.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Bu öfkeden herkes nasibini alıyor… Edgar Allen Poe, Baudelaire, Schubert, Oscar Wilde, Recaizade… Sanat hiçbir zaman kendini sevdirmedi; kendini sevdirmeye çalışan sanat da hiçbir zaman makbul olmadı.

Sanat konusunda kesin bir görüşe sahip olan insanlara imrenmişimdir. Mesela, “Sanat millet içindir!” Ben hiç bu kadar net olamadım. Hans Arp diye adam yaşamış, sanatsal kompozisyonu doğuran ilkenin raslantı olduğunu söyleyebiliyor. Haklı mı? Sapına kadar. Haksız mı? Dibine kadar.

Şehir tiyatrolarıyla ilgili polemik çok yere çekilebilir, sündürülüp gevşetilebilir. Devlet sanatçısı olmak ya da devletçe desteklenerek sanat üretmek yavan bir şey, kabul. Osmanlı’dan gelen bir ihsan geleneği içinde yeşermiş bir sanat toplumu da var. Bu yapı içinde besleme muamelesi görmeleri de haksız ama şaşırtıcı değil…

Piyasa ekonomisi üstüne kurulu bir devlet eninde sonunda her değeri arz/talep mekaniği içinde anlamaya çalışıyor. Bunu da mümkün olan en sığ biçimde yapıyor. Bu sistemden sanatla ilgili keyfi regülasyonların çıkması dışında bir seçenek olabilir mi?

Sanat tarafı da bulanık: Acaba devlet sanatçısı olmak için şiire başlayan genç var mıdır? Genelde kız tavlamak ya da başkalarına kıl olmak için başlanır böyle şeylere. Tiyatro insanın beden ve zihinle aynı anda katıldığı bir sanat etkinliğidir; ortaöğretimde tiyatro eğitimi müfredata konsaydı, durumu okuma, kendine hedefler koyma, sağlıklı iletişim, kolektif bilinçlilik ve sesini duyurma adına bir gömlek üstün bir toplum yaratılabilirdi. İyi ama böyle bir toplumu hangi iktidar ister?

Her şey bir yana şunu düşünüyorum: Devlet mutlaka bir şeylere para harcayaksa savaş makinelerine, biber gazına, “mele”lere ya da bozuk sütlere değil tiyatroya yatırsa daha iyi değil mi? Yani böyle yerlere akan paraları en yeteneksiz oyunculara, en acemice yazılmış metinlere dökse? Hiç değilse şunu derdik; “Eh, sanattan anlamıyorlar ama hepsi bu.”

Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler’i edebiyat(ımız)a yeni bir kapı açacak mı? Bu soruyu yapıtın çabasını değerlendirmek için sormuyorum. Edebiyatı(mızı)n bir kapıyı taşıma becerisini sınamak açısından sormak istiyorum.

Akaş’ın 25 yılı aşkın edebiyat tarihi özgün deneysel yapıtlarla dolu; belki de öykü ve romanlarında bulunabilecek belki de tek bir ortak nokta var: Bütün bu metinler, başka metinler üstüne düşünmekten besleniyor. Pek çok metinde aslında edebiyat/kurmaca/sanata ilişkin kavramları masanın üstüne koyuyor.

Tekerleksiz Bisikletler eksiltilmiş metinlerden oluşuyor. Her cümlenin son kelimesi atılarak oluşturulmuş bir öykü, bir romanın tamamlayıcıları gibi bir araya getirilmiş bölümler… Kitabın kendisi dururken çok ayrıntıya girecek değilim. Ama eksiltmeyi denemek gözden kaçmaması gereken bir girişim. Çünkü sanatın kendisi bir çeşit eksiltme tekniğinden başka bir şey değil. Sanat yapıtları doğru noktalardan eksiltilerek oluşturulmuş kavramsal gerçekliklerdir. Örneğin öykünün bir “kesit” olduğunun söylendiğini sık sık işitiriz. Bu eksilme noktaları okurun yapıtla ilişki içindeyken aklını ve duygularını işleteceği kalıpları oluşturur.

Sanat yapıtının kendisini eksiltmekse okurun zihnini yapıtın konusunun ya da biçimsel özelliği ile koşut yeni bir katmana taşıyor: Sanatın kendisini yapıtın bir kavramı olarak düşünmek.

Deneysel yapıtlar sanatın kendisini sınamaya kalkışır. Akaş, bu sınamayı okura havale ediyor. Pekiyi sanatın kendisi sınamaya açık mıdır? Yoksa sanat, tıpkı bizler gibi kendini mediokrasinin tatlı sularına bırakmaya, rahatını bozan her girişime zalimce saldırmaya eğilimli midir? Kitle kültürünün sanatı bu soruya “evet” diyor, Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler’i ise.

Birkaç gündür, şu 13 yaşındayken babası tarafından başka bir adama satılan kızla ilgili haber kafamı kurcalıyor.

Baba ve alıcı adam aralarında bir sözleşme kuruyorlar; eğri büğrü okunaksız bir el yazısıyla, kırmızı tükenmez kalemle bile olsa. Bu garip belgeye kızın da rızası olduğuna ilişkin bir imza attırıyorlar.

Acaba ne düşündüler? Yasadışı bir belgeye imzalar atıldıktan sonra kendilerini herhangi bir biçimde güvence altına aldıklarını mı? Yoksa alıcı adamın, kızı ve babasını korkutmak için uydurduğu bir şey miydi bu?

İlk bakışta sanırım çoğumuz bu belgenin yasa karşısında geçersizliğini düşünüyoruz. Geçersiz bir belge evet, bir karalama. Hatta suçu kanıtlaması açısından, suçluların zalimliğinin yanısıra akılsızlıklarının bir göstergesi.

İşin aslı öyle mi? Belgenin imzalandığı durumu aklımıza getirelim. Yazıldığı, imzaların atıldığı, değiş tokuş edildiği sırada hem alan hem satan hem de köle açısından bankaların kredi sözleşmeleri kadar gerçekti.

Gerçek kararlarla doğmuş, gerçek bir anlaşmanın sonucu olarak kağıda dökülmüş…

Gerçek bir sonucu olmuş.

Bu kölelik belgesini yaratanlar bir şeyi taklit ediyorlardı. Mükemmel biçimde: Bizim sözleşmeler hukukuyla yarattığımız güvensiz dünyayı. Kırmızı bir tükenmez kalemle, kargacık burgacık bir yazıyla, ama kesin bir gerçeklik duygusuyla. Zulmün ve çaresizliğin mükemmel biçimde gerçekleştiği bir sözleşmeyi.

O sözleşmeyi doğuran ve gerçek kılan üç kişilik dünya, bizi de içine alan daha büyük resmin bir ayrıntısından başka bir şey değil. Zalim olmak dünyada olmak kadar basit bir şey. Kölelik ise kendisini yaratan sözleşmenin gerçekliğini sorgulamadan ortadan kalkmıyor.

Geçmişte, özellikle taze edebiyat dergilerinde, başka dergilerde çıkan yazıları eleştiriye yatıran “Dergilerde” gibisinden sayfalar olurdu. Galiba bu sayfalar merkezde sayılan Varlık, kitap-lık, Adam Öykü, Dergah vb. dergilere meydan okuma anlamını taşıyordu. Popüler yazarlar, (edebiyat dergilerinde şöyle böyle boy göstermiş olanlar da dahil) gazetelerin kitap ekleri, ödüllü yarışmalar, özellikle merkez dergilerde çıkmış şiir ve öyküler hedef tahtasındaydı.

Sert, sıkı, uzlaşmaz bazen acımasız olmaya çalışan yazılardı bunlar… Alaycılık silahına sarılınır, kimi zaman “kişisel” konular – aslında okurun pek de anlayamayacağı biçimde – ortaya dökülürdü.

Polemik, Türk edebiyatının aceleci oluşum sürecinde en sık karşılaştığımız türlerden biridir; belki de bu yüzden, “merkez” ya da “iktidar” olmaya çalışan dergi ya da kişiler bu polemik ağının dışında kalmaya, sessizlikle gelmiş kof bir efendiliği edinmeye çaba gösterir.

Bana göre bu tür yazılar, yazarların kendilerine çekidüzen vermesine yaradığı ölçüde yerindedir; başka ve daha önemli bir işlevleri daha vardır: Dergicilerin başka dergileri okumalarını sağlarlar- genel olarak kısır bir edebiyat ortamı için bu ölçüde canlılık getirmek de önemlidir.

Şimdilerde aynı polemikçi geleneğin, aslında pek az biçim değiştirmiş olarak, blog’lar üstünden sürdüğünü görüyorum. Bu tür eleştirinin sosyal medyaya taşınması adamakıllı donuklaşan eleştiri dünyamızı ısıtmak adına bir fırsat. Önemsenmesi gerekiyor; ama sadece bu blogları okuyanlar tarafından değil, elbette aynı zamanda, yazanlar tarafından.

Bu (kimilerine göre lüzumsuz) girizgahtan sonra çok kısaca bu yöndeki iki girişimden söz edeceğim; biri tenbelheyven, diğeri ise Karşılıksız İyilik.

tenbelheyven’i az çok takip edenler birkaç kez Afili Filintalar’a ya da burada yazan bazı kişilere de salladığını farketmiştir. Olabilir. Bunu kimsenin mesele edeceğini sanmıyorum. Çok küfrediyorlar. Olabilir, dil dildir, kelime kelime. Nasıl kullanılacağına karar verecek olgunluğa sahip olduklarını varsaymamız gerekiyor. Her şeyi yerli yerinde söylemek kaydıyla, “yanlış düzleme oturtmak” yerine “amı götü şaşırmak” demenin teoride bir sakıncası bulunmuyor. Kişileri doğrudan hedef alabiliyorlar, örneğin bir yazarın / şairin Facebook ya da Twitter yazışması da konuları olabiliyor. Ya da başka yazarlarla kurduğu arkadaşlığın biçimine takılabiliyor. Olabilir. Kişiselleştirmek, eleştiren için büyük bir risk altına girmektir. Eleştirilene bir zararı olmaz.

Tam bir serbestlik içinde yazdıklarında dikkate değer noktalar yakalayabiliyorlar; örneğin kitap ekleri ya da gazetelerin kültür sanat sayfalarına dönük eleştirilerinde ince görebiliyorlar. Ancak tenbelheyven de (aslında dilde ya da biçemde aşırı uca yönelenlerin pek çoğu gibi) muhafazakar bir oluşum. Eleştirilerinin özünde sadece köksüzlük ya da yozlaşma yergisi var; bu özü zenginleştirmedikçe edebiyatımıza gübre olmaları kolay görünmüyor. Öğretir gibi yazmaya kalktıklarında tadı kaçıyor. Üstüme vazife değil ama T.C. yasalarını da akıllarının bir köşesinde bulundursalar iyi olur. Kurcaladıkları meseleler hapis yatmaya ya da tazminat ödemeye değecek şeyler değil.

Karşılıksız İyilik, bana göre çok doğru bir fikirden yola çıkmış. Edebiyat dergilerini okuyup değerlendiriyorlar. Cesaretle dikkati birleştirmeye çalışarak, suya sabuna dokunma amacı taşıdığı belli yazılar çıkarıyorlar.

Takıldığım tek bir nokta var: Karşılıksız İyilik’in hangi perdeden konuştuğunu kestiremiyorum. Eleştiride mesele sadece cesaret değil; eleştirenin durduğu noktayı, bakış açısını yaratan ölçütleri ortaya koyması gerekiyor. Aksi takdirde okurla ortalama bir uzlaşma alanı varmış gibi yazma eğilimi artıyor. Sanıldığının aksine eleştiri metinleri ironiyi kolay kolay kaldırmaz; esnek olmayan, bel vermeye yatkın bir malzemeden üretilmişlerdir: Akıldan. Sanat yapıtı yanlış anlamaları, bilgi eksiklerini, yetersizlikleri zaman zaman güce dönüştürebilir. Ama eleştiri metninde bunlar olduğu gibi kalır.

Edebiyat dergisi çıkarmak güç ve karşılığı çoğunlukla alınamayan bir uğraş. Çok şükür bugüne kadar bu işi üstlenecek bazı deliler hep çıktı. Bugünlerde dergiciliğin aşılması zor bir eşikte olduğunu düşünüyorum. Yayıncılığı yutmaya başlayan dijital endüstri edebiyat dergilerini silip atabilir, eleştiriyi basının adi bir işlevi haline getirebilir. Edebiyat eleştirisine hangi neden ve yolla olursa olsun sahip çıkmaya çalışmak gerekiyor- aksi takdirde TV’deki tartışma programları yüzeyselliğinde kitaplardan başka bir şey yazılmayacak.

28 Aralık’ta Irak sınırında 35 (sonradan 34 diye çevirdiler galiba) kişinin bombalama sonucunda öldüğü olaydan sonra ötede beride (varsayalım sosyal medyada) “Ama kaçakçılar…” gibi söylenenler oldu…

Kaçakçılığı ölümle cezalandırmak istiyorsak yurtdışından eşine dostuna iPhone, iPad ve diğer ıvır zıvırı aldıran herkesi sallandırmalıyız.

Hrant Dink’in ölümü karşısında da “katil”i içselleştirmenin benzer bir görünümü yaşamadık mı? Çoğu insan için Ogün Samast’ın kişiliği ve nasıl bu duruma geldiği daha ilginç bir konuydu.

Kendimizi affetmeyi, daha beteri kendimizi affedip üste çıkmayı iş sayan bir millet olup çıktık. Dersim’de yaşananları yıllar sonra şöyle böyle dile getirirken bile kekeliyoruz. Özür mü? Özür dilememiz bile bir büyüklenme, bir gösteri, bir bağışlama değil mi?

Katil olmayı giderek içimize sindiriyoruz. Katil halimizi seviyoruz. Kendi irinli yarasını yalayan bir hayvan gibi. Tuz susuzluğumuzu artırdıkça daha bir iştahla…

Öldürdüklerimizle aynı soydan olduğumuzu söylemedikçe insan olamayacağız. Yüzümüzü eğmedikçe.

Kitap, artık biçim değiştiriyor; Gutenberg devriminden beri bize hizmet eden, sayfaların derlenerek bir cilt altında toplandığı o kadim nesne yeni teknolojiyle başka bir şey olmaya doğru ilerliyor. İmzaladığımız, tarih attığımız, kitaplıklara yığın evimizin baş köşesine dizdiğimiz, kimilerinin öpüp kokladığı kitap galiba eskisi gibi olmayacak. Çünkü artık metinleri daha ucuz ve yaygın şekilde çoğaltmanın bir yolu var; bu dönüşüm kültür yaşamımızı kökünden etkileyebilir, belki yitirdiğimiz bazı şeylere hayıflanabiliriz, belki 10-15 yıl sonra sadece “hatıra” olarak basılacak kağıt kitapların bir pazarlama oyuncağına dönüşmesine bozulabiliriz- ama at arabaları, gaz lambaları, kagir binalar, ilacını kendi karan eczaneler, teyp kasetleri ya da enfiye kutuları gibi tarihten yavaşça çekilmeye başlayacak kitap. Geriye ne kalacak? Yazmak ve okumak.

Bu durumu sevmek ya da sevmemek mümkün; ama çok büyük olasılıkla evdeki kitaplarımıza çocuklarımız dedelerimizin köstekli saatlerine baktığımız gibi bakacak.

Kurgu Kolektifi kağıtsız yayıncılık amacıyla kuruldu. Yakın dönemin dikkate değer metinlerini ve yazarlarını Ku-Ko başlığıyla ideefixe üstünden yayına sokarak ilk dalgayı başlattı. Tüm yayınlar e-kitap olarak okura sunuluyor.

E-Kitap, özellikle okurun beş duyusuyla birden kitaba sahip olma duygusunu ortadan kaldırıyor, bu doğru. Eskimiyor, yani yaşanmışlık denen olayı pek taşımıyor, bu da doğru. Ama paylaşımın öneminin arttığı dünyamıza hem pratik hem de önemli avantajlar getiriyor:

- İyi kitapların kitapların baskısının tükenmesinden ötürü erişilememesi sorununu ortadan kaldırıyor. Sanırım e-kitap’la artık “baskı”dan değil “versiyon”lardan söz etmeye başlayacağız.

- Kitap fiyatlarını oldukça ciddi seviyede düşürüyor; çünkü dağıtım ve baskıdan kaynaklanan maliyetleri sıfırlıyor.

- Baskı ve dağıtım maliyetlerinin sıfırlanması yakın zamanda bu yöne yığılan yatırımların edisyona yönelmesini sağlarsa kitap kalitelerinin de artması beklenecektir.

- Dağıtım sorunu ortadan kalktığı için anında edinilebiliyor. Şu aşamada kitabın okunacağı medyanın bilgisayar, tablet, akıllı telefon ve tabi en iyisi e-ink teknolojisi kullanan Kindle tarzı bir cihaz olması biraz keyif kaçırabilir. Ama çok yakında bu cihazlar cep telefonu gibi yaşamımızın bir parçası olacak.

- E-kitap’ın okunduğu cihaz işaretleme / arama / sözlük vb. fonksiyonlarıyla okuma sürecini kolaylaştırıyor. Özellikle öğrenciler için kısa sürede en uygun çözüm olacağa benziyor.

- Benim gibi son iki yılda 4-5 kez taşınmış biriyseniz kitap kolileyip taşımanın zorluklarını biliyorsunuz demektir. E-kitap saklama konusunda son derece pratik.

- E-kitap’a bir kere alışınca İnternet’te binlerce değerli klasik yapıtı kolayca edinebileceğinizi görüyorsunuz. Korsan olarak değil! Telif sorunu olmayan klasiklere Gutenberg ya da benzer projelerden kolayca erişebilirsiniz.

Kurgu Kolektifi’nin asıl amacı iyi edebiyatı okura mümkün olan en az maliyetle sürekli erişilebilir kılmak… E-kitap bu iş için biçilmiş kaftan… Ku-ko’nun bir de gözden kaçırmak istemeyeceğiniz bir blog’u var: http://blog.kurgukolektifi.com/

Bekleriz.

Aklıselim bir insan gibi yaşamak için çok çalışmak gerekiyor. Sonra akıl yoruluyor, selim şinanay oluyor. Başkalarına katlanamadığı için şikayet edenlerden değilim aslında, umursamayacak ölçüde “cool” bir adam da sayılmam. İdare ediyorum. Ama arasıra üstüne alınmak isteyenlere sözler edesim var. Alınsınlar, yerinsinler, kırılsınlar, buz kessinler, kızışsınlar, buz soksunlar.

Kimden başlamalı? Sevgili yazar arkadaşım; yazmak, insanın biraz götünü kaldırıyor. Dinle ama! Tevazu triplerine girip sırıtmayı kes. Bir iki cümleden sonra başka kimsenin göremediğini duyamadığını söylenmedik bir biçimde dillendirdiğini sanabilirsin. Öyle değil. Başkalarının aklına gelen ama üşendikleri için ilişmedikleri şeyleri yazıyorsun. Üç aşağı beş yukarı herkes kadar çalışıyor kafan- seni okuyup beğendiğini söyleyenlerin çoğu orta zekalı, sıradan tipler. Genç olanları şansları varsa mezun olup sigortalı bir işe girecekler. Birkaç kitabı bitirmiş olmak fena bir şey değildir, evet, ama Joyce ya da Çehov değilsin. Olmayacaksın.

Sevgili akademisyen arkadaşım; şapşal öğrencilerin hevesi ve şaşkınlığı seni kandırmasın. Şu anlattıkların hepimizin bildiği şeyler. O makaleler dolusu tesbitlerin kimseye yararı yok; baştan yanlış yaptın, mühendislik ya da tıp okumalıydın. Neyse yani zaten kazanamazdın. Karar alırken kimse sana danışmayacak. İstatistikler, simülasyonlar ve çıkarların alelade mekaniği bütün görüşleri ezip geçecek. Kapanıp kaldığın o şirin kampüs aşık ya da kanser olmak için ideal. Sen mi? Aşık olmak için çok yaşlısın.

Sevgili dindar arkadaşım; bence inancın konusunda öyle pek cesur değilsin. Sen biraz çark edebilecek, tartışmanın azıcık koyulaştığı bir ortamda taviz verecek bir tipsin. Kitap konusunda kafan karışık. Bazen anlamak için evliya ya da din bilgini olmak gerektiğini sanıyorsun. Bazen de herkes kadar anlamanın en doğrusu olduğunu. Bu şekilde bir yere varamayıp ömrün boyunca bir dini eksik yaşamaya mahkumsun. O taşlar hiçbir zaman yerine oturmayacak.

Sevgili gazeteci arkadaşım; sana hayranım, çünkü kafası az çenesi çok çalışan bir insanın tercih edebileceği en şahane mesleği seçmiş durumdasın. Fazlaca düşünmeden bir şeyler söyleyebilirsin, bu harika değil mi? Mesleğin etik, düzeyli ya da işte bir şekilde fiyakalı bir türünü icra ettiğini sanıyor olabilirsin. Zaman kaybetmeden spor bölümüne geç. Yine geceli gündüzlü çalışıp bir hiç üretmeye devam edeceksin ama hiç değilse haftasonları hentbol maçlarını bedava izlersin. Sakın karıştırma, işin yazmak değil, yazdıkların da beş para etmez.

Sevgili okur arkadaşım; manyak mısın? Kimsenin senin yaşamını ya da biraz benzerini yazıp çizdiği yok. Kimse seni anlatmıyor, kimse seni de dinlemiyor. Okuduğunda sana öyle geliyor çünkü aynı fabrikadan çıkmış klonlar kadar çok benziyorsun başkalarına. Akıcı, yalın, dili temiz kitapları sevdiğini sanıyorsun. Doğrusu şu: O kadarını anlıyorsun. Adam Peter Weiss gibi yazsa okuyacak mısın? “İroni” sözcüğünü de o kadar sık kullanma, anlamını bilmiyorsun. Azıcık bilen birine denk gelirsin, rezil olursun.

Sevgili politik arkadaşım; sana tam nasıl hitap etmeliyim bilmiyorum. Halk, özgürlük, eşitlik gibi meseleleri şiirsel bir dille konuşuyorsun; ama şiirle uzaktan yakından ilgin yok. Meseleyle? Kuşkuluyum. Bugünlerde 20′li yaşlarındaki vatandaşlarımız bedelli askerlik konusunda ne kadar akıl yürütüyorsa sen de bu konularda o kadar düşünmüşsün. Hepsini geçtim ekonomiden zerre kadar anlamıyorsun, üstüne üstlük Wall Street protestolarına seviniyorsun. Bir noktada kapitalizm çökecek değil? Çökse bile hazırlıklı değilsin. Mutlu olmaya.

Sevgili sosyal medya dostu; sana ne diyeyim? İnternet icat olundu diye her an her ortamda herkese sövmek saymak serbest mi sanıyorsun? Değil. Artık hiçbir şeyi başından sonuna yapamadığının farkında mısın? Komik videoları bile izlerken ileri almaya başladın. Bütün yaşamın bir erken boşalma girdabı şeklinde tükenme tehlikesi altında.

Sevgili tüketici arkadaşım; sen tam bir çelişki içindesin. Kendini bir çağrı merkezine karşı gururla savunmuş, hakkını koparmış sanıyorsun. Aslında üçün birini aldın. Çağrı merkezindeki adamla hiçbir farkın yok. İkiniz de mesai yapıyorsunuz. Akşam kıl tüy bir arıza yüzünden birbirinizin başının etini yiyorsunuz. Sevin birbirinizi.

Sevgili üzgün arkadaşım; üzülmeyi bırakma. Mümkünse dünyayı sen değiştireceksin. Tanrılarla tartışılır, çok da güzel olur. Yani sonuç olarak muhtemelen yine hiçbir şey olmayacak. Başımıza daha kötü şeyler gelmemesi için biraz çaba göstereceğiz. Belki başkalarına da yararımız dokunacak. Ama bana güvenme, kolay vazgeçiyorum böyle şeylerden. Elinden geldiğince insan ol işte.

2011 berbat bir yıl. Önce terörle kırıldık, sonra depremle… İki yine depremle… Üç yine trafik kazaları, kurban bayramı kasapları… Dört beş altı Yunanistan battı… İtalya yan yattı. Dolar fırladı, Euro zil taktı. O arada bir şike davası çıktı futbol zevkimizin içine etti. Hep olan şeyler mi? Sanki bu sefer hepsi bize girdi.

Eşten dosttan gelen hastalık, ölüm haberi de cabası. 2009′da kriz mriz diyorlardı ama süperdi. MHP’nin kuruluş yıldönümüydü mesela, (2+9)+29=40… Acaba bu hesaplar 2011′de çalışır mı? Denemekte yarar var.

2′nin yanındaki 0′ı atıp 11′le topluyorum. 13…Uğursuz olduğu için THY’de bu numarada koltuk bulunmuyormuş. Ayıptır. 13 asal sayı. 13′e oturan kıç kasılmalı.

2+1+1 = 4… 4 kişilik ailenin açlık sınırı 870 TL. Asgari ücret 599 TL. Galiba %3 zamlandı. 616 TL. Aradaki fark 254 TL. Çok… Ne demiş Steve Jobs. Aç kal budala kal. Başım üstüne…

2′nin yanından sıfırı at, 11′le çarp. Kaç etti? 22. Bir sahada iki futbol takımı. Kaç numara şikeci? Belki 2 numara, belki 11 numara… Kimbilir belki de 0 numara.

Sıfırı çıkar, sayıyı yeniden oku: 211… Al sana bir asal sayı. Kasıldıkça kasılır, burnundan kıl aldırmaz. Bölünmez, bölüşmez, paylaşmaz… İlle de böleceksen kanırtıp ondalıklarına dağıtman gerek. İti ite kırdıracaksın… Bunu bozmak için bize başka asal sayı gerek. 11′i kullandık, olmaz. 11′den 2′yi çıkar, kaç kaldı 9. Asal mı? Değil. Kökü bile var. Kökü olanın asal olmakla işi ne? 2′yi yanında 0′la kap getir… 20+9=29… Oh be! 211′i böl 29′a. 7.27586207…. At küsuratları, üç kişi ölmüş beş kişi kurtulmuş ne faydası var… 7.2

Terse çevir, bir de kıçından oku: 1102. Toplayalım 2011′le. 3113… Yetmez. 1102′yle 2011′i çarpalım. 2.216.122… Hala yetmez. 3113′le de çarpalım. 6.898.787.786… Hiç fena değil, Steve Jobs’ın serveti de bu kadardı. Yetmiyor bir karaciğer daha almaya. Yetmiyor pankreası onarmaya.

2′nin yanındaki sıfırı tut, 11′le topla. Ne çıktı? Evet ne çıktı? Kaldık mı yine 31′e? Ulan ne cenabet yıldayız…

Unutmadan, 2011 de asal sayı. Bu ibnelerin sürüsüne bereket. Sonsuz sayıların içinde antipatik sonsuz bir dizi. Ne zaman geleceği nereden vuracağı belirsiz. Üstelik milyonların kalbine işlemişler. Çarpanlara ayırdıkça başına üşüşüyorlar… Ama hepsini böleceksin. Hepsini böleceksin…



Tıklayınca daha bir şeye benziyor.

İnsan her konuda bir tutum sergilemeli değil mi? Net duruşları olmalı; yeri geldiğinde bu duruşlardan birini seçip masaya koymalı. İlkeli, kesin, tutarlı. Dürüst, akıllı, içten ve yürekli olduğunu kanıtlamalı. Delikanlılık konusunda burnundan kıl aldırmamalı. Ezilenin yanında olmalı, iktidara kafa tutmalı. Varını yoğunu ortaya koymalı.

Ben bunların hiçbirini hakkıyla beceremiyorum. Belki de kendi yetersizliğim nedeniyle yıllardan beri düzenli gazete okumam. Gündem benim için kabus gibi bir şey… Haberler derinliksiz, kafa karıştırıcı. Yorumcular güven vermiyor. Yorumlanan haber yanık kokuyor. Kendi başıma anlam vermeye çalıştığımda altından kalkamıyorum.

Gündemin baskısından kopabilmek için kendi kendime geliştirdiğim taktikler var, bunlar en azından benim akıl sağlığımı korumama yardımcı oluyor. Bir çeşit savunma mekanizması diyelim… Aslında çok basit: Eyleme geçmemi, bir düşünce öne sürmemi ya da bir yazı yazmamı gerektirebilecek bir gündem ortaya çıktığında, odak noktamı değiştiriyorum. Bu tutum, kapının önünde trafik kazası olmuşken dönüp televizyon seyretmeye benzetilebilir. Bu oyuna kısaca Oblomovculuk diyorum. Örneğin son haftalarda kendimi gündem dışında tutabilmek için edindiğim uğraşları gözden geçirelim:

Gündemin en tavizsiz maddesi Kürt sorunu sanırım. Devlet, 90′ların söylemine geri döndü deniyor. Terör saldırılarının artması, şişirilen güvenlik önlemleri, savaş çığırtkanlığı, ırkçılık, uluslararası dengesizlikler… Bu sorunla yüzleşmek şöyle dursun yakınına bile varamıyorum. Kemal Tahir’in romanının adı gibi, bir körduman. Yanardağın üstüne kurulmaya çalışılan baskı. Türkiye’de basının Kürt sorunu konusunda hiçbir kesime doğru veriyi sağlayabileceğini sanmıyorum. Nesnel haberi geçtim… Örneğin faşist bir yayın organı bile yandaşlarına bu konuda tutarlı ve doğru dürüst bir propaganda yapamaz.  Hadım bir adama çocuk yaptırmak için kolları sıvamış kıyakçılar var, biri çıkıyor, öteki giriyor odaya… Gerdek gerçekleşmiyor. Arada başka çocuklar oluyor, başka çocuklar ölüyor… Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Ben hiçbir şey görmedim, duymadım. Ben tarihin bu kısmına tanık olmadım. Çünkü o sırada Haruki Murakami okuyordum. Zemberekkuşu’nun Güncesi. Murakami bir kovuk gibi. Kitabın istediğim  sayfasından bu kovuğa başımı sokabiliyorum. Böyle yapıtlara ben kendi dilimde homojen yapıt derim… Neresinden bakılsa aynı şey görülür. Deniz gibi. İyi mi kötü mü bilmiyorum, ama daralana kadar okuyup, sonra bırakıp, birkaç saat sonra yeniden deneyebileceğiniz bir yazar Murakami.  Üstelik Japon! Yazının devamını okuyun. »