Hiçbir zaman gazete okumaktan keyif almadım… Ne gün ortasında, ne Pazar günleri öğlene kadar uzayan kahvaltılarda, ne uzun yolculuklarda. Benim için zevksiz, sıkıcı, adi değilse bile süfli bir iş gibi. Çok canım sıkılıyorsa ve gerçekten ama gerçekten yapacak bir şey yoksa gazeteyi alıp tersinden açar, spor manşetlerine bakıp kenara koyarım…
Dergileriyse çocukluğumdan beri severim. Çocuk dergileri, mizah dergileri, edebiyat dergileri, sektör dergileri… Diş hekimlerinin, emlakçıların, avukatların bekleme odalarına yığılmış tarihi geçik dergiler… Köy kasaba derneklerinin bir kalas bir heves çıkardığı, gereksiz şekilde pahalı kağıda basılmış dergilerde bile okuyacak bir şeyler bulurum.
Gazeteler konuyu kitlelere yayan, soluklaştıran, bozup yüzeyselleştiren bir düzende hazırlanıyor. Köşe yazarları da bir şeyi tartışıp açmaya çalışmaz, kendilerini bir keskin nişancı gibi görüp hedefi vuran cümleler etmeye çalışır. Bence, bu iki tutum çağın adi iletişim hastalıklarıdır.
Birileri çıkıp bu tarifin Türkiye’ye uyduğunu ama Avrupa’da ya da ABD’de gazetelerin daha dolu, nesnel ya da hiç değilse düzenli olduğunu iddia edecektir. Görüşüm şu: Eh işte… Gazeteler bir meseleyi enine boyuna düşünmek elverişli değil. Bunda piyasa ilişkilerinin hızlı tüketmeye, hızlı unutmaya yönelen bir okur tipi yarattığı rerererörörö denebilir mi? Denebilir herhalde. Pek umrumda değil. Çünkü geri dönüşün pek de mümkün görünmediği bir noktadayız; tuğla romanlara düşkün okurların sayısı artmayacak ya da Varlık ve Zaman gibi bir yapıtı manşetine taşıyan gazeteler artık olmayacak.
Arasıra Birgün alıyorum; Meltem Gürle, Süreyyya Evren gibi tanıdığım, yazıştığım, düşüncelerini önemsediğim birkaç yazarı okumak için… Meltem’in “Kesinlik” üstüne yazısını çok beğenmiştim. Bugün de Süreyyya’nın milenyum şiiri üstüne yazdığını okudum. Türkiye’de şiirin nasıl izlendiği şiirin kendisinden daha keyifli bir konu haline gelmeye başladı. Süreyyya yazısının bir yerinde şiir yıllıklarıyla ilgili şöyle bir not düşmüş:
Bağlantılı bir konu gibi geliyor: şair kadrolarının yılda bir sayımdan geçtiği şiir yıllıkları meselesi. Şiir yıllıkları şiirimizin en geri kafalı olgusu galiba bugün. Şiirde box office yok diye sevinecekken bize başka bir liste mantığı veriyor. “Şiir yıllıklarının aleyhine düşünme, en azından birilerinin şiir dergilerini her yıl kanıtlamaya yarıyorlar” diyen kötümser dostuma hak veremiyorum doğrusu, bana aksine yıllıklarla düşünen bir şiir ortamı kendi düşünmesini baltalıyordur gibi geliyor. Ve Türk şiirinin düşünme ve tartışma dinamizmi sözgelimi Türk öykücülüğünden çok çok daha güçlü ve boyutlu; hiç de öyle bir köşeye sıkışmışlık yok.
Yıllıklarla ilgili Süreyyya’nın her cümlesine katılıyorum; üstelik yazıda geçen “kötümser dost” çok büyük olasılıkla benim, çünkü yıllık hazırlamanın şiirin izlenmesi adına hiç değilse bir emeğin işareti sayılabileceğini düşünüyordum. Yazıyı okuduktan sonra aslında bu yıllıkların hiçbirine ilgi göstermediğimi anımsadım. Kafama dank etti. Dergilerin eki olarak verildiğinde açıp bir okuyorum, daha doğrusu göz atıyorum, çoğunlukla en son sayfalara bakıp U19, U21 ve belki U16 klasmanında kimlerin adının geçtiğini anlamaya çalışıyorum. Çünkü kendi ölçütlerini ortaya koyan her şiir çevresinin ya da şiir eleştirmeninin gençliği ya da genç edebiyatı nasıl kurgulamaya çalıştığı önem taşıyor. Şiir açısından değilse bile şiire nasıl tahakküm kurmak istediklerini anlamak açısından… Bu bile o yıllığa göz atmak için bir heves uyandırmıyor. Bu heyecansız derlemelerin yersizliği konusunda sanırım Süreyyya haklı. Bu yıllıklardan biri elime geçerse tıpkı gazeteleri okuduğum gibi üstünkörü ele alıyorum. En berbat yanları da güncel şiiri bile birkaç dakika içinde eskitmeleri olsa gerek. Acaba bir yıllıkta adı geçtiği için sevinen genç şair kaldı mı? Adı geçmeyenlerin öfkesini de pek anlamıyorum.
Tabi bu yazıda öne sürdüğüm görüşlerin tümü kişisel; belki ileride birileri çıkıp Selçuk Orhan yıllıklar için atıp tutmuştu, ama bakın başbakan bile okuyor artık vb. diyecek. Kahin değilim, bilemem. Ama yıllık çıkardığı için övgü bekleyen ya da yıllığa girdiği için böbürlenen varsa… Ne diyeyim? Ehehehe…
