şarapçının genç bir müptezel olarak portresi

seferberlikten sonra boşaltılmış mütevazi bir ahırın

duvarını süsler

sevgiliye, otoriteye, devlete rağmen o resim

ıskalanmakla birlikte tüm resmi törenlerde

kaybeden ve ısrarla kaybettiğini reddeden

bütün babalarıyla küs uzatmalı öğrencilerin

şişe içlerine akan gözyaşlarını izler

 

tam burada bir cenaze töreni düzenlememiz lazım

tam burada alayımıza siyah smokin yakışır

ama ütülerde yazmaz smokinin ısı ayarı

annem ütüleyemez, üzülür

-cenaze töreni kalsın-

 

içinden otoban geçen bütün biçimsiz kasabaların

yol kenarlarına ekili muhatapsız dilekleri ve

iktidara meyyalli orta dereceli hayalleri var

oysa;

aldanıyorlar ve farkındalar

yalnızlar ve farkındalar

unutulmuşlar ve farkındalar

baksana! sana da öyle gelmiyor mu

bütün üşenmişlikleri ve içi geçmişlikleriyle

sanki ikimizin hikayesini anlatıyorlar

 

 

AKP’nin “onlar konuşur, Ak Parti yapar” sloganının çekici bir tarafı olduğu kesin. Aslında AKP’nin iktidarda, diğerlerinin muhalefette olmasından, yani herkese malum olan şeyden başka bir şey anlatmıyor içerik olarak. Bir şeyler yapmakla görevli olan iktidardaki partidir, doğal olarak. Muhalefete ise konuşmak düşer. Buna rağmen, sanki muhalefet, elinde yapmak için bir yetki veya olanak varmış da onu kullanmak yerine konuşmayı tercih ediyormuş gibi bir hava yaratmayı beceriyorlar.

Bir yandan da insan şunu düşünmüyor değil: Konuşmak neden bu kadar kötü bir şey olsun? Bir şeyler yapmayı düşünüyorsak, önce bir konuşsak daha iyi olmaz mı? Mesela birbirinden çirkin şehirlerimizi daha da betona boğmadan önce, Eski Dünya’nın merkezinde bulunan Taksim Meydanı’na beton dökmeden önce bir konuşsak fena olmazdı. Anadolu’nun bütün derelerini HES’lerle mahvetmeden, ülkemizin ormanlarını birer birer imha etmeden önce edeceğimiz iki çift laf olabilirdi. İki yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan, bu yüzyılın belki de en heterojen, en ilerici ve en umut verici gençlik hareketine, biber gazı ve basınçlı suyla, ölçüsüzce ve görgüsüzce saldırmadan önce de bir oturup konuşabilirdik.

Ama sonuçta biz konuşuyoruz, biz dinliyoruz. Biz anlattıkça, bazılarının da duyduğunu, dinlediğini, belki bazı şeyleri tekrar değerlendirdiğini, bazı konulardaki yanlışları gördüklerini, belki biraz insafa geleceklerini umuyoruz. Ama her türlü akla, mantığa, sağduyuya kulaklarını tıkamışlar. Bunun yerini otoriteye kesin ve koşulsuz bir itaat almış, kendilerine her söyleneni yapıyorlar. Ama pek de iyi yapmıyorlar.

Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!

Bir süredir internette dolaşan bir haber, daha doğrusu bir yazı var. Doğudaki illerimizden birinde sopasını Mercedes ilan etmiş bir güzel abimiz yaşıyormuş yıllardır, yeni öğrendik. Sopasının ucuna Mercedes amblemi takmış, dikiz aynası, radyosu şehirdeki ustalar tarafından takılmış güzel bir abi. Ve bütün şehir uymuş abinin bu oyununa. Mercedes’ini kurallara göre park ediyor, bakım için sanayiye gidiyor, hatta hız sınırını aştığı için polisler tarafından ikaz ediliyor abimiz. O sopa sadece onun için değil tüm şehir için bir Mercedes artık. Çünkü öyle kabul ettirmiş!

Birileri “deli” diyor o güzel abimiz için. Afedersiniz ama siktirsinler ordan! Yemin ediyorum size kırka yaklaşan saçma yılı devirdiğim ömrümde onun kadar akıllı bir adam görmedim ben. Belki değişik, belki çok alışılmış şekilde davranmıyor tamam ama… Deli? Asla! Çünkü bir çok insanın yapamadığını, yapmaya cesaret edemediğini yapmış. Önce kendi gerçeğini yaratmış sonra da bunu koca bir şehre kabul ettirmiş. Ve psikopat bir diktatör gibi zorla yapmamış bunu. Başlarda kendisiyle dalga geçen, küçümseyen, aşağılayan ahaliye inat bıkıp usanmadan her gün bacaklarının arasına kıstırdığı Mercedes’ine binmiş, sokak sokak dolaşmış, arabasını süslemiş, yıkayıp paklayıp yıllarca yanından ayırmamış. Sonunda da herkese kabul ettirmiş. O bir sopa değil demiş artık herkes yıllar süren ısrarın sonunda. O bir sopa değil, o bir Mercedes…

Felsefe’nin en kadim sorularından biridir “Gerçek nedir?” sorusu. Yüzlerce filozof binlerce farklı yanıt vermiştir bu soruya. Gerçeği bir olgu olarak gören de olmuş, durum olarak gören de, yanılsama olarak da… Ve bence en güzel cevabı da bazı aklı evvellerin “deli” dediği o canımın içi abi vermiş farkında bile olmadan. Nedir gerçek? Gerçek; gerçek olduğuna inandığımız ve başımıza ne gelirse gelsin bir an bile şüpheye düşmeden yaşadığımız ve savunduğumuz şeydir. Tıpkı Allah’a inanmamızın temelinde var olan koşulsuz iman gibi iman ettiğimiz şeydir gerçek…

Yıllar önce sıkıldığım manasız bir akşam saatinde kendimi dük ilan edivermiştim. Başlarda kimse sallamamıştı haliyle. Ama ısrarla kendimi Dük olarak tanıtmayı sürdürdüm Mercedes’li abim gibi. Sonra sonra alıştı insanlar. Ali diyen, abi diyen, mesleğimden dolayı hocam diyen, yazar diyen, şair diyen, oğlum diyen, lan diyen… bir sürü insan var etrafımda. Ama itiraf ediyorum, duyunca yüzümü güldüren en sevdiğim hitap “Sayın Dük’üm…” Çünkü dük dışındaki tüm sıfatlar bana birilerince yüklendi, Milli Eğitim “öğretmen” yaptı, okurlar “yazar” vs. dedi, annem sayesinde “oğul”, sevmeyen insanlar yüzünden lan oldum. Ama dük… İşte onda kimsenin katkısı yok. Bir akşam canım çok sıkılıyordu ve kendimi Tepebaşı Dük’ü ilan ettim. Kafayı yemiş bu şizofren diyenlere de zerre kulak asmadan bildiğimi okudum. Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, aristokrat bir ailede doğmaktan başka hiçbir vasfı olmayan Cambridge Dük’ü mü gerçek dük yoksa ben mi?

Türkiye’de laik kesimde geçici bir varlık olma bilincinin pek gelişmediğini zaten biliyorduk. Bu dünyada kendisini ev sahibi diğerlerini misafir sanarak yaşamaktaydı çoğu.
Günlük konuşmalarında bolca ‘fani olmak’tan bahsedenler ve halihazırda iktidarda olan partiyi düşüncelerinin yaşamsal simgesi olarak görenler arasında ise bu bilincin hiç mi hiç oluşmadığını 13 yıldır birbirinden çarpıcı örnekleriyle görüp durmaktayız. Eskiden ‘muhafazakar kesim’ olarak anılırlardı. Bu kişilere şu anda bakıldığında görülen odur ki, yani sözlerine değil davranışlarına bakıldığında, herşeyi, bütün dünyaları istiyorlar ve dolayısıyla kesinlikle geçici olmadıklarını düşünüyorlar. Güce, paraya, makama, lükse karşı mutlak, kesintisiz bir yöneliş ve bunların engellenmesine karşı şiddetli öfke ve hiddet içindeler. Engellenmelerle çeşitli rasyonalizyonları kullanarak başa çıkmaya çalışıyorlar. Örneğin avuç dolusu alkışlanmadıklarında, eleştirildiklerinde ya da protesto edildiklerinde bir an bile duraksamaksızın bunun arkasında Otpor, Faiz Lobisi, Yahudi Diasporası, Masonlar, Dış Mihraklar, İntergalaktik güçler, Üst Akıl, Lufthansa Terör Örgütü, BBC Terör Örgütü, Alman İstihbaratı, Paraleller ve benzerlerini arıyorlar. Benim naçizane görüşüm ise parayı ve gücü buldukça bu dünyaya olan düşkünlüklerinin iyice açığa çıktığı yolunda. Ayrıca bu konunun az önce saydığım ve mahalle kıraathanelerinde kullanılan basit rasyonalizasyonlardan çok daha ikna edici açıklamalar gerektirdiği kanısındayım. Eski muhafazakarlardaki lüks tutkusu ile para ve güce bu aşırı düşkünlük nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabını bundan 20 yıl kadar önce (Eski Türkiye’de) muhafazakar kesimde bilgi-bilinç sosyolojisini, epistemolojik kopuşu, Freud ve Lacan’ı, postmodernizmi, iktidarı,devletin ideolojik aygıtlarını, toplumsal tarihi, Medine Vesikası’nı tartışan insanlardan almak isterim aslında. Tabii eğer aralarında güce, makama ve paraya tapmayan, iktidar sofralarına kurulmayan, dünya liderlerine gönüllü kulluk ve memurluk etmeyen ve hâlâ eleştirel analiz yeteneğini koruyan bir fani kaldıysa. Böyle biri hâlâ varsa ona bir iki soru daha sormak isterim.
camide protokol

Yukarıdaki fotoğraftaki cemaat ile bürokratik zevat arasına kırmızı şerit çeken düşüncenin
psikopatolojisini biraz irdeler misiniz zahmet olmazsa? Camilerde cemaatten ayrı ve’protokol’ adı
verilen bir insan tipi tarihsel olarak ne zaman türemiştir? Bu insan tipinin doğuşuna bir katkınız olmuş
mudur? Herkesin eşit olduğu, safların özgürce sıraya dizileceği vaz’edilen bir dinî mekanı bu hale getiren akıl hangi ‘Üst Akıl’dır? Bu davranışın dini kökenleri nereden kaynaklanmakta, hangi ilahi metinlere dayanmaktadır? Camilerde cenazeler musalla taşlarında beklerken ezan saatlerinin siyasilerin gelişlerine göre değiştirilmeye başlanmasının; cami içlerinde, avlularında siyasi konuşmalar yapılıyor olmasının Türk Sağı’ndaki tarihsel, sosyal, psikolojik, dini ve ahlaki kökenleri nelerdir?
mimari
Bu fotoğrafta ise ‘Bursa’nın Tokileri’ görünmektedir. Bursa’nın ufak tefek taşlarından bu noktaya nasıl gelinmiştir? Turgut Cansever hayatta olsaydı acaba ne düşünürdü? Arkada Ulucami ve onu çevreleyen Osmanlı mimarisinin seçkin örneklerini görünmez hale getiren bu mimari şaheserler(!) ne tür bir kültürel/sanatsal uyanışın eseridir? Osmanlı başkentindeki bu ‘Yeni Osmanlı’ estetik anlayışı nereden temellenmektedir? Bu hallere katkınız nedir? Yoksa bu bariz bir rönesanstır da batı hayranlığıyla malul akıllar mı bunu algılamaktan acizdir?
Sizlerden önce bazı solcu eskileri, bütün bilgi birikimlerini ve zihinsel enerjilerini 12 Eylül faşizminin gölgesinde yeşeren yeni vahşi kapitalizmin reklam ve propaganda hizmetlerine sundular ve bunun dünyevi meyvelerini topladılar. Onlardan farkınız var mıdır, varsa nedir?

ses2

 

 

 

 

 

 

90’ların İstiklal Caddesi’nden mezunum. O yıllarda cadde bir kültür-sanat merkezine dönüşmüştü. YKY’de Enis Batur dergi çıkarır, Ses Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy olay yaratır, Kaktüs’te İlhan Berk şiir yazar, Robinson Crusoe kitapçısının üst katında Mehmet Güreli resim yapar, Emek Sineması’nda festival filmleri oynar, Kemancı’da gencecik Teoman ve Şebnem şarkı söylerdi. Tabii aynı zamanda 80’lerden kalma belalı bir yüzü de hâlâ vardı İstiklal Caddesi’nin. Bu da biz Beyoğlu çocuklarını bütün sanat dalları ve hayat tarzlarıyla iç içe olmaya götürdü. 2001 krizine kadar süren bu dönem neslimizi derinden etkilemiştir.

Sonraki 14 yılsa… Sonraki 14 yıl işte.

Edebiyat ortamımızı ifsad etmekle meşhur bir mahlûkun fakire yapıp ettiklerini geçen ay şuracıkta ifşa etmiştim. O yazıyı yayımlamakla muradım Arslanbenzer nam pisliğin titreyip kendine gelmesi filan değildi. Böyleleri iflah olmaz: Sudaki kendi suretine âşık olmuş bir narsist, artık nereye baksa o “mükemmel” imgesini arayacaktır. Kendisini başka nefslerin aynasında görse, onun hayal ettiği öz surete muhalif herhangi bir yansımayı şiddetle reddedecek, gücü yeterse aynayı kıracaktır. Kendi nefsine kul olan, gerçek mabuda kulluğa yol bulamaz. Mabudu Allah olmasa da hariçteki herhangi bir şeyi mabud edinen gafil, hariçteki şeyde sübut olmadığını, onun da fani olduğunu ve sair oluş ve bozuluşları müşahede ettikçe ondan yüz çevirip Hakk’ı bulabilir. Ama nefsine kul olmuşların vay haline! Nefsi de her koşulda değişse bile, her halini ona güzel göstereceğinden, onu kınaması mümkün olmayacaktır. Dışarıdan bir uyarı yapıldığında da ona bir fayda gelmez. Çünkü o tüm bu uyarıları ilahına yapılmış birer saldırı gibi görecektir. İlahına saldırılan her mümin bir şekilde bu saldırıya cevap verir. Ama bu cevaplar da mümini olduğu o dinin ilkeleri içinde olur. Oysa nefsine tapan kişinin vereceği cevapta ahlakilik olmaz: O her türlü çirkefi, pisliği meşru sayar.

Velhasılıkelam Arslanbenzer iflah olmaz. Muradım bu pisliği hâlâ adam yerine koyanların iflahıydı. Ama ondan da umudum kalmadı. Geçen ayki yazıdan sonra, en azından şöyle demelerini ummuştum: Adamın anlattıkları doğruysa haysiyetsizce işler yapmışsın. Ya bu haysiyetsizliği bertaraf edecek bir cevap ver ya da meclisimize uğrama. Heyhat, ne kadar ahmakmışım! Arsıza sus diyecek, haksıza haksızsın diyecek edebî bir kamuoyumuz vardır sanmakla ne büyük bir ahmaklık etmişim! O arsız sustu; tek bir söz edemedi. Ama onu adam sayanlar da sustu. Arslanbenzer de onların suskunluğundan aldığı cesaretle bu hafta tekrar fitneciliğine devam etti. Televizyon kanalı yöneticilerine benim Aleviliğimi hatırlatıp “haydi iş verin” dedi. Böylece bizi işsiz bırakmaya çalışarak haysiyetsizlik sınırını da aşıp kahpeliğe terfi etti. Bu kahpeliklerini de teşhir ettiğim halde, o hayal ettiğim edebî kamuoyundan ses gelmedi.

Dün akşam bir dostum arayarak bu meselenin iki tarafa da zarar verdiğini, suhuletle çözülmesinin elzem olduğunu söyledi. Önerdiği çözüm basitti: Arslanbenzer bir daha fakirin adını anmayacak, fakir de dünyada Arslanbenzer nam bir pislik yokmuş gibi davranacakmışım. Ne kadar kolay, değil mi? Hem de eşitlikçi bir çözüm. Peki, bu pisliğin ettiği hakaretler, kalkıştığı fitneler ne olacak? Bunlardan nadim olduğuna dair bir emare var mı? Yok! O halde neden ben haysiyetsize haysiyetsiz, kahpeye kahpe demekten dur edeyim ki kendimi? Maslahat adına mı? Hayatımın hiçbir döneminde idare-i maslahatçı olmadım. Gücüm yettiğince Hakk’ı tuttum. Allah beni şaşırtmazsa bu yolda yürümeye de devam edeceğim.

Ey azizan, bu arsızın işleri idare-i maslahatla izale edilecek hali çoktan aşmıştır. İşbu sebeple, bir hudut çizmek elzem olmuştur. Bugünden itibaren,
1. Arslanbenzer nam pisliğin dergisine, internet sitesine, yayınevine eser veren kimselerin benimle hiçbir hukukları kalmadığını beyan ederim.
2. Sahibi, yöneticisi olduğu dergi, gazete, internet sitesi gibi herhangi bir mecrayı bu pisliğin eserleriyle necis hale getirenlerle de hiçbir hukukum kalmayacaktır. Maişet meseleleri bu ilkenin dışında tutulacaktır. Yani bu madde Arslanbenzer’e işverenleri kapsamaz. Kimsenin ekmeğiyle oynayacak değiliz.
3. Arslanbenzer’e ait olmasa da sayfalarını onunla pisleten bu mecralara eser verenlerle de hukukumuz bitmiştir.
4. Arlanbenzer’in konuşmacı, sunucu, moderetör olacağı herhangi bir etkinliğe katılanlar da tarafımca aynı şekilde değerlendirilecektir.

Çünkü necasetin bulaştığı bir ortamda hayır da hasenat da mümkün olmaz. Allah cümlemize necasetten taharet nasip etsin.

192185946254

Biz yetimler, tek kollu boksörler
Saye-i safkında yetiştik o cangılın
Sevildik yeterince, böylece bildik yeterince sevilmek hiç sevilmemektir
Bildik, bildikçe bilendik
Kan portakalları büyütürken, ne fuzuli izahatti bize elmalarla armutlar toplanmaz
Vicdansız değildik, biz bu vicdansızlığı hakkettik

İbret değil veridir bize Habil ile Kabil
Biz yetimler, tek kollu boksörler
Hayaletler büyüttü bizi
Ve “yaşayanların gözünde ölüler, her an yeniden ölürler”
Şimdi o hatıranın saye-i safkında üşüyorum
Kışlanın önünde redif sesi var
Başım ağır geliyor, düşüyorum

gleenz tees rubik

 

Bir rozet bir insan, iki rozet iki insan, üç rozet deli.

Tabancayı doğrultup “Seni basen anıtına çeviririm” diye bağırdı adam. “Şarjörüm makarna dolu.”

Yansıtmalı bir sunumda en güzel kısım, “Teşekkür Ederim” kısmıdır.

Binlerce vatandaş ellerini aynı anda semaya kaldırmıştı. Coşkuluydular, kıpır kıpırdılar. Mesir şenliğindeydiler.

Maksimum deve hörgücü ikidir. Böylece ikiye de belli bir saygınlık verildi.

Muğlak kelimesindeki Ğ kendisini en iyi hissettiği yerdedir. Mutlaktaki T gibi.

Sihirli mantar saçmalığına inanmıyorum. Geçen akşam 90’lar partisinde George Harrison’la birlikte yedik. Hiçbir şey olmadı.

Bir adamın kel olduğunu başında şapka varken bile anlayabilirsiniz. Şapka takan keller kadınlara selam vermeye can atmaz.

Asilzade kurbağalar “frak” diye bağırır.

İnsanların da korna çalabildiğini farz etsene. Bankalarda, bilet gişelerinde, otobüs kuyruklarında. Uff! Düşünmesi bile kafamı şişirdi.

İcat edildiklerinden beri sahtesi en çok yapılmış üç şey; aşk, para ve öksürük.

“Hafızanı da tevazun gibi koru” dedi Aleksi Pavloviç. “Unutma; kumun tarihi kayayla başladı.”

polspec Siyasi görüş çeşitliliği çoğu zaman pratik nedenlerle, siyasi iktidar bir çoğunluk gerektirdiği ve bu da oyların en az yarısı demek olduğu için, bir ucuna sağ öbür ucuna sol denen tek boyutlu bir spektrum üzerine yerleştirilir. Biraz daha ayrıntılı analiz istendiğinde iki boyutlu bir grafik çizilebilir. Amerikalı siyasetçi David Nolan’ın yaptığı, bir ekseni ekonomik özgürlük, diğer ekseni bireysel özgürlük olan Nolan Diyagramı ünlüdür mesela. Benzer iki boyutlu grafikler, eksenlere farklı isimler verilerek çizilebiliyor. Ama Batı dünyası için en kullanışlı grafik, biri ekonomik (kapitalizm-sosyalizm), diğeri kültürel (tutucu-ilerici) iki eksenden oluşan grafik gibi görünüyor.

Bizde ise üç eksene ihtiyaç var, çünkü tutucu-ileri ekseni tek boyutta ifade edilemeyecek kadar karmaşık. Dolayısıyla siyasi görüş çeşitliliğimizi üç boyutla, yani bir küple ifade edebiliriz. Nolan Diyagramı’ndan esinle Kum Kübü diyebilirdim ama bunu ya da bir benzerini benden önce yapan olmadığına hiç emin değilim. Belki rübik küpten uyarlayarak çizen ilk kişi olabilirim.

Üç eksen şöyle:

K-S ekseni: Kapitalizm-sosyalizm ekseni. Batı dünyasında sağ-sol denince ilk akla gelen ayrım, bizde sadece yetmişli yıllarda öne çıktı. Aslında önemini hiçbir zaman kaybetmedi ama son yirmi yıldır diğer ayrımların gölgesinde kaldığı söylenebilir.

D-L ekseni: Dinci-laik ekseni. Bizde, cumhuriyet tarihimiz boyunca sağ-sol denince kast edilen ayrım en çok bu olmuştur. Tabii dinci tanımını bu gruba dahil ettiğim kişilerin çoğu kabul etmeyebilir. Pratiklik adına biraz kolaycı bir tanımlama yaptım, din devleti kurulması taraftarı anlamında değil, dini öne çıkaran, onu siyasi görüşünün bir parçası yapan (ve Sünni Müslüman olan) herkesi kapsayacak şekilde kullanıyorum. Laik de laiklik taraftarından çok, değerler dünyasını tanımlamada Sünni Müslüman değerlere yer vermeyen ya da çok az yer veren anlamında, dolayısıyla Alevileri ve diğer din mensuplarını da kapsıyor.

M-E ekseni: Milliyetçi-enternasyonalist ekseni. Kürt sorununun seksenli yıllarda savaş haline dönüşmesiyle hayati öneme kavuşan bir ayrım. Batılı ülkelerde bu genelde diğer eksenlerden biriyle çakışıyor, ama bizde öyle değil. Enternasyonalist fazla teknik bir terim gibi görünebilir. Milliyetçinin karşıtı olarak yerleşmiş bir sözcük yok aslında, bazen “toplumcu” da bu anlamda kullanılabiliyor.

Kübün köşelerine yazdığım isimleri de güncel olarak siyaset veya medya dünyası içinde yer alan, o kesişimi karakteristik olarak yansıtan ve yeterince tanınmış kişiler olarak seçmeye çalıştım. Bazıları için kesişimi tanımlayan özelliklerden biri diğerlerinden daha öne çıkıyor olabilir, ya da belki o köşe için daha uygun örnekler bulunabilir. Benim belirlediğim kriterlere göre en uygunları bunlar gibi görünüyordu.

Kübün köşeleri de şöyle oluyor:

K-L-E (Ahmet Altan) köşesi: Klasik liberalizm köşesi de denebilir. Ülkemizde basın ve entellektüel camiada etkisi fazla ama seçmen nezdinde karşılığı az olan bir siyasi görüş. Bir dönem Cem Boyner’in öncülük ettiği Yeni Demokrasi Hareketi, belki sonra da İsmail Cem’in Yeni Türkiye Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Ahmet Altan, olası pek çok isimden biri, Cengiz Çandar ya da Hasan Cemal de uygun düşerdi.

K-L-M (Yılmaz Özdil) köşesi: Atatürk köşesi de diyebiliriz. Milliyetçi ve laik ama sosyal demokrasiye pek ilgi duymayan bir siyasi görüş… Deniz Baykal dönemi CHP’si aşağı yukarı bu çizgiyi temsil ediyordu. Şimdiki CHP’nin içinde de bayağı bir yeri var, daha karakteristik olarak Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Yılmaz Özdil, bu kesimin bir numaralı köşe yazısı kahramanı olarak uygun bir seçim gibi göründü bana. Mine Kırıkkanat da çok yanlış olmazdı.

S-L-M (Doğu Perinçek) köşesi: Doğu Perinçek’in liderlik ettiği siyasi hareket yakın zamanda hem kendilerine hem de ülkeye büyük bir iyilik yaparak Vatan Partisi adını aldı. Böylece hem bunun karşılığını oy oranında bir artış olarak görecekler, hem de gereksiz yere işçilerin kafasını karıştırmamış olacaklar. Yine de parti, kamulaştırmacı ve devletçi çizgisini sürdürüyor gibi görünüyor, dolayısıyla bu köşenin sahibi.

S-L-E (Ertuğrul Kürkçü) köşesi: Bugünkü siyaset sahnesinde en güçlü şekilde HDP ve onu destekleyen çok sayıda demokratik kitle örgütü ve yüzlerce ilerici aydın tarafından temsil ediliyor. İsim olarak partinin santrforu Selahattin Demirtaş da olabilirdi, ama kendini K-S ve D-L eksenlerinde biraz daha ortaya yakın konumlandırdığı söylenebilir. Ertuğrul Kürkçü bu köşenin daha karakteristik bir temsilcisi.

S-D-E (İhsan Eliaçık) köşesi: İhsan Eliaçık kendine temel olarak dini referans alan bir düşünce adamı olarak milliyetçiliğe ve vahşi kapitalizme aynı şiddette karşı çıkmasıyla tanınıyor. Bu görüş, Eliaçık’ın da bir dönem bağlantı içinde olduğu Antikapitalist Müslümanlar hareketi tarafından da temsil ediliyor. Yakın zamanda CHP’ye katılan Mehmet Bekaroğlu da bu çizgiye yakın.

K-D-E (Dengir Mir Mehmet Fırat) köşesi: Lord Dengir Mir Mehmet Fırat, bu seçimlerde HDP’den aday olsa da, AKP’nin kurucuları arasındaydı ve AKP’nin ilk zamanlarında daha yakın olduğu ve hâlâ Kürt seçmen nezdinde popülerliğini korumasını sağlayan milliyetçilik karşıtı politikalarının mimarlarından biri olduğu söylenebilir. AKP bu pozisyondan hemen hemen tümüyle vazgeçmiş olsa da Fırat çizgisini koruyor.

K-D-M (Devlet Bahçeli) köşesi: En karakteristik olarak ülkücüler tarafından temsil ediliyor, dolayısıyla hareketin lideri Devlet Bahçeli uygun seçim. Tayyip Erdoğan da olabilirdi, ama her şeye rağmen M-E ekseninde ortaya yakın sayılır. Oysa ülkücüler, dincilik konusunda AKP’den sadece bir adım gerideler. Aslında BBP herhalde bu köşeye en yakın parti. Saadet Partisi de kübün bu tarafında yer almalı tabii, ama K-S ve M-E eksenlerinde ortaya biraz daha yakın. Bu kesişim kübün sadece sekizde birini oluşturuyor, ama seçmenlerin yarıdan fazlası burada.

Arkada kalan bir köşe var, S-D-M köşesi. Yani dinci ve milliyetçi olmakla birlikte sosyalist ekonomi yanlısı olanlar… Teorik olarak mümkün olsa da, bildiğim kadarıyla ülkemizde böyle bir siyasi çizgi yok. Herhalde hem dinci hem milliyetçi olunca, yoksulluk ve eşitsizliğe çözüm üretmek için akıl yürütecek alan kalmıyor.

Antony+Gormley+Field+Bir gider, bin gelirler.