Birbirine yaklaşan iki ada
ve boğdukları deniz için,
üç kez bravo
giriş, gelişme, sonuç…

her şey kendi kalbine ilerler.

saksıdan yolunduğunda çiçek olmak kaybolmaz

bunu sana neden anlattım şimdi,

ben de bilmiyorum.

ömrünün buralarını iyi hatırlamak istiyorsan şimdi unut

teninde portakal kabukları yak, içine yayılsın

bastır bu kokuyu ve tümünü sevmek için şimdi bırak

sinekliğe çarpıyor sinek, girmiyor içeri, ama kuşlar da

buna kendini korumak diyorlar, buraya bir ağaç çiz hemen

artık kalkabiliriz.

patlıcan közlemekten ve yoğurt mayalamaktan geliyor olabilirdim

tozları almamaktan ya da kavanozu uzatmaktan sana, açılmayan

kırlent nedir bilmem ama onu yapmaktan filan ve daha nice evcil şeylerden

söz etmeye vakit kalmadı, vahşi hayvanlarını beslemekten kalbimizin

meyvelerin mevsimini karıştırıyorum, neden böyle bu çağ

buraya bir takvim yaprağı çiz hemen

artık koparabiliriz.

yıllarca eğitimini aldım annemden, ok fırlatmanın

bacaklarını kapatarak oturmanın tarihini anlatabilirim

çiçek açmazlığı, maya tutmazlığı

ilk çeyizinin özenle yazılmış bir yemek tarifi defteri oluşunu

herkesten özenle saklamak gerektiği sırrını sana açabilirim.

buraya bir davetiye çiz hemen, mutluyuz

artık evlenmiyoruz.

akşam olduğunda, güneşliği çekiyoruz, bu çok tuhaf tekrarlayalım

akşam olduğunda güneşliği çekiyoruz, kornişin sonunda

benim şiir yazdığım bir kâğıt duruyor, stop!

neremizden yaralıysak, oramızla tutunuyoruz ya hayata

birbirimize ellerimizi uzattığımızda ismimizi söylemenin anlamsızlığı

bunu buradan anlıyorum en çok.

buraya bir kalp çiz hemen, çok mühim

artık alışık değilim.

içimde kıpırdayan şeyin kıyısında otursaydın

tüm bunları anlayabilirdin

artık Oralı değilim.

aklımda  bir tek bu kaldı:
Ne kadar hızlı geçiyoruz üzerinden her şeyin
ne kadar yavaş geçiyorlar içimizden.

 

 

CHP Yalova milletvekili Muharrem İnce genel başkanlığa talip oldu, bildiğiniz gibi. Çok donanımlı olmamasına rağmen son derece hırslı bir politikacı, bu girişimin sinyallerini önceden de vermişti. Böyle bir çıkışta bulunmasının gerekçesi olarak da “Kılıçdaroğlu yapamadı, ben yaparım” şeklinde özetlenebilecek bir argümanı var. Bu konuda güvendiği özellikleri ise kavgacı, polemikçi ve biraz da bol keseden atıcı olmasından başka bir şey değil anladığım kadarıyla.

Burada alfa erkeği meselesine kısa bir dönüş yapmak istiyorum. İki önceki yazıda, yazıyı fazla uzatmama gayesiyle, potansiyel yanlış anlaşılmalara zemin hazırlamışım farkında olmadan. Hem ona biraz açıklık getirmek için, hem de oradaki mesele, bu yeni gelişmeyle son derece örtüştüğü için…

Güce ve güçlüye tapınma hamurumuzda var demiştim. Bunun nedeni, bir tartışılmaz lider ve ona itaat eden kitleden oluşan hiyerarşik organizasyonun son derece etkili bir yapı olmasıdır. Öyle ki, şimdiye kadar daha etkilisi keşfedilmiş değil. Herkesin yararına çalışmasını istediğimiz devlet, sendika ya da apartman yönetimi gibi örgütlenmelerde dahi, pratik nedenlerden ötürü, bir başkan seçip işleri onun yürütmesini bekliyoruz. O başkanın, temsil ettiği kitleye hesap vermek durumunda olması, ya da tekrar seçilmek için kitleyi ikna etmek zorunda olması, salt organizasyonun etkinliği açısından baktığımızda, aslında bir zaaftan başka bir şey değildir. Şartlar sertleştiğinde, örgütün etkinliği bir ölüm-kalım meselesi haline geldiğinde, sorgulanmayan lider, hesap veren lidere ağır basar. Daha doğrusu, liderini sorgulamayan, liderine tapınan örgüt; liderin konumunu tartışma konusu yapan örgüte ağır basar. O yüzden tapınılan büyük lider, başlıbaşına çekici bir şeydir, güzel bir kadının (ya da erkeğin), lezzetli bir yemeğin çekici oluşundan farksız bir şekilde.

Öte yandan, lider sorgulanamaz olduğunda, başlangıçta o pozisyonda olmasının gerekçesinden, yani herkesin ortak çıkarını temsil etme ilkesinden sapması an meselesidir. Aynı zamanda, sorgulanamaz konumunu sürdürebilmek için, kendisini sorgulamaya kalkanları imha etmeye yönelmesi de öyle. O yüzden modern demokrasiler, hem işlerin etkin bir şekilde yürümesini, hem de ortak çıkarların temsil edilebilmesini sağlamak için çok karmaşık yapılara yönelmişlerdir. Problem karmaşık olduğu için çözüm de karmaşıktır. Karmaşık olduğu için naziktir. Ama diğerinin çözmek için hiç uğraşmadığı meseleleri çözdüğü için vazgeçilmezdir.

Tayyip Erdoğan’ın kitlesinin önemli bir kısmının, temsil ettiği dünya görüşü veya partisinin ilkelerinden tamamen bağımsız olarak, sadece onun şahsına yönelik bir bağlılıkla davrandığı çok açık. Oysa liderin kendisinde, onun bu derece tapınılacak bir insan olmasını haklı çıkaracak özellikler yok. Ne çok zeki, ne de çok bilgili olduğu söylenebilir. Siyasete yeni bir bakış getirmişliği, yeni bir ideoloji kurmuşluğu da yok. Müzmin popülist sağcı politikanın yeni bir örneğini temsil ediyor sadece. Tek özelliği bir güç sembolü olması. Alfa erkeği yakıştırması bu yüzden.

Tabii ki bu durumun, Erdoğan’ın ve partisinin yıllardır iktidarda olmasının açıklaması olduğunu iddia etmiyorum. Çok daha karmaşık nedenleri vardır büyük ihtimal ve o konularda çok da ahkâm kesecek durumda değilim. Şu kadarını söyleyebiliriz sanırım; temel nedenlerden biri, çağımızın şartları bakımından, AKP’nin siyasi yelpazenin ortasını temsil etmesidir. Özellikle Kürt sorunu açısından belirgin bir pozisyon bu. Karşısında, toplamda sayıca aynı düzeyde, hatta çoğu zaman daha fazla da olsa, asla aynı çatı altında toplanamayacak bir muhalefet var. AKP ortada duruyor, muhalefet iki yanına dağılmış.

Muharrem İnce’nin şiddetle karşı çıktığı; cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adayı projesi, aslında muhalefetin, bu orta pozisyona talip olmasıydı. Gösterdikleri aday, başka şartlar altında rahatlıkla AKP’nin adayı da olabilirdi, kimliği ve kişiliğiyle o tabana daha yakın biriydi. CHP’nin ve MHP’nin, toplumun üzerinde uzlaşabileceği aday olarak aklına gelen en iyi fikrin, ikisinden de daha çok AKP tabanına yakın birisi olması ilginç. Ama Türkiye’nin gerçeklerini kavramış olmaları açısından olumlu bir şey. Çünkü Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, dolayısıyla iktidarın otoriterleşme eğilimini engellemek için daha iyi bir fikir yoktu. Eğer daha düzgün işletilebilseydi belki başarılı olabilirdi. Dini veya geleneksel pozisyonu gereği AKP kitlesinin içinde yer alan, ama Erdoğan’ın nobranlığından rahatsız olan bir kesim olduğunu varsaydılar ve onları kendi taraflarına çekmek istediler. Ama alfa erkeği dinamikleri baskın çıktı, proje işlemedi.

Muharrem İnce’nin ise daha iyi bir fikri var. O siyasi yelpazenin ortasındaki pozisyona değil, doğrudan alfa erkeği pozisyonuna talip. Siyasi görüşü belirsiz, ulusalcı gibi, ama tam da değil. Zaten o konulardan bahsetmekten de pek hoşlanmıyor, kendisinden bahsetmekten hoşlanıyor. Ben yaparım, diyor. Kendisinin umut vaat ettiğini söylüyor (bu lafı birinin kendisi için kullandığını da ilk kez duydum bu arada). Erdoğan’ın üslubunu aynen benimsiyor. Erdoğan’a aynı şekilde cevap vermek gerek, diyor. Her an kavga edecek gibi, sürekli sinirli, iddialı, hırslı. Partiyi tek başına iktidara taşıyacağına dair atıp tutuyor.

Ama gözden kaçırdığı bir şey var. İktidar yolundaki rakibine karşı her ne kadar yaş avantajı olsa da, rakibinin de 1,90′a yakın boyu var ve en son halı saha maçında da gösterdiği üzere, gücü kuvveti de gayet yerinde. Yani teke tekte onu her koşulda haşat eder. Bunu da dikkate almasında fayda var.

Böyle ciddi siyasi içerikli bir yazıyı böyle ebleh bir yorumla bağlamak da bir tuhaf oldu tabii, ama derdimin anlaşıldığını tahmin ediyorum. Siteyi de son zamanlarda fazla meşgul ettim, Bahadır Cüneyt’e ayıp oldu. Şimdilik bu kadar… Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin dizlerinden öperim.

sendrom

 

Keloğlan Sendromu:

Kökeni dermatolojik efsanelere dayanmakta olup, en az iki kişilik sosyal gruplar için söz konusudur.Kimi durum veya zamanlarda en belirgin, en önde, en dikkat çekici soru cevabı en az bilinendir. Sendrom; (her ne kadar bahsedilen sorunun içeriği özel hayatın gizliliğini ihlal edebilecekse de) bu içeriğin hiç gündeme gelmemiş olması, bunun sürdürülmesi halidir.

Yedi Cüceler Sendromu:

Bazı kimseler belli dostlarıyla veya çalışma ekipleriyle öyle bütünleşirler ki, yalnız olduklarında ciddiye alınmazlar. Her zaman birlikte göründükleri bir yere tek başlarına gittiklerinde tanınmama durumuyla karşılaşabilir, üçüncü şahıslara yapılan ziyaretler esnasında Hoşgeldin yerine Seninkiler nerede? sorusuna muhatap olabilirler.

Hansel ve Gretel Sendromu:

Günlük hayattaki birçok söylem veya eylem insanları yemeye, (insanların birbirini yemesi değil) daha çok yemeye ve daha çok yiyebilmek için yeni yöntemler araştırmaya özendirir. Gıda tüketmek söz konusu olduğunda sonuçlarına katlanmak kavramı bile tatlandırıcılarla renklendirilir.

Açıl Susam Açıl Sendromu:

Bilindiği gibi Ali Baba’nın patlattığı mağara zulasının kapısı açılır-kapanır bir kayadır ve gerçekçi olmak gerekirse tahin elde etmekte kullanılamaz. Çocukların daha sık muzdarip olduğu bu sendrom kimyasal, biyolojik veya fiziksel açıdan hiçbir benzerliği olmayan iki şey arasında yerleşmiş terim-nesne, terim-eylem ilişkilerinden kaynaklanan hayata dair güvensizlik duygusu olarak özetlenebilir. Örneğin; Anadolu’da bazı yerlerde kadınların hamur açma işine “yazmak” adını vermiş olmaları çocukların zihin dünyasında karşılığını bulmakta zorlanır.

Rapunzel (Marul) Sendromu:

Romantik veya estetik sayılan her şeyin vejetaryen (burada etimolojik bir espriyle sebze bilimi anlamında kullanılmıştır) bir arka planı olabilir. Bu öğrenildiğinde kişide duygusal motivasyonsuzluk su yüzüne çıkar. Bilindiği gibi Rapunzel’in kaderi annesinin çaldığı marulların etik neticeleriyle şekillenmiştir. Süresi bilinmeyen esaretin biricik açıklaması besin değeri (tarımsal masrafıyla kıyaslandığında) oldukça düşük yeşilliktir.

Çiçeği burnunda Ateizm Derneği, Nihat Hatipoğlu’nu mahkemeye vermeye hazırlanıyormuş, ateistlerin en büyük babasının Şeytan olduğuna dair sözleri nedeniyle. Söz konusu konuşmayı dinledim. Bence davalık bir durum yok. Bunlar çok tehlikeli sözler ve dışarıdan bakınca nefret söylemi gibi duruyor, orası doğru. Ama konuşmayı dinleyince Hatipoğlu’nun bu sözleri öfke ve nefretle değil adeta şefkatle söylüyor olduğunu görüyorsunuz. Sizi hor görmüyoruz, sizi ciddiye alıyoruz, iyi insanlarsınız, diyor. O da iyi bir insan belli ki. Ateistlere karşı nefreti körüklemek gibi bir kastı yok. Ama her nasılsa, Allah’a inanmayanların, aynı kitabın daha silik bir karakteri olan Şeytan’ın varlığına inanabileceği gibi bir fikre kapılmış. Burada ciddi bir sorunumuz var, ama nefret sorunundan çok, idrak sorunu gibi görünüyor.

Aynı konuşmadaki başka bir söz ayrıca dikkatimi çekti, o bizi bir yere götürebilir belki. Her şey Allah’ın varlığının delilidir, diyor. Her şey… Bu söze karşı şu sorunun sorulması doğaldır: Bu her şeyden bazıları, şimdi olduğundan farklı olarak, nasıl olsaydı, Allah’ın varlığının delili sayılamazlardı? Bu soru bir anlam ifade ediyor mu, bilmiyorum. Bir örnekle renklendirelim. Bir keresinde, dini içerikli bir konuşmada, şöyle bir şey duymuştum: Milyarlarca kar tanesi var ve her biri birbirinden farklı. Bu bile tek başına onları yaratan bir Tanrı olduğunun kanıtıdır. Peki, acaba bütün kar taneleri birbirinin aynısı olsaydı ne olacaktı? Hiç şüphe yok ki yine Tanrı’nın varlığının kanıtı olacaklardı.

Sayın Hatipoğlu’ndan bu sözü açıklamasını istesek şöyle diyeceğini tahmin ediyorum: Şu ağaçlara, kuşlara, böceklere, gezegenlere, yıldızlara bakın. Bütün bunlar kendi kendine oluşmuş olabilir mi? Olamaz. Demek ki bütün bunları yaratan, her şeye kadir, her şeyi bilen büyük bir güç vardır. Tamam da giriş bölümünden doğrudan sonuca atlamış olmuyor muyuz? Bunun bir de gelişme bölümü olmalıydı, bir mantık zinciri, bir neden-sonuç ilişkileri silsilesi… İnancını kendine bu şekilde doğrulayan kişiler, burada gelişme bölümünün eksik olduğunu göremiyorlar. Çünkü Allah’ın varlığının kanıtı olarak gördükleri şey, kendi inançlarından başka bir şey değil. Allah vardır, çünkü olmaması düşünülemez. Neden düşünülemez? Çünkü vardır. Burada bir döngüye giriyoruz.

IMG_3240sYanda resmi olan kitabı geçen yıl sahaflar festivalinde görmüştüm. İçeriğini az çok tahmin etsem de başlık o kadar çekiciydi ki almadan edemedim. Giriş bölümünden aşağıdaki paragrafı aktarmak istiyorum:

“Allah’ı isbat edebilecek bir yol varsa, o da Kelâm ilmidir. Zira ilmi Kelâm, ilmin ve felsefenin bir neticeye bağlıyamadığı Allah ve Ruh gibi meselelerle meşgul olur. Filozoflar gibi aklî melekelere değil, İslamî esaslara uymak mecburiyetindedir. Çünkü aklın durduğu yerde felsefe de durur, dini bilgiler başlar. Aklımızın ermediği mevzuları bize din öğretir.”

Yani, Allah’ın varlığını ispatlamak için başvuracağımız kaynak, Allah’ın varlığına inanç üzerine kurulmuş İslam dininin esaslarıdır. Kendisi de bir tıp doktoru, yani bir bilim insanı olan Halim Bilsel, başka herhangi bir konuda bir öğrencisi böyle bir ispatla karşısına çıksaydı, ispatlamaya çalıştığı şeyi veri olarak kabul ettiği için bu ispatın geçersiz olduğunu söylerdi. Ama söz konusu olan Allah inancı olunca mantık ekseni kaymış. Kitap, adından da anlaşılacağı gibi, tümüyle Allah’ın varlığını kanıtlamak için yazılmış ve yazar kitap boyunca tekrar tekrar kendi inancını kanıt olarak sunuyor.

Allah’a inanan bir kişi için Allah’ın varlığının kesin bir gerçek olmasında yadırganacak bir şey yok. Zaten inancın anlamı budur. Ama herkes, kendisinin bir şeye inanıyor olmasının, o şeyin gerçek olduğunun kanıtı sayılamayacağının farkına varmalıdır. Çünkü kanıt dediğimiz şey nesnel olmalıdır, kişisel bir inanç kanıt olamaz. Kişi, bunu anlamadığı sürece, kendi inancını paylaşmayan kişilerin de var olabileceğini ve onların inancının veya inançsızlığının da aynı derecede saygıdeğer olduğunu kabul etmesi de mümkün olmayacak. Nihat Hatipoğlu’nun pozisyonunun bu olduğunu aynı konuşmadan anlıyoruz. Ateistlerin aslında ateist olmadığını, içten içe hepsinin Allah’ın var olduğunu bildiğini söylüyor. Dr. Halim Bilsel de aynı kafada, ateistlerin de Allah’ın varlığını hissettikleri ama Allah’ın nasıl bir şey olduğunu tasavvur edemedikleri için inkâr yoluna saptıkları gibi bir iddia da var kitabının bir yerinde.

Kendi inancını kanıt olarak görmekle, ateistlerin var olduğunu ve gerçekten ateist olduğunu idrak edememek arasında net bir bağlantı var bana göre. İnanç ile kimsenin inkâr edemeyeceği bariz gerçek arasındaki ayrımı kaybetmekle ilgili bir durum. Bu ikisi sizin bakış açınızdan aynı şey olabilir, ama buna inanç demeye devam ediyorsanız, başka birisi için öyle olmayabileceğini de kavrayabiliyor olmanız gerekir.

Dr. Halim Bilsel kitabında Allah’ın varlığının kanıtlarını maddeler halinde sıralıyor. O maddelerden birisi de şöyle:

“Hazreti Âdem’den beri dünya yüzüne ne kadar peygamber gelmiş ise hepsi de eshabına ve etbaına Allah’ın varlığını ve birliğini söylemişler. Peygamberlerin sözlerine hiç şüphe etmeden inanmak lâzımdır. Çünkü onlar, Allah’ın emrine uymaya mecburdurlar, yalan söyliyemezler.”

Anlatmaya çalıştığım mantık hatasının mükemmel bir örneği… Eğer bu size mantıklı ve geçerli bir kanıt gibi görünüyorsa, hiçbir zaman anlaşamayacağız demektir.

Ne mutlu ki, başka hiçbir konuda anlaşamasak bile, en sonunda hangi noktada buluşabileceğimiz Kuran’da yazıyor; müslümanların kâfirlere karşı nasıl bir tutum takınması gerektiğini anlatan Kâfirun suresinde: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

1989’un bir kış gecesi, Galatasaray yatakhanesindeki demir dolaplardan birinin üzerinde bir çocuk duruyordu.
Adeta tünemişti oraya. Siyah eşofmanları vardı, ayakları çıplaktı. Ay ışığında kocaman ve garip bir kuşa benziyordu. Uyuyan arkadaşlarına hiç bakmadığı bir açıdan bakıyordu.
Yaptığını biraz komik buluyordu. Ama her günkü hayatını farklı bir yerden izlemenin tadını çıkarmaktaydı.
Bugüne kadar kimseye söylemediği bu işi ona yaptıran, birkaç saat önce Emek Sineması’nda izlediği filmdi.
Filmdeki edebiyat öğretmeni öğrencileri masasının üzerine çıkarmış, sınıfa hiç bakmadıkları bir açıdan bakmaya zorlamıştı.
Sanki “Hayat işte böyledir” demişti. “Bakış açınızı değiştirirseniz birden yepyeni bir yer olur.”
Düşünüyorum da, Robin Williams’ın canlandırdığı o öğretmen, ilk edebiyat öğretmenimmiş. Hatta onu aklımda efsane Türkçe öğretmenimiz Öncel Tunçay ile karşılaştırmışım.
Keating de Öncel Hoca gibiydi. Sevmiyordu hayatı ve sanatı klişelerin içine tıkıştırmayı.
İkisi de edebiyatın maydanozlu laflar etmenin çok ötesinde bir şey olduğu konusunda hemfikirdiler.
Öncel Hoca’nın Nâzım sevgisi gibi, Keating de Whitman’ın şiirine hayrandı. “Hey reis, koca reis!”
“Boş verin size söylenenlere!” diyordu filmdeki öğrencilere ve bize. “Sözcükler ve fikirler hayatı değiştirebilir!”
80 kuşağı çocukları için bu sözler çok önemliydi. Dünyanın “değiştirilebilir” bir şey olduğunu çoğumuz ilk kez duyuyorduk.
Şiirin “güzel söz söyleme sanatı” falan değil, kozmik bir algılayış ve ifade ediş biçimi olduğu dank ediyordu kafamıza. Bu yüzden “Ölü Ozanlar Derneği” bizim kuşağımız üzerinde derin izler bıraktı.
Tabii “bizim kuşak” derken okumaya-yazmaya az buçuk meraklı olanlardan bahsediyorum.
Pazar günü oy kullanan akranlarımızın çoğu pekâlâ böyle bir filmin varlığından habersiz ya da hatırlamıyor olabilir.
Hatırlayanlar, Robin Williams’ın ani ölümüne herhalde bir başka üzüldü. Sanki edebiyat hocamız John Keating’i yitirdik.
Eminim gökyüzündeki dernekte onu karşılamıştır ölü ozanlar. Whitman’dan Cansever’e, Oktay Rifat’tan Baudelaire’e, Füruğ’dan Ungaretti’ye…
Yatakhanedeki demir dolabın üzerine tünemiş çocuksa hâlâ orada duruyor. Uzay-zamanın jeodezik çizgilerinde, hareketsiz.
Hem dün kadar yakın hem de artık uzanamayacağım kadar uzak.
Kulak verirsek, mırıldandığını duyarız belki. “Oy reis, koca reis. Alnımızın akıyla döndük seferden. Savuşturup onca belâ, onca fırtınayı, sonunda muradına erdin.”

Tayyip Erdoğan’ın son yıllarda “millet” ve “milli” gibi kavramlara dört elle sarılmış olması epeydir dikkatimi çekiyordu. Tabii ki her sağcı politikacı, anlamının muğlaklığından ötürü millet lafını sever, onun üzerine inşa etmeye çalıştıkları hayaller alemine iyi bir zemin hazırladığı için olsa gerek. “Millet”in kimi kapsadığı kimi dışarıda bıraktığı belli değildir. O sözü kullanan kişiler çoğu zaman herkesi kapsarmış gibi bir hava vermeye çalışırlar, ama konuya hakim bilimadamları, bu kavramın kapsamaktan ziyade dışlamak amacıyla icat edildiğini söyleyeceklerdir.

Erdoğan’ın ise bu sözü kullanışında bir abartı sezmiştim, başka bir şeyi kast ediyor gibiydi. “Bu milleti Facebook’a Youtube’e yedirmeyeceğiz” sözüyle aydınlandım. Millet derken kendisinden bahsediyor (hatta “bu milleti” kısmında kendisine dönük bir işaret parmağı hayal edebilirsiniz). Böyle düşününce diğer bütün sloganlar da anlam kazanmaya başlıyor. Milli güç, milli irade (kendi gücü, kendi iradesi); daima millet, daima hizmet (daima kendisi ve muhtemelen kendisine yapılacak olan hizmetler)… Ya da yerel seçimlerden sonra bir AKP’linin söylediği, “paralel yapı”ya karşı “millet”in artık intikam istediği lafı. Bu bağlamda “milletin adamı” sloganı da “millet adam” diye anlaşılabilir. Bir nevi süper kahraman, örümcek adam gibi, ama biraz daha sofistike (sofistike derken süper kahramanlar dünyası içinde sofistike tabii, yoksa sofistike sözcüğünün de kalbini kırmayalım).

Bu kendisiyle milleti birbirinden ayırt edememe hali, anneyle bebeği arasındaki ilişkiye benziyor. Milletin ayrı bir şey olduğunun farkında olamama, milleti kendi vücudunun bir uzantısı sanma… Ama tam bir analoji kurmak da mümkün değil çünkü buradaki iki yönlü bir ilişki. Yani o millet de kendini Tayyip Erdoğan’dan ayırt edemiyor gibi görünüyor, kendini onun vücudunun bir uzantısı olarak görüyor (burada tekrarlamak istemiyorum ama örnek olarak malum teyze akla geliyor ister istemez).

Şimdi burada millet kavramı birleştirici mi ayrıştırıcı mı? Şimdiye kadar ülkenin vatandaşı olduğu halde peşine takılmamış olanları kapsamadığı aşikar. Onlar umurunda değil. Zaten bu millet lafının bu derece öne çıkarılması 2011 genel seçimlerinde %50′yi gördükten sonra başladı. Daha fazlasına ihtiyacı kalmadı. Ama kapsadığı kısım açısından öyle birleştirici ki insanlar neredeyse kendilerinin Erdoğan’dan farklı bir şey oldukları bilincini kaybetmişler. Birlik beraberliğin böylesi görülmedi desem yeridir. Başka bir ülkede olsa, bir daha insan içine çıkamayacağı ses kayıtları ortalığa dökülüyor. Ama “hepsi yalan” diyor. Neresinin nasıl yalan olduğunu açıklaması bile gerekmiyor, o kadarı yetiyor, inanıyorlar. Zaten birini lider olarak benimsemek, temelde, sadece onun söylediğine inanmak demek.

Böyle bir şey nasıl oluyor? Burada sağlıklı bir bakış açısı kazanmak için sanırım yine hayvanlar alemine bakmak gerekiyor. Mesela şempanzeler… Bildiğiniz gibi şempanzeler küçük topluluklar halinde yaşarlar. Her topluluk kendi arasından en görgülü, bilgili, hepsinin sorunlarına tercüman olabilecek bir temsilciyi, tüm şempanzelerin temsil edildiği yüksek şempanze konseyine gönderir. Burada her biri başka küçük şempanze topluluklarını temsilen gelmiş delegeler, kendi aralarında müzakere ederler ve şempanze toplumunun ortak yararı ve geleceği için bir takım kararlar alırlar… deeermişim.

Tabii ki öyle olmaz. Bir tane iri yarı, güçlü kuvvetli, kodu mu oturtan erkek şempanze vardır. Onun dediği olur. Diğer şempanzeler ona itaat ederler. Kendisi nispeten çelimsiz olan bir şempanze, hayatta kalma şansını arttırmak istiyorsa, en güçlü gördüğü liderin peşine takılır. O da peşine şimdiye dek en çok kişi takılmış olandır. Yani süreç bir kere başladı mı güçlenerek sürer. O liderin başlangıçta çok üstün özellikleri olmasını gerektirmez. Sadece diğer adaylara göre hasbelkader biraz öne çıkması yeterlidir. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Liderin peşine takılmayanlar heba olurlar. Yeni nesiller, itaatkârların torunlarıdır.

Daha güçlü olana hayranlık, güce tapma, hamurumuzda vardır. Faşizm gücünü buradan alır. O yüzden, sola göre her zaman avantajlıdır. Sol siyaset, bilgilenmeyi gerektirir, gelişmiş bir ahlak anlayışını gerektirir (burada Bülent Arınç’la aynı şeyden bahsetmediğimize emin olabilirsiniz). Kendine ve soyuna doğrudan bir çıkar sağlamadığı halde başkalarını sayma, herkesin temel haklarına saygılı olma, dünya görüşünü ve yaşayışını buna göre oluşturma; bu konuda üretilen düşüncelerden, insanlığın şimdiye kadar yaşadığı felaketlerden ve bunlardan öğrenilenlerden haberdar olmadan nasıl mümkün olabilir? İnsanın bir yandan bilgilenmeye doğal bir açlığı vardır ama cehalet hep daha kolay olandır. Bilgili olmak için bir şeyler yapmanız gerekir, hiçbir şey yapmazsanız cahil olursunuz. Bütün bu bilgi ortadan kalktığında, geriye hamurumuzda olan şey kalır. En güçlü alfa erkeğin peşine takılır gideriz.

Bir ara satranca merak salıp bu oyunu hakkıyla anlamak için sahaflarda bulduğum birkaç kitabı okumuştum. Bir tanesi aklımda kalmış: Bobby Fischer ile Boris Spassky arasında 1972′de oynanan şampiyonluk karşılaşmaları. Bobby Fischer, bu karşılaşmalardan sonra ABD topraklarında doğmuş ilk dünya şampiyonu olmuştu. Rusya’da güçlü bir satranç geleneği olduğu herkesin malumudur. Bu meşhur karşılaşma – tarihi açısından da – buram buram soğuk savaş kokuyordu; haliyle Fischer’in zaferi ABD için başka anlamlar da taşıyordu.

Okuduğum kitabın çizdiği Fischer portresinde aslında bu tür zafer anlatılarında Hollywood yapımlarında da sıkça karşımıza çıkan birtakım klişeler vardı: Fischer, eğitimini yarıda bırakmış bir satranç dehasıydı. Kültürlü, disiplinli ve çalışkan Spassky klasik müzik dinlerken o otel odasında porno dergileri karıştırarak dinleniyordu. Satranç tek tutkusuydı, başka bir işte tutunması olanaksızdı, yani belki önünde bu satranç kapısı açılmamış olsa ABD’nin sonsuz çöllerinden birinde bir benzin istasyonunda pompacı olarak ömrünü geçirecekti.

ABD’nin zafer anlatılarında hep böyle sıradan bir birey anlatılır. Akla hemen Rocky gelecektir. Hiçbir özelliği olmayan adamın, birey olarak kendiliğinden zaferi, yani Forest Gump olabilme ihtimali, Spassky gibilerin kişiliğinde temsil edilen kültürlü, disiplinli ve elitist kişiliklerin yararsızlığını ortaya çıkarır. Herkes Homer Simpson’dır; demokrasi herkesin Homer Simpson olma hakkıdır…

Yeni Dünya’nın yarattığı bu niteliksiz adama kısaca birey diyoruz. Hiçbir şey olmamaktan huzursuz olmayan, saf tüketici, ama kifayetsizliğiyle övünen bir adam… Dünya şu anda bu tür adamlar tarafından yönetiliyor.

Bunu niye anlattım? Bu bitimsiz satranç karşılaşması bizden öncekiler gibi bizim kuşağın da yazgısı olmaya devam ediyor. Sovyetler’in çöküşü önce Balkanlar’da kabus gibi bir insan kırımına yol açtı. Aynı şeyin süslüsü olan Rusya Federasyonu biti kanlanınca ilk iş olarak Kırım’ı yeniden zaptetme yoluna başvurdu. Bunun bir karşılığı olması gerekiyordu; Karadeniz’e uçak gemisi göndermek bir şeye yaramayınca arenaya İsrail sürüldü.

Aklıselim insanlar, Akdeniz’in üstünde ve altında ne tür hesaplar döndüğünden çok Filistin’in kurban seçilen halkı için kaygılanıyor. İsrail, Gazze’yi haritadan silmek, ilhak etmek istiyor, bu çok açık. Buna karşı umut beslenebilecek güçler ise satranç oyununun bu sıcak noktası dışındaki olasılıkları kurcalıyorlar. Türkiye, bu oyunda sıkışıp kalmış bir kaledir. Rusya’yla en küçük bir işbirliğine gitmesi söz konusu olamaz, tarihsel olarak imkansızdır, bunu ancak teslim olarak yapabilir. Bazen acemi bir oyun kurgusunda bir taşın durduğu yer aynı renkte başka bir taşın elzem hareketlerini kısıtlayabilir. İsrail ile Türkiye’nin şu anki durumunu hemen hemen böyle anlamak yanlış olmaz. İki ülke arasında beyanatlarda derin bir zıtlık var, evet, ama ideolojik olarak neredeyse ikiz kardeş gibiler…

Bu durumda Türkiye’nin yapması gereken hamaset gösterilerini bırakıp var gücüyle sivillerin kurtarılması adına çaba göstermekti. İlişkileri kesmek, sert mesajlar vermek, parti mitinglerinde İsrail’e sallamak ya da yandaş gazetecilere yahudi aleyhtarlığı yaptırarak kamuoyunun gazını almak… Bunlar adi, amiyane, dostlar alışverişte görsün türü hareketlerdir. Hiçbir şeyi çözmediği gibi çözme niyetinin de olmadığını gösterir. Yapılması gereken ilişki kesmek kesinlikle değildi: Elçiler göndermek, İsrail’e bir diplomat ordusu yığmak ve seçimleri bırakıp ülke ülke koşturmaktı… İsrail yine durmayacaktı ama birkaç çocuğun daha hayatı kurtarılabilirdi.

Filistin, iç politika malzemesi olarak, bir çeşit hayalet vilayettir. Milletçe ruh halimiz şudur: Hasta adam Osmanlı’nın kolu bacağı kesilerek hayatı kurtarılmış bir Türkiye kurulmuştur. Kesilen kolların arasında Ermeni nüfusun olduğu unutulmuştur ama örneğin Filistin artık olmamasına karşın hala ağrısı duyulan bir ampute uzuv gibi sahiplenilmiştir. Bizim olduğu için ah vah edilir ama kaybedildiği ve geri gelmeyeceği için hakikatlı hiçbir şey yapılmaz.

peaceful protesters with flowers -

“Şu mübarek günde küsmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.
Tanrı selamını kesmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.”
[ÇORUM TÜRKÜSÜ]

Tüm bayramları, hep birlikte kutlasak, daha iyi olmaz mı?
Dinî – resmî tüm bayramları, özel – genel tüm kutlamaları kastediyorum.
Birbirimize duyduğumuz itimadı pekiştirmek ve sahici bir toplum olmak için…
Zengin içerikli bir barış tesis edebilmek için…
Hepsinden önce, birbirimizi anlayabilmek, tanıyabilmek için?
***
Sanırım, hep beraber kutlanmadığında, herkesin katılımına açık tutulmadığında, bayramlar bir şekilde erozyona uğruyor.
Yılbaşı ve/yahut Noel, Hıristiyan geleneği diye kimilerince reddediliyor.
Kurban Bayramları, birçok tartışmaya sahne oluyor.
23 Nisanlarda çocukların sahiden sevinip sevinmemesi kimsenin umurunda değil.
Ramazan Bayramı’nda herkes şehir dışına, tatile kaçıyor.
Doğum gününü kutlamayı zül sayanların sayısı hiç de az değil.
Cuma – Cumartesi – Pazar… Allah’ın günleri pay edilmiş.
Sanki en büyük günah birlikte sevinmek?
***
Dinî kimliğini, politik duruşunu veya inanç bağlarını koruma konusundaki hassasiyeti elbette anlıyorum.
Ve buna hak da veriyorum.
Tabii ki Müslümanların Şabat Günü koşarak sinangoglara doluşmasını önermiyorum.
Veya ne bileyim, bayram namazına gelen Şintoistlerin ön safları komple kapatması enteresan olurdu.
Fakat…
Diyelim farklı inançtan birine, dostça, “Bayramınız kutlu olsun” diyerek tebriklerini sunmak, ikramda bulunmak harika olmaz mı?
Faraza, Cumhuriyet Bayramı’nda “Şükürler olsun, milletçe bir mücadele verdik ve bir vatanımız var” demek abes midir?
Doğum günü kutlamasak bile, biri bize “İyi ki doğdunuz, lütfen bu küçük hediyeyi kabul buyurun” dese, biz de kabul buyursak, ahirette gazaba mı uğrarız?
***
Demek istediğim, kutlamalarda buluşmak, çok büyük fayda sağlayabilir.
Aksi takdirde, birbirimizin konserlerine, sergilerine, konferanslarına, tiyatro oyunlarına… da gidemiyoruz.
Düpedüz utanıyor, açıkça çekiniyoruz.
Yadırganmaktan, dışlanmaktan, kınanmaktan korkuyoruz.
Medeni cesaretimiz kırılıyor.
Dar ufuklu, kavmiyetçi bir vasata fit oluyoruz.
***
Kutlama derken de, vur patlasın çal oynasın tadında bir taşkınlıktan söz etmiyorum.
Bir tatlı sözden, güleç bir tebrikten, dostça selamlaşmaktan bahsediyorum.
Birbirinin duasına hiç amin dememiş olmak, biraz da özgüven eksikliğinden veya bu hususta yeterince düşünmemekten ileri geliyor sanki?
***
Bir de, neyi kutladığımız üzerine kafa yormak lüzumlu gibi.
Mesela, Mevlit Kandili…
[Ah, bu arada, kandil gecelerinin dinde yeri olmadığını öne sürenler de var.]
Bu günde, Hz. Muhammed’in doğumunu kutlarız.
Peki kendi doğum günümüz?
Dünyaya gelmeseydik, Hz. Muhammed’in yolunu izleme imkanına kavuşabilir miydik?
Mesela, 19 Mayıs Gençlik Bayramı…
Yüzbinlerce gencini şehit vermiş bir halkın bayramıdır.
Genç şehitlerinin hasretini çeken, yeni gençlerin yetişmesine umut bağlamış bir halkın bayramı.
Biz ise daha ziyade spor gösterisi yapan kızların eteklerinin uzunluğunu / kısalığını tartışıyoruz.
Mesela, Ramazan Bayramı…
Bir sabır idmanı, dirayet maratonu, dayanıklılık testi sonrasında; bir kavrayış derinliğine, ruh yüceliğine ulaşmanın hoşnutluğu değil midir?
Bayram sabahı yapılan kahvaltı, yılın diğer tüm kahvaltılarından daha besleyici değil midir?
Her lokma bir ödül tadı vermez mi?..
***
Peki, neden bayramlarımıza kimseyi ortak etmezken…
Sadece şehirden kaçma, işten kurtulma, okuldan kaytarma işlevi yüklüyoruz?
Bayramlaşma olmadan bayram olur mu?
Bir başka vesileyle selamlaşıp kucaklaşmayacağın biriyle sarılmadan da bayramlar yarım kalıyor belki?
Tüm bayramlar herkesin, hepimizin olsa, hayat da olabildiğince bayram olmaz mı?
Emin değilim, cidden.
Kararı siz verin.
Bana da bildirin lütfen.

Hep birlikte, nice güzel bayramlar görelim inşallah…

Günümüz okurunda bir trend: Tuttuğumuz yazarı başkasının tuttuğu yazarla tokuşturmak.
Böylece hangisinin kırılacağına bakmak.
Daha doğrusu, tuttuğumuz yazarın başkasının tuttuğu yazarı çatlatmasını beklemek.
Neresinden baksak ilginç ve eğlenceli. Üstelik benlik tatmini fırsatı da büyük.
Burada tek sorun, yazarların yumurta olmaması.
Küçük İskender eskiden “Şairler yumurta değildir, onları tokuşturamazsınız” derdi.
Artık yazarlar da yumurta değil, onları da tokuşturamayız.
Şu gaddar dünyada kalemiyle ayakta kalmış her yazar bir gezegen, bir içerik deposu. Milyarlarca veri transferinden oluşan bir matriks.
O matrikse girer ya da girmeyiz.
O içeriğe başvurur ya da başvurmayız.
O gezegene ayak basar ya da basmayız.
Ama bunların hiçbiri yazarları yumurta yapmaz.
Hatta kendileri tokuşmak istese bile yazarlardan yumurta olmaz.
Onları tokuşturmaya kalkmak, olsa olsa bizi yazarları yumurta sanan insanlar yapar.
“Yazarları Yumurta Sananlar” ise iyi roman adı olur.
Domates-peynirle çok iyi gider.

“Bütün kasaların susacağı bir hesap gününe inandık” dedi Aleksi Pavloviç. “Büyük kapıların kara cereyanlarının uçurduğu tek feryat zerresine bile ad konulduğuna inandık.”