Yazarın arşivi
1999 kışıydı. Telefon çaldı. Arayan daimi dostum K. idi. K. ile tanışmamız çok eskiye, ergenlik dediğimiz döneme dayanıyordu. Önce burnuyla tanışmıştım. Çok gülmüştük. Sonra o, kızlarla tanışmıştı. Çok gülmüştük. Çok güzel evrildi K. Heyecanını hiç yitirmeyen iflahsız ve yakışıklı bir piç oldu. Neyse 1999 kışıydı. Üsküdar’da boğaza bakan bir tepede Punk Celal ve Sultan’la birlikte yaşıyordum. Neyse. İşte o kış, yani 1999 kışı, eşyadan muaf orta boylu odamda yerde oturmuş rahlenin üzerinde Asaf Halet Çelebi’nin “Pali Metinlerine Göre Gotama Buddha” kitabının İsam Kütüphanesinden çıkarttığım fotokopisini okuyordum -mimarisini ve 234 bin cilt kitabını çok sevdiğim değerli bir meskendi burası benim için. Demiştim ya, telefon çaldı ve daha önce onlarca farklı ses tonunu duyduğum K. bana hiç duymadığım bir ses ile: “Neal’i buldum,” dedi, ben de aklımın bir kısmı kitapta, uykusuzluktan yorgun diğer kısmıyla, “Ne diyorsun Allah aşkına, Neal de ne? Neyi buldun,” diyebildim. Bahsettiği şey bir arayış değildi, lakin onun “Jack,” benim “Jim,”olduğum alter egolar evreninde, uzun araba yolculuklarımız dahilinde ara sıra “sanki bir kardeşimiz eksik”miş hissini dolduran, geleceğini – aramıza katılacağını çok da önemsemeyerek duyumsadığımız bir “hiç insan”dı Neal. K.’ye “hadi ordan,” demek istedim, denedim, ama gecenin köründe şehrin diğer ucuna giderken buldum kendimi. Bir dolmuş, sonra bir dolmuş daha, şehrin bu kıyısı hiç uğramadığım ender noktalardan biriydi –K. kısa bir süre önce buraya taşınmıştı. Neyse. Onun heyecanını kıramazdım, biraz bira, yedek sigara ve abur-cuburla, verdiği adresin kapısını çaldım. İçerde kısa ve dağınık saçlarıyla Cobain’i anımsatan çok genç bir çocuk oturuyordu. Daha ilk görüşte bunun “Neal” olamayacağını anladım. Yaklaşık bir saat sonra K.’ye“bu dangalağı şutlamasını,” söyledim, lakin “gidecek yeri yoktu ve burada kalabileceği söylenmişti” kendisine. Kör ve hastalıklı bir muhabbeti –bu arada bizim müstakbel Neal gerçekten hasta bir ruhtu- sürdürebildiğimizce sürdürdük, şiirler okuduk, saçmaladık, elbette Tanrı’dan bahsettik, geceledik, içtik ve içtik. Ertesi gün bir belediye otobüsü ile Taksim’e oradan da kendi hayatlarımıza ayrıldık. Tuhaf bir biçim de üzgündük. Yapayalnızdık.
Yaklaşık 10 yıl sonra sevişmek için evine gittiğim güzel kadın, kardeşinin şiirleriyle, sonrada kardeşiyle tanıştırdı beni. Oysa ben sadece sevişmek için gelmiştim, yeteri kadar şair ve şiir vardı etrafta, hepsi diğerlerine bok atan ve küfreden tiplerdi ve hepsi “anlamıyorum beni neden basmıyorlar,” “emin ol benim kitabım satar” ve buna benzer cümleler kuruyordu (aralarında insan olmayı becerenler yok değildi elbet) –gerçi yeteri kadar seks de vardı, ama seksin yeteri yoktu, şiir susabilirdi ara sıra. Genç bir çocuk geldi, çekingen bir hasta ruh, alkol ve kimyasalların yıprattığı intihar meyillisi bir beden –tanırım hemen. Çizimler, şiirler derken “sen O’sun di mi,” dedi, anlamsızca baktım suratına ve “az önce tanıştık ya” dedim ve o bana, “hayır sen O’sun,” dedi, ona uzun denemeyecek bir süre baktım ve anlamsızca samimi bir şekilde sarıldık birbirimize, selam Neal!
Daha aksi, daha çok alkol, daha çok drug, daha çok H, daha çok hayat. Hiç iyi dost olamadık, arkadaş bile olamadık. Ara sıra karşılaştık yaşadığımız küçük kasabada ve hep tartıştık –hep sıvı ya da drop bir şeyler yüklüydük.- O kadar yoktu ki yaşamda, karşı koymanın anlamı yoktu ona, ona kızmanın, onla kavga etmenin, ona küfretmenin… en kutlu şeyi yapıyordu; kendi gerçekliğini yaşıyordu, birilerinin “iddia ettiği” birilerinin “öne sürdüğü” şeyi O, yaşıyordu. Kendi kredisini tüketiyordu ve bu kimseyi ilgilendirmezdi.
Çok sonra gecenin sabahına doğru, kapanmış bir barın merdivenlerinde rastlaştık ve bana kitabını uzattı, “bunu al ve bana bira ısmarla,” dedi, bunu yapacak nakit param olmadığını söyledim, “iyi” dedi ayakta zor durarak, “o zaman bu senin olsun,”…
Hala okuyorum o şiirleri, bazan tam bilemesem de nedenini kendimi kötü hissederek okuyorum… Onun şiirlerinin “iyi” olması ya da olmaması diye bir şey söz konusu dahi olamaz, çünkü onlar onun şiirleri, ruhunun hapsedildiği bedenini iplemeyen her ruha saygı duyduğum gibi saygı duyuyorum o çocuğa!
Çölü kente taşımışlar bugün..
Huzursuz bir kedinin kuyruğu gibi çarpıp duruyor ahşap kapı.
Şişip kağıda kaleme sataşan tülün içinde,
hayalet yavruları gibi fırtına öncesi rüzgar.
Southern Road Blues yazıyor CD kabının üzerinde
Yarım kiloluk bi’ Amerikan birası ve tütün.
*
Şili’nin sakin günleri, cümlelerin ve o sıcak ritim,
yanaklarındaki çukurlarla birlikte gitmiş şimdi.
Biranın bıyıklarına bulaşan köpüğünü silerken kolunun tersiyle
neden ağlar ki bir adam?
Rüzgarın getireceği yağmuru beklerken, neden?
Toz ve delta blues.
*
Yüksek kara parçaları üzerindeydim gün boyu,
Kurağı izledim durdum.
Gözlerimin bedenimden ihtiyar olduğunu,
ve güneşi hiç sevmediğimi yeniden düşündüm.
Bugün, içimden bir kuzey, ağır döküldü, gördüm.
-Kendimi ne çok özlediğimi de..
Ararat’ın yerküreden yok olmasına benzer ancak bazı yokluklar,
İçi almaz insanın,
Aklı, ruhu almaz…
*
Başıboş sığır ve at sürülerini gezdim –akşam doğmazdan evveldi,
siyah bi’ kırmızıya evrildiydi göğ.
Çok eski bi’ tarihdi.
*
Sen dediydin, anımsadım:
Galatlılar ekmek kadar iyi yaparlarmış,
Sucuğu ve birayı.
Belki nedensiz, belki yalnızlığımdan, bunu anımsadım.
*
Suyu bulanık bi’ gölde yüzdüm sonra,
birbirimizden sessizdik.
Saçma sapan bir iki nehir adı düşündüm.
*
Kulübeye yürüdükçe
göğün gürültüsünün arttı sesi, şiddeti.
Sanki yağmur değil içim boşalacaktı,
Kusacaktım
-sanki-
Tüm yanlışlarını hayatımın.
*
Kedi, masaya kıvranıp uyuduğunda
“Deniz Kavimleri” dolanıyordu aklımda
Yükünü almış bir hayvan gibi –acılı.
*
Gene, olmayan sesini duymağa başladım sonrasında -az önce yani-
“Kafkasları hiç görmedim ben” dedin.
Korktum kendimden..
Sustum.
1.hafta:
O sabah uyanıp suya baktık
“Sağ tarafımız doğu” dedi
Hep yaptığımız gibi sustuk…
***
“Atalarım vakti zamanında Ren’i geçmişler, at üzerinde” dedim
Ellerini güneşe siper edip yüzüme baktı, gamzeleri vardı
***
İyi çiftçiydi… Topraktan anlardı,
Sıkça dedelerinden bahsederdi…
Güneşe ne zaman baksa tamı tamına söylerdi saati
***
Keltler’i okuduk o yaz…
280 senesinin ilkbaharını düşündük.
“Her şey gün doğarken olur bitermiş” deyi verdi,
Bi’şey diyemedim.
Ağır zırhlı ordularaydı kafam…
Bir gece öncesi yağmur yağmıştı.
Kanı yıkamıştı.
***
Buraya geldiğimizde sis kaplamıştı köyü
Sessizlik gibiydi
Sonbaharın başıydı
Yamaçlardaki nebatat çiğden ıslaktı
…
O gün tek kurduğu cümle; “insanın kendi bedeni dışında hiçbir bedene vahşet uygulamaya hakkı olmayışı” üzerineydi,
Ondan da şüphe duyduğumu söyledim köye inerken
***
Akşam sonrası gün, yüzünü geceye dönmüşken ateşin başında mate çayı yudumladık
Ilıktı vakit, ara sıra üşüdüğümüzde vardı.
“Adını bildiğimiz ilk tanrıça Ga” dedi, sonra ekledi: “Tanrıların olan herkesindir”.
Defneyapraklarıyla örülü küçük kulübeydi bu. Ya da ben öyle sandıydım. Sormadım.
Dağın eteğindeydik.
O, “yamaç” derdi hep.
“Şafak erken sökerdi” cümlesi üzerine tartıştıydık
“şafak” dediydim “şafakta söker”…
Oysa yapmamız gereken tek şey: gökyüzünün koyu mora dönen rengini izlemek olmalıydı
İnsan bunu beceremedi.
…
Mor bir denizi düşlerdik hep… Ya da çokça..
…
katledilen karadeniz’e
Kırmızı gagalı kuş
Yağmur altında
Buğday yiyor
***
Bak işte
Dağ evi
Aslında
–o.y-
***
Fındık
Serilmiş
Kurumaya
***
Yağmur başlayınca
Susmalı
İnsan
***
Haiku
Yolda
Yatıyor
***
Dağ
Kendiyle
İnsan
***
Jack
Yolun bitimiydi
Biliyordu
***
Yüzleri kararmış
Köy evleri
Yolsuz
***
Yaprakları döküldü yazın
Senden sonra
Kokusuz kaldı çiçek
***
Rüzgarın yaşını
Düşündüm
Mısırlara yağmur vurduğunda
***
Mısır püskülü
Biliyor
Bir gün öleceğini
***
Doruğunda
Dağın
Yağmur ve sis
Girit’te dolanırken
çıkıverdiler karşıma:
Dor halkı,
Argostan gelen denizci kavmi;
Göçebe bir kabile,
Tanrıları Helios…
İstilacılar!
4 asırlık karanlık bir devrin yaratıcıları.
***********************************************************************
kırıntılar:
“doğuya göçtükleri vakit
bir ovaya vardılar”
-şiirdi bu
***********************************************************************
yazı da, batı da
Fırat ile Dicle’nin
bacakları arasında
***********************************************************************
…yitiktir Sümer…
*****************************
‘yontu’ işte…
***************************
Ürktüm
Dokunmaya
Surlarına
Mehmet A. Öztekin’e
deri ipli tahta sabanlarla sürerlermiş toprağı
ve tanrıya, tanrılara değil
tanrıçalara taparlarmış.
kadın en kutlu orada durmuştur
ve kadın orada da hala
boydan elbiselerle örtünür Girit kadınları
göbek deliklerine dek açık göğüsleri
sıkıca sarmış kumaş bedenlerini
taşmışlar!
ve kadın, dinsel ritüelin lideri
nehir. en yalnız su
ve en kadın su da nehir
/
…yalnız gene…
/
-yazılabilir mi su?
-suyun ‘tarih’i var mı?
/
mümkün mü?
ölüm nasıl gündüz vakti yazılabiliyor-sa…
/
bugün, içime ağır bir sen koydum
/
eteklerini sürüyordun sen
Nil kuruyordu
/
işte o sıra gezdim eskilerimi
geçtim Dicle ile Zap’ı
/
sık sık rüzgarın yaşını düşündüm
-mısırlara her yağmur vurduğunda-
/
ve
kaç kez yakaladım
kendimi
camdan sen gibi bakarken
/
işte o an-dı:
yaprakları döküldü yazın
kokusuz kaldı çiçek
/
bildim ki, artık ben:
bir şehir yontmak
istiyorum
hiç kimsesiz
/
bir şehrin yazını olabilir yontu-m
/
yüzleri kararmış yolsuz köy evleri’nden uzak
1-25 Haziran 2009 İstanbul
[2012 Nisan – new edit]
ölümün çok sayıda gördüğüm hallerinin az sayıdaki notlanmışlığıdır bu yazı
hasat vakti ekinlerin üzerinde geziniyordu ölüm
medeniyetlerin ölümü de vardı elbet
ki ben
bazı ölümlere dokundum bugün
modern zamanların cellatlarını düşündüm
ölüleri yok kuşlar geçti bir de aklımdan
kalabalığın içinde yürümekteydi ölüm
çini mürekkebinde ölümü gördüm
sağanaktı ölüm
ölümün listesi de var
ağlara takılmış balık ölümleri düştü aklıma
bir garın ölümü mesela
mor başlı varrak: ece ayhan’ın ölümü
ağaçların reenkarnasyonu
rant açısından doğanın katli
politik ölüm
işçi ölüm
sik kaldıran ölüm ve kalabalığı: ölüm olarak idam ve meydanları
zaman ve çürüme
elbette porno olarak ölüm
mevsimler ve getiri ölümleri
kürk olarak ölüm
ölümün arzulanması
ölüyü giyinme
sapkınlık olarak ölüm
İslam ritüellerinde ölüm
ölümün halleri: ünsüzlerin ölümü ünlülerin ölümü
sessizlerin ölümü
bir kitap adıdır ölüm
camdan bakmaktadır
yağmur yağmadadır
ölümüm kadın halleri de vardır
devlet halleri de
bir de elbet: su hali ölümün
bir tarafı eksik yürümektedir güneş
sabahtır
elleri üşümüştür
denize doğru bakmaktadır ölüm
sessizliktir kent meydanındaki
şehrin boşluklarına gizlenmiştir ölüm
ve bazan cansıkıntısı kılığındadır
sıcaktır!
insanlardan arınmış sokağı izlemek gibidir de
sıklıkla rastlaştığındır
bir keresinde eski bir Rum eviydi ölüm
yağmur suyu ızgaralarına sıkışmıştı görmüştü
köşeden bakıp gülümsedi ona bir defasında
…
bazan tanrı çocuk felcidir,
gelir ve görürsün.
bazan londra’da paslıyağmur
ve, yanlış düşen bir telefon numarası
-kapatmasını istemediğin.
bazan güneşin beraber yürüdüğü bir kadın,
-saçları sapsarı başak
ve yanmaktadır dudakları
arzunun gölgesi düşmüştür kavislerine baldırlarının.
ve işte bilirsin:
klozetin başına çökmüş, kusmaktasındır,
oradadır tanrı
bazan…
ağzındaki kalıntıları temizlerken lavaboda
sana bakmaktadır..
bazan: otobüste,
küçük Fransız şapkası, ve gamzeleriyle
kısacık gülümser sana
ve önüne eğer bakışlarını.
güneş, ölü etlere vuruyordur
ve tanrı oradadır.
viyolonsel tellerine gerilmiştir
muazzam sesler çıkaran.
ve bir fil katilinin rüyasıdır.
ıskartaya çıkartılmış belediye otobüslerinin
garajına düşmüştür yanlışlıkla yolun,
ve tarifsiz bir hüzne basarsın
ayaklarına bakarsın –sanki çamurmuşçasına
oradadır işte:
pas içinde, 1900eski bir Macar yapımı otobüsün
siyah direksiyonunda
gözleri tıpkı miles davis.
bazen gri-gümüş bir yağmurdamlasıdır
ve az sonra düşecektir,
beresinin boşluklarından salınmış
alev alev saçlarına
ve göğe bakmak isteyeceğin andır da o işte.
çoktan bırakıp gitmiştir seni kadın,
bir bira açıp oturmuşsundur mal gibi -kanepende
ve az önce oturduğu yere bakarsın
o, sıcak, ve hala tam olarak düzleşmemiş boşluğa
işte oradadır tanrı.
soğuk bir deniz üzerinde ağır ağır ilerlerken
sayfalarının arasına sıkışır göz gezdirdiğin kitabın.
karşındaki kel adamla gözgöze geldiğinde,
içten ve sıcak –ama kısa
gülümsersiniz ikinizde.
aklına nick cave geliverir
eşek meleği görmüştür.
ve polis kimliğini sorar birden bire
gözlerinin içine bakarsın bomboştur
ve siktir, işte oradadır tanrı.
cam buhu tutmuşken
göremediğin dışarısıdır o.
bazı insanların tırmanmak için yukarı,
ihtiyacı vardır bazı insanların sırtına-
gülümser ve izin verirsin buna,
“selam sana tanrı.”
işte, kedin üzerinde uyurken
ve ödenmemiş 12 faturanla sürüp giderken yaşam
gülümsediğinde şafağa,
ve yağan yağmura kaldırdığında başını:
“hey ahbap,” der: “selam”..

























