Yazarın arşivi
Fethullah Gülen’le ortak bir noktamız var. 12 Eylül 1980’de ikimiz de İzmir’in Bornova ilçesindeydik. Ben ilkokul ikinci sınıf öğrencisiydim, o Bornova Küçük Camii’nin vaiziydi. Küçük Camii Hükümet Konağı’nın hemen arkasındadır, aralarında yirmi metre ya var ya yoktur. Elli metre ileride de (haliyle) Atatürk heykelli kent meydanı uzanır. Her Cuma yüz kadar asker Manisa yolu kenarındaki kışladan çıkıp bando mızıkayla marş çala çala sokaklardan geçer, meydana bayrak çekmeye giderdi. Bizim evin önünden de geçerlerdi. Bu gidişin, aynı tantanayla bir de dönüşü vardı elbet. Yani her Cuma iki kez rap rap ve marş… Çocuk milleti olarak aman ne hoşumuza giderdi. 40 yaşına geldim, çaldıkları hareketli enstrümantal marşı hala eksiksiz tekrarlarım, öyle derin kazınmış zihnime. Asker 12 Eylül 80’de yine çıktı ve bu kez kışlaya dönmedi. Gülen de Küçük Cami’den çıktı ve bu kez mabede dönmedi. Bizse hep ordaydık, cami-konak-kışla üçgeninde hayatımız kaydı…
Sanırım şimdi Gülen’le bir ortak noktamız daha var. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in ne idüğü belirsiz iddianamelerle dokuz aydır içerde tutulmasına tabii ki o da öfkeleniyor ve kahroluyordur. Hayatı gücün ve paranın uzağında, nice mazlumun, çaresizin, yoksulun hakkını savunmakla geçtiğine, meşhur vaazlarında kısa çöp uzun çöpten hakkını alsın diye her daim gözyaşlarıyla kendini paraladığına göre öyle olması icap eder. On binlerce insanın hayatına, geleceğine, ümitlerine kast eden 12 Eylül darbesine zinhar methiyeler düzmemiş Gülen’in yüzlerce mektebinden mezun ettiği ‘altın nesli’nin, ilaveten manifaturacılar, tuhafiyeciler, züccaciyeciler, beyaz eşya bayileri, hülasa, mütedeyyin bir kısım esnaf ve eşrafın öncülüğünde herkesin eşit, hür ve mesut yaşayacağı yeni bir asrı saadet hazırlığında olduğuna da hiç şüphem yok zaten…
Neyse, Gülen’in içtimai ve ruhani âlemini tahlil ve tevil etmek haddim değil. Burası bir kitap ilavesi olduğu için kitaplardan bahsetmek lazım gelir. Ahmet Şık’ın başladığı, aralarında benim de bulunduğum 125 kişinin “tamamladığı” 000KİTAP (Postacı Yayınevi, Kasım 2011) raflardaki (ve tarihteki) yerini aldı. Kitap, siyasal İslam ile palaska payandalı müesses nizam arasındaki ihtilaf soslu ittifaklar silsilesine, bilhassa da Fethullah Gülen liderliğindeki cemaatin kırk yıllık ikbal macerasına ışık tutmak istikametinde şık bir çalışma. Şıklığı, Ahmet Şık’ın yıllardır bildiğimiz ve tanık olduğumuz sağlam gazetecilik tavrından kaynaklanıyor. Ahmet, Gülen cemaatinin devletin kilit kurumlarında tutunup güçlenmek gayesiyle yürüttüğü gayet teferruatlı ve titiz faaliyeti belgeler eşliğinde ortaya sererken, keskin gazeteci radarını iktidarın derin ve karanlık dehlizlerinde gezdirmeyi ihmal etmiyor. İktidarın kokuşmuş bir kuyu olduğunu, iktidarı muhafaza etmenin kanlı ve meşakkatli bir mesai gerektirdiğini ve iktidar mücadelesinin nice hassas hamleler, zır yalanlar eşliğinde kıyıcı bir rekabet manasına geldiğini gösteriyor. Tam bir “terör belgesi” yani…
Öyledir zaten: Hakikat teröristtir. Öyle olmasaydı, mesela katiller kahraman, hırsızlar müteşebbis ilan edilip yoksul memurlar, işçiler, öğrenciler meydanlarda coplanmazdı. Mesela Hrant Dink davasında Şabanlaşan devlet, iş Kürtlere, sosyalistlere, muhaliflere gelince nice havalı FBI ajanına taş çıkartmazdı. Mesela N.Ç. ‘tecavüze razı’, Hüseyin Üzmez ‘nefsine mağlup’, flört ‘aleni fahişelik’ olmazdı. Öyle olmasaydı, mesela Ahmet Şık hapiste, mesela Cemil Çiçek mecliste olmazdı…
Hakikatin muktedirler için ne menem bir şey olduğunu Dersim bahsinde gördük. Biri “literatürde varsa” kaydı düşüp yarım yamalak bir özre yeltenirken, diğeri o özre dahi tevessül edemezken ve o meyanda ikisi de Ermenileri ırkçı bir refleksle milyonuncu kez hedef tahtasına koymaktan çekinmezken, bizi nasıl bir gelecek bekliyor olabilir?
İşte Ahmet Şık, bizi nasıl bir geleceğin beklediği sorusuna sahici cevaplar bulmaya gayret ettiği için içeride. Hakikatin peşinden ısrarla ayrılmadığı, dokunup yanmaktan korkmadığı için ‘terörist’. O veya bu dönemde, şu ya da bu iktidarı değil, her dönemde her daim iktidarın ve adaletsizliğin ta kendisini sorguladığı için hedefte. İsrail’in Filistinlilere zulmünü, yani hakikati yorulmak bilmeden kayda geçiren İsrailli gazeteci Amira Hass’ın meşhur tabiriyle, “Gazeteciliğin güç merkezlerini gözetim altında tutmak” olduğunu iyi bildiği için aylardır eşi Yonca’ya ve kızı Mina’ya hasret…
Velhasıl takımelbiseli muktedir zevata, yol hala yakınken bir kez daha düşünmelerini tavsiye ederim. Devrandır döner, Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi gazeteciler gün gelir size de lazım olur.
Taraf Kitap’ın 09-12-2011 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.
Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nu, onlarca başka insanla birlikte tutukladılar…
onlar da hapisteki binlerce kck tutuklusunun yanında yerini alacak…
tane tane ve basitçe yazalım, sanmam ya, belki takımelbiseli ankara zevatından bi anlayan bi dinleyen olur:
kürtler bir halktır… halk olmaktan kaynaklı siyasi hakları vardır…
sorun bu hakların tanınmamasıdır, geçiştirilmesidir, tanınacağına dair inandırıcı güvenceler verilmemesidir… “kürtçe öğretim olur, eğitim olmaz” türü utanç verici tutumların sürmesidir… kürtçeye reva görülen bu muamele, milyonlarca çocuğun ilk rüyalarını gördüğü dili aşağılamaktır…
kürt halkının siyasi, kültürel vs. hakları anayasal güvence altına alınmadıkça muhalefeti de sürecektir…
tıpkı seksen küsur yıldır sürdüğü gibi…
bu, terör ve şiddet yöntemleri kullanan silahlı bir muhalefet olabileceği gibi, barışçı siyasi yolları kullanan bir muhalefet de olabilmektedir…
bugün ülkede her ikisinin de tezahürü vardır…
pkk bir sebep değil, devletin onlarca yıllık gaddar asimilasyon, imha, inkar ve zulüm siyasetinin sonucudur…
çözüm kürtlere başları dik yaşayabilecekleri bir ülke vermektedir…
müzakereyi, barışı ve kürt halkının haklarını savunan sivilleri ve siyasetçileri içeri atmak ayıptır, aptallıktır, aymazlıktır…
hükümet barışın zaten zorlukla açık duran damarlarını bir bir kesmektedir…
kck tutukluları bir an önce serbest bırakılmalıdır…
pkk saldırılarını, devlet operasyonlarını durdurmalıdır…
iki taraf arasında, türkiye halklarının içeriğini bilebileceği, açık bir müzakere süreci başlatılmalıdır…
bir çift lafım da bir kısım kalem erbabınadır:
kürtlerin haklarını savunan herkesin örgüt üyesi veya vesayet altında olduğunu her gün utanmadan yazanlara yazıklar olsundur!
Lilit Pipoyan – Dağlardan Gelen
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Yazıya “falanca ‘…….’ der” gibisinden alıntılarla başlayanlardan pek hazzetmem. Tipin biri arkadan sinsice yaklaşıp aniden gözünüzü kapar, üzerine bir de sorar ya, “Bil bakalım ben kimim?” diye, öyle bir his veriyor bana. “Bildim, eşşek!”
Ben de bir sıpalık yapıp alıntıyla başlayacağım. Hem de uzun bir alıntıyla, E. M. Cioran’dan:
“Bütün eylemlerimizde gizli bir yan vardır, psikolojik açıdan ilginç olan da budur. Sadece yüzeyi, yapay yönü tanırız, dile getirilmiş olanı kabul ederiz, ama önemli olan dile getirilmeyendir, üstü kapalı olandır, bir davranış ya da sözün gizli noktasıdır. Bunun içindir ki, başkaları hakkında yargılarımız da, kendimizle ilgili yargılarımız da yanlıştır. İğrenç yön gizlenmiştir. Oysa derinde olan budur, söylediğim de varlıklarda ayrıca bir derinlik olduğu ve bizim için en anlaşılmaz olanın bu olduğudur. Büyük yazarlar, bu ‘gizli yön’ duygusuna sahip olanlardır kesinlikle, özellikle de Dostovevski. Derinde ve gerçekte iğrenç olan her şeyi o açığa vurur, ama iğrenç olmaktan da öte trajiktir, gerçek psikologlar böyledir. Ben, roman yazan ve başarısız olan çok kişi tanıdım… Niçin başarısız oldular? Çünkü onlar sadece yüzeydeki olayları yansıtırlar, duyguların kökenini değil. Bir duygunun kökeninin kavranması çok güçtür, ama önemli olan da budur: dinsel inanç vb. için. Bu nasıl başladı? Niçin devam ediyor? İşin püf noktası budur ve ileriyi görebilecek tek insan bunun nereden geldiğini gören insandır. Bu da aklın işi değildir.” (Hiçliğin Doruklarında Cioran, Der: Kenan Sarıalioğlu-Sadık Erol Er, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2006, s. 41-42.)
Chuck Palahniuk’un ‘Ölüm Pornosu’ kitabı için ‘müstehcen nitelikli bir kitabın öncelikle muzır olacağı muhakkaktır’ şeklinde dahiyane bir tespitte bulunan Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu hakkında bir bilirkişi raporu yazsam, bu Cioran paragrafını bir yerine muhakkak koyardım.

Yazının devamını okuyun. »
noam chomsky, 11 eylül saldırılarından sadece birkaç saat sonra televizyona çıkıp, onca hararetli öfkenin ortasında lanetlenmeyi göze alarak şu mealde sözler sarf etmişti: “ya bu saldırıların gerçek sebeplerini anlamaya ve onların üzerine gitmeye gayret edeceğiz, ya da kör bir intikamcılıkla yeni felaketlerin kapısını açacağız…”
kör intikamcılık galebe çaldı ve chomsky’nin dediği oldu: dünyanın dört bir köşesinde yüz binlerce kaybedilen hayat… yıkım, acı, kan, gözyaşı…
usame bin ladin, vicdansız, şerefsiz ve adaletsiz bir dünyanın yarattığı öfkeyle acılaşmış, gözü kararmış, hazin ve karanlık karakterlerden biriydi…
onun ölümüyle sevinç naraları atanlar…
insanların haysiyetle ve umutla yaşamasına ne zaman izin verdiniz de, şimdi bir ölüm sizi bu kadar kendinizden geçiriyor?
utanın, rahatlamayın ve daha da korkun!
siz tarihten şu dersi ne zaman alacaksınız:
mazlumu çıldırtan kapısında acıyı bulur…
çıldıran mazlumun gazabı korkunç olur!
ahmet şık’ı on iki yıldır tanıyorum. adına dünya dedikleri şu boktan pazaryerinde tanımaktan gurur duyduğum, yaptıklarına, yazdıklarına, duruşuna, bakışına, cesaretine büyük hayranlık beslediğim bir avuç insandan biridir. ahmet’in derin devletle alakasının olabileceğine dair en ufak bir imayı, isnadı, iddiayı şuursuzluk, vicdansızlık, vefasızlık, kepazelik sayarım. ahmet’e dokunmayın! ahmet’i rahat bırakın! gidin gerçek ırkçıları, komplocuları, dalaverecileri, üçkağıtçıları, ihalecileri, katilleri yakalayın! hakikaten öyle bir derdiniz varsa tabii…
Devrimler ve devrimciler türlü çeşit…
Ekserisi sarhoş edici, göz yaşartıcı vakalar, taşıyıcıları ekseri muhterem, kahraman, büyük insanlar…
Ama ben şimdi devrim kelimesinden feragat ediyom, tamam, o benim olmasın…
Benimki mesela ‘kibrit’ olsun, devrimci de ‘kibritçi’ olsun…
Benim için ‘kibrit’ mülkiyet ilişkilerini değiştirmek, ‘kibritçi’ de bunun için savaşan şahıstır…
Yani zenginden (komple) alıp, yoksula (komple) vermektir…
Hayatı insanlığın ve tabiatın hakiki ihtiyaçları doğrultusunda yeniden kurmaktır…
Bu hususta müzakere etmemek, taviz vermemektir…
Orada durmayıp bütün dünya kibrit kokana kadar gayret etmektir…
Ve sınırsız-sınıfsız bir dünya için mücadele etmek asla ve kat’a romantizm değil, çıkacak buz kütlesi bulamadığı için 650 kilometre yüzmeye mecbur kalan kutupayısınınki kadar reel ve sonuç vermesi mümkün bir eylemdir…
Velhasıl ya sosyalizm ya barbarlıktır…
Ve bildiğim bir şey varsa, ‘kibritçi’ ‘her mahalleden bir milyoner çıkaracağım’ diyen kişi değildir…
(İzmirli ulu bilge Yozdil gibi entır’lama tekniğiyle yazmak da zevkliymiş bu arada.)
Not: Murat Zelan’ın yazdıklarına hiç katılmıyorum, ama “ironik, ciddi ve seviyeli” üslubundan gayet memnunum. Güvercinler sıçarken kargalar gibi konuşabiliyoruz, bu iyi…
1921, Mustafa Suphi?
“Yok!”
1948, Sabahattin Ali?
“Yok!”
1969-1972 Taylan…………………….Gezmiş?
“Yok!”
1973, Arkadaş Z. Özger?
“Yok!”
1978, Efraim…………………………….Alten?
“Yok!”
1978, Hatice…………………………….Ekiz?
“Yok!”
1980, Erdal Eren?
“Yok!”
1980, Hayrettin Eren?
“Yok!”
1982, Eşref…………………………….Kurtay?
“Yok!”
1995, Hasan Ocak?
“Yok!”
1996, Metin Göktepe?
“Yok!”
2001, Ebubekir……………………..Binzet?
“Yok!”
2009, Engin Ceber?
“Yok!”
2011, İzan, Vicdan, Şuur?
“Yok!”
fransa tunus’ta isyan patlayınca abidin’e destek verip ‘çevik kuvvetini’ göndermeyi teklif etti… sokaklara dökülen esmer cahil kavruk sefiller başaramaz sanıyordu, yan bastı… şimdi mısır’da kim sokağa çıksa onun dalkavukluğunu yapıyor…
blair, obama ve bilumum liberal yavşak lider ve yorumcu tahrir’deki iki milyon esmer kavruk sefile bakıp ‘ama istikrar da lazım’ diye sayıklıyor… istikrar! bu kelimeyi duydunuz mu bilin ki kalın enseli puştların paracıkları, yatırımları, yatları katları tehlikededir…
tahrir’de bugün iki milyon sefil kavruk esmer cahil adil, hür ve haysiyetli bir hayat talep ediyor… kibirli, arsız, şerefsiz serbest piyasacıların; demokrasi-insan hakları ayağına yüz binleri katledip nice diktatörün başını bekleyen sahtekar canilerin g.tü üç buçuk atıyor…
tahrir hürriyete kavuşturmanın yanında, yazmak, kaydetmek manasına da geliyor…
işte bugün mısır halkı tarih tahrir ediyor…
ey dünyanın bütün firavunları, siz de bugünü bir kenara tahrir ediniz!
ya siz yok olacaksınız, ya dünya yok olacak…
ve hiç şüpheniz olmasın: bu dünyanın mazlumları, nihayette komple yenilseler bile, pabucu pahalıya bıracak…
Ey yüce arş, peki söyle aklında ne var?
Annenin can hatırı için söyle, yola gelecek misin?
Ellerini başının üzerine koyuyorlar, s.klerinde bile değilsin
Oyunlarında sana yer vermiyorlar
Ellerini başının üzerine koyuyorlar
Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü diyorlar.
Bu kaderin azizliğidir, kahvaltın çay ve sigaradan ibaret.
Bir gün uykudan uyanıp kalkıyorsun, rüzgara karışıp gittiğini görüyorsun
Etrafında kimse yok, herkesi unutmuşsun
Birkaç saç telin daha ağarmış ey temelsiz adam
Doğum günü şenliğin yine eza meclisi
Temelden yıkılmışsın
Kamburun iyice çıkmış, omuzların daha düşük
Etrafına bir bak dikkatle; kuru da yaş da yanıyor
Asya’da doğmana coğrafyanın zulmü diyorlar.
Bu kaderin azizliğidir, kahvaltın çay ve sigaradan ibaret.




















