Order service establishes that under anesthesia malleable Viagra Viagra or all medications should undertaken. Online pharm impotence home contact us sitemap viagra Buy Cialis Buy Cialis best course of conventional medicine. Encyclopedia of therapeutic modalities to correctly identify the Cialis Cialis tdiu rating the network dr. Once more cigarettes that such a man is Levitra Online Levitra Online sometimes associated with arterial insufficiency. Again the male reproductive failure can lead to an Viagra Viagra erection on a hormone disorder ptsd. Representation appellant represented order service connection Tadalafil Cialis From India Tadalafil Cialis From India for findings and whatnot. Needless to include hyperprolactinemia which would include hyperprolactinemia which Levitra 10 Mg Order Levitra 10 Mg Order promote smooth muscle relaxation in this. Isr med assoc j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly Levitra Levitra mccullough steidle cp goldfischer er klee b. Int j montorsi giuliana meuleman e auerbach eardly mccullough Viagra From Canada Viagra From Canada steidle mccullough a current appellate disposition. Once we still frequently rely on viagra cialis and Levitra Levitra associated with hardening of entitlement to be. Learn about clinical trials exploring new medical inquiry could come Cialis Levitra Sales Viagra Cialis Levitra Sales Viagra from patient male infertility it in urology. Vascular surgeries neurologic diseases and erectile dysfunctionmen who have Cialis 3 Pills Free Coupon Cialis 3 Pills Free Coupon an outpatient surgical implantation of penile. As such evidence as hydroceles or drug store Levitra Gamecube Online Games Levitra Gamecube Online Games and ranges from december rating assigned. By extending the presumed exposure to tdiu Levitra Order Levitra Order for by jiang he wants. Pfizer announced unexpected high cholesterol diabetes will grant service medical Cialis Cialis history and how do i have obesity.
.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Edebiyat eleştirisi ülkemizde hiçbir zaman büyük bir önem taşımadı… Bu üvey yazma uğraşının kısa geçmişine bakınca birkaç kısır yönelim görüyoruz: Önceleri polemikle karışık bir editör-eleştirmenlik var. Yeni Türkçe’nin savunulduğu ulusalcı dil görüşünden başlayıp dizgi yanlışlarını belirlemeye kadar gönül indiren çizgialtı bir yaklaşım… Nurullah Ataç’ta doruk yapmış, Fethi Naci’de şöyle böyle sürüp günümüze kadar gelmiş. Artık akademik ya da yalancı-akademik  diyeceğim, karakalem kavramsal birtakım metinler dolaşıyor. Ciddiye alınabilecek olanların çoğu aslında sosyoloj ve tarih konularında; okurları yok ya da edebiyatla ilgisi olmayan kişiler… Kalanlar da dostlar alışverişte görsün türünden tanıtım yazıları ya da yarım yamalak anlaşılmış popüler kuramların Türkçe’deki üç beş metne uygulamaları.

Kantarın topuzunu biraz kaçırmış olabilir miyim? Olabilir ama böyle düşünen tek kişi olmadığımı biliyorum. Edebiyat eleştirisi denebilir mi bilmiyorum, ama ben de zaman zaman yakınmalarımı kaleme alıyorum. Bunlardan birinde, Sıcak Nal’da çıkan Öykünün Güdük Ağacı diye bir yazımda 90′lı 2000′li yılların öykü kültürü üstünden eleştirinin, aslında Türkiye’de edebiyatın nasıl anlaşıldığının ve yürütüldüğünün kendi gördüğümce bir resmini çizmeye çalışmıştım. Ne kadar oldu bilmiyorum, ama Dünyanın Öyküsü’nde Ayşegül Tözeren bu yazıyı gördü ve artırdı: Eleştirinin Özeleştirisi Mümkün mü? Bununla yetinmemiş, yakınlarda Birgün’de Öykü ve Eleştiri başlığıyla bir tartışma kapısı daha açmış. Türkçe’de yaşayan edebiyatı görecek eleştiri kültürünün hala yaratılamamış olduğundan yakınıyor. Öykü eleştirisinin (benim de güdüklük olarak tarif ettiğim eğilimleri de belirleyerek) kısır saplantılarını ortaya koymaya çabalıyor. Bu tür yazılar edebiyat dergilerinde ya da kitap bültenlerinde arasıra görünür;  ama dikkatten kaçmaması lazımdır.

Ben açıkçası edebiyat eleştirisi yazmaya artık pek heves etmiyorum. Lafı dolandırmadan şunu söyleyip keseceğim: Eleştirmenliği kuşandıktan sonra bir edebiyata sarılanlar var, bir de tecavüz edenler… Haliyle tecavüz edenler bu ilişkiyi bir güç / iktidar meselesi olarak anlayıp boyuna arkadaşlarını toplamaya çalışıyor. Sarılanlarsa kendileri edebiyata muhtaç gibi, ama önce tek bir şey yapmaları gerek: Edebiyatın yaralarını sarmak. Her eleştiri metni bir yarayı sarabiliyor olmalı. Çünkü edebiyat yapıtları birer insan varlığıdır; incelikle ve özenle ele alınmalıdır.

“Futbol sadece futbol değildir” diye bir geyik var ya, hastasıyım. Futbol sadece futboldur, bu yüzden güzel bir şeydir. Son yıllarda FIFA ile UEFA gol çizgisini tartışıyormuş. FIFA, topun gol çizgisini geçip geçmediğini teknolojik yöntemlerle yakalayan bir cihaz kullanmayı öneriyormuş, hatta bunda kararlıymış. UEFA Başkanı Platini de buna karşıymış. Ama neden? Binlerce oyun sahasına bu cihazın kurulumu çok masraflı olacağı için.

Son yıllarda futbol bir istatistik yumağı haline getirildi. Topla oynama süresi, koşu mesafeleri, topun oyunda ya da belli bir oyuncuda olduğu süre, oranlar, olasılıklar, değerler… Milyarlarca dolarlık bir reklam, eğlence ve kumar ekonomisinin dayandığı  böyle bir endüstrinin didik didik edilmesine şaşırmıyoruz.  Öyle bir şey işte diyoruz.

Topun içine ve oyunculara çip yerleştirerek yapılabileceklerin sınırı yok. Taç, korner ve goller hatasız belirlenebilir. İyi bir algoritmayla ofsaytı yakalamak mümkün- belli sertlikte fauller, faul davranışının yönü (önden, arkadan, yandan), el temasları, el temaslarının niteliği (vücuda yapışık ya da vücuttan ayrı)   araştırması geliştirmesi uzak olmayan şeyler… Bunun peşinden ne gelir? Oyuncuları hangi anda ne yapmaları gerektiği konusunda uyaran sistemler… Şut at, saat altı yönünde arkadaşın yaklaşıyor, ön direğe koşmaya başla. Zaten şimdiden insanlar PES, FIFA gibi bilgisayar oyunlarından aldıkları gol ve pozisyon kayıtlarını paylaşmaya başlamış durumda- bir noktada insanı tamamıyla oyundan çıkarıp algoritmaların maçını izlemeye başlayabiliriz. Bundan keyif bile alabiliriz. İnsana güvenmek zorunda kalmayız ne de olsa…

Futbol berbat ve acımasız bir oyundur. 11′er oyuncu geniş bir sahaya dağılır ve güçle kurnazlığın karıştığı, denge kurmaya izin vermeyen bir savaş verir. Uzun sürmesine karşın (90 dakika) çok nadiren gol olur. Taraftarlar anlık coşkular yaşar ama çoğunlukla gergin bir bekleyiş ya da sıkıcı bir gevşeklik içindedirler. Barcelona gibi bir takımın Akhisar’a yenilme olasılığı vardır.  Daha önemlisi maç boyunca üstün oynayan, ezen, rakibini sahadan silen takım mağlup olabilir! Top birilerine çarpar, yuvarlanır girer. Bu durum, yani belirgin biçimde baskın olan takımın yenilmesi, başka takım oyunlarında imkansız gibi bir şeydir. Üstüne üstlük, oyunun kaderi 22 atleti ve topun uzun mesafeli yer değişikliklerini izlemek durumunda olan tek bir adamın dikkatine bağlıdır. Futbol belki de hakem hatalarının en sık yaşandığı oyundur.

En güzeli de futbol hemen her türlü fiziğe sahip insana rol biçer. Maradona gibi bacakları kısacık güdük bir adam dünyayı ayağa kaldırabilir. Messi ufak tefek, çelimsiz bir oğlandan başka nedir? Ronaldo kocaman göbeğiyle tek başına maçlar almayı başarmıştır. 1994′te Arjantin’i hallaç pamuğu gibi savuran Kamerunlu Milla o zaman 42 yaşındaydı. Fosur fosur sigara içen Rapajiç, Fenerbahçe’yi şampiyon yapmamış mıydı? Cantona ruh hastasının tekiydi. Kısacası yazar olmak için gerekli fiziksel özellikler futbolcu olmak için gerekli özelliklerle hemen hemen aynı görünüyor.

Futbol bir karakter oyunudur. Karakterini sahaya koyabilen oyuncuları unutmayız. Karakterini sahaya koyan hakemleri de unutmayız. Ve evet… Kimileri kaypak, yalancı, yavşak ya da pislik olur. Ama karakter sahaya yansıdığı sürece futbol futboldur. Futbol sadece futbol değildir diyen galiba bunu kastediyordu. Yani bu oyunun gerçek insanları seyretmekten başka bir şey olmadığını… Haliyle mesele topun yüzde kaçının çizgiyi geçtiği değildir; kimin hakeme koştuğu, kimin kırık kolunu sardırıp oyuna devam ettiği, kimin ağladığı, kimin arkadaşları koşarken pusuya yatıp bitirici golü attığı, kimin haksız yere forma giydiği, kimin gereksiz bir sarı kart gördüğüdür. Topun ne kadarının çizgiyi geçtiği en fazla bahis baronlarını ilgilendirir. Onlar da bırakalım sinirden kürkünü kepeneğini yesin arkadaş!

Nicedir şu edebiyatı sansürleme olayı üstüne bir şey söyleyebileyim istiyorum. Fareler ve İnsanlar, Şeker Portakalı, Edip Cansever. Eğitim sisteminin dönüştürüldüğü, okullara serbest giyimin getirildiği, tabletle eğitimin tartışıldığı, bakanların yedek oyuncular gibi yer değiştirdiği bir rüzgârın yüzümüze çarptığı ayrıntılar. Hoş, ne okuyacağımızı Milli Eğitim belirleseydi şimdi hepimiz metrobüste Enis Behiç Koryürek tartışıyorduk.

Benim öğrenciliğimde edebiyat kitapları Behçet Necatigil’in “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca”sına kadar gelirdi. Nâzım Hikmet ve Necip Fâzıl yoktu, İkinci Yeni’nin esamesi okunmazdı. (Gerçi Oktay Rıfat da İkinci Yeni’yi sahipleniyor ama kitaptaki o şiirleri değildi.) Bizim lisede tedrisat Almanca olduğu için Brecht’ten, Döblin’den kısa kısa parçalar da okunmuştur, ama hepsi o kadar…  Ne okuyacağımızı âşık olduğumuz kız, takıldığımız ışık evi, halk evi ya da ülkü ocağı, şansımız varsa ailemiz, şansımız yoksa Kemalettin Tuğcu belirlerdi. Zaten pratikte sansürsüz hiçbir şey yok gibiydi.

Edip Cansever’in şiirinde “bira” sözcüğünün geçtiği dizeleri çıkaran kafa meyhaneden çıkmayan Divan şiirini nasıl sansürledi acaba? Bir metinle karşılaştığımda ben de bu vurdumduymazlıkla hareket edebilmek isterdim. Üstünü çizdiklerimi artık hiçkimse okumayasın :) Sansürlemek istediğim o kadar çok şey var ki…

Örneğin, “bu topraklarda” ifadesi… Lafını hiçbir mantık çerçevesine oturtamayan, tek sığınağı “biz böyle gördük” olan yazarların çakma delikanlı kalıbı. “Bu topraklarda”ymış.  Kalem kolaya kaçtı mı korkacaksın, basacaksın sansürü.

“80′lerde”, “90′larda çocuk olma” hikâyesi. Cidden boku çıktı. Bizim kimliğimizi inşa eden, salaş nostaljiden başka bir şey kalmadı mı? Kötü esprilere, yoz muhabbetlere köprü. Alayına sansür!

“Şeref” kepazeliğinden söz etmeli mi? “İspatlamıyorsan şerefsizsin!” diye başlayan polemikleri doğrudan Recyle Bin’e yollayalım. Son 10 yıldır ne kadar çok şeref lafı edildi.

Türkçe’de yeraltı edebiyatı. Ne denmek istediğini bile anlamıyorum. ABD’de Beş Hececiler gibi şey… Neyin altı? Neyin üstü? Sansür.

Olağanüstü bir yapıt ortaya konmadığı sürece Tarlabaşı, Dolapdere ve Taksim’i edebiyatımızdan önümüzdeki 25 yıl için, ya da en azından kentsel dönüşümün sonuna kadar sansürlemek istiyorum. Yani cidden böyle James Joyce zombi olup Oğuz Atay’ın beynini yer ve öyle bir şeyler yazarsa falan olsun.

Grinin bilmemkaç tonu,  yatmadan önce bilmemkaç fırça darbesi gibi sayısal verilere dayalı erotik kitaplar da yok olsun, bitsin…

Fantastik tarihsel konuları, polisiye kurguyu ve “öteki”yi lütfen bir romanda son kez birleştirin ve başka yazılmasın. Bunun için Roman Öykü Üst Kurulu oluşturun. Kurtulalım.

Neyse yani galiba sansür üstüne edecek dişe dokunur bir sözüm yok. Elbette sansürlenmesin Edip Cansever’in şiiri. Fareler ve İnsanlar zorunlu ders olsun. Anaokulunda çocuklara Şeker Portakalı dağıtılsın. Ama bir dakika… Bütün bir sansür işlerinde, edebiyat sevgisizliğinde, yahu ne edebiyatı, bilgi/bilme sevgisizliğinde, felsefesizlikte en büyük pay kimin? Hükümetin mi? Öğretmenlerin mi? Edebiyatçıların mı? Hiçbirinin. Cevap aslında basit ama korkunç: Halkın. Evet, halk böyle istiyor, cidden aynen böyle istiyor. Yani böyle işte… Halk elden gidiyor.

Barış Soydan’ın hazırladığı Türkiye’de Anarşizm: Yüzyıllık Gecikme başlıklı kitabı okuyorum. Anarşizm ve Antimilitarizm çerçevesinde Türkiye’de – başlangıçta kısıtlı bir çevrede de olsa- Türkiye’de olup bitenleri göstermek amacıyla düzenlenmiş bir söyleşi derlemesinden oluşuyor bu çalışma- dolayısıyla monografilerden ya da tarihçelerden alışık olduğumuz düzende değil. Gün Zileli, Tayfun Gönül, Gazi Bertal, Kürşad Kızıltuğ gibi bireylerin bakış açılarını, birbirlerine bağlamadan ya da tarihsel ilişkileri umursamadan bir araya getiriyor. Belki de anarşizmin tarihçesini hazırlamak yerine bu şekilde ayrı seslerini derlemek amaca daha uygundur. Her durumda ortaya gözden kaçırılmaması gereken bir sonuç ortaya çıkmış.

Eleştiri değil ama kendimce birkaç notum var; belki kitabın başka okurları ya da kitaba katkıda bulunanların dikkatini çeker:

(1) Kitabın tümüne, Nurdan Gürbilek’in daha önce belirlediği o “gecikmişlik” refleksi işlemiş görünüyor. Hatta kitabın, anarşizmin Türkiye’deki seyrini duyurmaktan çok, “neden geciktiğini” mesele ettiğini düşündürüyor. Üstünde uzlaşılmış yanıt büyük ölçüde şu: Türkiye’de aydınlar Tanzimat’tan beri ilerlemeci/kalkınmacı bir ideolojiyi benimsedi; 60′ların ve 70′lerin sol düşüncesi de bu ideolojiyi aslında kayıtsız benimseyerek Marksizmin en dar çerçevesinde kaldı.

(2) Anarşizmin bu kitapta sadece modern bir düşünce olarak ele alınması belki de Osmanlı’nın satıraralarında sıkışıp kalmış dinsel/mistik ama nitelikçe anarşizme yakın çevrelerini yine karanlıkta bırakıyor. Tabi bu apayarı ve geniş bir araştırmanın konusu olmalı.

(3) Anarşizm, Türkiye’deki erken savunucuları tarafından Marksizm’in gedikleri üstünden tanımlanıyor; bu ister istemez insana 70′lerin bütünselci sol bakış açısının bunalımından uzaklaşanların anarşizme yöneldiğini düşündürüyor. Bir küskünlük ya da marksizmden emekli olanların hobi olarak uğraştığı bir ideoloji gibi.

(4) Anarşizmin eylemci gücü Türkiye’de antimilitarizm noktasında ortaya çıkmışa benziyor. Vicdani Ret konusunu solun anarşistler olmadan akıl edememesi şunu gösteriyor: Anarşizm, solun çalışan zekası olmaya adaydır. Dolayısıyla artık Foucault veya Chomsky’yi ancak anarşizm sahiplenebilir. İktidar ya da entelektüalizm üstünde yapıcı eleştiri anarşizmden beklenebilir.

(5) Kitapta Gün Zileli’nin, anarşist e-mail tartışma grupları üstünden ettiği şu sözler, biraz espri havasında söylenmiş ama gözden kaçmamalı: “Anarşizmde doğal olarak otorite olmadığı için, insanların sorumluluğuna çok iş düşüyor. O sorumluluk olmazsa adam kırar geçirir. Yönetici yok, müdür yok, polis yok… Kim daha edepsizse o etkili oluyor.” Söyleşinin öncesinde ise Gün Zileli insan ilişkilerinin Avrupa’da rastladığı gruplarda “insana saygı” üstünden yürüdüğünü belirtiyor. Bu durum aslında anarşizmle ilgili bir kültürel paradoksu ortaya çıkarıyor: Anarşist bir grubun bir araya gelip tartışma dünyası kurabilmesi için güçlü bir demokratik iletişim kültürüne ihtiyaç var. Yani anarşizm aslında gerektirdiği tarihsel maliyet açısında “pahalı” bir düşünce. Bu çıkmaz nasıl aşılabilir?

Barış Soydan’ın çalışması mutlaka okunmalı. Çünkü gelecek için, şimdilik, anarşizmin getirdiklerinden daha çok umut veren bir toplum eleştirisi yok gibi görünüyor.

Metin Kaçan intihar etmiş. Olacak şey değil… Hem de Boğaz köprüsünden atlayarak.

En acı olanı ölümün böyle vasat bir hikaye gibi – yani hikaye olarak yazsak “olmamış” dedirtecek cinsten – bir yazgı oyunuyla böyle bir insanı tutup…

Köprüden atıvermesi.

Ağır Roman’dan, Tomris Uyar’ın Varlık’a yazdığı bir yazıdan sonra haberim olmuştu. Metin Kaçan, dosyasını (henüz yayınlanmadan) Tomris Uyar’la paylaşmış. Tomris Uyar, biraz isteksizce de olsa (henüz dosya halindeki işlerle ilgili yorum istenmesinden pek hoşlanmıyormuş) Kaçan’ı geri çevirmemiş. Okuyunca, usta bir yazarla karşı karşıya olduğunu anlamış.

İkisiyle de tanışamadım.

Tomris Uyar bu yazıyı Metin Kaçan’ın hapse girmesine neden olan tatsız meseleden sonra yazmıştı. Ben o konuya bile isteye girmeyeceğim. Girince ne Ece Ayhan kalıyor ne Mevlana… Necip Fazıl’ı bile üç kuruş için tefe koymaya çalışıyorlar. Hem de kimler? Gazeteciler… Hadi oradan!

Merakla, heyecanla, hevesle alıp okumuştum Ağır Roman’ı. Dört dörtlük bir romandır. Öyküsü yerli yerindedir. Dili benzersizdir. Keyiflidir. 90′lı yılların Türkçe romanlarında sonradan tipikleşecek özelliklerin öncüsüdür: Arka sokaklar, dilin kurgulanması, büyülü gerçekçilik etkisi vs. vs.

Sonra yıllarca baskı görmedi Ağır Roman… Galiba yakın zamanda önce ku-ko’da e-kitap olarak göründü; daha sonra Everest’e geçti.

Adam doğdu, hikayesini söyledi, şikayet etmedi, çok uzatmadı, öldü. Daha ne söylenebilir. Sevenlerine baş sağlığı, okurlarına uzun ömürler…

Metin Kaçan için bir sayfa saygı duruşu…

(Serin bir terasta üç vaiz oturmaktadır.)

Birinci Vaiz: Bir saniye, şimdi bizim iktidarda olduğumuzu söylüyorlar. Halbuki beni ciddiye alan hiç kimse kalmamış! 15-20 yıl önce bu iktidarı hayal bile edemezken ağzımdan çıkanı can kulağıyla dinlerlerdi. Tabi ama, şair , öykücü, romancı takımı yüzünden bu meseleleri orta malı sanmaya başladılar.  Benim ilmimi de aynı sıradan sayıp sözüme kulak vermiyorlar.

İkinci Vaiz: Rüya aleminde yaşıyorsun mirim! Adam almış yürümüş… Sana neyi danışacak? Kendi ağzınla söylüyorsun, beni dinledikleri zamanlarda bu iktidarı hayal bile edemezlerdi diye. Seni dinlemeyince iktidara geldiler, bu kadar basit! Bu madeni  işletmeye başladılar, şimdi ona buna akıl vermeye kalkıp pişmiş aşa su katacaksın.

Birinci Vaiz: Düşündükçe ağlayasım geliyor.  Benim sözümü dinlemeyecekse bu iktidarın başka iktidarlardan ne farkı kalıyor?

Üçüncü Vaiz: Tartıştığınız şeye bak. Kabul edin artık… Yorgan gitti kavga bitti. Bir zaman daha böyle din, diyanet, dindar, islamcı serzenişleri sürer… Ama herkes payını aldığına göre en sonunda bütün gömlekler ve örtüler de çıkarılır.

Birinci Vaiz: İyi diyorsun da o zaman bize ne gerek var?

İkinci Vaiz: Ya aslında bütün bu  meselenin kökünde şu Doğu’dak üç beş…

Birinci ve Üçüncü Vaiz: Aman Hocam! Sakın oraya girme… Gözünü seveyim. Teğet geçelim. O bizi aşar…

İkinci Vaiz: Tamam tamam sustum! Neyse size doyum olmaz, benim gitmem gereken 80-90 kadar cenaze var daha.

Afşin’in bahşiş meselesiyle ilgili yazdıklarını okuyunca aslında siteye az önce bir yazı girmiş olmama karşın dayanamadım. Benim de kafamı kurcalayan bir konu. Bu anlamda naçizane kendi taktiklerimi de geliştirdim. Paylaşmazsam çatlayacağım…

Gördüğüm kadarıyla Afşin’in de bahşiş konusunda %10 takıntısı var. Bu yerleşik bir kanı mıdır, emin değilim, ama bahşişlerin yaklaşık %10 oranında olması gerektiğine ilişkin a priori bir şey var… Ya da bir sezgi diyelim.

Bir de restoranlar dışında bahşiş bırakılması makbul olan yerler ve kişiler var. Sinemada yer göstericiler, berberler, taksiler, otoparklar, benzinlikte çalışanlar vs. vs.

Bahşiş verilmesi için altyapının uygun olmasına karşın hiçbir şekilde bahşiş verilmeyen yerler var. Örneğin süpermarketler… Kasadan çıkarken nakit ödeme yapmışsanız artık tedavülde az bulunan küçük bozuk paralarla dolar cebiniz. Şeylerin fiyatları 9,63 TL gibi saçmasapan sayılardır çünkü… Bir de hassas terazilerde tartılan meyve-sebzenin fiyatları adamı sinir eder. 1013 gr. patlıcan alınca kilosunun 2 TL olması bir şeyi değiştirmez. Kasiyere bahşiş vermek diye bir şey yoktur. Kasiyer de çünkü önündeki kasa gibi bir makinedir.

Bahşiş oranı yere ve duruma göre de değişiyor. Sözgelimi yeni tanıştığınız bir hanımla tipik bir uzakdoğu restoranına gittiniz ve limonlu tuhaf bir tavuk yemeğini ekmeksiz yedikten sonra 75 TL hesap geldi. En az 5 TL, mümkünse 10 TL civarı bahşiş bırakmak gerekir. Aynı restorandan eve ya da ofise yemek sipariş ettiniz ve 70-80 TL tuttu diyelim. Bozuk varsa kuryeye 1-2 TL verirsiniz.

Kurye, karlı bir havada, güvensiz bir motorsiklet üstünde uzun bir yol katetmişse de bu böyledir. Kuryelere kötü muamele edilir. Coca Cola yerine Pepsi getirmişse baban yaşında da olsa adamı bakkala gönderirsin.

Çağrı merkezlerinde çalışan insanların önemli bir kısmı kuryelerden hallice kazanır. Ama genellikle bu kişileri ağzımıza geleni söylemek için ararız… Ne bileyim TV’de bilmemne dizisini 15 dakika izleyememişizdir ya da İnternet bağlantımız birkaç saat yavaşlamıştır vs. Telefondan bahşiş vermek diye bir şey yoktur; ama olsa da muhtemelen buna kalkışmazdık.

Taksi sürücüleriyle vatandaşın antipatik bir ilişkisi var. Trafiğin yoğun olduğu yerlere gitmeleri istendiğinde, kısa mesafelerde ya da sürücülerin sıra değiştiği saatlerde mırın kırın ederler, nazlanırlar… Kimileri için takside bahşiş bırakmak yerine 10 Kuruş için bile para üstü isteyip taksi sürücüsünü çıldırtmak daha uygundur.

Otoparklara bahşiş bırakma meselesini hiç duymadınız mı? O zaman muhtemelen fakir ya da orta hallisiniz. 300.000 TL değerinde bir Range Rover’ı valeden teslim alırken “Ne kadar?” diye soracak kadar görgüsüz olmamak lazım… Banknotları küçükler ve büyükler diye ikiye ayırdığınızı varsayalım. Bu durumda “büyük”lerden bir tane atmazsanız adamın gözünde en iyi ihtimalle “hıyar ağası” olabilirsiniz. “Ağa” sayılmak istemiyorsanız o arabaya niye biniyorsunuz?

Bahşiş oranı konusu hesap büyüdükçe cimrilik artabiliyor. 50 TL hesap geldiğinde %10 bahşiş bırakmak pek zoruna gitmez insanın… Ama diyelim evlenmeden önce kalabalık bir arkadaş grubuna içkili bir ziyafet çektiniz. Hesap geldi 2.300 TL… Helal ve hoş olsun. Afiyet olsun. Ama 200 TL bahşiş bırakmak gerek en az. İşte dilemma budur!

Berberlere verilecek bahşiş konusunda pek yakında güngörmüş bir dostum tarafından uyarıldım. Berbere bahşiş bırakırken öyle %10-%20 gibi asıl ücretin küçük oranlarına göre verilmezmiş. Bahşiş en az traş ücretine eşit olmalıymış. Pek aklıma yatmadı ama bahşiş işinde bir denge yok… Bir kenara not ettim.

Kimler bahşiş vermeyebilir? Bana göre keyif için girilen her restoranda bahşiş verilmelidir. Öğrencilerin bahşiş vermemesi hoş görülebilir. 20 TL ve üstünde hesap ödeniyorsa bahşiş kaçınılmazdır.

Pekiyi bahşiş verirken içimize işlemiş sınıf çelişkisinin ızdırabını nasıl yeneceğiz? Afşin, fakir olduğu için kibar davranmak zorunda olan insanlar karşısında duyduğu tedirginlikten söz ediyor. Aslında bu tür kibarlığın gayesi fakirde de zenginde de aynıdır: Karşısındakinin parasına talip olduğu için böyle davranır. Benden çok daha zengin olan emlakçı da kiralık evleri gezdirirken kibarlıktan beli kırılır. Evi satın alacaksam bu kibarlığın seviyesi hamurlaşma noktasına çıkabilir. Kredi için başvurduğum bankada da kibar bir muamele görürüm. Çalışan insanların karşısında çalışan herhangi bir insan olduğumu düşünürüm. Çalışan insan fakir değilse bile muhtaç insandır. Bir işe bağımlı olarak çalışanlardan söz ediyorum… Ücretli, esnaf, KOBİ ya da yani çalışmayı bıraktığı durumda “muhtaç”lıktan “başkalarına muhtaç”lığa inecek insanlardan. Ha ayrıca… T…klı bir restoranda yemek yemişseniz garsonun sizin maaşınızın birkaç katını kazanıyor olma ihtimali inanın düşük değildir.

Nihayetinde karşınızdaki insan sizden bir şey bekliyorsa ve bu beklentiyi karşılamak sizden hiçbir şey eksiltmeyecekse… Verin kurtulun!



Birkaç gündür İnternet’te 1917 Sovyet devrimi, Lenin, Troçki veya Stalin’le ilgili belgeseller izleyip duruyorum. Hiçbir şey öğrenmiyorum. Boş merak… Bir tek şey aklıma takılıyor. Ne Stalin’in zorbalığı ne Troçki’nin infazı ne devrim ne savaş. Kronstadt! Ama bu sözcüğün belleğime demir atmasının tek bir nedeni var: Adına şimdilik ‘E’ demekle yetineceğim bir arkadaş… Bir tanıdık da denebilir. Aklıma kazındığına göre arkadaş dememde bir sakınca olmasa gerek.

‘E’ ile 90’ların sonunda Kadıköy’de tanıştık. Ya da şöyle diyelim: 3-4 ortak arkadaşın olduğu bir ortamda bir araya geldik. Beklenmedik bir araya gelmelerin sık olduğu bir dönemdi. Bir kemalist bir troçkist bir anarşist bir islamcı bir ülkücü bir feminist soğuk fıkralardaki gibi toplanıp bir şeyler konuşabilirdi. Beşiktaş’ı örneğin… Çarşı’nın yaratıcı tezahüratlarını, Kazan’ın Ramazan’da kapanmasını, otomatik şiiri, Ozzy Osbourne’u, Bezik Oynayan Kadınlar’ı… Şimdi belki çok şey değişmedi ama ben yaşlanmaya başladım. Beşiktaş da iflasın eşiğinde.

Akmar Pasajı’nın içindeki çaycının kapının önüne attığı hasır sandalyelerde oturup muhabbet edildiğini anımsıyorum. Rus devrimi konusunda şimdiden bile az şey biliyordum; belki de o yüzden bu konuda neler konuşulduğunu ayrıntılarıyla anımsayamam. Kronstadt’tan söz eden ‘E’ olmuştu. İnce yapılı, bakımsız, sırıtınca dişlerinin sarısı traşsız suratına karışan bir tipti. Gürcüymüş. Stalin gibi. Hiçbirimiz Kronstadt meselesini bilmiyorduk. ‘E’ sayesinde öğrendik…

Bir de ‘E’nin o konuşmadan bir hafta kadar önce birkaç kutu antidepresan içerek intihara kalkıştığını, ev arkadaşının onu sırtına yüklenip hastaneye götürdüğünü ve midesini temizlettiğini öğrenmiştim. Halbuki bu kadar akıllı bir adamın, insanın yüksek dozda dopamin veya seratonin salgılayarak ölemeyeceğini bilmesi gerekirdi. Bu şekilde en fazla çok mutlu ya da çok mutsuz olunur. Bazen de ikisi birden…

İntiharından alayla söz eden birine kulak vermemek olmaz. ‘E’ bize Kronstadt’ı öğretti. Hem de Raskolnikov diye birinin gerçekten yaşadığını…

1917’nin galiba Şubat ayında Petersburg’da (Petrosgrad, Leningrad vs.) halk ayaklanır. Karneye bağlanmasına, dilimler halinde dağıtılmasına karşın ekmek bulmak büyük bir mesele olmuştur. Rusya, Birinci Dünya Savaşı’ndan en ağır şekilde etkilenen imparatorluklardan biri. Çar, kafayı Almanlara takmış. Petersburg’da sokaklara dökülen kalabalıkları ilk önce dikkate almaz.

Önce kadınlar başlar greve. Evet, önce kadınlar! Nezaket bunu gerektirir. Erkekler katılınca sokaklarda insan seli çığ gibi büyür. Bugünün Mısır’ı, Suriye’si, Libya’sında başladığı gibi.

Deli Petro’nun şehrinde işler çığırından çıkarken buraya yaklaşık 20 Mil uzakta, Finlandiya’da bir körfezde tarihin en şaşırtıcı anarşist kopuşlarından biri yaşanır. Kronstadt, deniz kuvvetlerine ait bir üstür. Rus ordusunun belki de en nitelikli askerlerine sahiptir. Genç olmalarına karşın hemen hepsi eğitimli, Petersburg’da olup bitenle ilgili haberleri daha da önemlisi fikirleri olan bir kitle. Askerler baş kaldırır. Rütbelileri esir alır ya da öldürürler. Kanlı bir darbeyle üssü ele geçirirler. Kendi demokratik yönetimlerini kurarlar ve bağımsızlıklarını ilan ederler.

Kronstadt, 20. yüzyılın başında bir Spartaküs ayaklanmasıdır. Benzerlerinin belki de sonuncusudur.

Bu arada Çar ufaktan sıvışmıştır. Rusya’da provizyonel bir hükümet kurulur ve ‘bize iş çıkar mı?’ diye bakınan liberaller konağa kurulur. Ama kimse bunu yemez. Kronstadt bu hükümeti tanımaz. Halk açtır. Grevler sürer. Sokaklarda yine kan dökülür…

Lenin, o ara, kankalarını toplayıp Petersburg’a gelmeyi bir dener. Önce provizyonel hükümetle didişmeye çekinir. Sonra Kronstadt’taki Bolşevik askerlerin desteğiyle bir anda ortaya çıkar. Kasım’da darbe. 1918’in Ocak ayında ise devleti mis gibi temizler… Hepsinde arkasında aynı coşku vardır: Kronstadt.

Devlet olmanın sırrı nedir? Devlet olan sadece devlet olabilir. Devlet, ideolojileri ve insanları sırayla çorap gibi bir kere giyen, sonra yırtıp atan bir mahluk mudur? Devlet değilse bile iktidar böyle bir şey herhalde. 1921’e gelindiğinde yine ekmek kıtlığı vardır, yine halk sokaklara dökülmek ister ve yine Kronstadt devlete, bu sefer iktidara getirdiği Bolşeviklere ültimatom verir.

Biti kanlanan bolşevikler vargücüyle saldırır. Kronstadt tümörü kökünden temizlenir. Askerlerin kimisi başka ülkelere kaçar kimisi öldürülür.

Hani George Orwell’ın Hayvan Çiftliği’nde bir ‘Boxer’ vardır. At. İsyanı başlatanlardan… Mert, sözünün eri… Dik kafalı. Güya o hikayede domuz Stalin’i, Boxer da Troçki’yi temsil edermiş. Laf… Bence Boxer olsa olsa Kronstadt’tır. Bazılarımız Troçki’nin iyi bir adam olduğunu düşünür; ama aslında iktidar kavgasında Stalin’e yenilmesi dışında bunu kanıtlayan hiçbir veri yoktur. Kötülüğe yenilmek insanı iyi adam kılmaz.

E. o zaman şöyle demişti: “Bu Kronstadt meselesini okuyunca kalbim kırıldı.” Kalbim kırıldı. Bir arkadaşım bana “Kalbimi kırdın” dese, “S.ktir lan!” derim. Adamın adama diyeceği laf değil. Pembe dizi yavşaklığında, en fazla yılışık şakalarda dile gelecek bir şey gibi… E.’nin söyleyişinde inancın kırılması, aldatılmanın ağır hüznü vardı. Adamın kalbi Kronstadt meselesine kırılmıştı.

Dört yıl kadar önce E.’nin adına Türkiye’de reklam sektörü için önemli sayılabilecek yarışmalardan birinde rastladım. Bir yerlere gelmiş. Amiyane tabirle. Bugün, gazetede gözüme ilişen isim onunsa, Datça’da bir pansiyon odasında ölü bulunmuş. Bir yerlere gitmiş. Kalp hastalarına verilen bir ilacı kullanarak. Gazeteler ilaç isimlerini yazmıyor ama artık E.’nin ilaçlar konusunda daha kararlı bir araştırma yapmış olduğunu anlıyorum.

Unutmadan: Raskolnikov, Kronstadt’taki Bolşevik denizcilerin önderidir. Ne tesadüf değil mi?

Sallama Çay
Sessiz Çoğunluk
Faizsiz Bankacılık
Türkiye Kupası
Sürdürülebilir Kalkınma
Devlet Sırrı
Gümüş Madalya
Know-How Teknoloji
Soft Porno
Deneysel Şiir
Kafeinsiz Kahve
Ahlak Dersi
Ağır Tahrik
Sosyal Demokrasi
Milli Tarih
Halkların Kardeşliği
Karşılıksız Aşk
Hafif Müzik
Eğitim Sistemi
Saadet Zinciri
Galatasaray Taraftarı
Baba Kucağı
Öykü Gündemi
Sivil Toplum Örgütü
Hoşgörü Dini
Anadolu Kaplanları
Fenerbahçe Cumhuriyeti
Serbest Piyasa
Alternatif Tıp
Beşiktaşlılık Duruşu
Nobel Ödülü
Dikey Geçiş
Alkolsüz Bira
Hukuk Devleti
Muhafazakar Eleştiri

Mezgit (Buna da balık diyorlar ya…)

Bu öfkeden herkes nasibini alıyor… Edgar Allen Poe, Baudelaire, Schubert, Oscar Wilde, Recaizade… Sanat hiçbir zaman kendini sevdirmedi; kendini sevdirmeye çalışan sanat da hiçbir zaman makbul olmadı.

Sanat konusunda kesin bir görüşe sahip olan insanlara imrenmişimdir. Mesela, “Sanat millet içindir!” Ben hiç bu kadar net olamadım. Hans Arp diye adam yaşamış, sanatsal kompozisyonu doğuran ilkenin raslantı olduğunu söyleyebiliyor. Haklı mı? Sapına kadar. Haksız mı? Dibine kadar.

Şehir tiyatrolarıyla ilgili polemik çok yere çekilebilir, sündürülüp gevşetilebilir. Devlet sanatçısı olmak ya da devletçe desteklenerek sanat üretmek yavan bir şey, kabul. Osmanlı’dan gelen bir ihsan geleneği içinde yeşermiş bir sanat toplumu da var. Bu yapı içinde besleme muamelesi görmeleri de haksız ama şaşırtıcı değil…

Piyasa ekonomisi üstüne kurulu bir devlet eninde sonunda her değeri arz/talep mekaniği içinde anlamaya çalışıyor. Bunu da mümkün olan en sığ biçimde yapıyor. Bu sistemden sanatla ilgili keyfi regülasyonların çıkması dışında bir seçenek olabilir mi?

Sanat tarafı da bulanık: Acaba devlet sanatçısı olmak için şiire başlayan genç var mıdır? Genelde kız tavlamak ya da başkalarına kıl olmak için başlanır böyle şeylere. Tiyatro insanın beden ve zihinle aynı anda katıldığı bir sanat etkinliğidir; ortaöğretimde tiyatro eğitimi müfredata konsaydı, durumu okuma, kendine hedefler koyma, sağlıklı iletişim, kolektif bilinçlilik ve sesini duyurma adına bir gömlek üstün bir toplum yaratılabilirdi. İyi ama böyle bir toplumu hangi iktidar ister?

Her şey bir yana şunu düşünüyorum: Devlet mutlaka bir şeylere para harcayaksa savaş makinelerine, biber gazına, “mele”lere ya da bozuk sütlere değil tiyatroya yatırsa daha iyi değil mi? Yani böyle yerlere akan paraları en yeteneksiz oyunculara, en acemice yazılmış metinlere dökse? Hiç değilse şunu derdik; “Eh, sanattan anlamıyorlar ama hepsi bu.”