.

Bir ses duyuldu. Uzayın farklı bir boyutundan çıkagelen ve sanki hiçbir dalga boyuna ait olmayan bir ses. Kimine göre bu ses atmosferi çatlatmış, kimine göre ise dünyayı yörüngesinden oynatmıştı. Bu ses bir kadının ölümüne sebep oldu, bir kadının ise aniden doğurmasına. İnsanlar bu sese bir anlam veremedi, bu sesi “yörüngeden taklalar” olarak anlayan bir kişi vardı fakat bu kişinin nörolojik problemleri var ve hikayemizle de bir alakası yok. Şu anda doktora muayeneye gidiyor. O gidedursun siz onu boş verin, dikkatinizi bu karaktere vermeyin. Sese de fazla takılmayın. Bu sesin hangi ses olduğunu zaten daha sonra anlayacaksınız. Zamanda geriye gidelim ve bu öykünün esas karakteri Terbiye Hanım’a yakından bakalım. Başına gelen onca olaydan sonra artık aklından geçen tek şey keman çalmak. “Jascha Heifetz’den bile daha iyi çalacağım!” demişti o konseri seyrettikten sonra. Garip…

Terbiye Hanımın 75 yaşında olduğunu hesaba katarsak bu iş için hiç de geç kalmış sayılmaz.
Keman olayı şöyle gerçekleşti:
Bir sabah uyandı, yataktan hızla doğruldu ve kendini “Keman çalmalıyım” derken buldu.
Terbiye Hanım ömründe daha önce hiç keman çalmamıştı. Eline kemanının yayını dahi almamıştı. Yayı bırakın sapını bile tutmamıştı. Sapını bırakın çünkü bunların hiçbiri doğru değil. O bunu böyle hatırlıyor. Küçükken başına gelen o üzücü olaya bir göz atalım:
Bir okul müsameresi ve keman çalan küçük bir kız. Herkes ona hayran. Kemanını çalıyor ve alıyor büyük bir alkış. Küçük Terbiye de keman çalan bu küçük kızı hayranlıkla seyrediyor:
“O elindeki şeyden mi çıkarıyor bu sesleri? Nasıl da büyüleyici! Hangi sınıfta bu kız? Acaba onunla arkadaş olabilir miyim? Keman ne kadar da güzel bir şeymiş!”

Kemanı resitalini sona erdiren küçük kız, kemanını bir köşeye bıraktı ve tebrikleri kabul etmeye başladı. Küçük Terbiye ise tebrik etmek için aralarına daldığında önünde biriken kalabalığın arasında kaybolan Kemancı Kız’dan gittikçe daha da uzaklaşıyordu. Sonunda kalabalığın ardında tek gördüğü kızın az önce çaldığı göz alıcı kemandı. Işıldıyordu adeta.
“Acaba ben de çalabilir miyim?”

Küçük Terbiye kemana uzanıyor ve eline geçiriyor sapını. Kemanı nasıl tutacağını dahi bilmiyor: “Böyle mi yoksa şöyle mi tutuyordu? Boynuna yerleştirmişti sanki. Oysa böyle daha rahat çalınmaz mı? Yoksa böyle tutulunca mı daha iyi çalınıyor? Nasıldı ki? Dizime koysam olmaz mı? Gitar gibi de çalınabiliyor mu? Elindeki keman birden yabancı bir güç tarafından kendinden zorla çekilip alındı:
“Ver!”
Küçük Kemancı Kız kemanını geri almak istemişti. Bütünüyle haklıydı elbette. Başkalarının eşyalarına el sürmemeliydik. Onlara dokunmak da doğru değildi. Onları çalmak da. Ve o kemanı çalmak istemişti… Hayır hayır! Elbette o şekilde değil! Kötü bir niyeti yoktu. Küçük kızın kemanı birden elinden çekmesi ona çok dokunmuştu.
Ver!
İşte bu sözcük. Yaşamının geri kalanında bu kelime ona sebebini bilemediği bir huzursuzluk ve derinden bir acı verecekti. Belki de şu anda içindeki keman çalma isteğinin sebebi de budur. Ama kendisi bunu bilemez. Bu olay bulanık bilinçaltı havuzunun yüzeyinde beliren bir pet şişe gibi.
Terbiye hanım az önce müzik aletleri satılan bir dükkâna girdi ve kemanlara bakıyor. Kemanlar çeşit çeşit. Parlıyorlar. Ne kadar da güzeller!
Dükkân sahibine söylediği sözler şunlardı: “Keman almayı düşünüyorum. Hangisini önerirsiniz” Satıcı ona şöyle bir baktı ve sordu:
“İlk defa mı çalacaksınız?”
“Evet ben… Bilmiyorum. İlk defa deneyeceğim”
Aslında bu ikinci deneyişiydi. İlkini sayarsak. Ya da saymayalım. Yok yok, o olayı hiç olmamış kabul edelim. Bu en iyisi.
75 yaşında keman çalmayı öğrenmek isteyen bir hanımefendi! Hiç şaşırmayın. Satıcı da böyle şeylere alışıktı. Geçenlerde 90 yaşlarında bir delikanlı gelmiş ve bir bateri seti satın almıştı. “Sesi sert çıksın!” diyordu. “Yeri göğü inletmek istiyorum”
Öğrenmenin yaşı yoktu, müziğin dili evrenseldi. İlerde uzaylılar dünyamızı yeniden ziyarete geldiklerinde onları görkemli bir müzik töreni ile karşılamalıydık. Bakın biz neler yaptık. Bizi bıraktığınız yerde değiliz. Aynı kalmadık. Değiştik ve güzelleştik. Bu doğanın kanunudur. Bakın müziğimize. Müzik evrenseldir. Siz ne tür müzik yapıyorsunuz? Bizim yaptığımız müzik böyledir. Daha iyisini yapabiliyorsanız çalın da dinleyelim. Elbette bizim müziğimizin hepsi bu değil. Ama bazıları bunlar gibidir. Çıstaklı ve dımdımlı müzikler. Gümgümlüler ve gıygıylılar. Üfürmelilerle tıngırdatmalılar. Sizde neler var? Bizdeki çalgılar bu şekildedir.
Bu şekilde anlaşmalıydık çünkü uzaylılar geldiklerinde bizimle bizim dilimizle konuşmayacaktılar. Üçüncü türden nasıl yakınlaşmamız gerektiğini biliyorduk.
Terbiye Hanım’a dönelim. Kendisinin içinde bir müzik dehası saklıydı sanki. Aslında alakası yok ama böyle davranıyordu. Hayali gıygıylamalar. Panik nöbetlemeleri ve ilham gelmeleri. Mırıldanarak şarkılar terennüm etmeler. Bilmiyorum belki de bu şöyle olmuştur. Genç yaşta ölen bir müzisyenin ruhu yanlışlıkla Terbiye Hanıma kaçmış ve içinde hapsolmuştur. Belki de o çocuksu tavırlarının sebebi yaşlılık değil de budur. Bu konudaki bilgilerimiz sınırlıdır. Bu nedenle bu konuya daha fazla girmiyorum.
Bakın biz bunlardan söz ederken Terbiye Hanım dükkândan ayrılmış bile. Elinde de bir keman çantası. Hangisini satın aldı acaba?
Kırmızı renkli olanı mı yoksa koyu kahve renkli olanı mı? Siyah beyaz çizgilerle bezeli olan mı yoksa Örümcek Adamlı olan mı? Bakalım. Hah evet! Tam da tahmin ettiğim gibi. Kırmızı ve parlak olanı. Tıpkı yıllar önce Küçük Kemancı Kızın çaldığı keman gibi. Hatta aynısı! Farkında bile değil! Hatırlamadığı bir anı şu an zihnini kontrol ediyor. Hahaha! Bilinçaltımız bize oyunlar oynuyor tüm hayat boyu. Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsak mutlu bir çocukluk geçirmemiz gereklidir. Bunu biliyorsunuz. Nasıl başlarsa öyle gider zaten öyle değil mi?
Hayat bizi bazen savurmaya kalkar ve biz direniriz. İşte o rüzgâr var ya, biraz arsızdır. Israrla bizi devirmeye çalışır. Biz çabaladıkça daha şiddetli eser. Biz de ona karşı koyarız ama bu rüzgâr esmekte diretir. Biz de ayakta durmakta diretiriz. Ama duramadığımız zaman yani sendelediğimizde işte o vakit rüzgâr biraz söner gibi davranır. Buna aldanmayın çünkü bu tamamen bir şaşırtmaca. Çünkü rüzgâr daha şiddetli esecek ve biz beklemediğimiz anda bizi yere yapıştıracak ve kahkahayı basacaktır. Çok dikkatli olalım. Zaman geçtikçe rüzgar bize eser ve gürler. Aldırış etmeyelim. Terbiye Hanım’a da rüzgâr esmişti deli deli. İşte o deli deli esen rüzgâr  da Terbiye Hanımın delirmesine sebep olmuştu.
Bu olay şöyle:
Terbiye Hanım’ın deniz subayı bir kocası vardı. Amiral olmayı bekliyordu. Herkes onun amiral olmasını bekliyordu. Daha yeni teğmen olduğu zamanlarda bile açıkça söylemişti bunu. Ben amiral olacağım. Yanlarındaki yeni yetme subay arkadaşları da parlayan beyaz elbiseleriyle kendisiyle dalga geçmemişler, aksine bu kararlılığını büyük bir hayranlıkla karşılamışlardı. Hatta bunu kimse hatırlamıyor ama bebekken onu doğuran ebe kuvöze koyarken “Paşa Kaptan Paşa, çok yaşa!” demişti küçücük bebeğe. İçine mi doğmuş ne? (Dipnot: Belki bazılarınıza önemsiz görünecek ama küçükken bir denizci gibi çizgili bir kıyafetinin olduğunu ve bunu üzerinden hiç çıkarmadığını da belirtelim) Kararlar açıklandığında bir amiral olduğunu öğrenince “Eh, olması gereken de buydu” diye düşünmüştü. Diğer herkes de böyle olmasını bekliyordu.
Derken savaş çıktı.
İşte bunu kimse beklemiyordu.
Savaş başlayınca tüm paşalar acilen karargâhta toplandılar.
“Üzerlerine tüm füzeleri yollayalım!” Bu fikir kara kuvvetleri komutanından gelmişti. Tüm komutanların bu fikre katıldığını öngörürsek iyi bir fikir zannedilebilir. Oysa bu en kötü fikirdi. Küçük bir çocuğu koysak onların yerine daha iyi bir fikir öne sürebilirdi. Füze yollayalım! Bu bir fikir değildi. Bombalayalım. Hayır, bu da değil. Kurşun yağmuru? Hayır. Taş sopa? Olmaaz… İyi de o zaman ne peki? Püfff…
Tüm sorunların çözülmesi için  yapılması gereken tek şey sağlıklı bir iletişimdi. Fakat bu çözümler arasında en çok zekâ gerektireni idi. Zeka ve para ters orantılıdır. İşte bu yüzden savaşlar pahalıya geliyordu.
Düşman ülkelerine girdi ve her yeri sardılar. Gemiler ise kara savaşı olduğu için hiç kıpırdamadan oldukları yere demirlenmiş duruyorlardı. Amiral birkaç fikir öne sürmüştü ama kimse onu dinlememişti: “Gemilerle onları gafil avlayabiliriz!!” Hayır. Hiç duymamış gibiydiler. “Yahu burada eşek mi osuruyor! Dinlesenize!” böyle söylememişti tabi ama içinden aynen böyle düşünmüştü. “O kadar amiral olduk şansıma kara savaşı denk geldi… Ne biçim şansım varmış benim! Ne talihsizmişim!” diye de hayıflanıyordu. “Hey! Gemilerle belki kıyıları bombalarız” diye seslendi. “Hayır” dediler masanın etrafındaki haritaya eğilmişler ve hummalı bir şekilde tartışıyorlardı. Masanın çevresinin biraz gerisinde kalmıştı. Araya girmeye çalışıyor fakat giremiyordu. Sonunda çabalamaktan vazgeçti. Sadece sesleri işitiyordu. Duyduğu ses: “Kuvvetleri birleştirebiliriz. Havadan geliriz ve bombalarla…” “Hah! O taktik işe yaramaz!” diye dikkatlerini çekmeye çalıştı. Bir anda sesleri kesildi. Geri dönüp ona baktılar. Bunu beklemiyordu. Deminden beri onu dinlemiyorlardı. Şimdi mi dinleyecekleri tutmuştu?
“Peki, önerin nedir?” diye sordu başkomutan yakın gözlüklerinin üzerinden meraklı bakışlarını ona yönelterek.
“Şey… Bakın, biraz çekilir de haritayı görmeme izin verirseniz”
İşte o sırada haritaya baktığında ilk başta bunun ne haritası olduğunu anlamakta güçlük çekti. Nerenin neresi olduğunu bir türlü kavrayamıyordu. Hepsi nasıl bilebiliyorlardı? Şu ne ki? Bu nasıl bir haritaydı böyle! Bir şeyi mi kaçırmıştı acaba? Çekilmediler ki göreyim! Bu şekil de ne? Vakit daralıyordu.
“Evet söyleyeceğiniz Amiral. Sizi dinliyoruz”
“Şey…  Şuradan girersek…” diye belli belirsiz bir yeri gösterir gibi yaptı eliyle. Generallerden biri “Saçmalık!” diye sesini yükseltti. Bir başkası: “Mümkün değil. Anında bizi kıstırırlar” dedi geri dönerek. Çenesini ovuşturan Kara kuvvetleri komutanı “Haklı olabilir” dedi. Hatta “Dâhice!” dedi sonradan. Buradan geliriz ve sonra da onları şurada gafil avlarız! Böyle düşündün değil mi? Böyle!” “Evet…” dedi Amiral Bey emin olamayarak tam olarak ne söylendiğini de anlamadan. General onu tebrik etti. Herkesler onu kutladılar. Tebrikler takdirler… Amiral iyice şişindi, kabardı. Yani zaten baştan izin verselerdi konuşmasına bu kadar uzamazdı bu toplantı. Her neyse…
Neticede bu taktik tuttu ve savaş kazanıldı. Madalya da verdiler Amirale.
Terbiye Hanım savaştan muzaffer dönen kocasına mükellef bir sofra kurdu ve gece huzurlu bir uyku uyudular.
Her şey yoluna girdiği o gece rüyasında beyaz bir geyik gördü Terbiye Hanım. Üzerinde de kocası vardı. Sonra kocası geyiğin üzerindeyken geyik tuhaf bir şekilde kişneyerek rengârenk bir şekilde osurdu. Arka ayağının tekini ileriye atılacak bir boğa gibi yere sürtüyordu. Neyse şimdi uzun uzun rüyayı anlatmayacağım. Neticede bu rüya kadının aklına takıldı ve bir rüya yorumcusuna sorması gerektiğine karar verdi. “Bildiğiniz bir Hoca var mı?” diye altın gününde arkadaşlarına bu konuyu açtı. Bir hocanın adresini verdiler. Verilen adrese gitti.
Kapıyı açan kişi bahsi geçen Hoca Efendi idi. Sanki bu adamı daha önceden tanıyordu. Salona geçtiler ve kadın rüyasını anlatmaya başladı. Hoca onu ilgiyle dinliyor ve yüzü rüya anlatılırken şekilden şekle giriyordu. Anlatmasını bitirince Hoca ona dedi ki:
“Bu gördüğün çok hayırlı bir rüyadır”
“Geyik patlıyordu ama hocam” dedi Terbiye hanım.
Kısa bir süre sessiz kalan Hoca: “Patlaması daha da güzel” dedi.
“Öyle mi?”
“Elbette. Patlamasaydı…”
“Evet?”
“O zaman kork işte!”
“Hmm…”
Hoca rüyanın hayra yorulması gerektiğini biliyordu. Korktuğu bir şey daha vardı ki o da bu rüyanın gerçek anlamı şuydu. Kocası ölecek ve boynuzlanacaktı. Sıraları farklı olabilir. Kocasını aldattığı kişi ise bomba gibi patlayarak havaya uçacak ve parçaları her yere saçılacaktı. Bu parçaları da arsız kediler yiyecekti ve kediler bir süre hazımsızlık çekecektiler. İşte bu kadar detaylı bir rüya görmüştü Terbiye Hanım. Ama böyle birşey olabilir miydi ki? Böyle bir kadının kocasını aldatacağını düşünmüyordu. Dürüst ve güvenilir görünüyordu. Çok güzel bir hanımdı. Dudakları da çok güzeldi. Dolgundu. “Başka yere baksam iyi olacak” diye düşündü hoca Efendi.
“Böyle işte”
“Yani diyorsunuz ki bu rüya iyidir”
“Evet evet”
“Teşekkürler Hoca efendi çok korkmuştum. İçime bir kurt düşmüştü”
“Yok yok”
“Size ne kadar vermem gerekiyor?
“Ne ne kadar?”
“Ücret?
“Aman efendim ben böyle şeylerden ücret almıyorum” dedi.
“Ne kadar iyi bir insan” diye düşündü Terbiye hanım.
“Ne kadar güzel gözleri var” diye düşündü Hoca Efendi. Gözüne uzun uzun baktığını fark edince gözünü hemen aşağıda bir noktaya kaydırdı ve istemeyerek gördüğü şeyi söyledi:
“Gözünüzün altında kiprik var”
Hoca eliyle kendi yüzünde varmış gibi kirpiği savuşturur bir hareket yaptı. Kadın adamın yaptığını taklit etmeye çalıştı.
“Hayır, orda değil. Diğer tarafta. Hayır. Şurada. Hayır, gitmedi” Hoca Efendi kirpiği almak için eliyle kadının tenine dokundu. Göz göze geldiler.
Hoca Efendi olacakların farkına varmıştı. Çıkmaz sokağa son sürat girilmişti. Birbirlerine tutkuyla sarıldılar. Ateşli bir birliktelik oldu.
Bu olaydan sonra Hoca Efendi başına gelecekleri biliyordu. Havaya uçacaktı. Ve kediler. Fakat nasıl?

Hoca Efendi ile Terbiye Hanım uzun zamandır birliktelerdi. Amiral Bey, karısının savaştan sonra kendisinden uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Ama bunun toplumun içinde bulunduğu bunalımdan kaynaklandığını düşünüyordu. Savaş kazanılmıştı fakat savaşta harcanan onca paranın yükü vatandaşın cebinden çıkarılıyordu. Vatandaşın biri donunu çıkarıp: “Bir bu kaldı! Bunu da alın!” diyerek sarayın önünde eylem yapmıştı. Donu da aldılar.

Amma velakin bu gelişmelerin hiçbiri Amiral ’in umurunda bile değildi. Karısının, kendisi savaştan döndüğündeki neşesi yoktu. Yaptığı yemeklerin tadı kötüleşmişti. Ona şaka yapmak ya da yakınlaşmak istediğinde, tıpkı o savaş toplantısı masasında kendini dışlayan diğer generallerin arasında hissettiği gibi hissediyordu.
Durum ortadaydı, karısı onu önemsemiyor ve onunla ilgilenmiyordu artık. Acaba başka biri mi vardı? Meraklanmaya başladı. İstihbarat şefi arkadaşıydı, onunla irtibata geçti ve karısını takip ettirmeye başladı.
İstihbarat Şefi bu haberi ona üzülerek verdi. Karısı kendini genç bir adamla aldatıyordu. Bunu size söylemedim. Hoca aslında bayağı genç biriydi. Kadının ise yaşlılığına denk gelmişti bu olay. Diyelim ki hoca 33 yaşında kadın da 53 yaşında olsun. Nasıl sizce? Evet evet… İşte bu yüzden söylemedim ben de.
Bu olayı öğrenen Amiral öfke krizleri geçirmeye başladı:
“Evi neredeymiş bu O.Ç.nun?”
“Tam burada”
“Hm… Ben ne yapacağımı biliyorum!”
Amiralin emekli olmasına bir hafta vardı. Halen sözü geçerli bir komutandı. Adamla kadının buluştukları ev sahile yakın olduğu için gemilerle yapılan bombardıman hedefe tam isabet edecekti.
Bu olayın olacağı gün kadının içini huzursuz eden bir şeyler vardı. Her zaman buluştukları saatte Hoca’nın evine gitti. Önce beraber oldular. Sonra “Oturalım, seninle konuşacaklarım var” dedi. Ağlayarak artık kocasıyla beraber olmak istediğini ve buna bir son vermeleri gerektiğini söyledi. Hoca aynı zamanda büyücü olduğu için “Gidemez. Onu bağlama büyüsü ile bağlarım! Köçertme magisiyle ile kendimin ederim. Hiç bir yere gidemez!” diye düşünüyordu öfkeyle. Ama kadın gitmişti. Hoca yapayalnız kalmıştı. Pencereyi açıp bir sigara yaktı. Gittiğin yerden gelir hasretinin özü. Yangınlığımın ateşinden közümün yarası falan diye içinden dizeler geçirirken: “O da ne öyle?”
Bir ışık görmüştü Hoca efendi. Gittikçe büyüyen bir aydınlık. Acaba çektiği acıların sonunda bir aydınlanma mı yaşıyordu? Işık yaklaştı… Yaklaştı… Ve her yer aydınlandı. Sanki havada uçuyor ve ısınıyordu. Sonra her şey karardı. Kötü bir şey mi olmuştu? Yoksa iyi bir şey mi? O da biliyordu ki bir zamandan sonra hiçbir şey daha iyi olmazdı.

Terbiye Hanım kocasına gidiyordu. Onu ne kadar çok özlediğini düşünüyordu. Ona daha önce yapmadığı kadar güzel bir yemek yapacaktı. Eskisi gibi olacaktı her şey. Döndüğünde kocasının cansız bedeni ile karşılaştı. Kocası saldırı emrini verirken kendi için kararı da çok önceden almıştı. Askeri mahkemede yargılanmak yerine kendi infazına karar vermişti.

Amiral için görkemli bir cenaze töreni yapılmadı. Çünkü olayın iç yüzünü herkes öğrenmişti. İstihbarat şefi ağzı sıkı biri değildi. Onun yüzünden ülke sırlarının çoğu sokaktaki çocukların ağzında birer tekerlemeydi:

Petrol kuyularını kapattırdık ki kimse bize saldırmasın.
O kuyularda galon galon petrol vardır.
Ve biz petrollerimizi saklarız.
Ülkemizin petrollerini
Ki artık bize saldırmasınlar.
Bize hiç bulaşmasınlar.

Terbiye Hanım bu olaydan sonra aklını kaçırdı.
“Keşke o rüyayı görmeseydim.  Keşke Kenan’la hiç tanışmasaydım. Bu arada Kenan, hocanın adıydı. Hocanın tam adı Kenan Poray Binparça idi. Soy isimlerimize gizlenen kader şakaları… Pek de komik sayılmazlardı…

Terbiye Hanım hakkında bir sürü söylenti yayıldı. Hatta sokakta oynayan çocukların tekerlemeleri… Bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu Terbiye Hanımın bozuk olan psikolojisini daha da kötü etkiledi. Bir kadının kalbinin götürdüğü yere gitmesine toplum neden sıcak bakmıyordu?
Terbiye Hanım yaşadığı ülkeyi değiştirdi. Tüm bu olaylar unutulana kadar yurtdışında yaşayacaktı. Kendine bir ev tuttu. Manzarası güzeldi. Parka bakan huzurlu bir sokaktaydı. Ara sıra kocası rüyalarına beyazlar içinde geliyordu. Kenan da geliyordu bazen ama tek parça halinde değil.

Unuttuğumuz bir şey var. Terbiye Hanım keman çalmak istiyordu. Öyle değil mi? Bunu ölesiye istiyordu. Kemanı satın alınca direkt eve koştu. Kemanı eline aldı ve bir ses çıkardı. Bu ses keman icat edildiğinden bu yana bir kemandan çıkarılmış en kötü sesti. Bu sesi duyunca Terbiye Hanım fenalaştı. Olduğu yere yığıldı ve öylece kaldı.  Yaşlı kalbi buna fazla dayanamadı ve öldü.
Keman da Kenan da ona uğurlu gelmemişti.
Öldükten sonra öbür dünyaya gittiğindeki yerde dolaşıyordu. Buraya daha önce gelmiş gibiydi. Sanki şu anı daha önceden yaşamıştı. Ve garip bir şekilde tüm yaşamı boyunca başına gelen herşeyi hatırlıyordu.
Orada bulunan iki kişi vardı. Daha sonra bu kişilerin  Kenan Hoca ve Amiral Beyefendi olduklarını fark etti. Ona üç soru sordular.
“Hayatta en çok kimi sevdin?”
İkisine de bakarak emin olamıyordu. “İkinizi de birden sevdim” diye cevap verdi. Bu koca bir yalandı. Sevdiği tek bir kişi olmuştu tüm yaşamı boyunca. O da kendisiydi. Tıpkı diğer birçok insan gibi.
İkinci hayati soruya geçtiler.
“Keman çalabiliyor musun?”
Bunun tuzak bir soru olduğunu düşündü. “Hayır dersem başıma çok kötü şeyler gelebilir” diye düşünüyordu.
“Evet” diye cevapladı, “Keman çalabiliyorum. Fakat çaldığım zaman ses o kadar iyi çıkmayabiliyor”
Bu doğru bir cevap sayılmazdı ama yanlış da değildi.
“Peki, son bir sorumuz var”
“Evet?”
Küçük iki çocuk çıktı adamların arasından. Bu Küçük Kemancı Kız ile kendi küçüklüğü idi.
“Sorunuz nedir?”
“Vereceğin tercihe göre bir hayat yaşayacaksın. İçlerinden hangisinin yerinde olmak istersin?”
Kadın bu soru karşısında afalladı. Keman çalabilen kızın yerinde olmayı çok istiyordu. Fakat şunu da iyi biliyordu ki eğer küçük kızı seçerse bir daha asla kendisi olamayacaktı. Mutlu olmak için kendinden vazgeçmesi gerekiyordu. Yeni bir hayata başlamak için başka biri olması gerekiyordu… Kadın bu soruya verilebilecek en doğru cevabı vererek sonsuzluğun koridorlarındaki yoluna devam etti…

 

, 22 Kasım
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi