Yazarın arşivi
Bundan yaklaşık iki yıl önce bir şapka fabrikasında çalışıyordum. Fabrika da denmez aslında. A’dan z’ye tüm üretimi yapan bir atölye. Bir tür aile şirketi. Sadece kürk şapka üretiyorduk. Şu kulakları da kapayanlardan. Kara kışlık. Halk arasındaki ismi “Rus Kürk Şapka”. Ürün kataloğundaki adı “Beyaz Tavşan Avcı Şapka”. Diğer renk seçenekleri gri ve siyah. Kaçak falan değildi atölyemiz. İstanbul Kürk Sanayici ve İş Adamları Derneği üyesiydi. Kolayca paramı kazanıyordum. Rahat işti. Ama içim rahat değildi.
Her gün onlarca tavşanın katledilişi… Bir tür aile içi şiddet. Katliyam gözümün önünde olmasa bile leşler avuçlarımda. Geceleri uyuyabilmek için çitten atlattığım koyunların arasına karışan kafası kopuk tavşanlar. Siyah, beyaz, gri… Zıp zıp. Sinirlerim. Uykusuz günler. İnsanların kafası ısınacak diye kesilen tavşan kafaları. Birilerinin kulakları ısınacak diye bedeninden ayrılan uzun kulaklar. Avcı Şapka için av olan zavallılar.
Üç beş kere kafama koyup vazgeçtikten sonra nihayet işi bırakmak istediğimi söyleyebildim. Bizimkiler hiç beklemiyorlardı. Bu tepki ailede bir ilkti. Bırakmadılar beni. Tavşanların ölümünden rahatsız olunabileceğini idrak edemiyorlardı bir türlü. Ne desem anlamadılar. Dayanamayıp kaçtım sonunda. Başka bir şehre. Kaçarken tavşanlardan birini de yanıma aldım. Uzun kulaklı beyaz bir yol arkadaşı…
Paraya sıkıştığımda ilk satmak zorunda kalacağım da bu tavşan oldu. Niyetçilere okutmak amacıyla onu satılığa çıkardım. Niyetim kötü değildi bu sefer. Kimse onu kesip biçmeyecekti. Ancak alıcısı niyetçi olmadı. Bir sihirbaz ilgilendi. Düğünlerde, doğum günlerinde falan gösteri yapıyormuş. Hemen sattım. Alışveriş sırasında o kadar iyi anlaştık ki beni de asistan olarak aldı. Numaralarını bir bir öğretti bana. Kısa sürede işi kaptım. Arada ben de sahneye çıkmaya başladım. Zamanla işin bütün inceliklerini öğrendim. Bir süre sonra tavşan numarasını bizzat icra etmeye başladım. Asistan değildim artık. Çift sihirbazlı bir gösteriydi yaptığımız.
Mutluydum. Hayatım bir anda değişmişti. Tavşandan şapka çıkarmayı bırakmış şapkadan tavşan çıkarmaya başlamıştım.

Tarlabaşı’ndaki kentsel dönüşüm bloğunun önüne, harabeye dönmüş binaların dış cephelerini kapatacak biçimde konan dev panoları gördünüz mü? Pırıl pırıl güneşli günde beyaz parmak arası terlikleriyle keyifli bir yürüyüş yapan o kadını. Üzerinde şık takım elbisesi, tatlı bir hırsla işine yürüyen genç adamı. Kafelerde oturmuş hayatın tadını çıkaranları. Ve diğer çağdaş, paylaşımcı, mutlu, cici insanları… Üzerlerinde bir “yeni” patlangacı eksik.
Bu neyin reklamı? Yeni bir semtin mi? Gidenlerin yerini bu parlak insanlar mı alacaklar? Kırık camların arkasından silik ifadelerle bakan semtin yorgun sakinleri binalarla birlikte yıkılıp gidecekler. Burada yeni bir sayfa açılacak. Dikkat köpek var yazılarına karışmış bira fiyatları geride bırakılacak. Perukçular kel kalacak.
Bu yıkıntıların arasından bir Şanzelize maketi mi çıkaracağız şimdi? Tepeden inme, mış gibi, taklit bir Şanzelize… Elimizdeki kağıt bardaklardaki kahvelerden şuruplu yudumlar alarak üçüncü dünyayı unutma egzersizleri mi yapacağız burada? Vitrine yeni bir semt koyuyoruz belli ki. Sadece vitrinde duran, içerde satılmayan bir ürün gibi… Görene ait olmayan bir rüya gibi…
Bu parlak resimlerin ardına saklanarak yıkılıyor Tarlabaşı. Binalar tek tek boşaltılıyor. Tarlabaşı Bulvarı’ndaki bir 2. katta çalışmalarını sürdüren Tiyatro Oyunevi de tüm binanın tahliye edilmesi nedeniyle, provalarını yaptığı ve oyunlarını sahnelediği mekanı epey önce boşaltmak zorunda kalmıştı. İşte şimdi onun yerine çok daha büyük bir tiyatro geliyor. Belki de dünyanın en büyük tiyatrosu kuruluyor Tarlabaşı’na. Gerçek hayatla aramıza bir set gibi çekilen bu dev panolardaki gıcıklandırılmış yeni dünya görselleri bana bunu söylüyor.
Beyaz suratlı, seyrek saçlı adam dönüp kameraya bakar. Kuru dudaklarının arasında siyah saplı, aşırı uzun bir ağızlık vardır. Ağızlığın ucunda da yanmamış bir sigara durur. Çift kibritle yakar. Bir nefes çekip dumanın yarısını içine çeker, diğer yarısını suratımıza üfler. Dağılan dumanın ardından gözlerini bize dikip konuşur.
“Merhaba Genel İzleyici. Normalde böyle civcivli aparatlara gıcık olurum. Ancak sigaramı bu uzun mu uzun zımbırtıyla içmemin bir nedeni var. Şu bulanık, sinir bozucu sansür yuvarlağını suratımın orta yerinden olabildiğince uzaklaştırmak. Görüldüğü gibi ben başka yerdeyim, sansür başka yerde. Şuna bak yazık, kafası karıştı garibin. Yeri yurdu şaştı. Sudan çıkmış denizanasına döndü.”
Gözlerini kısıp ekranın ucundaki gri sansür lekesine bakar. İnce uzun ağızlığın ucundaki sigarasını içmeye devam eder.

Sosyal komedyada yeni perde…
Dün gece kar yağışının başlamasına paralel olarak Twitter’a kar mesajları düşmeye başladı. Herkes gönüllü hava raporu muhabirine dönüşmüştü yine. Herkes evinden bildiriyordu. Mesajlar aşağı yukarı şöyleydi: “An itibarı ile İstanbul’da kar başladı”, “Şişli’de lapa lapa kar yağıyor”, “Kar yağışı başladı” vs… Taksi radyolarında duyduğumuz gönüllü yol raporcularının havacı versiyonları iş başındaydı.
Okudukça sinirlerim bozulmaya başladı. Karın yağışını pencereden önce ekranda gördüğümüz bir çağa girmiştik çoktan. Kalkıp dışarı baktım; gerçekten lapa lapa yağıyordu. Dayanamadım ve şöyle bir mesaj girdim ben de: “Arkadaşlar acaba kar başladı mı? Kafamı çevirip camdan dışarı bakmaya çok üşeniyorum. Ama çok da merak ediyorum. Neyse ki twitter var.”
Bu kadarını gerçekten beklemiyordum. Evet… Cevaplar kar gibi yağmaya başladı. Gelen yanıtlardan minik bir kopyala-yapıştır seçkisi:
@HakanBicakci Başladı, lapa lapa yağıyor hemi de.
@HakanBicakci basladi hem de cok fena. Mehmet ali birandin 11 de baslayacak dedigi TUFAN sonunda geldi galiba :)))
@HakanBicakci eveett.. mecidiyeköy de çok yoğun şu andaa..
@HakanBicakci Anadolu tarafında hafif hafif yağıyor tutma durumu mevcut değil
…
Bilgisayarı kapatıp evin içinde boş boş dolandım. Camın kenarında durup dışarı baktım. Hayvan gibi kar yağıyordu. Bunu kimseyle paylaşma ihtiyacı hissetmedim. Bir süre seyrettim. Sonra vurdum kafayı yattım.

Vaktiyle jet sosyetenin en kıymetli parçasıydınız
Krallarla tatil yapıp yıldız adaylarıyla yemeğe çıkardınız
Londra’dan New York’a, Cap Ferrat’dan Cpari’ye
Parfümünüz Chanel, elbiseniz Givenchy
Ve Cenevre Gölü kıyısındaki o Noel partilerinde
Elinizde Campari, yanı başınızda David ve Peter
Yüksek sosyetenin baş döndürücülüğüne meydan okurdunuz
Cephaneliğinizde sadece bir çek defteri ve aile ağacı
Corde d’Azur’da güneşi kovaladınız durdunuz
Gençliğin ışığı sönene dek
İşte şimdi bir başına o gölgede
Yaşlıca bir İngiliz hanımefendisi
Ve eğer hoş bir genç adam size içki ısmarlamak isterse
O komplocu göz süzmenizi takınıp
“Yetmişimde göstermiyorum değil mi?” derdiniz
Onun cevabı da “Asla, buna imkân yok” olurdu
Çok ama çok zengin biriyle evlenmeniz şarttı
Böylece alışık olduğunuz ama şu sosyalist takımının sürekli tehdit ettiği
Şahane düzeninizi sürdürebilirdiniz
Çocuk da yaptınız, bir kız bir erkek
Akıl sağlığınızı korumak adına bir dadı tuttunuz
Ve zamanı gelince bir güzel postalandılar
Bu vaktiyle size yapılanın aynısıydı
Oğlunuz sermaye hisselerine ve tahvillere gömülmüş bir vaziyette,
Surrey vileyetinde
Ara sıra sizin oralara uçup hemen ardından telaş içinde geri dönüyor
Kızınız enstitüyü bitiremedi gitti
Hiç içinize sinmeyen o acayip gençle evlendi
Eşinizin bomboş kalbi atmaz oldu bir Noel günü
Villayı Marsilya’daki metresine bırakıp gitti
Siz de buradaki küçük dairenizde aldınız soluğu
Birinin kadehinizi doldurup
Corde d’Azur’da güneşi nasıl kovalayıp durduğunuzu dinlemesini umarak
Kafamın güzel olduğu o acayip saatte mutluydum
Ama şimdi berbat bir haldeyim
Bir iş arıyordum, sonra bir iş buldum
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Kendi hayatımda
değerli zamanımı neden ayırıyorum ki
ölü ya da diri olduğumu umursamayan insanlara?
İki sevgili geçti yanımdan sarmaş dolaş
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Şu kızın bana söylediğine bak akşam akşam
Caligula’nın* bile yüzü kızarırdı valla
“Bu evde gereğinden fazla kaldın” dedi
Oradan nasıl kaçacağımı şaşırdım haliyle
Kendi hayatımda
Neden yüzlerine gülüyorum ki
Aslında suratlarının ortasına tekmeyi basmayı tercih ettiğim insanların?
Çeviri: Hakan Bıçakcı
* 37-41 yılları arasında görev yapmış Roma İmparatorluğu’nun 4. İmparatoru.
Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır.

Bu şarkıyı tanışmamızdan iki saat önce yazdım
Ne adını biliyordum ne de neye benzediğini
Bütün gün eve tıkılıp sonra da yatağı boylayabilirdim
Ya da çıkıp bir film falan izleyebilirdim
Sen fikrini değiştirip bir arkadaşa uğrayabilirdin
Hayat çok farklı olabilirdi ama sonra bir şey değişti
Yukarıda bir yerlerde biri olduğuna inanıyor musun?
Ne yani bu adamın ilişki durumlarını idare eden bir zaman çizelgesi falan mı var?
Neden bu şarkıyı tutup da tam o gün yazdım?
Neden elimi tutup bana yumuşacık sesinle dedin ki
“Saçma sapan sorular sormayı bırak
Dudaklarını uzat da burada bugünü kutlayalım
Bak işte bir şey değişti”
O sabah uyandığımızda bilmemize imkân ihtimal yoktu
Sonra birkaç saat içinde bambaşka yollara sapmış bulunduk
Nerede olurdum şimdi
Eğer hiç karşılaşmasaydık?
Bu şarkıyı senin yerine bir başkasına mı söyleyecektim yani?
Ne bileyim ama senin de dediğin gibi, “Bir şey değişti”
1.
Kapıyı vurmadan girdi içeri. Karısını vurdu. Sonra ölüsüne nazar değmesin diye tahtaya vurdu. Tahta olarak kapıyı kullandı. Çıktı. Gitti.
2.
İkinci çalışında açtı. Hırsızın kaşını. “Bir daha bir şey çalarsan” dedi, “bu sefer kaburgalarını açarım.”
3.
Öfkeden deliye dönmüştü. Nefretle etrafına bakındı. Herkes gözlerini kaçırdı. Yumruklarını sıkıp avazı çıktığı kadar bağırdı: “Hepiniz hastasınız anladınız mı? Yemin ederim hastasınız hepiniz!” Güvenlik koşturarak gelip koluna yapıştı. Sürüklenerek hastanenin dışına atıldı. Ceketini düzeltip yürümeye başladı. İlerde başka bir hastane vardı. Adımlarımı hızlandırdı.

Facebook’ta “Erik” diye bir grup var. Bildiğiniz yeşil erik. Bu meyvenin sevenleri kurmuşlar. 434.697 kişi bunu beğenmiş. İnsan neden erik sevdiğini kamuoyuna duyurmak ister? İnsanlar nasıl bir aidiyet krizi içindedirler ki erik sevenler olarak bir araya geliverirler?
Sanal alemde herkes vitrinde yaşıyor. Kendini olduğu gibi değil olmak istediği gibi paketleyip duruyor. Mahremiyetinden gönüllü olarak vazgeçiyor. Düzenli aralıklarla kendi özeline girip çıkıyor. Bunda röntgenlik bir seyir değeri görüyor. Kendini saat başı ihbar ediyor. Sonunda haritada bir noktaya dönüşüyor.
Erik sevdası da bu manzaranın bir parçası. İnsanoğlu erik seviyor olmayı ilginç, paylaşılası ve fotojenik buluyor. Fotojeniklikten kastım şu. Aynı insanlar köfte de seviyorlar. Köfteye daha çok para veriyorlar. Ama kimse bu bilgiyi paylaşma ihtiyacı duymuyor. Köfte üzerine Facebook grubu kurulmuyor. Kimse bunu beğenmiyor. Nedeni çok açık. Köfte sevmek fotojenik değil. Yağlı, kokulu ve hayvansı… Bu bilgiyi paylaşmanın kişiliğe artı değeri yok. Bu gruba katılmanın aidiyet duygusunu yatıştıracak, bireyselliği parlatacak, imajı yükseltecek bir tadı yok.
Aslında bu gerçek insanlığın özünde var. Salondaki raflara sırtları görünecek şekilde dizilen Kubrick dvd’lerini ve içeri odalardaki çekmecelerin karanlığına gömülü porno dvd’lerini düşünün. İşte sanal alem bu tavrımızı yeniden; çok daha kurumsal, katmanlı ve hastalıklı bir biçimde düzenletiyor bize.
NOT: Facebook’ta “Çiğ Köfte” diye bir grup var ama o başka. Orada otantizmin ekmeğini yemecilik var.






















