Yazarın arşivi
Yaklaşık yedi ay önce hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden…
Doktora gitmedim.
Bekledim.
Gelmedi.
Hastayken bir daha hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden.
Sonra bir daha, bir daha, bir daha…
En sonunda annem isyan etti.
Gittim bir doktora, başladım anlatmaya:
‘Yaklaşık yedi ay önce hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden…
Doktora gitmedim.
Bekledim.
Gelmedi.
Hastayken bir daha hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden.
Sonra bir daha, bir daha, bir daha…
Ha! unutmadan’ diye ekledim, ‘20 yıldır boş, 15 yıldır dolu sigara içerim. Haftasonu da beş altı gram kokain alıp sekiz on tane hapı yuttum. Susuz. Alkolle.’
Önce iç organlarıma baktı doktor:
Dalak, karaciğer, böbrek, mide temiz.
Akciğer, bağırsak mis…
Kalpte işler tıkırında…
‘Vay canına’ dedi.
‘Siyah beyaz bir filmde bile rengini belli edecek bir turp kadar sağlıklısın.’
‘Bence roman yazmalısınız doktor’ dedim.
‘Şimdilik bir sprey yazıyorum’ dedi, ’sen yine de KBB’ye uğra.’
Karşılıklı reçeteleştikten sonra ver elini kulak-burun-boğaz.
Başladım anlatmaya:
‘Yaklaşık yedi ay önce hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden…
Doktora gitmedim.
Bekledim.
Gelmedi.
Hastayken bir daha hastalandım.
Yalancı bir kadın yüzünden.
Sonra bir daha, bir daha, bir daha…
Ha! unutmadan’ diye ekledim, ‘20 yıldır boş, 15 yıldır dolu sigara içiyorum. Haftasonu da beş altı gram kokain alıp sekiz on tane hapı yuttum. Susuz. Alkolle.’
Hızlı bir muayeneden sonra,
‘Endişelenecek bir şey yok’ dedi.
‘Yaşayacaksın,
sadece Faranjit olmuşsun’
‘Fatmadır o’ dedim.
‘Bir de Laranjit’
‘O da Lara kim olacak?’
‘Sinüzit’
‘Sinem’
‘Me..’
‘Aman adını bile anma doktor sana da bulaşır’
‘Peki’ dedi. ‘Şimdilik bu kadar. Reçetene uy, haftaya bir şeyin kalmaz.’
‘Ya Z..’ dedim. ‘Zatürre olmamış mıyım doktor?’
‘Yol yakınken vazgeç evlat’ dedi. ‘Zatürre öldürür. Şimdi git de iğneni yapsınlar.’
‘Emin misiniz’ dedim. ‘Öldürmeyeni yok mu doktor?’
‘Hadi geçmiş olsun’
Dünyanın en mutlu hastasıydım.
Demek ki henüz yalan söylememişti.
İğne yaparken hemşire sormaya başladı.
Geçirdiğiniz bir ameliyat?
Yok.
Herhangi bir şeye alerji?
Yalan.
Düzenli kullandığınız bir ilaç?
Şiir.
Şaka yaptığımı sanmış olmalı, kıkır kıkır gülmeye başladı.
‘Ne oldu’ dedim, ‘neden gülüyorsunuz?’
‘Babam bir şairdi’ dedi.
Heyecanla kafamı çevirdim ve önce isim yakalığını gördüm: Aisha.
‘O iğnenin daha önce kullanılmadığına emin misiniz?’ dedim.
‘Elbette’ dedi.
İğne yapmasına izin vermeden kalkıp giderken,
‘Bence hiçbir şeyden bu kadar emin olmayın Aisha dedim,
sıra Zeynep’in.’
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz silah edinebilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz alkol içebilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz araba kullanabilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz evlenebilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz milletvekili olabilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Bu ülkede 18 yaşından büyükseniz devletle kumar oynayabilirsiniz.
Ve dolayısıyla…
Ancak bu ülkede kaç yaşında olursanız olun, OT size yasak!..
Allah bütün yasakların belasını versin ki saygım sonsuz.
Beni şaşırtan yasak değil de her ırkın, cinsin, türün, duygunun ve düşüncenin bilimum hakları ve özgürlükleri adına mücadele eden canım ülkemin sanatçısı, gazetecisi, akademisyeni, avukatı, sporcusu, yazarı, çizeri, kısacası neydi, kanaat önderinin bu konuda çıt çıkarmaması?
Vay canına!..
Neyse ki aynı önderler sorunu tartışmadan çözdü.
OT tüm bayilerde…
Tam 12 yaşımdayım
Türkiye Hipodromu
Allah bilir kaç kilometre kum-çim-toz-toprak-kan-ter Üçüncü Dünya Koşusu’nda bir viraj daha dönülmüş
İlkokul’da kura ile kazanılamayarak Anadolu’nun bağrından baş şehre kopan ailemde baş efsane haline gelen T.E.D Ankara Koleji düzlüğüne gurur nidalarıyla girilmiş
Baba sponsorluğunda bilek hakkı
Aile de benimle koşuyor
‘Hadi oğluum!!!
Kop da gel, ayrıl da gel!!!’
Neyse ki boş lafa kulak yok. Dizginler elimde. Koşunun başından beri var gücümle çekiyorum.
Okulun tam onüçüncü günü olmalı. Şahane bir Eylül. Öğle zili. Sperm gibi fırlayan çocuklar. Önümüzdeki saat için bahçe düzeni. Benim için seti mi kuruyorlar?!
Kızlar güneşin açısına göre harikulade yerlere!? Gençler potalara, tayfa olabilmek için atletik yeteneklerini sergilemeye! Hocalar en ufak bir edepsizliğimi gördükleri an dönebilecekleri köşelere!?!
Senaryo, replikler, oyuncular, her şey spontane
Yazan ben, yöneten ben
Motor!
Ağır ağır bahçeye çıkıyorum. Etrafa rastgele bakışlar fırlatıyorum. Bir, iki, sağ, sol, 5, 6, 5:
Tam merdivenin karşısında. Yüzü bana dönük. İki arkadaşına kahkahalar arasında bir şeyler anlatıyor. Çok gülmek ayıpmış gibi eliyle çaktırmadan ağzını örtüyor arada. Gülmeye alışık! Kıvır kıvır şaçlar. Bahar. Midem. Beyaz gömlek, lacivert etek, burlingthon çoraplar, kösele ayakkabılar.
Kestiiiik!
Olan şu;
Rastgele bakışlar fırlatırken gözleriniz öyle bir şeye denk gelir ki ’sonraki rastgele bakış’ın ardından refleksle yeniden bakarsınız.
Ya o arada kalmış ’sonraki rastgele bakış’ta da…
Motor!
Poposunun altında montu, izbede yere oturmuş kitap okuyor. Tepeden tırnağa yumuş yumuş. Kafada bere. Boyunda atkı. Yün kazak. Cayır cayır.
Kestiiik!
Armadan bahsediyorum. Meşale!
Motor!
Kitap İngilizce? Dodie Smith?!?
Kestiiik!
Beneksiz Dalmaçyalım.
Motor!
Kıvırcık, Dalmaçyalı, Kıvırcık, Dalmaçyalı, Kıvırcık, Dalmaçyalı.
Bakışlarım iki cennet arasında sekiyor. Din derslerine yeterli özeni gösteriyor muyum?
Kıvırcık, Dalmaçyalı, Kıvırcık, Dalmaçyalı, Kıvırcık, Dalmaçyalı.
Gözlerim dünyanın en iyi pinpon oynayan ahtapotunun idman topları.
Saniyeler uzuyor, kısalıyor, uzuyor, kısalıyor. Öylece yürüyorum. Afallamam geçince ne yapmam gerektiğini biliyorum. Afallamam geçmiyor. Bahçenin ortasında duruyorum. Kuduruyorum. Dalmaçyalı’ya yöneliyorum. Sakince tam yanına oturuyorum
‘Merhaba, benim adım Egemen ve yardımına ihtiyacım var!’
Kafasını kaldırıp bakmaya başlıyor. Gözleri kocaman. Hipnotize olmaya ramak kala devam
‘Şu karşıda arkadaşlarıyla konuşan kızı görüyor musun?’
Ses yok. Gözleri gözlerimde. Sanki romana kaldığı yerden devam ediyor
‘Ben ona feci aşığım ve sen öğle teneffüsünde kitap okuyosun. Ne biliiim, bana ancak sen yardım edebilirsin diye düşündüm.’
Bir tebessüm. Yara izlerimde. Hissediyorum. Kalbimin zangırtısı ağzından çıkan ilk heceleri bastırıyor.
Kestiiik!
Yazık!!!
Motor!
Onun gibi bakmaya çabalıyorum.
‘…nasıl yardım edebilirim ki’ diye bitiriyor.
Önüme bakıyorum.
Kestiiik!
Yazık!!!
Motor!
‘Buldum’ diyorum, ‘yardım edebilirsin!’
‘Seni dinliyorum’ diyor misafir bir sabırla.
‘Ben şimdi onun yanına gidicem. Sen aynen burada kitap okumaya devam et. Onunla da seninle tanıştığım gibi tanışıcam. Ona da sana aşık olduğumu söylicem ve yardımını isticem. Yardım edecektir. Sonra belki yanına geliriz. Sen hiçbir şeyden haberin yokmuş gibi davranırsın. Takılırız birlikte biraz. Ne dersin? Ben iyi bir çocuğumdur. Onu zaten biliyosun. Ne dersin?
Bana sorsan ‘Hadi, devam et!’ diyen bakışları bir gözümden ötekine romanın en heyecanlı yerinde yaprak değiştirir gibi kayıyor. Bu cenneti her hücreme hapsetmeliyim.
Kestiiik!
Gardiyanlar!!!
Motor!
Hiçbir şey söylemeden Dalmaçyalı’nın yanından kalkıyorum. Bir cennetten ötekine yürümeye başlıyorum. Bu köprünün de bir adı olmalı diye düşünürken ilk kıvır görünüyor! Işık hızında bir sızı. Tatlı-ekşi. Solundan 41 dereceyle yaklaşıyorum. Yoğun fısıltılarla konuşmaya başlıyorum.
‘Çok özür dilerim, rahatsız ediyorum. Benim, yardımınıza ihtiyacım var. Kısacık, konuşabilir miyiz?’
Tek adımda dönüyor olduğu yerde.
‘Efendim?’
‘Şey, size göre saat takribi 3,13 de oturmuş kitap okuyan bir kız var. Ben ona delicesine aşığım.’
Hala bana bakıyor. Gözlerimin içinde higgs bozonunu arar gibi. Hipnotize olmaya ramak kala devam.
‘Aaaa, sen de bakmadan görebiliyorsun onu.’
Bir tebessüm. Yara izlerimde. Hissediyorum. Gözleri Dalmaçyalı’yı arıyor. Devam.
‘Ona aşığım ama beni tanımıyor bile. Ve sen sürekli gülüyorsun ki güzel bu da çok ve ne biliiim işte, bana ancak sen yardım edebilirsin. Belki birlikte yanına gideriz ve konuşmayı sana bırakırım. Tanışırız yani. Sanki biz seninle eski arkadaşız ve kitapları çok severiz, aa sen ne okuyosun falan, öyle havadan sudan… Ne dersin? Yardım eder misin?
‘Olabilir,’ diyor son ünlü harfi uzatarak, ‘demek ku, aaay, demek kız öğle tenefüsünde kitap okuyor.’ Edebiyat derslerine yeterli özeni gösteriyor muyum?
Kıvırcık koluma giriyor. Yürümeye başlıyoruz. Zilin çalmasına ne kadar var? Saatim yok. Annecim. Özlüyorum. Cennette tek bir zil bile çalmıyordur diye düşünüyorum ve Dalmaçyalı’yla göz gözeyiz.
‘Değil mi?’
Ağzımdan fırlayıveriyor. Kıvırcık’tan çok ben şaşırıyorum. ‘yani konuşur gibi yapsak, daha mı inandırıcı sence?’
‘Geldik bile,’ derken usulca çıkıyor kolumdan. Dalmaçyalı’ya dönüyor.
‘Merhaba.’
‘Selam,’ diyor Dalmaçyalı.
‘Ben Zehra,’ diyor Kıvırcık.
‘Kıvırcık Zehra,’ diyorum adını duyar duymaz.
Zehra dönüp bana bakıyor.
‘Ben de Zeynep,’ diyor şaşkın Dalmaçyalı.
‘Dalmaçyalı Zeynep,’.
Artık Zeynep de bana bakıyor.
Hücrelerim iki cenneti hapsedebilir mi?
Kestiiik!
Gardiyanlar!!!
Motor!
En tatlı tebessümümle kitabı işaret ediyorum. Sessizlik. Saniyeler
Kestiiik!
İki çeşit ‘saniye’ vardır. ‘Genel saniye’ ve ‘Özel saniye’. Genel saniye herkes için aynı. Özel saniye her insanın o andaki bir kalp atışı. Kalp hızlanırsa çoğalır özel saniyeler. Hızlanır ve kısalır zaman. Kalp yavaşlarsa azalır saniyeler. Yavaşlar ve uzar zaman.
Motor!
‘Orjinalden okuyosun,’ diyor Zehra birkaç asır sonunda. Konuşmaya başlıyorlar. Duyuyorum. Karşımdalar. Görüyorum. Kokuları burnumda. Kokluyorum. Dokunmam lazım. Tatmam lazım.
‘İzin verirseniz leydim,’ diyorum Zehra’ya, elini ağzımdan damlayan balı silecekmişim gibi tutup öperken. ‘Saygıdeğer hanımefendiye kendimi takdim edeyim.’ Şimdi Dalmaçyalı’nın eli elimde. Öptüm ve ’Bendeniz Anıttepe düşeşi Kemal Egemen,’
Kestiiik!
Aah! İğrenç olduğunu ben de biliyorum foo, fakat beş duyuyu tamamlamak için her türlü kepazeliğe razıydım.
Motor!
Kimse gülmüyor. Bu durum gelecek açısından umut verici. Bekleme yapma!
‘Biz de Zehra’yla kütüphane koluna yazılalım diyoruz.’
‘Yaa?’ diyen Zehra’nın ta kendisi.
‘Konuştuk ya Zehra annannenden aradığında,’
Mezar sessizliği çöküyor bahçeye. Pis tırsıyorum.
‘Tabiii ya, hatırladım’ diyor Zehra. ‘Ve Egemen, insan en şanssız gününde bile şanslı olabiliyormuş.’
‘Biliyorum,’ diyorum ve karışık kafamı Zeynep’e çevirip mırıldanıyorum.
‘Zehra’nın biraz hafıza sorunu var da. Gezegenler falan. N’olur umursama’
‘İnan bu kez o yüzden diil,’ diyor Zehra, nedense sinirli gibi.
Zeynep noktalıyor; ‘Egemen, biz babannemizi hiç görmedik de.’
Dün gece olan oldu ve Adıyaman’da karar kıldım
sanki kırmızı!
Ama bak neden?
‘Bir dede var’ dediler
‘Sana beş
bilemedin on dakka bakıyor’ dediler
‘O iş tamam ya!’ dediler
‘Tamama tamam lan’ dedim
o an oluk oluk kandım
Hem
Adı yamandı
Otobüste Murat Menteş’in yayınlanmamış romanını okurken uyukalmışım
Psikolojiyi kestss!!!
Yaklaşık birkaç edebiyat yüzyılı sonra acı bir pren sesiyle uyandım
Emindim
Kesinlikle bir pren sesiydi bu
Yanlış anlayın!
Bendeniz daha önce de pren sesi görmüştüm
Şey
yani
Duymuştum!
Koklamıştım!
Dokunmuştum!
Tatmıştım!
Ama bu işte bir düzlük vardı
Şimdi tek soru şuydu:
Acaba bu pren sesi
kimin pren sesiydi?
Soru birden su al dı:
Yoksa bu pren sesi
benim pren sesim miydi?
Sorunun işaretinin kancasının noktası konmadan telefona sarıldım
Bir süre öylece uyuyakalmışız
Uyanınca ilk iş ses tanrısını cebinden arayıp haykırdım:
‘VEYasin!!!
Bana pren sesimi bul!!!’
Allah razı olsun ki Tanrı pren sesimi buldu!
Yazıya ekledim ama her türlü iddiaya varım:
Bir tek ben duyabilirim!?!
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Not: Yazıdakı boşluklarıma da aldırmayın, ibnelik olsun diye prens esi verdim.
Prensesim bir gün dolduracak da…
Hahahaa:)))
Senin sayende hala aşka inanıyorum. Yüzünden mi demeliydim? Ah Marina!
Baraka’nın yaratıcılarından. Şimdiye dek dinlediğim en müzik, izlediğim en sinema, okuduğum en roman…
Henüz tanışmadıysanız; Kutan Ural…
http://www.behance.net/gallery/Istanbul-Tipografi-Typography/2321528

























