.

Zombi sinemasını biraz geç keşfettiğimi itiraf edeyim. Filmlerde görünen zombi diye bir şey olduğundan haberim vardı, ama bunu uzun süre korku sinemasının en pespaye türü diye bellemiştim ve bir tanesini de alıp izlemeye tenezzül etmemiştim.

Heyhat, ne kadar da yanılmışım!

George A. Romero klasiği “Ölülerin Şafağı”nın yeniden çevrimini izledikten sonra olaya bakışım tümden değişti. Gördüm ki, ticari sinemanın içinde kendine yer bulabilmiş, ticari sinema anlayışına tümüyle ters, neredeyse “devrimci” bir alt tür ile karşı karşıyayız.

Zombi filmi klişeleri gerçekten de ticari sinema klişeleriyle neredeyse taban tabana zıttır. Mutlu son yoktur. Olup bitenin mantıklı bir açıklaması ve çözümü yoktur. Senaryoların ikinci dönüm noktası yoktur. İlk dönüm noktası zombilerin ortaya çıkıp herkesi yemeye başlamalarıdır, ve film herkesin yenmesiyle son bulur. Bu gidişatı tersine çevirecek bir olay olmaz. Zombi filmleri kıyamet senaryosudur, üstelik alegorik olarak en gerçekçi kıyamet senaryosudur: İnsanlık birbirini yiyerek son bulacaktır.

Zombi filmlerindeki şiddet, sinemada eşi bulunmayacak kadar vahşi ve etseldir. Zombiler, vampirler gibi kurbanlarının boynuna öpücük kondurur gibi şahdamarından kan çeken zarif canavarlar değillerdir. Onlar karın deşip bağırsak yerler. Beyinleri, yamyamlık arzusu dışında tümüyle sıfırlanmış gibidir, plansız hareket ederler. İnsana ve insanlığa ait yüceltilen ne kadar kavram varsa hepsinden yoksundurlar.

Zombilerin en korkunç yanı ise kitle halinde olmalarıdır. Tek bir zombinin bir hükmü yoktur. Onlar her yanı sarmış haldedir, giderek çoğalmaktadırlar. Sartre’ın “cehennem başkalarıdır” sözünün vücut bulmuş halidirler. Her yandan üzerine gelen ve seni yemekten başka bir şey düşünmeyen linççi kalabalıktırlar.

Klişeler bu kadar sıkı olmasına rağmen, tür açısından meşrebi geniştir. “Shaun of the Dead” ve “Zombieland” gibi parodiler de, teknik olarak zombi filmi olmasalar da “28 Gün Sonra” ve “28 Hafta Sonra” gibi tüyler ürpertici korku filmleri de (“Resident Evil” gibi densizlikleri bir kenara bırakırsak) aynı klişelere riayet ederler. Klişeler devrimci olunca, klişeleri yıkmak değil onlara riayet etmek devrimci tavır oluyor galiba.

Türkiye’nin ilk zombi filmi diye lanse edilen “Ada”ya çekinerek gittim ama doğrusu beklediğimden çok fazlasını buldum. Türün gerçek hayranları olduğu her hallerinden anlaşılan Murat Emir Eren ve Talip Ertürk’ün cinéma vérité tarzında çektikleri ve iki yıl önce kaybettiğimiz, fantastik film connaisseur‘ü Metin Demirhan’a ithaf ettikleri film, gerçekçiliğini sadece tarzından almıyor. Karakterlerin bu tanımlayamadıkları felaket karşısındaki, film karakterlerinden beklenmeyecek gerzeklikleri çok inandırıcı. Komik olmak için hiçbir özel çaba göze çarpmadığı halde film gerçekten çok komik. Ama “Shaun of the Dead” tarzı bir zombi parodisi de sanmayın, bir zombi filminden bekleyeceğiniz dehşet de filmde fazlasıyla var.

Kaçırmayın, kaçıranı da sevmeyin.

, 6 Şubat
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi