Yazarın arşivi
Oktav Yedises’in yeni albümü Kent Serzenişleri geçtiğimiz günlerde piyasaya sürüldü. Modern hayata eleştirel bakışını sürdüren protest sanatçı, bu albümünü metropol yaşamında yok olan insan hayatı için bir ağıt, kaos adına düzenlenmiş bir şölen olarak nitelendiriyor. Albümde yakaladığı elektronik sesin basitliği, bilgisayar oyunu karmaşıklığında yaşadığımız kentleri algılamamızda yeni ufuklar açıyor.
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Kaynak: Dum-Tıs Müzik Dergisi
Ve evet, birinin bunları söylemesi gerekiyordu…
Son zamanlarda bazı paylaşımlarla kimi okurlara, “Bu ne yaa” “Nasıl?” “Hayıır!” tepkisi verdiren arkadaşımız Egemen’in yazdıklarını ben de sizin gibi endişeyle takip ediyorum.
Bence Egemen yazsın, YouTube linkleri de paylaşsın. Fakat bunu umuma açık yerlerde yapmasın.
ODTÜ’yle ilgili yazısı güzeldi. Ama güzel olmaz olaydı. Adam öyle bir özgüven kazandı ki o yazıdan sonra, önüne geleni paylaşıyor!
Egemen benim ilkokuldan arkadaşımdır. Kendisiyle tanışmamız, benim ona bir tür çıkar ilişkisine dayalı yakınlaşmam sonucu başladı. Sınıflarında Banu adında hoşlandığım bir kız vardı. Egemen, Banu hakkında ihtiyacım olan bazı bilgileri elde etmeme yardımcı olabilirdi…
Teneffüslerde Egemenle karşılaşıyor, muhabbet ediyorduk. Biraz utanarak Banu konusunu ona açtığımda. “La öptüm la ben onu” demişti.
Öküz!
İşte o günden beri Egemen’e gıcığım vardır.
Şimdi korkum, ben bu adam hakkında yazı yazıyorum diye mağdur durumuna düşecek. Herkes Egemen’in tarafını tutacak…
Banu’nun bukle bukle saçları vardı. Yumruğum kadar küçük kalbim onun için çarpıyordu. Onunla bir müsamerede rol almıştık. Ben Banu’nun ilgisini çekmek için düşman askeri kılığına bile girmiştim. Çünkü düşman askerlerini temsil eden öğrenciler kot pantolon giyiyorlardı. Havalıydı. Banu, müsamere provalarından birinde benim oyuncak tabancamı ödünç istemişti. Sonra arkadaşlarına ateş ederek onlara şaka yapmıştı… O oyuncak tabancayı keşke Egemen’in kafasına sıksaymışım o gün!
“Seven aldatır” dedim. Şaşkınlıkla gözlerini belirterek: “Nasıl yani?” diye sordu.
Kız arkadaşıma aldatmanın, sevginin başka bir biçimi olduğunu anlatmaya çalışıyordum.
“Seni çok sevmesem aldatmazdım” dedim içimdeki gülme hissini bastırarak. Karakterimin öz kütlesi çok hafiftir, zeytinyağı gibi üste çıkabilirim.
“İyi o zaman” diye öfkelendi, “Ben de seni seviyorum, ben de aldatayım seni o zaman. Oldu mu?” Yutkundum. “Oldu” dedim, “Sen de beni aldat” “Peki” dedi, “İlk fırsatta yapacağım” Bu kadın bunu yapardı. Konuşmayı lehime çevirmeliydim.
“Özür dilerim” dedim. “Neden özür diliyorsun?” diye sordu, “Ben özür dilemeliyim asıl. Kusura bakma sen beni ne kadar seviyormuşsun oysa!”
Konuşmamız için yalvarmıştım. Çiçekler almış, notlar yazmış, kapıdan kovulup bacadan fırlamıştım. En sonunda benimle konuşmayı kabul ettiğinde bu pastanede buluşmuştuk. Bu pastanenin bambaşka bir atmosferi vardı. Sanki tatlı kokulu bu mekânda tatsız hiçbir şey yaşanmazdı. Adı biraz tuhaftı sadece. Çörek de satılmıyordu zaten. Yoksa ben mi görememiştim?
“Bu bence çok iyi oldu” dedim güvenle, “Başka kadınların önemsizliği daha da önem kazandı. Ama sen beni aldatırsan üzülürüm” “Ya ben?” dedi, “Ya ben?! Ne hissettim? Ha? Sen nasıl bir hayvansın! Nasıl dokunabildin bir başkasına! Nasıl yapabildin?” Güzel elini ekşiyen suratına kapatıp ağlamaya başladı. İçim cız etti. Etrafıma bakındım. Şu öndeki çift de olmasa daha rahat konuşabilirdik. Bizi mi dinliyorlardı acaba? “Seni üzdüysem özür dilerim” dedim başımı öne eğerek. Ağlasam süper olurdu o sırada ama ağlamaya çabaladıkça gülesim geliyordu. “Gamze’nin bir anlamı yok benim için. Her şey kendiliğinden gelişti. Yalnızdık. İçerisi çok sıcak olmuştu. Üflemeye başladı. Üstündekileri çıkardı. Hep kapıcının suçu, kaloriferi çok yakıyor! Camı açmamız gerekiyor kışın ortasında. Ne saçma şey!” Bütün suç kapıcıdaymış gibi söylenerek başımı çevirdim, “Sonra meyve yiyelim dedik, elmanın kabuğunu soyarken parmağını kesmişti, sonra kanı durdurmak için parmağını emdi. Sonra da muzu soydu ve karşımda yemeye başladı” “Yeter! Anlatma bana bunları” Gözyaşlarını sildi. Bu kız ağlayınca çok güzel oluyordu. Arada mutlaka ağlatmalıydım. “Tamam” dedim. “Susuyorum” “O kahpeye git sen! Neden bana geliyorsun?” dedi. “Öyle deme ona” dedim. Şaşırdı ve cırladı: “Savunuyor musun onu?!” Arka masada oturan adam başını yavaşça geriye doğru meyletti. Göz göze geldik. Ona meselenin ciddi olduğunu anlatır bakışlarımdan birini fırlattım. Gamze de çok pişman olmuştu aslında. Keşke gömleğine o gazozu dökmeseydim. Onu da çıkarınca… “Hayır” dedim, “Nasıl savunabilirim? Ne kadar terbiyesizce bir hareket bu! Sen neden ayartıyorsun başı bağlı erkeği ha? Şıllık!”
Kolları birbirine bağlı, kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu. Dudakları sinirden büzülmüştü, öfkeyle dizini titretiyordu. “Dalga geçiyorsun sen…” dedi, “Dalga geçiyorsun!” Ayağa kalktı. “Hayır” dedim “dur!” “Gidiyorum” dedi, “Seninle konuşmayı hiç kabul etmemeliydim. Ne salağım ben ya!” Hay Allah gidiyordu gerçekten, ”Dur! Salak değilsin” ayağa kalktım, “Hayır, gitme” diye yalvararak ayaklarına kapandım. Ağlamaya başladım. Aklıma geçen sene kaybettiğim telefonum gelmişti. Gözlerimdeki yaşları durduramıyordum. Beni o halde görünce durdu.
Bacağına sarıldım, “Bırak bacağımı” dedi. Ellerini tuttum. Bana bakmamaya çalışıyordu. Başını çevirdi. Tekrar baktı ama derhal kaçırdı bakışlarını. Gözlerini yakalasam… Bakmıyor. Ama fazla direnemeyeceğini biliyordum. Kımıldamadan o vaziyette duruyorduk. Bakışlarını yakalamak için arada bir yaşlı gözlerimle yukarı bakıyordum. Evet! Yakaladım! Gözleri dolmuştu. “Kalk” dedi. Benim de gözlerimden şırıl şırıl yaş akıyordu. Çok güzel bir telefondu. Kim bilir nerede unutmuştum…
“Ayağa kalk” dedi sesini yükselterek. Hemen kalktım. Gözlerimdeki yaşları sildim. “Çok pişmanım” dedim pişman bir çocuk gibi. Sıkıntıyla üfledi. Sağa sola bakındı. “Sana nasıl güveneceğim?” dedi sabırsız bir ciddiyetle. “Bir daha yapmam” dedim. “Yaparsın” dedi. Ellerini tutup gözlerinin içine baktım, “Yapmam” dedim ikna edici ve tane tane, “sana söz veriyorum” Bakışları değişti. Yüzünde saklamaya çalıştığı bir gülümseme belirdi. İkna olmuştu. Sarıldım. Gözüm öndeki adamın karşısında oturan kıza kaydı. Hatun bana bakıyordu. Of. Kız hiç fena değildi. Gözlerinin içine bakarak çapkınca gülümsedim. O sırada karşısında oturan adam geriye dönüp baktı. Ona kaşlarımı çatarak ciddi bakışımı fırlattım. Kız kahkaha attı. Bu sırada benim kız da başını arkaya çevirdikten sonra bana dönerek “Ne oluyor?” der gibi gözlerimin içine baktı. O anda nasıl biri olduğumu anladığını, aklımdan geçen tüm düşünceleri okuduğunu korku ve endişe ile hissettim. Beni bırakıp gideceğini ve bir daha asla affetmeyeceğini düşündüm. Gözlerine kuşkuyla bakarken gülümsedi, “Gidelim buradan”
“Nereye?” dedim.
“Eve” dedi. Gülümsedim. Kolumu beline doladım ve yanağını öptüm. Bu pastaneyi seviyordum…
.
Gerekli görülen not: Kız arkadaşım yok. Kimseyi de aldatmadım.
Yol ayrımına gelmişlerdi. “Buraya kadar artık” dedi baba oğluna. “Sana bir gerçeği açıklamam gerekiyor oğlum. Ben aslında senin baban değilim” “Biliyorum” dedi oğul. Baba şaşırdı: “Nereden biliyorsun?” “Baba sen çekik gözlüsün. Ben ise bir zenciyim. Annem de kahrolası bir beyaz!” Baba bir saniye düşündü. Bir saniye sonra: “Annen hakkında böyle konuşmamalısın” dedi. “O benim annem bile değil!” dedi çocuk hırçınlaşarak. Baba kaşlarını büzüştürüp yukarı bakarak, “Aslında haklısın…” dedi. “Annenle biz evli de değiliz aslında. Ama konumuz bu değil. Asıl konumuz şu. Ben birazdan çok uzaklara gideceğim. Bir daha dönmeme imkân yok” “Nereye gidiyorsun?” dedi oğul. “Göreve beni de dâhil ettiler” dedi baba. “Uzay görevine mi?” dedi çocuk şaşkınlıkla. “Evet” diye cevapladı Baba. “Vay canına!” dedi gözleri parlayan çocuk. Baba çocuğun başını okşadı gülümseyerek. Bu arada söylemedim yıl Hicri 2594 idi. Düşünün Miladi bile değil. Hicri 2594. Şimdiden çok sonra geçiyordu bu olaylar. Uzakta bulunan gezegene bir koloni gönderilecekti. Bunun için seçilmiş kişiler bu göreve dâhil edilecektiler. Bu projede geriye dönüş yoktu, yıllar sürecek bir yolculuk olacaktı ve dünyadan sadece seçilmiş insanlar ve onların kuracakları aileden olan çocukları yetiştirilerek bu göreve devam edeceklerdi. Dünyayı neden terk ediyorlardı? Gelecekte dünya yaşanmaz bir yer mi olmuştu? Hayır. Bakın şimdi, şöyle: Her şey yanlışlıkla bir bilim adamının uzaydan gelen anlaşılamayan bir dalgayı çözmesiyle başladı. Uzaylılar bize sinyal gönderiyorlardı. Biz de onlara sinyal yolladık. Bu sinyal yollamalar kısa mesajlaşmalar şeklinde devam etti. 430 yıl kadar. Fakat mesajlar uzak mesafeden dolayı geç iletildiği için 430 yıl boyunca konuşulanların tümü şu kadardı:
(Hicri 2100) Bu sene sinyalin alındığı senedir.
- Varmia test! Varmia dışındaki canlılara sesleniyoruz. Varmia dışındaki canlılara sesleniyor…
Bu haber dünyada bomba etkisi yarattı. İnsanlar çok heyecanlıydılar. Hemen uzaylılara cevap verme komisyonu kuruldu ve kurulun aldığı karar gereği uzaylılara bu cevap verildi:
- Varmia burası Dünya gezegeni. Sizi duyduk! Sizi duyduk!
(Hicri 2186) Uzaydan cevap tam 86 yıl sonra geldi.
- Duydunuz mu? Siz kimsiniz?
Bizimkiler ümidi kesmişken aldıkları bu yanıta çok sevindiler ve anında cevap yolladılar.
-İnsanız bizler! İnsan!
(Hicri 2272) Sonraki sinyalin de cevabı 86 yıl sonra geldi.
- Ne?
Anlaşılan ortada bir anlaşmazlık vardı. Bu anlaşmazlığı çözmek için kurulun günlerce düşünüp taşınıp aldığı karar gereğince daha yüksek sesle bir mesaj daha yollandı.
-Bizler insanız!
(Hicri 2358) 86 sene sonra beklenen zamanda cevap geldi.
- İmsan ne?
Çok uzağa giden sinyalin kalitesi elbette ki düşüyordu ve DUİK yani Dünya Uzaylılarla İletişim Kurulu ses kalitesini daha da arttırılarak tane tane söylenmesinin bu sorunu çözeceğine karar verdi. Ve yeni mesaj uzay boşluğuna yollandı.
- İm-san de-ğil in-san!
(Hicri 2444) Beklenen cevap beklendiği zamanda tekrar geldi. Tam 86 sene. Fakat sonuç hayal kırıklığıydı.
-Hiçbir şey anlamadım.
Bu olay üzerine dünya uzaylılarla iletişim kurulunun sinirleri bozuldu. Kuruldakiler bir önceki mesajı dinleyen kuruldaki kişilerdi. Hepsi de yaşlı aksi ihtiyarlardan oluşuyordu. 86 yıl beklemenin sonucunun böyle olması dolayısıyla doğal olarak hepsi de sinirliydiler. Verdikleri cevap şu şekildeydi.
- İnsan dedik ulan! İnsaaan!
(Hicri 2530) Uzaylılarla iletişimimiz bu sert cevapla tehlikeye girebilirdi. Sonraki 86 yıl zor geçti. Yeni DUİK üyeleri uzaylılarla kurulacak doğru iletişimin gezegenimizin geleceğini kurtaracağını ya da sona erdireceğinin farkındaydılar. Nihayet cevap geldi.
- Anlamıyorum. Buradan anlaşılmıyor. Siz gelsenize buraya…
- Tamam. Geliyoruz!
Çok geçmeden kurul uzaya bir koloni gönderilmesi kararı aldı ve belli başlı bilim adamları, önemli kişiler seçilerek bu göreve dâhil edildi.
Baba oğlunun alnından öptü. “Annene iyi bak oğlum” dedi. “O kadın benim annem değil! Üstelik sen benim babam bile değilsin!” diye çemkirdi çocuk. Haklıydı. Baba bunu üzerine, “Haklısın” dedi, “Gerçek babanın kim olduğunu bilmek ister misin?” diye sorması üzerine çocuk başını öne eğerek, “Hayır” dedi. “Ciddi misin?” dedi baba. Çocuk, kaşları çatık biçimde yere bakarak: “Bilmek istemiyorum!” dedi. “Emin misin?” dedi baba, “Gerçekten bilmek istemiyor musun?”
“Hayır”
“Benden başka kimse bilmiyor ve şimdi binip gidiyorum. Emin misin son kez soruyorum”
“Evet, eminim.” dedi çocuk.
“Peki” dedi baba ve uzay hazırlıkları için alınacakları kampa doğru yola çıktı. Çocuk da hava aracına binip uçarak hızla oradan uzaklaştı…
Sıklaştırarak adımlarını, yandırdı tabanlarını, “Yetişmeliyim kalmadan geç!”
Nefes nefese vardığında gördüğü tabeladan: “Kandıralı Hörgüç Kaplamar Puralı”
Sordu ki “Başladı mı?” Şapkası önünde yaşlının biri söyledi titrek: “Kaldın geç. Gitti Hörgüç Kaplamar Puralı”
Saydırdı: “Kurumsak! Kaltaban!” Elinde adamın şapkası: “Bozma ağzını, varaydın varmadan vakit, olmadan oralı”
Çıkardığı ağzından üfleyici bir of. “Söyleyeyim sana ne yaparsın birazdan. Gideceksin atnalına oradan pazarın ardına”
“Orda mı Puralı?”
Durdu da dedi: “Olabilir, olmalı…”
“Hay yaşa şapkalı!”
Bulduğu bir hörgüç ve kaplamalı.
“Hey!” diye anırdı, “Kaplamar Puralı!”
Beklerken geldi sadece yanıt olarak yankı. “Saklı sakık sarkık şaklaban! Düztaban kaltaban!”
Çömeldi de dedi: “Hay Puralı! Ettin beni andavallı…”
Biri vardı orada. Varlığı yoklukla örtülü, saklı gölgenin ardına; karanlıkla bürülü.
Sorar ki: “Hey oradaki! Sorduğumdaki nerede ki?”
Gelmez cevaben de yürür gölgenin sahibine bilmeye,
“Hani demedin dediğime?”
Tok mu tok, kaba mı kaba ses takırdadı,
“Yok puralı muralı! Kaçasın, yoksa ederim seni tahtalı!”
“Hay!” diye geriledi gördüğüne. Kocaman bir usturalı elinde…
Dönmesiyle bakındı boş boşluğun gidilmişine.
Hay gelmişine geçmişine!
Çökeldi basamaklara yorgunluğuna söverek,
“Bana acilen bir Kaplamar Puralı gerek!”
Vardı farkına o anda. Uzaktaki hareketli küçük noktalı,
Olmalı Kaplamar Puralı!
Attı bacaklarını birinin diğerine hızla.
Vardı büyüyen küçük noktaya:
“Arıyorum seni ta ne zaman! Yeminlen kurumsak kaltaban!”
Oradaki döndüğünde değildi Kaplamar Puralı.
Şaka mı bu perçemi bile aynı!
Sırtardı benzeyen sahtekâr Puralı, “Kaplamar mı sorduğun? Varamazsın yanına. Çoktan varmıştır o Kandıra dağına. Yorulma hiç boşuna”
Almadı lafını ciddiye, tıka basa doluydu tavsiye. “Bu mu o dağ?” diyerek kaçamaklı.
“Ne yapacaksın sen bu adamı?”
“Verecek misin cevap, işleyecek misin sevap?”
“Konuşurum konuşmasına ama yapamazsın bile, halin harap”
Gün oldu, Gece dondu. Kandıra dağı bulutunda durdu.
Ağzında bir nefes: “Kaplamar Puralı…”
Entarisi beyaz kendi de beyaz bir adam kımıldadı.
“Kalk artık Kaplamar Puralı!”
Adam baktı da baktı, “Kimdir o? O da mı buralı?”
Kaçırmış biraz: “Yetişememek mi yordu? Yenişememek mi? Kanışamamak mı yoksa kapışamamak mı?”
“Olmazlığımın andırdığı bir şebek sandım seni” dedi,
“Varmazlığımın kandığı bir sapak. Yokluğumun andırdığı bir sanrı sandım seni” dedi.
“Varlığımın sandırdığı bir tanrı…”
“Hay Kaplamar Puralı! Yakaladımdı seni, içindeydi avcumun sakalı!”
Dedi: “Hah! Vardı burada bir sakallı” Aradığındaki ise gittiydi şuradan…
Uzaklığın derinliği yakınlığına sakındı.
Karların arasında sanki biri kımıldadı.
Kükredi: “Kaçma Kaplamar Puralı!”
Tipi tipini tipsizlerken tam çıkaramadı.
O muydu yoksa değil mi?
Farkına varamadı.
Kayboldu tipinin tipikliğinde. Uzakta bir ses fısıldadı “-u –a –ı…”
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Macunköy’de lahmacun yiyordum. İçinden böcek çıktı. Böceğe sordum: “Orada ne işin var?” Bitkin görünüyordu. Bacaklarını güçlükle kımıldattı. “Garson!” diye seslendim. Garson yanımda belirdi. “Bu böceğin hali nedir? Hiç utanma yok mu sizde?” Garson suçlulukla başını öne eğdi. Böcek yavaşça kımıldadı. Ben derin bir nefes aldım. Tavanda asılı duran pervane sinir bozucu biçimde dönüyordu. Garsonun alnında beliren ter tanesi kabararak şakaklarından aşağı süzüldü. Böcek son nefesini verirken son cümlesi şu oldu: “Biribirilik!” Fırında yaşadığı günler gözlerinin önünden geçmiş olmalıydı. Muhtemelen “Burası sıcak” diyerek yerleşmişti ailesi ile beraber. Tek aradığı sıcak bir yuvaydı tıpkı diğer böcekler gibi. Garson özür diledi. “Senin özrün bu böceği geri getirebilecek mi?” diye sordum sertçe. Bir sessizlik oldu. Koca dişleriyle gülen kadın sustu, bıyıklı adam bıyığını burdu. Ben lahmacunu havaya fırlattım: “Huzur içinde yat!” Pervaneye çarpan lahmacun dört bir yana saçıldı. Kıyma yağmuru eşliğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Suratımı sildim. Kıymalı suratımdan ayırdığım peçetenin üzerinde böcek çok huzurlu görünüyordu. “Hoşça kal” dedim ona ve kalkıp uzaklaştım Macunköydeki lahmacuncudan….
Geçen akşam eve giderken otobüste, kitap okuyan bir kız dikkatimi çekti. Biraz eğilip kitabın kapağına baktığımda benim yazdığım kitaplardan birini okuduğunu fark ettim. “Şu tesadüfe bak” diye düşündüm, “Çok şanslı bir okurmuş, yazarı karşısında duruyor.” Sonra kıza:
- Merhaba. O elinizdeki kitabı ben yazdım, dedim.
- Ne güzel, dedi başını kaldırıp.
- İmzalayabilir miyim? diye sordum heyecanla. Ama o benimle aynı heyecanı paylaşıyor görünmüyordu. İlave ettim.
- İsterseniz imzalayabilirim.
- Hayır, dedi. Kitaplarımı imzalatmıyorum. Üzerine not bile almıyorum. Çok dikkatliyim bu konuda. Teşekkür ederim.
Tekrar başını kitaba gömdü. Bozulduğumu belli etmemeye çalışarak arkadaki boş koltuğa geçtim. Bir süre bu meseleyi düşünmemeye çalıştım ama içim içimi yiyordu. Sonra kalktım ve kızın yanına gidip:
- Ver şu kitabı! dedim elinden alarak. Alelacele ön kapağın arkasına bir şeyler karalamaya başladım.
- Ne yapıyorsun? Kitabımı geri ver! dedi.
- Ben yazdım! Dedim. Benim kitabım bu!
- Hayır! dedi. Bir sürü para verdim ben ona! Kitap benim! Kitabı çekiştirmeye başladı. Direndim.
- Bırak kırıştırıyorsun! diye cırladı. Ama nasıl bir cırlama.
- Al! dedim kitabı buruşturup fırlatarak. Kitabına kalmadık!
Ağlamaya başladı. Tüm otobüs arkaya dönmüş bizi izliyordu. Neyse ki durağa gelmiştik. Kapılar açıldı ve çabucak indim. Asabım fena halde bozulmuştu. Yazara hiç saygı yoktu şu insanlarda. O gün anladım ki; Türkiye’de yazar olmak gerçekten çok zordu…
.
(Yanlış anlayanlar için gerekli görülen not: Bu bir öyküydü. Basılı bir kitabım da yok.)
“Senin neren ağrıyor?” diye sordu hemşire hanım. “Başım” dedim parmaklarımdan oluşan mengeneyi sıkıştırarak. “Sana bir aspirin veriyorum fakaat; eğer ki bir daha başın ağrırsa ne yapman gerektiğini biliyorsun” dedi. “Ne? Bilmiyorum” dedim. “Bilmiyorsan kapıda duran beyefendiye sorman yeterli” dedi yapmacık bir gülümsemeyle. Hastanenin giriş kapısında iri cüsseli bir adam dikilmiş bana doğru bakıyordu. Yanına gittim. “Başım ağrıdığında sana gelmem gerektiğini söylediler” dedim. “Ne kadar zamandır ağrı var?” dedi. “Ne zaman aç kalsam, ya da kereviz koklasam başım ağrır” dedim. “Sana” dedi, cebinden büyük bir hap çıkararak “Bu hapı veriyorum ama” dedi “Bir de şartım var. Se-” “Yok” dedim “Şart mart istemem vereceksen ver” “Al o zaman” dedi elime bıraktı. Tam hapı ağzıma atarken hızlı ve seri bir şekilde “Amahapıyuttuktansonrasaçındökülürsekarışmam” dedi. İlacı tükürdüm “Manyak mısın nesin! Pheöö! İlaç milaç istemiyorum çek git başımdan” dedim. “İşine gelirse” dedi ben uzaklaşırken.
Dışarı çıktım. Sokakta, köşede duran iri yarı başka bir adam gördüm. Birine bir şey satıyordu. Elindeki hapı fark ettim. Vay vay. Organize olmuşlardı. “Çete misiniz lan siz!” diye bağırdım. Adama yaklaşırken “Alma! Kel olmak istemiyorsan alma!” diye bağırıyordum. Beni duymamıştı anlaşılan. Adam ilacı alıp giderken satıcı bana bakıyordu. Zaten giderken adamın kel olduğunu fark ettim. İlaç satıcısı parayı cebine attı ve bana doğru koşmaya başladı, “Ne karışıyorsun işime?” dedi. “İşe bak. Senin gibi cambazlar yüzünden millet nasıl takla atacağını şaşırdı. Tramplene binip havada kalanlar sirk cambazı oldular” dedim. Adam durdu durdu “Ne diyorsun sen be!” dedi ve geri dönüp az önce durduğu yerdeki duvara yaslandı. Ayağının tekinin tabanını duvara dayadı. Yanına gittim tuttum yakasına yapıştım. “Ver o ilacı bana! Ver!” dedim. Bana bir yumruk vurdu. Başım dönmeye başladı. Sendeledim. Darbenin verdiği garip uğultu beynimin derinliklerinde yankılanırken adamın üzerime doğru geldiğini fark ettim. Vurduğu yumruk sarsılan beynimde hoşnutluk veren bir sarhoşluğa dönüşmüştü. O anda bu adamı yenemeyeceğimi anladım. “Tamam” dedim. Mayışık bir gülümseme vardı suratımda. “Gel” dedim elimle gel yaparak. Çevredekiler bizi ayırmaya çalışıyorlardı. “Ayrılın” dediler. “Yok” dedim “Bırakın, el sıkışıcaz.” Bükemediğim bileği öperim. Elini sıktım adamın. Çevrede oluşan kalabalık bizi izliyordu. Adamın elini sıkınca alkışladılar ve nasıl olduysa herkes bir anda kayboldu. Adam gene gidip duvara yaslandı ayağının tekini kaldırıp.
Ben hayran hayran adama bakıyordum. “Gitsene kardeşim işin gücün yok mu senin?” dedi. “Seninle iş konuşalım” dedim. “Ne işi?” dedi. “Mafya kurmayı düşünüyorum, adama ihtiyacım var” dedim. “Git işine kardeşim. Bela mısın nesin sen be!” diye tersledi. Kafamda böyle bir fikir vardı ne zamandır. “Hayır” dedim. “Bela değil bilakis devayım. Burada bu ilaçları satarak kaç para kazanıyorsun?” dedim. “Sana ne?” dedi. “Bak” dedim. “Benim yanımda burada kazandığının beş mislini kazanırsın. O sattıkların ne kadar tehlikeli senin haberin yok. Burada ne o öyle kafanda saç kalmazsa karışmam” Baktım düşünüyor. “Tabi ya” dedim “Gel benim yanımda çalış, tanıdığın iriyarı biri varsa onu da çağır” “Hastanenin öteki kapısında kardeşim var” dedi. “İyi ne güzel” dedim “O da benim kadar yapılıdır” diye ekledi. “İyi işte ne güzel o da gelsin. Seni bulabileceğim bir telefon numarası ver. Seni ararım” dedim. “Sen söyle ben çaldırayım” dedi. “Yaz” dedim. Numaramı kaydetti fakat, “Ben sonra çaldırırım seni” dedi. “İyi” dedim “Sen çaldırırsın beni” Ayrıldım oradan.
“Hapı yuttun!” dedi telefon numaramı alan adam bir kaç gün sonra. “Neden?” dedim. “Sen gittikten sonra ilaç mafyasının adamları başıma bela oldular. Ayrılmama izin vermediler. Benim aklımı çelmeye çalıştığını söyledim onlara ve numaranı verdim” “İyi halt ettin” dedim ben de. “Ben gerisine karışmam” dedi, “Adamlar geldiler senin yüzünden” “İyi iyi…” dedim, “Bana ne yaparlar sence?” “Ağzından burnundan kan gelinceye kadar döverler sadece” dedi. “İyi bari” dedim, kapattım.
Kapı zili çaldı. Mafyanın adamları gelmişti. “Buyurun” dedim. İçeri daldılar. Birisi arkama geçip kollarımdan tuttu. Diğeri karnımı yumruklamaya başladı. “Bir saniye” dedim “Durun ne yapıyorsunuz siz? Bana katılırsanız size kazandığınız paranın beş mislini veririm” Durdular. “Geçin şöyle iş konuşalım” “Patron eğer böyle konuşursan seni vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi uzun boylu olan. Ben de “Ama” dedim adam silahını çıkarırken “Beş kat fazla para vereceğim için artık benim için çalışıyorsunuz. Sana durmanı emrediyorum!” dedim silah kurşundan çıkıp ayağıma girerken. Acı içinde yere bıraktım kendimi. “Sizin patronunuz benim!” diye bağırıyordum. “Patron eğer böyle bir şey söylersen seni bir daha vurmamız gerektiğini söylemişti” dedi diğer kurşun silahtan çıkıp sağlam olan ayağıma saplanmadan önce. “Bakın” dedim “Aaah! Ne yapıyorsunuz siz! Patronunuzun da sizin de canı cehenneme! Ben sadece basit bir tuhafiyeciyim!” dedim. “Patron bunu söyleyeceğini nerden bildi bilmiyorum ama eğer böyle bir şey söylersen seni öldürmemiz gerektiğini söylemişti” dedi. Ben; “Yok artık daha neler” dedim. “Öyle. Kusura bakma” dedi silahını beynime doğrultup tetiği çekmeden önce. Silahtan fırlayan kurşunla beraber kafamı ani bir hareketle oynatmamla birlikte kurşun yerden sekti ve diğer adamın göğsüne saplandı. O da tetikte olan parmağını sıkmasıyla birlikte bana kurşun sıkan adamı vurdu. İkisi de yere düştüler aynı anda.
Küçük küçük inlemeler çıkarıyorlardı. Ben de sürünerek oradan uzaklaşmaya çalışıyordum. Arkama baktığımda diğerinin bana silah çektiğini fark ettim. “Dur!” dedi. Yerdeki ayakkabıyı alıp adama fırlattım. Sonra teker teker kapının önünde ne kadar ayakkabı terlik varsa fırlattım rastgele. Vestiyeri devirerek kendime siper yaptım. Duyduğum seslerden anladığım kadarıyla adam sürünerek bana doğru yaklaşıyordu . “Bir anlaşma yapalım!” dedi. “Anlaşma manlaşma yok!” diye bağırdım serserilere. Açılan vestiyer kapağından elbise fırçası ayakkabı boyası ne varsa bulup fırlattım. “Aah!” dedi birisi. Sürünme sesi devam ediyordu. Kafamı hızla kaldırıp indirdim. Gördüğüm adamın sinsi gibi bana doğru yaklaştığıydı. Ateş etti. Zınk diye saplandı kurşun vestiyere. Yeterince güvenli değildi burası. Sürünmeye devam edip kapının hemen önüne vardım sonunda.
Fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. “Ne konuşuyorsunuz öyle fısır fısır!” dedim. Fısıldamalar devam etti. O sırada zil çaldı ve bir refleksle elimi kapı koluna uzatıp kapıyı açtım. Gelen; kapıcı Rüstem Efendiydi…
Rüstem Efendi güçlü, yiğit, çok kalender bir adamdı. Aniden cebinden çıkardığı 44 lük ile kendisine silah doğrultan adamı mıhladı. Ardından da diğerini temize havale etti. Sonra da “Çöp var mı?” dedi bana. Adamları gösterdim. Rüstem Efendi adamları büyük poşete sığdırırken koltuğa geçip bir sigara yaktım. Ellerim titriyordu. Yıllardır tuhafiyeciyim, böyle tuhaf bir olay gelmemişti başıma. Olayın kapandığını düşünürken fark ettim; aslında her şey yeni başlıyordu…
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
“Bazı insanların harika bir aforizma üretmiş gibi bir de altına isimlerini yazmalarından nefret ediyorum. Gerzekler…”
Murat Karaca

























