“Mahalleye dert oldu Ahmet Bey’in ceketi”
[BARIŞ MANÇO]

Ahmet S

Ahmet Şık, Fethullah Gülen ve cemaati hakkında bir kitap yazmakta olduğu için tutuklanmıştı.
Kitap henüz yayınlanmadan önce.
3 Mart 2011’de gözaltına alınmış, 12 Mart 2012’ye dek Metris Cezaevi’nde hapis yatmıştı.
Ergenekon Terör Örgütü’ne üye olduğu iddia ediliyordu.
Gerçekte, sadece işini iyi yapmaya çalışan bir gazeteciydi.
***
Devran döndü.
14 Aralık 2014…
Gülen Cemaati’ne bağlı medya organlarına polis operasyon düzenliyor.
Ahmet Şık tutuklandığında…
“Gazetecilikten tutuklanmadılar” diye manşet atan…
“Açıklanamayacak deliller var” diye manşet atan gazetelerin yönetici ve yazarları tutuklanıyor.
***
Ahmet Şık, bu yeni koşullarda şu tweet’i attı:
“Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat’in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir.”
***
Fark ettiğim kadarıyla, cumhuriyet tarihinde ilk defa, bir Türk vatandaşı, zulmüne maruz kaldığı bir grubun mahvına alkış tutmaktan geri duruyor.
İntikamdan vazgeçiyor.
Tam bir demokrat tavrı sergiliyor.
Tekrar ediyorum: Cumhuriyet tarihinde bir ilk’e şahit olduk.
Ahmet Şık’ın mesajı, bence Fuat Avni’nin ifşaatlarından da, tutuklananların açıklamalarından, liderlerin demeçlerinden, tüm o manşetlerden de çok daha önemli.
***
Adam “Bana yaptığınız haksızlığın cezasını çekiyorsunuz” demedi.
“Oh, canıma değsin!” filan demedi.
“Yeter artık, olanları unutalım, adil olalım, demokrat olalım” mesajı verdi.
***
Bu arada, Zaman gazetesinin yönetmeni Ekrem Dumanlı, tutuklanınca, “Allah’a güveniyoruz, demokrasi kazanacaktır” şeklinde bir beyanda bulundu.
Demokrasi, neden, bileklerinize kelepçe takılınca aklınıza geliyor?
“Allah” diyorsunuz, “demokrasi” diyorsunuz.
Dindarlığı demokratlıkla bağdaştırmak, kelepçesizken zor muydu, imkansız mıydı?
İşte, sizin başınız belaya girdiğinde, tek başına, demokrat bir yurttaşın sözü, vazgeçilmez bir değer kazanıyor.
***
Ahmet Şık’ı, demokrasi tarihimizin en esaslı, en soylu tutumunu sergilediği için gönülden kutluyorum.
Başkalarının fikirlerine…
İnançlarına…
Yaşam tarzlarına saygı göstermekten aciz insanların zaferleri Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmıyor.
Görüyoruz.
Demokrat, barışçı, adil ve özgürlükçü olabilmek için çok büyük bir enerji gerektiğini görüyoruz.
Bu kötü gidişe dur deme gücünü…
Ancak, Ahmet Şık gibi intikamcılıktan vazgeçenlerin ortaya koyabileceğini görüyoruz.
Tebrikler, Ahmet Şık.
Bu tutumunuz, demokrasi tarihimizde bir dönüm noktası olsun dilerim.

Birkaç gün önce twitter hesabıma şunu yazdım: “Başıma bir şey gelmeyecekse Erdoğan’ın Din Şurası konuşmasını makul ve mantıklı buldum.”
Hepsi bu kadar. Ne bir sataşma ne de suçlama. Bunu işsiz-güçsüz bir ânımda mikro bir deney olarak gördüm ve sonucu beklemeye başladım. En fazla 5-6 cevap bekliyordum. Bakalım hangi sesle konuşacaktık.
Beni bilenler bilir: Muhalifim ama iktidardan nefret etmem. Hem de söylediklerimden dolayı işten kovulmuş, iftiralara uğramış olmama rağmen. Aydın olmanın gereği bence güç odaklarına mesafeli kalabilmek.
Kimseden nefret etmem çünkü korkmam. Bilirim ki korku insanı öfkeye, öfke nefrete, nefret de karanlığa ve acı çekmeye götürür, vaktiyle bir bilgenin dediği gibi. Neyse.
Sosyal medyadaki cümleme gelen tepki dalgasından da korkmadım ama şaşırdığımı söyleyebilirim. Çoğunluğu sözel şiddet, ağır hakaret, sert suçlama, kuru iftira ve başkalarını da aynı şeyi yapsınlar diye kışkırtmaktan ibaretti.
Birisi kitaplarımı parçalayıp fotoğrafını çekmişti. Bir diğeri acilen intihar etmemi istiyordu. Bir başkası özel hayatıma saldırırken hızını alamayıp beni “vatan haini” ilan eden de vardı.
Yani klasik sosyal medya linçlerine benziyordu. Farkıysa tek ve sosyal medya standartlarına göre yumuşak bir cümleden kaynaklanmasıydı. Bu da linç eşiğinin gittikçe düştüğünü gösteriyor ve tek bir kesim için geçerli değil. Artık aynı şeyi her mahallede yaşayabiliyoruz.
Mütevazı deneyin sonucunun Todd Strasser’in “Dalga” romanını hatırlattığını da söyleyeyim. Meraklısı bulup okuyabilir.
Bu arada, konuşma metnini kimin yazdığını gerçekten merak ediyorum. Ama zaten konu bu değil.
Özetle, hem iktidarın hem de muhalefetin doğru ve yanlış bulduğumuz icraatlarını özgürce söyleyebileceğimiz bir ülkede yaşamaktan yanayım. Yoksa toplumsal kutuplaşma aşılamaz. Dahası, insanlar düşüncelerini özgürce ve samimiyetle söylemeye korkar hale gelirler. O zaman da memleket yaşanacak yer olmaktan çıkar. Hem iktidarı hem de muhalefeti bu resmi görmeye davet ediiyorum.
Bu yazdıklarımı kim okur ya da anlamaya çalışır hiçbir fikrim yok. Şu saatten sonra çok fazla önemi de yok. Ama geleceğe bir kayıt bırakmak istiyorum. Paylaşarak erişimine yardımcı olabilirsiniz ya da olmayabilirsiniz. Her iki durumda da Allah yardımcımız olsun.

bütün sevdiklerim ölüyor.
tribünden beni neden çağırıyorsunuz?

annem dua ediyor, ben onu hiç anlamıyorum
kafamın içindeki yıldızlar, yıldızlar havaya
hayır, hayır son anda aşağı düşüyor,
babam, babam atağa geçiyor
annem, bir annem daha ve sonra bir annem daha
atak geçiriyor, ben panik içinde uyuyorum
hakeme küfrediyoruz ailece, devlet ağzımızı kapıyor
devlet! bir devlet daha, sonra bir devlet daha…
sol tarafımdan şikayetçiyim, bana çelme takıyor
hayat canımı hiiiiç sıkmıyor, dünya yükseliyooooor
bir kafa, bir kafa daha, sonra bir kafa daha
olsa bilime adıyorum, aşka ve edebiyata
kendimi kaybediyorum, bir ben, sonra bir ben daha
tribünler adımı bağırıyor, annem gol sanıyor, git işine
tribünler adımı bağırıyor, egom yukarı yükseliyor
egom! bir yumruk, bir yumruk daha, sonra bir yumruk daha
paramparça ediyor, kalbim bir kalbim daha
sonra bir kalbim daha olsa, düşünmez vururdum ona
yakama bir çiçek takıyorum, ölünün koynumda işi ne
sevgilim,  bir sevgilim daha
sonra bir sevgilim daha ve goooooooooooool!
ben yükseliyorum, kozmik tacımı kaçırıyorlar
kozmik taç, bir kozmik taç daha ve sonra bir kozmik taç daha
kırılıyor dünyada, evet kimse yok, kimse görmüyor
ortadayım, orta
bommmmmmboş
kimse kimseyi umursamıyor, kozmik taç,bir  kozmik taç daha
kimse kimseyi görmüyor, kozmik taç yok çünkü, adamlar var
adamlar diziliyor, bir bir diziliyor, kalemin önüne diziliyor
oralarını tutuyorlar, ben çok ağlıyorum, niye oralarını tutuyorlar
yatağım, bir yatağım daha ve yatağım bir deniz kenarında
olsaydı umurunuzda olmazdı sanki ama
yatağım bir yatağım daha, sonra bir yatağım daha
almayacak kimseyi, kimse yok, saha bombooooooooşşşş
ben koşuyorum, tribünlerden adımı çağıranlar yooooooookk
hakeme koşuyorum, sevdiklerim ölüyor,
sevdiklerim ölüyor, bir sevdiklerim dahaaaa
çooook sevdiklerim daaaahaaa
haaayırrrr haaaayııır bütün sevdiklerim daaaahaaa
ölecek kadar yaşamıyor!

açığa çıkıyorum, koşuyorum, ütopya, ütopya daha
neredeyim hiç anlamıyorum, bu insanlar, bir insanlar daha
sevmiyorlar, kimseler kimseleri sevmiyorlar
hayalperestlere kıyıyorlar, işte hayalperestler sahada
tribünlerde alkış kesiliyoorrr, bu bombaları neden onlara
bir bombaları daha, bütün bombaları daha
tarih boyunca neden onlara atıyorlar
hayal, bir hayal daha, sonra bir hayal daha
kurtarmıyor dünyayı, parçalanıyor meslekî alanda.

ben anlıyorum, sen de anla istiyorum
sevgilim, bir sevgilim daha, bir sevgilim daha
olmadı hiç.

kozmik taaaaaç, kozmik taaaaç, kozmik tacımı gören varsa
ben bu maçı da kaybederim inan bana.

bütün fantastik kalplere bekçi diye atanacaktım
görevimi anlasaydım ve unutmasaydım…

nerede büyülendim hiçbir fikrim yok ve kim istedi
dünyaya alışmadan burada yaşamam gerektiğini
ben bir gün yine çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
psikologlar çocukluğuma koşuyordu, sorun orda belli
meteorolojiyi yanıltıyordum, gökyüzüm çok belirsiz
kendimden beklenmedik soğuk hava dalgaları getiriyordum
anlamıyorum neden, sağanak yağışların etkisini sürdürüyordum
aniden bastırıyordum, çok hazırlıksızdım, hep hazırlıksızdım
hayvanlarımı telef, meyvelerimi ziyan, kendimi helâk ediyordum
nadiren, çok nadiren bazı şeyleri böyle bir çırpıda anlatıyordum
lüzumsuz şeyleri tarif etmede en iyi bendim elbette!

sen bir odada sanki uyuyordun, ben senin göğsüne eğiliyordum
kalbinin bir sesi vardı, gelmesiyle gelgitimi şereflendirirdi
inan istememiştim aradaki kafiyeyi, sanki, ne istediğim gibiydi ki
ben bir gün yine yoldan çıkmıştım, kafamı çiçek açtırıyordum
orduya bomba diye atılıyordum, hepsini ortadan kaldırıyordum
hani ben daha enkaz altından karınca kurtarıyordum
gelinlik çiçeği diye cenazelerde atılıyordum, herkesi kaçırıyordum
ama ben o gün çok âşıktım, öyle çok, o kadar çok ki
gezegenimize teşrif edemiyordum bir türlü, ayaklarım vardı
uyumsuzdu, rüyamda görmüştüm, ben de bir gün insan olacaktım
çok korkuyordum, rüyalarım çıkardı, öyle çok, o kadar çok ki
gözlerimi hiç açamıyordum, gözlerimi açarsam başımdalardı
bam! solungaçlarımı gizliyordum, kanatlarımı unutuyordum
antenlerimi saçım niyetine çocuklara yolduruyordum
yavaş yavaş insan olmanın tahribine erişiyordum
kalbime roket fırlatırken deşmede en iyi bendim elbette!

ben sanki birini üzmüştüm, kimdi bilmiyorum, olsa ağlardım
kahveyle, uçuş hakkı kazanmak gibi meziyetlerim vardı,
takdir görmezdi, sanki ne görürdü ki
ben bir gün yine birini unutmam gerektiğini
sanki bir anlık aklımdan çıkarmıştım
ama kararlıydım, o kadar çok, öyle çok ki
asla pelerin takmayacaktım ve hiç inanmayacaktım üç elmaya
tekinsiz masallara kahraman olacaktım, tayinim çıkacaktı saraya
sarayı havaya uçuracaktım, varoş mahallelerde kutlama yapacaktım
mezarlardan ölüleri uyandıracak, göbek deliklerinde çiçek açtıracaktım
pusuda bekleyecektim sonra seni, tam başkasını öpecekken
çalıların arasından çıkacaktım, alkış tutacaktım, aklımı kaybedecektim
kalbimi değil.
manyetik alanına yanlış şeyler çekmekte en iyi bendim elbette!

sakın beni yanlış anlama
senden bir ricam var ama
lütfen galaksimi bombalama!

Son on yıldır “gelişmekte olan ülke” ne demekmiş iliklerimize kadar anlıyoruz. Her şeyin yarı ürün halinde olduğu, her şeyin henüz yapılmakta olduğu, hiç bitmediği, hiç ara vermediği şantiye ile çöplük arasında bir hayat… İnşaat alanları içinde toz ve egzos soluyarak evimize ya da işimize varmaya çalışıyoruz. Kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için bir yerlere sığınıp korunmaya çalışıyoruz. Hep şu tünelin ucundaki ışık vaadiyle oyalanıyoruz. Bir şeyler bitecek, köprüler, hava alanları, hükümet binaları, metrolar, hastaneler… Her şey çok güzel olacak. Ama bir halt olduğu yok… Ağaçları kırıyor, en küçük yeşil alanı yerden kazıyor ve insanları kömüre gömüyoruz. Gelişmekte olan ülke olduğumuza göre her şeyi hoş göreceğiz. Asansörlerimiz, işçi taşıyan araçlarımız ve hukuk sistemimiz çalışmıyor. Varsın çalışmasın… İki biber gazı atar dalgamıza bakarız.

Bütün bunların üstüne, bir de bizimle açık açık dalga geçtiklerini düşünüyorum. Amerika’nın daha önce müslümanlarca keşfedildiği türü bin yıllık İmam-hatip ya da artık paralelci dediğimiz kesimin açtığı öğrenci yurtlarına has artık kokuşmaya başlamış geyikler çeviriyoruz. Öyle ya, müslümanlar, her şeyi Batı’dan önce öğrenmişti, biliyordu hatta elinin tersiyle bir kenara itiyordu. Ateş, tekerlek, elektirik, modern fizik ve evet hela! Nasıl oldu da bu hale geldik? Nasıl oldu da herkesten önce keşfettiğimiz Amerika’nın tapusunu bize vermediler?

Daha beteri de var: Bu açıklamanın arkasında durmak için varını yoğunu zorlayan bir basın… Kanıtlamaya, savunmaya çalışıyorlar. Küba’da cami konusuna kadar. Üstelik, kendi ülkemizdeki camilerin abdesthanelerinde basit derecede hijyeni sağlayamamış bir gelişmekte olan ülke olarak Küba’lara kadar heves etmemiz biraz fazla değil mi? Diyanet’e ayrılan olağanüstü bütçeye karşın camilere ne kadar değer verdiğimizi görmek için abdesthanesine girin yeter… Bir garibanı bekçi oturturlar, zavallı arasıra şöyle bir su döker, içerideki pis koku ibadethaneye kadar yayılır. Kenar mahallelerdeki gecekondudan bozma mescitleri kastetmiyorum. Eski semtlere, Teşvikiye’ye, Valide Sultan’a bakın… Tarihi müştemilatı dondurmacı yapmayı biliyoruz ama temizliğe emek vermeye üşeniyoruz. Önemli olan rant çünkü… Daha ne olsun?

Bin yılda neyi keşfettiğimizi bir düşününce açıkçası hela adabını bile keşfedememiş olduğumuzu görüyorum. O da en fazla şehirciliğimiz, ekonomimiz, hukuk sistemimiz ve demokrasimiz kadar iyi… Kendi pisliğimizi temizlemekten aciz bir hale doğru yol alıyoruz.

Sağda-solda duyuyoruz: Gençleri kitap okumamakla, hayatı sosyal medyadan ibaret sanmakla, dizi dünyasında yaşamakla, içerikten çok şekle ve gaza önem vermekle, dar kafalılıkla, selfie narsisizmiyle ve bencillikle suçlayanlar var.
Bu suçlamalara iki nedenle katılmıyorum. Birincisi, gençleri suçlamak yaşlılık belirtisidir, bu da hiç işime gelmez.
İkincisi, böyle olmayan pek çok genç var. Hatta aslında günümüz dünyasında onların hâlâ varolması bence daha acayip.
Sosyal ve klasik medya insanı korkuyla doldurup ruh sağlığını bozmak için birbiriyle yarışan görüntüler, sesler ve cümlelerle dolu. Nefret söylemi her mahallede paçalardan akıyor. Gelecek belirsiz, şiddet porrnografik düzeyde, maneviyat yok olmuş. Artık tek önemli şey hız ve para.
Ve böyle bir dünyada hâlâ pek çok genç kitap okuyor, okuduğunu anlıyor, diziler dışındaki sanatla ilgileniyor, ağaçlara sahip çıkıyor, içeriğe önem veriyor, empati yapıyor ve başkalarının mutluluğuyla mutlu oluyor… Şu acayipliğe bakar mısınız?
Şahsen her gün şaşırıyor ve şükrediyorum. Herkese de tavsiye ederim. İnanın, insana gençleri suçlamaktan çok daha iyi geliyor!

bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.

 

 

Doğu Avrupa Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25. yılını idrak etmeye hazırlanırken Atlas olarak konsere geldik Bulgaristan’a.
Tırnova şehri yakınlarındaki Mindya kasabası yılın geri kalanında sessiz sakin yaşayıp bir hafta boyunca Rock festivaline dönüşüyor. Hem de ne dönüşmek!
Çevre illerden akanlar Balkan gruplarının müziğiyle çoluk-çocuk eğleniyor. Çiftçiler, doktorlar, işçiler, öğrenciler, bilgisayar programcıları, öğretmenler, hatta kasabanın polisleri!
Ekonomik sıkıntılar içindeki bir ülkede esen bu pozitif enerji fırtınasına hayran olmamak elde değil. Balkanların Arabesk’i Çalga müziğine karşı Rock’un direniş mevzilerinden Mindya. Sokaklarının, doğasının ve havasının güzelliği de ayrı.
Mira Draga yazlarını Mindya’da geçiren, bizim kuşaktan bir kadın. Evinin bir bölümünü “Komünizm Müzesi” haline getirmiş. “Bulgaristan’ın ilk komünizm müzesi” diyor gururla.
Girişte bizi tabii ki Lenin heykeli ve orak-çekiçli bayrak karşılıyor. Saman kâğıtlı kayıt defteri de o zamandan. Kiril alfabesi burada bir başka görünüyor.
Komünist Bulgaristan’dan kalma ev eşyaları, fotoğraf makineleri, yayınlar, posterler, film afişleri, saatler, hatta askeri üniformalar… Derhal birer tane giyip fotoğraf çektiriyoruz.
Bulgaristan Komünist Partisi’nin Hem Bulgarca hem de Türkçe propaganda yayını “Yeni Hayat”ın sararmış sayfalarını karıştırırken düşünüyorum: Reel komünizmi yaşayanlara bunlar kim bilir neler hatırlatıyor. Özellikle Bulgaristan Türklerine: Baskı, asimilasyon, Belene Kampı, atalarımın da içinde olduğu firar hikâyeleri… Acaba unutmak mı zor yoksa hatırlamak mı…
Isabel Fonseca “Beni Ayakta Gömün” kitabında, toplumsal acılara karşı iki tür refleks olduğundan bahsediyor. Yahudilerinki gibi her şeyi hatırlamak ya da Çingeneler gibi her şeyi unutmak.
İlki tekrar yaşamamak için gereken tecrübeyi, diğeriyse travmalarla gölgelenmemiş yaşama sevincini hedefliyor. Hatırlama endüstrisine karşı unutma sanatı.
Bulgarlarsa tıpkı Türkler gibi, bölük-pörçük hatırlamayı seçmiş. Komünist döneme sakin gözlerle bakmaya yeni alışıyorlar. Yaşlılar daha ılımlı. “Özgür değildik ama hiç olmazsa sosyal güvencemiz vardı” türküsündeler. Şu yoklukta dinlenmeyecek türkü değil hani.
Tabii işin nostalji boyutu da var. Ne de olsa nostalji dediğimiz insanın kendi gençliğini özlemesinden ibaret!
Müzeyi gezdikten sonra bahçede basketçiye benzeyen Sırp müzisyenlerle resim çektirip Mira’nın yine o günlerden kalma cezvelerde yaptığı kahveyi içiyoruz. Berlin Duvarı yıkılırken Roger Waters’ın verdiği konserden bahsederek.
Waters yıkılan duvarın önünde ve bütün fiyakasıyla “The Wall” albümünü icra ederken bizler gençliğe henüz adım atmıştık. Gitar çalmayı, iki satırı bir araya getirmeyi öğreniyorduk. Meğer altın çağıymış ömrümüzün, bilemezdik.
Aradan geçen 25 yılda bilmem içimizdeki duvarları yıkabildik mi? Yoksa çaktırmadan yeni duvarlar mı ördük? Ruhumuzun masumiyet müzesi acep neresi? Keşke Mindya’da bunun da cevabı olsa.

Karaman, Ermenek’in Pamuklu Köyü’nde, madenin içindeki su baskınında kalan 18 işçiden birinin eşi olan genç kadının sözleri, facianın boyutlarını özetliyor. İşverenlerin vahşetini, hükümetin sorumsuzluğunu, ülkemizdeki yoksulluğun, utancın ve kahrın büyüklüğünü…