GALLER’İN BÜYÜK ŞAİRİ DYLAN THOMAS’DAN SEÇMELER
Bir ölümden sonra bir başkası yoktur.
Bir şiiri gür kılan şeyin ne olduğunu anlamak için o şiiri parçalara ayırabilirsiniz. Geride elinizde sözcüklerin tesirinin yarattığı gizem kalır sadece. En iyi zanaatkâr her zaman delikler ve boşluklar bırakır. Böylece şiirde olmayan bir şey şiirin içine sızabilir, sokulabilir, parlayabilir veya gürleyebilir.
İnsan köprülerini yaktığında ne güzel ateş çıkar ondan.
Tüm yavanlıkları, kuşkuları ve karmaşalarıyla birlikte bu şiirler insan sevgisi ve Tanrı’nın takdiri için yazılmıştır; eğer öyle olmasaydı lanet bir ahmak olurdum.
Sanatçının her yerde tek bir duruşu vardır; o da dik duruştur.
Okunmaya ihtiyacının olmadığını düşünmeye devam et, sonunda şu gerçeğin farkına varacaksın: Hiç kimse Tom’un onu okumasına ihtiyaç duymayacak, çünkü o sadece senin için yazılmıştır; ve halk böylesine özel bir partiye davetsiz konuk olarak katılmaya hiç heves etmeyecektir.
Rahatlığı arayan sıkıntıyı bulur. Çalışma peşinde koşan rahata erer.
İçimde bir hayvan, bir melek ve çılgın bir adam var; onların neler yaptıklarını yokluyorum. Benim sorunum onların itaati ve zaferidir, yere yıkılmaları ve ayağa kalkmalarıdır. Benim çabamsa onların kendilerini ifade etmeleridir.
Alkolik sizin kadar çok içmesinden hoşlanmadığınız kişidir.
Sevgililer kaybedilebilir ama sevgi kaybedilmemeli.
İngilizceden çeviren: Orhan Düz
Chuck Palahniuk’un Rant isimli kitabı Çarpışma Partisi adıyla Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı.
Kitap daha önceki Palahniuk romanlarında olduğu gibi rahatsız edici, tiksindirici, ama kitabın sonunda gene “Okuduğuma değdi” dedirtiyor.
Palahniuk severler zaten ilk fırsatta okurlar bu kitabı lakin ilk kez Palahniuk okuyacak olanlar için iyi bir başlangıç olmayabilir.
Ayrıca yakın zaman içinde Palahniuk’un diğer kitaplarını da türkçe olarak okumak umarım mümkün olur.
Meraklısına Not: En beğendiğim ilk üç Palahniuk kitabı arasında bu kitabı rahatlıkla anabilirim. Diğer ikisi ise Dövüş Kulübü ve Gösteri Peygamberi’dir. Pygmy henüz çevrilmediği için listeye dahil etmiyorum.
Merhaba, beynimin içine hoş geldiniz.
Etrafta kırıklar var, kesici ve sert. Elinize yüzünüze dikkat edin. Ne kırığı olduğunu bilmiyorum. Doğrusu ben de ilk defa sizinle geldim buralara. Beynimin içini hiç merak etmemiştim şu ana kadar. İnsan elinin altındakiyle ilgilenmez sonuçta. Kırıklar var, ne kırığı bilmiyorum ama son uykumdaki rüyada oldu hepsi. Yer çekimi ya da zaman gibi insan uydurması hiçbir şey yok burada. Bu nedenle de bir yere düşme sesi duymadım, dedim ya, bir rüyanın çatırdamaları ve kendini beynimin içine bırakması bunlar.
Sonra siz geldiniz.
Benim aldığım kokuyu alıyor musunuz? Son uykudaki rüyada zamanda bir yolculuk yaptım. Bu kokular sanırım bin sekiz yüzlerden kalma.
Burada derin nefes almayın ve mümkünse hiç nefes vermeyin. Terlemeyin, konuşmayın, “Burası çok rahatmış” deyip, uyuyakalmayın. Bana dert olmayın. Hep görmeyi istediğiniz sayfiyedesiniz, tadını çıkarın, hayattaki tatilinizdesiniz, fazlasını istemeyin.
Biraz ilerleyin. Boşluklara iri kulaklarınızı yanaştırın, gelen ses durgun bir nehrin akıp gitmesine, belki bazen güneşte bir yaprağın yavaş yavaş kurumasına benzeyecektir. Yorum yapmayın.
Sanki bir uçak iniyor durmadan, kalın bir “i” sesi eşliğinde, kesintisiz. Bu, beynimin sesi. Görüntüler, sesler, farklı tonlarda milyonlarca renk, kokular, dokunduğum yüzeyler, bana dokunan cansız yüzeyler, şifreler, doğumgünleri, anılar akıp gidiyorlar.
Bir kalın “i” sesinin içinde…

1972 doğumlu Anders Thomas Jensen, benim görebildiğim kadarıyla, gezegenimizde yaşayan en esaslı sinemacılardan biri. Çok zeki bir yazar, hayranlık uyandıran bir yönetmen. Bütün filmlerini izledikten sonra daha kesin konuşacağım.
Flickering Lights, bir gangster filmi. 4 kişilik küçük bir çetenin, şaşırtıcı, komik ve dokunaklı hikayesini anlatıyor.
Çetenin lideri Torkild, 40 yaşında, asabi ve yalnız biridir. Eskimo adlı bir mafya babasına da borcu vardır. Eskimo, Torkild’e bir villa kasasını patlatıp, oradaki çantayı, açıp içine bakmadan getirmesini emreder. Torkild ve yoldaşları kasayı soyar, çantayı alır, fakat çantada dünya kadar para olduğunu görünce, İspanya’ya kaçmaya karar verirler. Kaçarken, Peter vurulur. Bir ormanın derinliklerindeki, terkedilmiş bir evde saklanmak zorunda kalırlar. Torkild, biri yaralı, biri kaçık, diğeri şavalak üç elemanını zaptedebilecek midir? Ormanda ava çıkan köylülerin merakını nasıl yatıştıracaktır? Bu kadar çok para ve silah, ıssızlığın ortasında gergin bir bekleyiş içindeki çeteyi bozacak mıdır?..
Komik, heyecanlı, irkiltici ve yine de hüzünlü bir film Flickering Lights. Özellikle gangsterlerin çocukluklarına ilişkin hikayeler, filmi benzerlerinden çok ayrı bir yere taşıyor.
Daha önce Gren Butchers’ı seyrettiyseniz, Mads Mikkelsen ve Nikolaj Lie Kaas’ı burada da görmek, sizi hoşnut edebilir. Adamlar cidden çok iyi rol kesiyor.
Blinkende Lygter [Flickering Lights]
Yön. – Sen.: Anders Thomas Jensen
Oyn.: Mads Mikkelsen, Nikolaj Lie Kaas
Yapım: Danimarka, 2000
Terkettin gittin arka bahçeni sonsuz bir tatile çıkar gibi,
bahçıvan yaptın çiçek sulamayı bilmeyenleri,
ilk başta çabuk dönersin sandı çiçekler,
beklediler, özlediler, dayanmaya çalıştı her biri,
baktılar sürekli açlar ve yok senin döneceğin,
öleceklerini sandılar, korktular, bence çok normal,
tek yolu var diye düşünmüş olmalılar devam edebilmenin,
çokca çocuk yaptılar, hep çiçeğe kaçtılar,
aynı bir yasemin ya da bir sardunya gibi…
Kişisel şeyler yazmaktan hoşlanmıyorum. Bazı yazarlar var görüyorum, bunda bir beis görmüyorlar. Gençlik hatıraları, aşk hikayeleri, kalp kırıklıkları. Yazıp duruyorlar. Bıraksanız çocukluklarından başlayarak anlatacaklar.
Oysa mahremiyet diye bir şey var. Şahsi şeylerinizi saklarsınız. Yeni Cami önünde güvercin yemler gibi ortaya saçmazsınız. Fakat benim gibi topluma mal olmuş biriyseniz, yakanızı bırakmıyorlar. Mektuplar alıyorum. Genellikle genç kadınlardan. Beni ne kadar beğendiklerini yazıyorlar. Buna şaşırmıyorum. Doğaldır. Peki ya sordukları sorular! Her şeyi bilmek istiyorlar: kaç numara pabuç giyiyorum, kızarmış patates yiyor muyum, saçlarımı soldan sağa mı yoksa sağdan sola mı ayırıyorum?
Ne olacak efendim, ne olacak? Bunları bilseniz ne olacak? Diyelim ki, İkizler Burcu’yum, İpana’dan başka dişmacunu kullanmıyorum, ana rahmi pozisyonunda uyuyorum ve paçalı beyaz don giyiyorum. Bunları bilirseniz daha bir Hurşit daha bir Seçkin mi olacağım?
Aziz dostum, sınır tanımayan bu genç hanımlara dair hissiyatımı size şu örnekle anlatmak isterim. Bir zamanlar bir köpeğim vardı. Arap Kadri (ki bir nebze mütecessis olması dışında mükemmel bir hayvandı) kapalı kapılara pek sıcak bakmazdı. Ancak gerçek şudur ki, siz klozetin üzerinde gevşemiş iken, köpeğiniz bir kafa vuruşu ile tuvaletin kapısını açıp gözlerini üzerinize diktiğinde inkitaya uğrayan sey, yalnızca o andaki icraatınız değil aynı zamanda mahremiyetinizdir.
Bunu yapmamak gerekir.
En samimi hislerle sizin,
Hurşit Seçkin
Sabah işe geldiğimde her zaman yaptığım rutinleri yaptım. Murat Menteş’in beni siteye davet ettiğinde verdiği tavsiyeye uyup, her zamanki gibi, ilk olarak Afili Filintalar’ı açtım. Murat Uyurkulak’ın ilk bakışta anlaşılmayan ama biraz düşününce insanı ürküten uyarısıyla karşılaştım. Sonra hemen her zaman takip ettiğim haber sitesini açıp “acaba yeni bir şey mi oldu” diye haberlere göz attım. Dikkatimi çeken, gayri ihtiyari alt alta koyulan ama bu tesadüfle çok manidar bir hakikate işaret eden iki başlıktı:
Türkiye’nin ateşini kim yükseltiyor
Ağaoğlu’nun 10 milyon dolarlık garajı
Mülkiyet düşmanı değilimdir. Fakat 10 milyon dolarlık garajın da masum bir mülkiyet olduğunu kimse iddia etmesin.
günün birinde ‘… olayları’ diye anıp unutmaya ve avunmaya çalışacağımız bir utancın daha eşiğindeyiz…
kardeşler, karşı çıkalım buna…

Kelimeler soyunmak içindir, giyinmek için değil. Oğuz Atay da kelimelerin ardına saklanılan bir coğrafyada büyüleyici kelimeleriyle soyunmuştur önümüzde. Çoğumuzun tahammül edemediği ya da belirgin bir hayranlıkla şaşıp kaldığı vicdanın bu kadar ortada olmasının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? Yalnızca bu bile onun ne kadar büyük bir yazar olduğunu gösterir. Ruhsuz ve cansız kelimelerin arasında kanlı canlı bir insan olmak kaç yazara nasip olmuştur? Atay’a yapılan en haksız eleştirilerden biridir romanlarında insan yoktur eleştirisi. Çoğumuzun kalbine küçük yaralar açan insani halleri anlatırken bizi hem güldüren hem de utandıran yazar, insanı her haliyle gözler önüne sermekte, onun her haliyle güzel olduğunu anlatmakta o kadar başarılıdır ki, sürekli taklit ve kurgu tipleri okumaya alışmış eleştirmenleri bu başarısıyla kör etmiş, romanlarında insan yok dedirtmiştir.
Kierkegaard için komedi ile ızdırabın insan coğrafyasında aynı yere tekabül ettiğini görebilmiştir denir. Atay da böyle değil midir, onun eserlerinin her satırından gözü yaşlı bir neşe, ya da neşeli bir hüzün büyülemez mi insanı? “Dünyanın sonu gelmişti ve her şeyle yalnızca acı acı alay edilebilirdi” diyen birinin mizahtan başka sığınabileceği bir liman var mıdır? Lakin, onun mizahı yalnızca sıradan bir güldürmece değildir. Onun mizahı, Tanzimat’la beraber Türk aydınına musallat olan ve kronik bir vaka olarak teşhis edilebilecek ‘şizofreni’yi çekilir kılan bir eczadır.
Türk edebiyatının kabına sığmayan samimi ve alaycı Descartes’ıdır Oğuz Atay. Herkesin gözü önünde her şeyden şüphe etme talimleri yaparken sürekli soylu bir ümidi de sezdirir okuyucularına. Ama öylesine muzip karakterlidir ki yeri geldiğinde o ümitle de kıyasıya alay etmekten geri durmaz.
“Edebiyat bir ahlak ve bir dünya kurma meselesidir” diyordu İsmet Özel. Atay, bu anlamda, Nietzsche’yle akrabadır. Çünkü o Puşkin gibi bir peygamber olarak değil, Nietzsche gibi samimi bir devrimci olarak arzı endam eder Türk edebiyatında. Evet, doğru, yeni bir ahlak yahut dünya kuramamıştır; ama halihazırda da tedavülden kalkmamış köhne dünyayı, bizzat kendisini bile güldürerek, kıyasıya eleştirmiştir.
Ama ne eleştiri!
zamanı hatırlamıyorum artık, soğuk…
sadece dışarıya çıkış var. Kim, nerede ve ne zaman… hayat kendi kimliğinden çıkıp dönüşecek… Ölüm…
ses yok, her taraf sessiz, cüzamlı kadınlardan akan irinler içinde büyüyor çocukluğum…
büyüyor ve her gün…
her gün, biraz daha…
yarın… ölmek, ölüm, hiçbir zaman bizim kadar masum değil.
kim ne zaman öleceğini bilmiyor, oysa bilmek isterdim, herkes gibi ben de ölümü ne zaman bulacağımı…
zaman geçiyor ve kimse neyin gerçek…
… yalan olduğunu bilmiyor.
zamanı hatırlamıyorum demiştim…
zaman yok artık…
bellekleri olanlar yaşamıyor.
zamanın çetelesi yok
ve hayat bir sonsuzluk (değil!!)
ağlamıyor kimse…
kimsenin anıları yok
yok
yok
yok
…























