. Böylelikle, yurtsuzlaştırıldıklarında talep edecekleri hakların pek de “doğal” olmadığını iddia edebiliyor. Diyelim ki Mahçupyan’ın hesabıyla Rumeli’yi üç yüz yıldır mesken tutan ahali yeterince “yerli” değildi ve “işgalci”ydi; peki ya milyonlarca Makedon, Boşnak, Pomak, Arnavut ne zaman yerlilikten çıktı? Müslüman olduğu anda mı?

Salisen

Mahçupyan yine akla ve matematiğe mugayir bir hesapla, küçük bir kalem hatasıyla, Rumelili Müslümanları Osmanlı’nın “yönetici zümre”si yapıveriyor. Bu hesapla Osmanlı “sömürgeci merkez”, Müslüman ahali de “ona bağlı hâkim sınıf” oluveriyor. Mahçupyan’ın iddiasına göre, Osmanlı öyle büyük bir bürokratik teşkilat kurmuş ki, Rumeli’deki yönetici zümresi ancak milyonlarla ifade edilebiliyor. Kendisi de bu hesabın içinden çıkamayacağını bildiğinden olsa gerek, Müslümanların içinde toplumsal anlamda ezilenleri de barındırdığını söyler söylemez, “Ancak siyasî sistematik açısından İslam bir üstünlüğü, birçok zaman hak gaspını ima etmiş ve yerel halkın tepki birikimine yol açmıştı” ve “Müslümanlar artık sömürünün ve adaletsizliğin de öznesi gibi algılanmaya başlanmıştı” diyerek, yönetici zümreye dâhil olmayan Müslümanların neden hesaba katıldığını ve katledildiğini izah etmeye çalışıyor.

Burada sorulması gereken iki soru var: İlki, Hıristiyan komşusundan farklı sınıfsal bir konuma sahip olmayan gariban Müslüman köylünün mü “sömürgeci merkeze bağlı hâkim sınıf”ı teşkil ettiğidir. İkincisi ise bu yazıyı kaleme almaya fakiri icbar eden asıl vahameti açığa çıkarmaya yöneliktir: Milyonlarca insanın katledilmesini ve yine milyonlarcasının yurdundan kaçmak zorunda kalmasını sınıfsal bir kine dayandırmaya çalışmak, Sosyalist bir tavır olabilir mi? “Olabilir” diyen “Sosyalistler”, tarihte isimlerinin başına bir sıfat daha almışlardır: “Nasyonal”!

Bunu iddia ederseniz, Yahudilerin Avrupa’da ticarî burjuvazinin büyükçe bir kısmını ve malî oligarşiyi teşkil ettikleri ve uyguladıkları tefeci politikalarla halkı sömürdükleri için katledildiğini söyleyen ve soykırımı meşrulaştırmaya çalışan Nasyonal Sosyalistlerden ne farkınız kalır? Ya da İttihatçıların hâkimiyetindeki Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in başlarında, ticareti ellerinde tutan gayrimüslimlerin kovulmasını meşrulaştırmaya çalışanlara ne diyebilirsiniz? Ya da Varlık Vergisi’ni, zengin gayrimüslim unsurların elindeki sermayenin Müslüman ahaliye transferi olarak gösteren ulusalcılara nasıl itiraz edersiniz?

Velhasıl-ı kelam

Sizin de dediğiniz gibi “Hiçbir katliam veya soykırım, unutulmayı hak etmez. Yaşanan acıya saygı duyulması insanlığın gereğidir”. Her birinin arkasında “farklı bir tarih” olsa da hiçbirinin arkasında “o yaşanmışlığın ürettiği, açıkça ifade edilmese de bilinen bir hakkaniyet” olamaz. Bir katliamın arkasında “hakkaniyet” duygusu aramak ancak katillerin ya da katil adaylarının işi olabilir. “Katliam” ve “hakkaniyet” kelimelerinin aynı cümle içinde geçmesi ise Hakk’ı incitir.


[1] Yarattığı yabancılaşmayla, tavrın işbirlikçiliğini vurgulamak ve yazıyı havalı göstermek için böyle yazdım. Yoksa bildiğiniz “çifte standart” bu.

[2] http://www.afilifilintalar.com/yurtseverlik-egemen-sinifa-ve-ideolojiye-ragmen-ulkeyi-ve-halki-savunma

[3] http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1225919&title=rumelinin-surulmus-cocuklari

[4] Dervişoğlu, Sinan. «Yurtseverlik: Egemen Sınıfa ve İdeolojiye Rağmen Ülkeyi ve Halkı Savunma. » Fabrika Temmuz 2005: 27-37

Eski yoldaşım Sinan Dervişoğlu’nun Temmuz 2005 tarihli Fabrika dergisinin 61. sayısında yayımlanmasına rağmen güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiş makalesi, Ermeni katliamını inkarla Fransa işbirlikçiliği arasında salınan Türkiyeli Sosyalistlere, başka bir yolun da mümkün olduğunu hatırlatabilir:

Yurtseverlik: Egemen sınıfa ve ideolojiye rağmen ülkeyi ve halkı savunma

Türkiye Türkçesinin yazı dili daha ziyade İstanbul ağzına dayanır. Bu yüzden telaffuzda da temel alınan İstanbul ağzıdır. Okulda, sesli medyada hem kullanılan hem de “başöğretmen” tavrıyla başımıza kakılan ağız da İstanbul ağzıdır. İstanbul ağzı dışında kalan ―gerek Rumeli’de gerekse Anadolu’nun farklı yörelerinde kullanılan― diğer ağızlara karşı merkezde süregelen istihza ve tahkir ise hepimizin malumu. Ana-babası da İstanbul ağzından başka ağızlarla konuşan “okumuşlar” olarak, yıllardır, “halkçı” mizah “ustalarımızın” ağız farkına yaslanan ucuz esprileriyle eğlenmekte bir beis görmedik. Kapıcıların, köylülerin, amelelerin o ağızlarla konuşmalarından daha doğal ne olabilirdi ki? Bu yolla çalışan sınıfın, emekçilerin tahkir edildiğini zinhar aklımıza getirmedik.

Reklamcılar da bu sünepeliğimizden cesaret almış olmalılar ki, işi ilerletip “hayvanlı”ya vardırmışlar. Bu hafta izlediğim iki reklam filminde de hayvanlar Türkçeyi farklı Anadolu ağızlarıyla konuşuyor. Birincisi Bremen mızıkacılarının eline düşesice bir bankaya ait; ikincisi ise kutup ayısı kovalayasıca bir meşrubat markasına.

Bu reklamları hazırlayanlara, onaylayıp yayınlayanlara sormak istiyorum: O hayvanlar neden İstanbul ağzıyla konuşmuyor? “Sevimlilik” falan gibi bahanelerin ardına sığınmadan cevap verin.

Düzeltme notu: Bir de diyorsunuz ki “neden televizyon seyretmiyorsun”. Bir Pazar gecesi “Behzat Ç.” seyretmenin nelere mal olduğunu görmüyor musunuz? Yazıdaki “sert” ifadeleri sildim. Yazdığım günden beri kafamı meşgul ediyordu. Orantısız bir sertlik olmuş.

Alıntılayan arkadaşlar da o kısımları silerse memnun olurum. Ne de olsa ölmeyi tasarlayan insanlarız; böyle anılmayı istemem.




Kendime yâr olmadan kime ağyâr olayım




Van için

Hurda Sanat ekibinden arkadaşlar, Ücra, Yeniyazı, Red, Yumuşak G ve Hece gibi dergilerde yazan, çizen dostlarla birleşerek, başta çadır olmak üzere, bölgede acilen ihtiyaç duyulan yardım malzemelerinin temin edildiği sivil, yatay, aşağıdan ve doğrudan örgütlenen bir yardım kampanyası başlattılar. Bu samimiyet hızla karşılık gördü ve hayır üretmeye başladı. Hem yardımlar toplanırken bölgedeki dostların yönlendirmeleriyle hareket edildiği için hem de yardımların dağıtımı yine bölgedeki dostların elleriyle gerçekleştiği için etkili bir kampanyaya dönüştü.

Bu satırları okuyan dostlarımız eminim ki şimdiye kadar Van için bir şeyler yapmıştır. “Nokta atışlı” bu güzel kampanya için tekrar sizden merhamet diliyoruz. Yardım edenlerin yardımcısı Hak’tır: O ne güzel yardımcıdır!

Hû.

Van Kampanyası

Perşembe sabahı bir röportaj vesilesiyle Haydar Ergülen’in kapısını çaldım. Kayıt aralarında da olsa sohbet etmeye fırsatımız oldu. Vedalaşırken o elini uzatınca, ben anlık bir cesaretle uzanıp o gül cemaline, güzel sakallarına yüzümü sürdüm. “Siz bize dede düşersiniz, ağabey,” dedim, “Biz de size talip”. “Hangi ocaktansınız,” dedi. “Karadonlu Can Baba,” dedim. “Biz Garip Musa’lıyız,” dedi. “Eyvallah”.

İki gündür bu güzel anın hatırasıyla ferah ferah dolanıyorum. Bu sabah dostum Selman Bayer’in Ergülen hakkındaki şu kısa yazısını da görünce, uyumak yerine, alıntıyla da olsa Haydar Ergülen’i anmak istedim. Haydar Ergülen’i neden hepimizin çok sevdiğini, onda Selman Bayer’in isabetle tesbit ettiği masumiyetin kaynağını, masumların, pakların aslını, neslini ve Ergülen’in onlardan tevarüs ettiği irfanı düşünelim. Ona talip olalım.

“Da Vinci’nin ilk defa Mona Lisa’da denediği bir yöntem vardır: Sfumato. Bilenler bilir, resme yakından bakıldığında Mona Lisa’nın yüz hatları keskin bir çizgiyle çerçevelenmez, aksine eriyerek kaybolur. İşte Haydar Ergülen’in şiirinde de böylesi bir mucize vardır. Şiirdeki anlam bir yana bizzat şairin kendisi de yavaş yavaş, eriyerek kayboluyor gibidir.

Bu anlamda mütevazı ve mütevekkil bir şairdir Haydar Ergülen. Tabii şiiri de öyledir. Sanki rıza ikliminden hoş bir koku sinmiştir bütün sözlerinin üzerine. Bazen tasavvufa, geleneğe yaslanır, bazen yaşadığı ülkenin karanlık yıllarından mülhem bir yorgunluğa. Her ikisinde de aynı güzel yüzle arzı endam eder. Hep aynı dingin tonda insanın acılarından, yalnızlığından, aşktan ve varoluştan söz eder.

Haydar Ergülen Türk şiirinin dünyanın serinliğine açılan daracık balkonunda yaramazlık yapmadan gökyüzünü seyreden masum çocuktur. Her kesimden insanın yaşadığı rengârenk bir apartmanın herkesle iyi anlaşan munis bir sakinidir. Büyük şair kimdir bilemem ama o güzel bir şairdir.”

Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.

Modern kahramanın düşüşüyle kastedilen, onun aşağı olana, yani dünyevî olana iyice bulanmasıdır. Dünyevîleşmenin mekânı olarak tasavvur edilen bedenle ilişkisi, modern kahramanın macerasını da resmetmektedir. Bu nedenle, modern kahramanın günahla ve onun mekânı ve nesnesi varsayılan bedenle ilişkisinin takip edilmesi, modern kahramanın ve dolayısıyla modern sanatın epistemolojik dönüşümünü anlamaya olanak verir.

Modern kahramanın “günahkârlığını” anlayabilmek için, müesses Hıristiyanlık arka-planını hiç unutmadan, erken modern Batı düşüncesine bir bakışla işe başlamak gerekir. Descartes’ın tevarüs ettiği dualizm, modern kahramanın macerasının önemli unsurlarından biridir. Ruh ve beden ayrıştırılıp, ruh Tanrı’nın yasasından ve ellerinden “kurtarılınca”, onu Şeytan’a kiraya vermek ya da satmak dışında bir ihtimal kalmamaktadır. Bu tasavvur, ruhun bir sahibi olduğuna / olması gerektiğine duyulan mutlak inançtan kaynaklanır. Modern kahraman, her ne kadar bireyliğini ilan etse de, bağımsız bir ruh sahibi olacak güçte değildir. Müesses Hıristiyanlığın baskıcı Tanrısının yerini, dünyanın hazzına davet eden Şeytan alıverir. Madem ki dünya bir “düşkünler yurdu”dur ve “yükselişin / kurtuluşun” da imkânı kalmamıştır, o halde bu aşağılık yerde hazza yönelmekten başka bir seçenek kalmamıştır. Faust ve takip eden tüm düşkünlerin Şeytan’la işbirliği, hâlâ dinî düşünceden kopamamış, daha doğrusu Descartes’ın çürük epistemolojisi nedeniyle dinî düşünceden epistemolojik kopuşunu sağlayamamış modern kahramanın “negatif dindarlığı”nın delilidir.

Ruhtan böylesi bir “kurtuluş”tan sonra, modern kahramanın elinde sadece beden kalır. Beden bu günahın kefaretinin ödetilebileceği tek varlıktır. O halde yıkıma uğratılmalıdır. Hedonizm ve nihilizm, bu öz-yıkıcılığın iki vechesidir; daha doğrusu öz-yıkıcılığın ikiz çocuklarıdır. Öz-yıkıcılığın her iki türü de narsisistiktir. Bu tür bir narsisizm ise, modernizmin tüm individüasyon iddialarının aksine, modern kahramanın “kendilik” hakkındaki sağlıksız, tutarsız bilgisiden kaynaklanır. Onun ortaklaşa olandan, cemaatten kopuşu ise sahte bir bireyselleşmeye dayanır. Cematten kopuşun nesnel metaforu Komünyon’dan çıkıştır. Modern kahraman Komünyon’u reddederek ortaklaşa kefareti de kaybeder. O halde, Mesih’in bedeninin ödediği kefaretten yoksun kaldığına göre, kefareti kendi “aciz” bedeniyle ödemelidir. İkiyüzlülük modern kahramanın yakasını burada da bırakmaz: Bu kopuşla, bir yandan kendi bedenini aşağılarken, diğer yandan kendi kendisinin tanrılığına da yükseliverir.

Modern kahraman için beden hâlâ dünyevîliğin, aşağı olanın temsilidir. İster hazzın peşinden koşsun, ister acının. O hâlâ dinî düşüncenin bazen mahcup, bazen pervasız bir taşıyıcısıdır. Bedenin cemaatten koparılışı, “kendi kendisinin tanrısı” olarak modern kahramana iktidar alanı olarak öz-bedenini sunar: Hazzı ya da acıyı uygulamak için biricik alan. Aslında öz-yıkıcılığın mutlak biçimleri için geç modern dönemi beklememiz gerekmişti. Daha erken dönemlerde modern kahramanın iktidarını tecrübe ettiği bedenler, Descartes’ın müphem solipsizmiyle önemsizleştirilmiş “öteki”ne ait olanlardı. Bu nedenle modern kahraman evvela bir seri katildi: Karındeşen Jack ve Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. Modern otorite, kilisenin işkencesinden kurtardığı bedenler üzerinde hastane, tımarhane, hapishane, moda ve kozmetik gibi yeni iktidarlar kurdukça, modern kahramanın operasyon alanı kendi bedenine sıkıştı.

Dönemi karakterize eden birçok eserde de olduğu gibi, hem Dorian Gray’in Portresi’nde hem de Baudelaire’in “Okur’a”sında kadının yeri dikkat çekicidir. Burada da yine bir negatif dindarlık teşhis edilebilir: Bakire Meryem’in şefkatli kucağından düşer düşmez, modern kahraman kendini fahişelerin soğurulmuş memelerine atmaktadır. Anne ve fahişeden ibaret kadın tasavvuruna sahip modern kahraman, Tanrı’dan kaçtığı gibi anneden de uzaklaşınca, ona fahişenin “kirli” kucağından başka bir “yuva” kalmayacaktır. Fahişenin bedeni de, dünyevî olanın en aşağı temsildir. O aşağıların en aşağısının temsilidir. Modern kahraman, bu bedende kendini gömmeyi, yok etmeyi arzular. Onun kadına yönelişi de yukarıda andığımız öz-yıkıcılığın iki vechesinden ayrı değildir: Hedonizm ya da nihilizm. Onun bütün hazcı yönelimlerine bir özyıkıcılık eşlik eder: Her geçen gün onu öldüren içki ya da afyon iptilası, tüm mirasını tükettiği kumar ve sonunda frengiden ölmesine sebep olacak fahişeler.

Modern kahraman tüm bu düşkünlüğü için nedamet getirir. Ama nedametini Tanrı’ya sunmaz; onun için üzülmeyi, onu mazur görmeyi ve affetmeyi okurdan bekler. Pişman günahkârın yeni nedamet tapınağı edebiyattır. Bu iflah olmaz düşkün için edeceğimiz tek mümkün dua “Okur taksiratını bağışlasın”dır. Ama hemen eklemek gerekir “Bu okur,Tutunamayanlar okuru melankolik kız değildir inşallah!”

Kaynakça
Atay, Oğuz. Tutunamayanlar. İstanbul: Sinan Yayınları, 1971.
Baudelaire, Charles. «Okur’a.» Kötülük Çiçekleri. İstanbul: Varlık Yayınları, 1999.
Goethe, Johann Wolfgang von. Faust. Çev. Recai Bilgin. İstanbul: Remzi Kitabevi, 1966.
Quincey, Thomas de. Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet. İstanbul: İletişim Yayınevi, 2007.
Wilde, Oscar. Dorian Gray’in Portresi. İstanbul: Can Yayınları, 2002.

[*] Bu yazı, Ankaralı dostlarımızın çıkardığı İhtiyar dergisinin Ağustos 2011 tarihli yedinci sayısında yayımlandı. Dergiye ulaşamayanlar için yazıyı burada tekrar yayınlarken, İhtiyar‘ı analım ve “Afrika’yı Unutma” temalı yeni sayısını duyuralım: İhtiyar -”Afrika’yı Unutma

Dünyanın bütün mazlumlarının yoldaşı, Barış Hareketi ve DSİP üyesi, kardeşimiz Muhammed Cihad Ebrari (Saatçioğlu), adliye bürokrasisinin geleneksel eblehliği ve iyiliği boğmaktaki kararlı, şaşmaz refleksinin eseri olarak, “terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmış ve Metris Cezaevi’nde tutsak edilmiştir.

“Terörist” olan Muhammed Cihad değil, ona gözaltında eziyet edenler, izandan, akıldan ve insaftan yoksun kararlarıyla onu özgürlüğünden mahrum bırakanlardır.

Adalet: Şimdi!

Muhammed Cihad’a özgürlük: Hemen!

5 sayfa12345»Yukari Asagi