Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

1999 kışıydı. Telefon çaldı. Arayan daimi dostum K. idi. K. ile tanışmamız çok eskiye, ergenlik dediğimiz döneme dayanıyordu. Önce burnuyla tanışmıştım.  Çok gülmüştük. Sonra o, kızlarla tanışmıştı. Çok gülmüştük. Çok güzel evrildi K. Heyecanını hiç yitirmeyen iflahsız ve yakışıklı bir piç oldu. Neyse 1999 kışıydı. Üsküdar’da boğaza bakan bir tepede Punk Celal ve Sultan’la birlikte yaşıyordum. Neyse. İşte o kış, yani 1999 kışı, eşyadan muaf orta boylu odamda yerde oturmuş rahlenin üzerinde Asaf Halet Çelebi’nin “Pali Metinlerine Göre Gotama Buddha” kitabının İsam Kütüphanesinden çıkarttığım fotokopisini okuyordum -mimarisini ve 234 bin cilt kitabını çok sevdiğim değerli bir meskendi burası benim için. Demiştim ya, telefon çaldı ve daha önce onlarca farklı ses tonunu duyduğum K. bana hiç duymadığım bir ses ile: “Neal’i buldum,” dedi, ben de aklımın bir kısmı kitapta, uykusuzluktan yorgun diğer kısmıyla, “Ne diyorsun Allah aşkına, Neal de ne? Neyi buldun,” diyebildim. Bahsettiği şey bir arayış değildi, lakin onun “Jack,” benim “Jim,”olduğum alter egolar evreninde, uzun araba yolculuklarımız dahilinde ara sıra “sanki bir kardeşimiz eksik”miş hissini dolduran, geleceğini – aramıza katılacağını çok da önemsemeyerek duyumsadığımız bir “hiç insan”dı Neal. K.’ye “hadi ordan,” demek istedim, denedim, ama gecenin köründe şehrin diğer ucuna giderken buldum kendimi. Bir dolmuş, sonra bir dolmuş daha, şehrin bu kıyısı hiç uğramadığım ender noktalardan biriydi –K. kısa bir süre önce buraya taşınmıştı. Neyse. Onun heyecanını kıramazdım, biraz bira, yedek sigara ve abur-cuburla, verdiği adresin kapısını çaldım. İçerde kısa ve dağınık saçlarıyla Cobain’i anımsatan çok genç bir çocuk oturuyordu. Daha ilk görüşte bunun “Neal” olamayacağını anladım. Yaklaşık bir saat sonra K.’ye“bu dangalağı şutlamasını,” söyledim, lakin “gidecek yeri yoktu ve burada kalabileceği söylenmişti” kendisine. Kör ve hastalıklı bir muhabbeti –bu arada bizim müstakbel Neal gerçekten hasta bir ruhtu- sürdürebildiğimizce sürdürdük, şiirler okuduk, saçmaladık, elbette Tanrı’dan bahsettik, geceledik, içtik ve içtik. Ertesi gün bir belediye otobüsü ile Taksim’e oradan da kendi hayatlarımıza ayrıldık. Tuhaf bir biçim de üzgündük. Yapayalnızdık.


Yaklaşık 10 yıl sonra sevişmek için evine gittiğim güzel kadın, kardeşinin şiirleriyle, sonrada kardeşiyle tanıştırdı beni. Oysa ben sadece sevişmek için gelmiştim, yeteri kadar şair ve şiir vardı etrafta, hepsi diğerlerine bok atan ve küfreden tiplerdi ve hepsi “anlamıyorum beni neden basmıyorlar,” “emin ol benim kitabım satar” ve buna benzer cümleler kuruyordu (aralarında insan olmayı becerenler yok değildi elbet) –gerçi yeteri kadar seks de vardı, ama seksin yeteri yoktu, şiir susabilirdi ara sıra. Genç bir çocuk geldi, çekingen bir hasta ruh, alkol ve kimyasalların yıprattığı intihar meyillisi bir beden –tanırım hemen. Çizimler, şiirler derken “sen O’sun di mi,” dedi, anlamsızca baktım suratına ve “az önce tanıştık ya” dedim ve o bana, “hayır sen O’sun,” dedi, ona uzun denemeyecek bir süre baktım ve anlamsızca samimi bir şekilde sarıldık birbirimize, selam Neal!


Daha aksi, daha çok alkol, daha çok drug, daha çok H, daha çok hayat. Hiç iyi dost olamadık, arkadaş bile olamadık. Ara sıra karşılaştık yaşadığımız küçük kasabada ve hep tartıştık –hep sıvı ya da drop bir şeyler yüklüydük.- O kadar yoktu ki yaşamda, karşı koymanın anlamı yoktu ona, ona kızmanın, onla kavga etmenin, ona küfretmenin… en kutlu şeyi yapıyordu; kendi gerçekliğini yaşıyordu, birilerinin “iddia ettiği” birilerinin “öne sürdüğü” şeyi O, yaşıyordu. Kendi kredisini tüketiyordu ve bu kimseyi ilgilendirmezdi.


Çok sonra gecenin sabahına doğru, kapanmış bir barın merdivenlerinde rastlaştık ve bana kitabını uzattı, “bunu al ve bana bira ısmarla,” dedi, bunu yapacak nakit param olmadığını söyledim, “iyi” dedi ayakta zor durarak, “o zaman bu senin olsun,”…


Hala okuyorum o şiirleri, bazan tam bilemesem de nedenini kendimi kötü hissederek okuyorum… Onun şiirlerinin “iyi” olması ya da olmaması diye bir şey söz konusu dahi olamaz, çünkü onlar onun şiirleri, ruhunun hapsedildiği bedenini iplemeyen her ruha saygı duyduğum gibi saygı duyuyorum o çocuğa!





Çölü kente taşımışlar bugün..

Huzursuz bir kedinin kuyruğu gibi çarpıp duruyor ahşap kapı.

Şişip kağıda kaleme sataşan tülün içinde,

hayalet yavruları gibi fırtına öncesi rüzgar.

Southern Road Blues yazıyor CD kabının üzerinde

Yarım kiloluk bi’ Amerikan birası ve tütün.

*

Şili’nin sakin günleri, cümlelerin ve o sıcak ritim,

yanaklarındaki çukurlarla birlikte gitmiş şimdi.

Biranın bıyıklarına bulaşan köpüğünü silerken kolunun tersiyle

neden ağlar ki bir adam?

Rüzgarın getireceği yağmuru beklerken, neden?

Toz ve delta blues.

*

Yüksek kara parçaları üzerindeydim gün boyu,

Kurağı izledim durdum.

Gözlerimin bedenimden ihtiyar olduğunu,

ve güneşi hiç sevmediğimi yeniden düşündüm.

Bugün, içimden bir kuzey, ağır döküldü, gördüm.

-Kendimi ne çok özlediğimi de..

Ararat’ın yerküreden yok olmasına benzer ancak bazı yokluklar,

İçi almaz insanın,

Aklı, ruhu almaz…

*

Başıboş sığır ve at sürülerini gezdim –akşam doğmazdan evveldi,

siyah bi’ kırmızıya evrildiydi göğ.

Çok eski bi’ tarihdi.

*

Sen dediydin, anımsadım:

Galatlılar ekmek kadar iyi yaparlarmış,

Sucuğu ve birayı.

Belki nedensiz, belki yalnızlığımdan, bunu anımsadım.

*

Suyu bulanık bi’ gölde yüzdüm sonra,

birbirimizden sessizdik.

Saçma sapan bir iki nehir adı düşündüm.

*

Kulübeye yürüdükçe

göğün gürültüsünün arttı sesi, şiddeti.

Sanki yağmur değil içim boşalacaktı,

Kusacaktım

-sanki-

Tüm yanlışlarını hayatımın.

*

Kedi, masaya kıvranıp uyuduğunda

“Deniz Kavimleri” dolanıyordu aklımda

Yükünü almış bir hayvan gibi –acılı.

*

Gene, olmayan sesini duymağa başladım sonrasında -az önce yani-

“Kafkasları hiç görmedim ben” dedin.

Korktum kendimden..

Sustum.

1.hafta:

O sabah uyanıp suya baktık

“Sağ tarafımız doğu” dedi

Hep yaptığımız gibi sustuk…

***

“Atalarım vakti zamanında Ren’i geçmişler, at üzerinde” dedim

Ellerini güneşe siper edip yüzüme baktı, gamzeleri vardı

***

İyi çiftçiydi… Topraktan anlardı,

Sıkça dedelerinden bahsederdi…

Güneşe ne zaman baksa tamı tamına söylerdi saati

***

Keltler’i okuduk o yaz…

280 senesinin ilkbaharını düşündük.

“Her şey gün doğarken olur bitermiş” deyi verdi,

Bi’şey diyemedim.

Ağır zırhlı ordularaydı kafam…

Bir gece öncesi yağmur yağmıştı.

Kanı yıkamıştı.

***

Buraya geldiğimizde sis kaplamıştı köyü

Sessizlik gibiydi

Sonbaharın başıydı

Yamaçlardaki nebatat çiğden ıslaktı

O gün tek kurduğu cümle; “insanın kendi bedeni dışında hiçbir bedene vahşet uygulamaya hakkı olmayışı” üzerineydi,

Ondan da şüphe duyduğumu söyledim köye inerken

***

Akşam sonrası gün, yüzünü geceye dönmüşken ateşin başında mate çayı yudumladık

Ilıktı vakit, ara sıra üşüdüğümüzde vardı.

“Adını bildiğimiz ilk tanrıça Ga” dedi, sonra ekledi: “Tanrıların olan herkesindir”.

Defneyapraklarıyla örülü küçük kulübeydi bu. Ya da ben öyle sandıydım. Sormadım.

Dağın eteğindeydik.

O, “yamaç” derdi hep.

“Şafak erken sökerdi” cümlesi üzerine tartıştıydık

“şafak” dediydim “şafakta söker”…

Oysa yapmamız gereken tek şey: gökyüzünün koyu mora dönen rengini izlemek olmalıydı

İnsan bunu beceremedi.

Mor bir denizi düşlerdik hep… Ya da çokça..

katledilen karadeniz’e

Kırmızı gagalı kuş

Yağmur altında

Buğday yiyor

***

Bak işte

Dağ evi

Aslında

–o.y-

***

Fındık

Serilmiş

Kurumaya

***

Yağmur başlayınca

Susmalı

İnsan

***

Haiku

Yolda

Yatıyor

***

Dağ

Kendiyle

İnsan

***

Jack

Yolun bitimiydi

Biliyordu

***

Yüzleri kararmış

Köy evleri

Yolsuz

***

Yaprakları döküldü yazın

Senden sonra

Kokusuz kaldı çiçek

***

Rüzgarın yaşını

Düşündüm

Mısırlara yağmur vurduğunda

***

Mısır püskülü

Biliyor

Bir gün öleceğini

***

Doruğunda

Dağın

Yağmur ve sis

Girit’te dolanırken

çıkıverdiler karşıma:

Dor halkı,

Argostan gelen denizci kavmi;

Göçebe bir kabile,

Tanrıları Helios…

İstilacılar!

4 asırlık karanlık bir devrin yaratıcıları.

***********************************************************************

kırıntılar:


“doğuya göçtükleri vakit

bir ovaya vardılar”

-şiirdi bu

***********************************************************************

yazı da, batı da

Fırat ile Dicle’nin

bacakları arasında

***********************************************************************

…yitiktir Sümer…

*****************************

‘yontu’ işte…

***************************

Ürktüm

Dokunmaya

Surlarına

Mehmet A. Öztekin’e

deri ipli tahta sabanlarla sürerlermiş toprağı

ve tanrıya, tanrılara değil

tanrıçalara taparlarmış.

kadın en kutlu orada durmuştur

ve kadın orada da hala

boydan elbiselerle örtünür Girit kadınları

göbek deliklerine dek açık göğüsleri

sıkıca sarmış kumaş bedenlerini

taşmışlar!

ve kadın, dinsel ritüelin lideri

toprağı sürdüm bugün.

ekmek yaptım.

mısırlara yağmur yağdı,

gür ve yeşil.

anladım,

acıyı yükünde taşıyan bi’ kervandım.

yok bi’ Bedeviden öğrenmiştim;

yükü denk vurmayı,

çayı,

ve

yalnızlığı…

nehir. en yalnız su

ve en kadın su da nehir

/

…yalnız gene…

/

-yazılabilir mi su?

-suyun ‘tarih’i var mı?

/

mümkün mü?

ölüm nasıl gündüz vakti yazılabiliyor-sa…

/

bugün, içime ağır bir sen koydum

/

eteklerini sürüyordun sen

Nil kuruyordu

/

işte o sıra gezdim eskilerimi

geçtim Dicle ile Zap’ı

/

sık sık rüzgarın yaşını düşündüm

-mısırlara her yağmur vurduğunda-

/

ve

kaç kez yakaladım

kendimi

camdan sen gibi bakarken

/

işte o an-dı:

yaprakları döküldü yazın

kokusuz kaldı çiçek

/

bildim ki, artık ben:

bir şehir yontmak

istiyorum

hiç kimsesiz

/

bir şehrin yazını olabilir yontu-m

/

yüzleri kararmış yolsuz köy evleri’nden uzak

1-25 Haziran 2009 İstanbul

[2012 Nisan – new edit]

ölümün çok sayıda gördüğüm hallerinin az sayıdaki notlanmışlığıdır bu yazı

hasat vakti ekinlerin üzerinde geziniyordu ölüm

medeniyetlerin ölümü de vardı elbet

ki ben

bazı ölümlere dokundum bugün

modern zamanların cellatlarını düşündüm

ölüleri yok kuşlar geçti bir de aklımdan

kalabalığın içinde yürümekteydi ölüm

çini mürekkebinde ölümü gördüm

sağanaktı ölüm

ölümün listesi de var

ağlara takılmış balık ölümleri düştü aklıma

bir garın ölümü mesela

mor başlı varrak: ece ayhan’ın ölümü

ağaçların reenkarnasyonu

rant açısından doğanın katli

politik ölüm

işçi ölüm

sik kaldıran ölüm ve kalabalığı: ölüm olarak idam ve meydanları

zaman ve çürüme

elbette porno olarak ölüm

mevsimler ve getiri ölümleri

kürk olarak ölüm

ölümün arzulanması

ölüyü giyinme

sapkınlık olarak ölüm

İslam ritüellerinde ölüm

ölümün halleri: ünsüzlerin ölümü ünlülerin ölümü

sessizlerin ölümü

bir kitap adıdır ölüm

camdan bakmaktadır

yağmur yağmadadır

ölümüm kadın halleri de vardır

devlet halleri de

bir de elbet: su hali ölümün

bir tarafı eksik yürümektedir güneş

sabahtır

elleri üşümüştür

denize doğru bakmaktadır ölüm

sessizliktir kent meydanındaki

şehrin boşluklarına gizlenmiştir ölüm

ve bazan cansıkıntısı kılığındadır

sıcaktır!

insanlardan arınmış sokağı izlemek gibidir de

sıklıkla rastlaştığındır

bir keresinde eski bir Rum eviydi ölüm

yağmur suyu ızgaralarına sıkışmıştı görmüştü

köşeden bakıp gülümsedi ona bir defasında

bazan tanrı çocuk felcidir,

gelir ve görürsün.

bazan londra’da paslıyağmur

ve, yanlış düşen bir telefon numarası

-kapatmasını istemediğin.

bazan güneşin beraber yürüdüğü bir kadın,

-saçları sapsarı başak

ve yanmaktadır dudakları

arzunun gölgesi düşmüştür kavislerine baldırlarının.

ve işte bilirsin:

klozetin başına çökmüş, kusmaktasındır,

oradadır tanrı

bazan…

ağzındaki kalıntıları temizlerken lavaboda

sana bakmaktadır..

bazan: otobüste,

küçük Fransız şapkası, ve gamzeleriyle

kısacık gülümser sana

ve önüne eğer bakışlarını.

güneş, ölü etlere vuruyordur

ve tanrı oradadır.

viyolonsel tellerine gerilmiştir

muazzam sesler çıkaran.

ve bir fil katilinin rüyasıdır.

ıskartaya çıkartılmış belediye otobüslerinin

garajına düşmüştür yanlışlıkla yolun,

ve tarifsiz bir hüzne basarsın

ayaklarına bakarsın –sanki çamurmuşçasına

oradadır işte:

pas içinde, 1900eski bir Macar yapımı otobüsün

siyah direksiyonunda

gözleri tıpkı miles davis.

bazen gri-gümüş bir yağmurdamlasıdır

ve az sonra düşecektir,

beresinin boşluklarından salınmış

alev alev saçlarına

ve göğe bakmak isteyeceğin andır da o işte.

çoktan bırakıp gitmiştir seni kadın,

bir bira açıp oturmuşsundur mal gibi -kanepende

ve az önce oturduğu yere bakarsın

o, sıcak, ve hala tam olarak düzleşmemiş boşluğa

işte oradadır tanrı.

soğuk bir deniz üzerinde ağır ağır ilerlerken

sayfalarının arasına sıkışır göz gezdirdiğin kitabın.

karşındaki kel adamla gözgöze geldiğinde,

içten ve sıcak –ama kısa

gülümsersiniz ikinizde.

aklına nick cave geliverir

eşek meleği görmüştür.

ve polis kimliğini sorar birden bire

gözlerinin içine bakarsın bomboştur

ve siktir, işte oradadır tanrı.

cam buhu tutmuşken

göremediğin dışarısıdır o.

bazı insanların tırmanmak için yukarı,

ihtiyacı vardır bazı insanların sırtına-

gülümser ve izin verirsin buna,

“selam sana tanrı.”

işte, kedin üzerinde uyurken

ve ödenmemiş 12 faturanla sürüp giderken yaşam

gülümsediğinde şafağa,

ve yağan yağmura kaldırdığında başını:

“hey ahbap,” der: “selam”..

2 sayfa12»Yukari Asagi