Yazarın arşivi
ZENGİN MİLLETİ OYUNLARI
Ay, mor gökyüzünde asılı
Bebeği uykuda, annesi iç çekiyor
Zengin milletinden bahsediyor
Zengin milletinin şakaları aynı
Ve park yerleri belli
Rahip, sığ bir mezardan vaaz veriyor
Parasını sayıyor ve kurtulduğunu müjdeliyor
Sözü genç milletine
Genç milletinin de şakaları aynı
Ama onlar daha eski mekânlarda buluşuyorlar
O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri
Güneş her zamanki gibi parlıyor
Tabut tozu herkesin yazgısı
Bahsettiği zengin milleti
Zengin oyunlarını yaratanlar fakirler
Ve buna inananlar yalnızca ana sütü emmiş ahmaklar
O zaman bana başarılarından bahsetme
Ya da mutluluğum için hazırladığın o reçetelerden
Yatakta, ağzımda sigara
Hazmedebilmem imkânsız
Akıp gittiğini iddia ettiğin hayalleri
Osmanlı temasını çok seviyoruz. Osmanlı temalı diziler reyting, Osmanlı temalı sinema projeleri izlenme rekorları kırıyor. Osmanlı temalı ürünler kapışılıyor. “Hürrem Sultan Kolonyası” bile çok satıyor. Tarihimize, atalarımıza sahip çıkıyoruz; ne güzel. Peki Fatih Belediyesi’nin “yenileme alanı” ilan ettiği Ayvansaray’daki son Osmanlı evleri restorasyon adı altında yıkılırken ne yapıyoruz? İstanbul’un son Osmanlı mahallesi yerle bir oluyor. Fetih 2013’te kepçeler başrolde.
Osmanlı temasını çok seviyoruz. Ama ekranda görünce… Bir olgu olarak değil, uçucu bir imaj olarak. Kolonya kokusu gibi uçucu…

TELEVİZYON FİLMİ
Sensiz hayat,
Bitmek bilmeyen bir akşamdan kalma hali
Televizyon için yapılmış bir film sanki:
Kötü diyalog, kötü oyunculuk, merak uyandırmayan akış
Gereksiz uzun ve ortada ne hikâye var ne seks
Birini bu kadar çok özlemek bir tür zayıflık mı?
Günün çekip gitmesini dilemek
Senin dün yaptığın gibi
Bu acıdan kurtulmanın bir yolu gelmiyor aklıma
Yeniden mutlu olmanın ve her şeyin yolunda olmasının
Şimdi oturduğum yerde tek bildiğim, düşünmeyi bile beceremediğim
Şu düşünceyi akıllıca ifade edecek bir yol bile bulamıyorum:
Niye numara yapayım ki
Sana ihtiyacım var
Seni çok özlediğim ortada
Öyleyse lütfen gitmeyeceğini söyle
Gece ağırlaşıyor
Televizyonda hiçbir şey yok
Yine de gün ışığını görene kadar dimdik oturacağım
Gitmeyeceğini söylediğin gün gelene kadar bekleyeceğim
Çeviri: Hakan Bıçakcı
MUTSUZ ŞARKI
Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum
Mutsuz olmak ister misin?
Sana öğretmemi ister misin?
Mutsuzluğu kıvırabilirsin
Ama benim gibi egzersiz yapman şart
Talimatlara uymalısın
Öğrenmeye en baştan başlamalısın
Bu işin kestirmesi yok
İçinden gelecek
Mutlu olanlar bir yana
Bilge olanlar bir yana
Hayata dokunanlar
Gerçek anlamıyla mutsuz olan insanlar
Mutsuz mu görünüyorum?
Aslında sadece uyuyorum
Bu benim yüz ifadem
Muhtemelen rüya görüyorum
Kendini aşırı önemseme çağının gıcıklandırılmış cümle kalıplarından biri de “Ben ……….. bir adamım.” Kesin duymuşsunuzdur. Hatta belki kendinizden bile duymuşsunuzdur. Daha ender de olsa bunun bir de kadın versiyonu var: “Ben ……..… bir hatunum.” Noktaları atıp birkaç örmek vermek gerekirse: “Ben kıskanç bir adamım.” “Ben heyecanlı bir adam değilim.” “Ben de sonuçta hareketli bir hatunum.” İçim kıyıldı daha fazla devam edemeyeceğim.
Dile yeni bulaşan bu kalıp, zihne yeni sızan bir virüsün dışavurumu. Kendini gereksiz yere, fazla ciddiye alma virüsünün. Altı boş özgüven dediğimiz fenomenin. “Ben sinirliyimdir” demiyor adam, “Ben sinirli bir adamım” diyor. “Canım arada ne fark var?” demeyin. Biri kendini anlatıyor diğeri kendini satıyor. Biri kendi hakkında bir bilgi paylaşıyor, diğeri kendini etiketleyip vitrine koyuyor. Ağzında kendini “adam” yerine koymanın yoğun aromasıyla… Bu kalıbı kullanan kendini olduğu gibi değil, bir film karakteri gibi sunuyor. Günlük konuşmada yeri olmaması gereken ancak uyduruk bir Amerikan filminin fragmanında karşılaşılacak türden bir cümle çünkü bu, “O sinirli bir adamdı.”
Neyse, asıl paylaşmak istediğim geçen gün duyduğum başka bir cümle. Kadıköy’de bir köftecide yanımdaki masaya bir çift oturdu. Konuşmalardan yeni tanışıldığı belli… İki taraf da kendini en iyi biçimde sunma telaşında. Biraz sonra garson siparişlerini alırken ortaya piyaz isteyip istemediklerini sordu. Adam karşısındakine baktı, kadın kararsız. Bunun üzerine adam kadına bakıp edalı edalı “Ben piyaz seven bir adam değilim” dedi. Ve yeşil salata söylediler. Onlar sohbetlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Ben bir süre kafamda bu cümleyle dolaştım: “Ben piyaz seven bir adam değilim.” Piyaz sevmek gibi alelade bir durum bile bu çakma-epik söylemin tercüme kokan dilinde karşılık bulabiliyordu demek. “Piyaz seven bir adam” ne be babacım? Galiba tatlı tatlı kafayı yiyoruz kendimizle.
NEREDESİN?
Seni seviyorum
Seni sevmiyorum
Seni sevmiyorum artık
Senin beni sevdiğinden ne daha az ne daha çok diyelim
Senin beni sevdiğinden, bir zamanlar beni severken
Tatlı kızların tadı yok
Sıcak eller buz
Saatlerin hepsi durmuş
Gülmek artık sağlıksız ve uzak
Seni arıyorum ışığın ardında
Neredesin
Bu kadar yalnız olmak istemem
Her taşın altında seni ararım
Elimde bir bıçakla uyuyakalırım
Neredesin
Tarlabaşı’nda son gece
“Her şey bir fotoğrafta son bulmak için var olur.”
Susan Sontag
En basit cep telefonlarının bile fotoğraf çektiği bir zamanda yaşıyoruz. Günümüzde anlamlı anlamsız her şey, hemen her ayrıntı, yaşanan her an fotoğraf karesine dönüşmekte özgür. Fotoğraflar sosyal paylaşım sitelerini boydan boya süslüyor. Paylaşılıyor, yorumlanıyor, “beğen”iliyor. Böyle bir ortamda yaşam olduğu gibi fotoğraflarala belgeleniyor, hiçbir ayrıntı karanlıkta kalmıyor yanılgısına kapılabiliriz. Hâlbuki insanlar önlerine gelen tabakları, mezeleri, doğum günü pastalarını, kuma bastıkları ayaklarını, kedi köpeklerini ölümsüzleştirirken dışarıda bir yerlerde fotoğrafın yeni-şirin-filtreli dünyasına giremeyen kara delikler büyüyor. Gerçeklikle ilişkisi bulunmayan masif bir tiyatro dekoruyla yer değiştirerek yanı başımızda yok olan Tarlabaşı gibi.
“Ciddi” fotoğraf sanatçıları tarafından eleştirilebilecek bir tutum olabilir usta bir fotoğrafçının eserlerini Facebook gibi lakayt bir ortamda sergilemesi. Oysa işin tam da mecrası burası… Zevzek fotoğrafların arasına gizlenip bakanın boğazına düğüm üstüne düğüm atan bu acayip fotoğraflar paylaşılamayacak kadar tekinsiz, yorum yapılamayacak kadar keskin, “beğen”ilemeyecek kadar iyi…
HEM BELGESEL HEM SANATSAL
Ali Öz’ün Tarlabaşı fotoğrafları serisi kapanmakta olan bu dönemi tüm ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. Belgeyle sanat arasında tuhaf bir tonu var bu fotoğrafların. Bir yanıyla çağdaş sanat müzesinde sergilenecek kadar çarpıcı bir yanıyla da kelimelere sığmayacak bir dönemi belgeler nitelikte. Büyük boyutlarda basılıp fotoğraf sergisine konsa sanatsal içeriği ön plana çıkacak, gazeteye basılsa belge yönü ağır basacak kareler.
(…)
Yazımın devamı ve Ali Öz’ün muhteşem Tarlabaşı fotoğrafları 18 Ekim’e kadar Karşı Sanat’ın duvarlarında asılı olacak.
Yazının devamını internette veya Kontrast Fotoğraf Dergisi’nin 31. sayısında bulabilirsiniz ama fotoğrafları bir daha göremeyebilirsiniz.
Yani belki de yazı kalır, fotoğraf uçar.
Kaçırmayın.
Karşı Sanat /
Gazeteci Erol Dernek Sokak
Hanif Han, No 11/4
Beyoğu – İstanbul































