Artık Cebeci Mezarlığı’nda,
Yıl dönümünde, Selman Karaca’nın güzel hatırasına.
“Mülk Allah’ındır”
Badanayı bahara bırakmaya karar verdik. Hepimiz çok yorgunuz. Mithat kanepenin üzerine kıvrıldı. İsmail, bakkaldan aldığımız peynir ve domatesleri tıkınıyor mutfakta. Evi aşağı yukarı yerleştirdik sayılır. Kolilere tıkıştırdığımız kitaplar, CD’ler, ıvır zıvırlar kaldı. Onları da bir şekilde hallederiz. Ötekiler neyse de, buzdolabı hepimizi mahvetti. Bir hamal bulalım dedim ama Mithat’ı razı edemedim. Şimdi oturduğum tekli koltuktan bakınca her şey fazlalık gibi duruyor. Şu titrek bacaklı masayı bile atmaya kıyamadık.
İkiyıldır oturduğumuz Eryaman’daki evimizden bugün ayrıldık. Hiç taşınma mevsimi değil aslında. Bu, dört katlı eski binanın üçüncü katını emlakçıdan bulduk. Aceleye gelince bir de emlakçı masrafı çıkıyor. Dairenin içi eski, yerler beton, mutfak dolapları çeksen elinde kalacak. Bizden öncekiler hoyrat kullanmış belli ki. Binanın dışına bakım yapmışlar. Dış cepheyi -hani bugünlerde kenar mahallelerde pek tutulan- renkli taşlarla süslemişler. Duvarlar çirkin bir yeşille uyum sağlayan yavru ağzına boyalı. Sokağa bakan dış cepheye, yavru ağzı üzerine koyu yeşil süsleme taşlarıyla “Mülk Allah’ındır.” yazmışlar.
Öz Paris Nakliyat (Evden Eve-Gönülden Gönüle)
Otobüste okula giderken görmüştüm ilk. İstanbul yolunda Batıkent kavşağını henüz geçmiştik. Bizi sollayan kamyonu fark ettim önce. Ellerim tavandaki tutamaçlarda. Firma ismini, mavi branda bezinin üstüne beyaz boyayla yazmışlar. Nice sonra taşınma işi çıkınca aklıma geldi. Mithat’a söyledim. İnternetten araştırdık. Yenimahalle’deymiş yerleri. Telefon ettik. Pazar günü doluymuşlar. Cumartesi olsa iyiymiş. Küçük kamyoneti yollayabilirlermiş.
‘‘Öğrenciyiz.’’ dedi Mithat, pazarlık yaptı. Cumartesi’de anlaştık. Gelecek şoförün cep telefonunu verdiler. Ortalığı toplamaya başladık. Bu evde geçen iki yılın dökümünü de yapmış olduk. Kitapları toplayıp kolilerken şiir kitaplarından birinin arasından Mithat’ın geçen yıl ayrıldığı sevgilisi Beyza’nın fotoğrafları çıktı. Bir parkın beton duvarına oturmuş ikisi. Yan taraftaki bankta dökülüp silikleşmiş harflerle Etimesgut Belediyesi yazıyor. Bir fıskiye, çimleri suluyor arkada. Titremeden kaynaklı fluluk var fotoğrafta. Aceleyle çekilmiş gibi. Belki de acemi birinin elinde makine. Mithat’ın yüzünde hafif bir endişe. Fotoğrafı çekecek kişiye basması gereken düğmeyi tarif etmenin telaşı var gözlerinde sanki. İkisi de hiç ayrılmayacak gibi gülüyorlar objektife. Hiç tartışmayacak, birbirlerini hiç üzmeyecek gibi.
”Eşyaları koymak için koli lazım.” dedi Mithat.
Üçümüz çıkıp sitenin yakınlarındaki tanıdık bakkallara sorduk. Küçük boylardan bir iki parça bulabildik. Kitaplar için daha büyükleri lazımdı. İsmail, camilerin altlarına yerleşmiş süpermarketler zincirinin semtimizdeki şubesine gidip onlardan istemeye karar verdi. Mithat’la ikimiz döndük eve. Yarım saat sonra iç içe geçmiş bir kucak dolusu koliyle geldi İsmail.
Kitapları yerleştirmeye başladım. İsmail de bardakları, tabakları gazetelere sarıp koliledi. Eşyaları toplarken beklenmedik yerlerden çıkan küçük şeyler, kağıt parçaları bu evde geçen bir buçuk yılın hatıralarını saçtı önümüze:
Tanpınar kitaplarının birinden geçtiğimiz yılbaşına ait bir çeyrek bilet çıktı, 22051891; bir de tam vecize:
“Ben hayatımda yalnız tesadüfe güvendim. Ve onu bekledim.”
Bileti aynı sayfaya koyup kitabı koliye yerleştirdim.
Satranç takımından eksilen siyah fili salondaki tekli koltuğun altında buldum. Her oynadığımızda yerine bozuk para koyduğumuz taşı yeniden takımın içine attım. Sağı solu sigara yanıklarıyla dolu salondaki halıyı toplarken çekyatın altından bira kapağı, kararmış sarı leblebiler çıktı.
En son perdeleri söktük. Sarı rengi sigara dumanından kararmış iyice. Mithat’ın mezun olup memleketine dönen bir arkadaşı vermişti.
Kamyonet beklediğimizden erken geldi. Elimize bir iki parça eşya alıp aşağı indik. Kısa, kır saçlı bir adam kamyonetin yanında bizi bekliyordu. Biz ona doğru yürürken gömlek cebindeki sigara paketine uzandı. Kısa bir hoş beş. Adını söyledi, Ayhan. Kır bıyıklarının uçları sigara sarısı. Mithat da bir sigara yaktı. Ayhan Abi okulumuzu sordu, söyledik, bölümümüzü sordu, söyledik. O sormadan ”Öğretmen olacağız.” dedik. İki oğlu varmış onun da, biri bizimle yaşıt, diğeri onun küçüğü. Büyük olan iki yıllık mekatronik bitirmiş. Beko’da staj ayarlamışlar bir tanıdık bulup. Sigaralar bitince yukarı çıktık üçümüz. Beko marka buzdolabımızı yüklendik. En yapılımız Mithat, dolabı sırtlayıp öne geçti. İnleye tıslaya; asansörü kullandırtmayan site yöneticisine küfrede küfrede ikinci kattan indirdik aşağıya.
Büyük parçaları indirince ufak koliler kuş gibi hafif geldi. Öz Paris Nakliyat’ın kamyoneti fakir evimizin eşyalarını yutuvermişti. Üçümüz peş peşe yukarı çıkıp götürecek hiçbir şey kalmadığını fark edince son bir kez baktık evimize. Birkaç parça gazete kalmıştı salonun köşesinde. Parkenin üzerinde bir iki perde düğmesi. Mutfakta buzdolabının geldiği yer kararmıştı. Salonda film posteri astığımız yerlerde tozlardan dikdörtgen şeklinde izler kalmıştı. Mithat kapıyı kilitleyip anahtarı yolun karşısındaki emlakçıya bıraktı. Kamyonetin önüne sıkıştık üçümüz. Mithat’ın birinci sınıfta okulun fotoğraf kulübüne girdiği zaman heveslenip aldığı tripodu arkada kırılmasın diye kucağımıza aldık.
Yarın sabah başka bir evde uyanacağım. İlk üç beş saniye kendimi yine eski evimde sanacağım. Gözlerimi biraz açıp tavanın yüksekliğini, duvarın rengini ayırt edince anlayacağım ki yeni evimdeyim. Çocukluktan kalan taşınma korkusu. Nereye biraz alışsam taşınacağı tutmuştu babamın. Bir semtten diğerine, öyle bir göçebe yaşama alışmışken bir gün kendisi göçüp gitti adamın. Her sabah uyanınca sanki hiç ölmemiş gibi geliyordu ilk birkaç saniye. Sonra kalk, terlikleri giy, tuvalete git.
İstanbul Yolu’nda, Öz Paris Nakliyat’ın ön kabinine sıkışmış yeni evimize gidiyorduk. Sincan-Ulus dolmuşlarını, hazır beton kamyonlarını sollayarak, şehrin merkezine doğru. Sağdaki Etimesgut kışlalarında askerler nöbet tutup talim yapıyorlardı yine. Teypte Çelebi Ertaş’ın Ankara asfaltına en çok yakışan şarkılarından biri çalıyordu:
Parmağında yüzük var, tokalı mı halka mı?
Candan mı sevdin beni, yoksa bana dalga mı?
Eryaman epey arkamızda kalmıştı. Eryaman; Eryaman’daki herşey. Emekli olunca şiirlerini bastırıp eve gelen misafirlere hediye eden edebiyat öğretmenleri, süpermarket servislerinden inen eli poşetli karı kocalar, askerlikten sonra araba almak için para biriktiren yedek subaylar…
Hatıralarımız da eşyalarımızla beraber şehrin merkezine, Cebeci’deki yeni evimize gidiyordu. Kız arkadaşlarımıza büyük gelen terliklerimiz, kırışık nevresimler üzerinde ürkek sevişmeler. Şelaleli yapay göletlerde “Ankaralı Namık Ücretsiz Halk Konseri”, belediyenin toplu nikah, toplu sünnet şölenleri. Halı saha maçlarımız sonra; bira göbekli stoperler, toplu hücum, toplu savunma taktikleri.
Fermuarlı dolapta saklanan kondom kutusu.
Bir bahar akşam üstüsünde, salonda Sevim Burak okurken, sigara yanığı perdenin ardında gördüğüm ölü kelebek,
ismi armağan edilmiş kitapların baş sayfalarında kalmış sevgili;
aldırılmış bir de bebek.
11 Ağustos, 2011
Ülker Sokak, İstanbul
• Gerçek inci sirkenin içinde erir. O halde bir bardak sirkesi ve gözyaşları olan inci tüccarına güvenebilirsiniz.
• Moda ancak ölümle sona erer. Bu yüzden kefenler sadece ve hep beyazdır.
• Bence elektronik kitaplar, internet gazeteleri gibi kendine has bir reklam geleneği oluşturacak. Mesela Anna Karenina’yı mı okuyorsunuz: “Anna lambayı söndürüp, yatağa girdi. Düşüncelere daldı. Anna’nın çok özel fotoğrafları için tıklayın.”
• Atış poligonunu sadece televizyonda gördüm. Ama bir gün gideceğim çünkü orada ne tür müzik dinlettiklerini çok merak ediyorum.
• Muzu bıçakla soyan bir arkadaşım var. “Maymundan gelmiş bile olsak, ilerleme kaydetmeliyiz.” diyor.
• “Yürüyüşün tıpkı Mona Lisa gibi muhteşem” dedim. “Mona Lisa yürümüyor ki…” dedi. “Ama muhteşem” dedim.
• IQ testinden 51 aldığım için moron olduğuma karar verildi. Yanımda oturan 140 almış. Buna da sözümona dahi dediler. Şu sınavı iki kere daha yapsam geçiyorum sahtekarı. Fazla şişinmesin.
• Bir ampulü değiştirmek için kaç kişi gerekir? Değişime inanmış bir kişi yeter.
• Bu cümlenin sonuna öyle bir işaret koyacağım ki ne kadar uzun olursa olsun herhangi bir süreci ufacık bir şeyin nasıl da kolayca bitirebildiğini hep beraber göreceğiz.
Okul gezisine çıkan çocuklar girdikleri mağaradaki gizemli bir boşluğun içinden yuvarlanarak esrarengiz bir tünelden aşağı düştüklerinde, kalkıp üstlerini silkelerlerken karşılarında bir canavarın oturduğunu gördüler. Bir süre oraya buraya kaçıştılar ama canavar her defasında koca pençeleriyle çocukları engelliyordu. Canavar kaçmaktan yorgun düşen çocuklara “Soracağım bilmeceyi bilirseniz sizi bırakırım” dedi koca ağzıyla. Onlar da çaresiz, “Sor haydi” dediler. “Çarşıdan aldım bir tane eve geldim bin tane” “Nar!” diye atıldı küçük çocuklardan biri. Canavar anında çocuğu kaptığı gibi cumburlop midesine attı. Hepsi dehşet içinde birbirlerine bakakaldılar. “Nar değil miydi?” diye sordu en cesur olanı. “Nar olmalı!” dedi. “Cevap Nardı!” diye yükseltti sesini. “Hayır, cevap incirdi” dedi canavar pis pis gülümseyerek. “Hiç narın içinde bin tane parça gördünüz mü?” “Nasıl olur?!” diye öne atıldı bir başka çocuk, “Binlerce yıllık bir geleneği hiçe sayıyorsun!” “Tamam o zaman!” dedi cesur olan, “Seninle bir anlaşmaya varalım. Ben kalayım, diğerlerini bırak” “Hayır” dedi canavar “Bakıyorum da çok kahraman görünüyorsun. O kadar kahramansan şu sorumu cevapla da görelim: Ben giderim o gider, arkamdan tin tin eder” Arkadan bir tanesi “Gölge deme sakın” diye fısıldadı. Çocuk da ikircikli bir halde: “Bi-bilemiyorum” dedi “Cevabını bir kâğıda yaz o zaman, o kâğıdı da ikimizin arasında bir yere koy” Canavar, “Yoksa bana güvenmiyor musun?” dedi. “Ben babama bile güvenmiyorum! Kaldı sana güvenicem!” diye toklaştırdı sesini çocuk. Canavar biraz da utanarak: “Benim okumam yazmam yok ki” diyebildi. Çocuk suratında beliren hain gülümsemeyle, “Çok yazık! Bizler hepimiz okuma yazma biliyoruz” dedi alaycı bir şekilde, “Değil mi çocuklar!” diye sordu arkasındakilere. “Eveet!” diye onayladı diğerleri hep bir ağızdan. “Bizler,” dedi “daha birinci sınıfta söktük okumayı!” Bunun üzerine canavar çekingen bir ses tonuyla “Cevabı size çizerek versem olur mu?” diye sordu. “Oldu bakalım.” dedi cesur çocuk. “Çiz bakalım. Sonra katlayıp ortaya koy” “Tamam. Kâğıt var mı?” dedi canavar. “Kâğıt olacaktı!” dedi çocuk sesini sertleştirerek, “Bir bakalım!” Çantadan defterini çıkardı ve bir elini bastırarak diğer eliyle sayfayı yırttı. “Al!” dedi uzatarak. “Şimdi sen kalem de istersin!” dedi. “Yok” dedi canavar. “Kalemim var benim” “Kalemi varmış duydunuz mu çocuklar!” dedi çocuk başını geriye meylederek. “Hah!” diye güldü dudağının bir ucuyla.
Canavar arkasını dönüp eline aldığı kömürle kâğıda bir şeyler karalamaya başladı. Çizerken sürekli arkasındaki kuyruğa dönüp bakıyordu. Az sonra sivri parmaklarıyla beceriksizce katlayıp kâğıdı ortada herkesin görebileceği bir yere koydu. “Haydi, ver bakalım cevabı!” dedi bu sefer canavar pişkin bir edayla. Çocuk düşündü: “Cevap gölge demiyorum.” dedi. Canavar kaşlarından birini kaldırarak: “Eh” dedi biraz sinirle karışık emniyetle: “Peki ne diyorsun?” “Ben şu arkanda sallanan çirkin kuyruğu diyorum. Cevap bu!” dedi, “Kuyruk! Canavarın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Şimdi bakalım bir kâğıtta ne varmış!” Canavar anında kâğıda pençesini attı ve kendine çekti. “Durun!” dedi, “Bir şey eksik çizmişim.” Aldı kâğıdı ve bir şeyler daha karaladı. Geri koydu “Şimdi bakın.” dedi. “Aaa…” diye bir ses yükseldi çocukların arasından. “Olmaz ama” dedi cesur çocuk “Sen mızıkçılık yapıyorsun.”
Canavar kıpkırmızı olmuştu elini kolunu sallayıp “Eeh Bilemedin işte!” diyerek cesur çocuğu aldı ve cumburlop midesine attı. “Ee?..” dedi canavar, “Oyuna devam edelim mi?” Çocuklar korku ve gözyaşı dolu gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. İçlerinden biri sordu titreyen sesiyle, “Doymadın mı?” “Doymadım!” diye cevapladı canavar. “Doymak nedir bilmem!”
“Biz size bir bilmece sorsak peki?” diye sordu akıllı bir çocuk. Canavar şaşırdı “Sorun bakalım.” dedi ne yapacaksınız bakalım görmek isterim der gibi başını yana eğerek, “Bilmeceyi dinliyorum.” “Ama” dedi çocuk, “bildiğiniz her bilmece karşılığında bir çocuk dışarı çıkacak.” “Bildiğim mi?” dedi gülümseyerek, “Oldu.” dedi canavar anlaşmayı baştan kabul ederek. “Bu çocuk salak galiba” diye düşündü. Gülesi geldi. Kendini tuttu. Sonra bir patlamayla birlikte kahkahalar atmaya başladı. “Canavar bey gülmeniz bittiyse bilmeceye başlıyorum” dedi akıllı çocuk. “Sor bakalım” dedi. Pis pis sırıtıyordu. Çocuk bilmeceyi sordu: “Pare pare dolunca, Tane tane bulunca, Yane yane yanınca, Hare hare olunca, Han da demem, Gak da demem, Kündeye gelin, Ben gelmem, Tok tok olurum, Pak ile bilirim, Bilin bakalım; Ben kimim?” “Taş!” dedi canavar hiç düşünmeden. “Bravo!” diye bağırdı bilmeceyi soran çocuk. Bütün çocuklar birden sevindiler. Çocuklardan biri gitmeye hazırlanırken. “Durun” dedi: “Bir saniye” canavar şaşırmış: “Cevap taş mı?” dedi. “Elbette öyle” diye cevapladı çocuk. “Ancak? Nasıl olabilir?” dedi canavar şaşkınlık içinde. “Bunu saymıyorum. Yanlışlıkla bildim” Çocuklardan biri “Olmaz!” dedi “Bildin işte. Yaaaa!” Ağlamaya başladı. Sonra diğerleri de katıldılar bu zırıltıya. Hep birlikte ağlıyorlardı. “Bizi de yiyceek!” diyerek. Zırıltı dayanılmazdı.
Canavar çocukları susturmak için birer birer yakalayıp ağzına attı ve yedi katır kutur sesler çıkartarak Katurtuların sona ermesiyle beraber ortalığı bir sessizlik kapladı. Ağır yediği için üstüne bir ağırlık çökmüştü canavarın. Tatlı bir uyku bastırdı. Olduğu yerde öylece uyuyakaldı.
Uyurken çocuklar karnını yarıp dışarı çıkmaya başladılar. Canavar bunu gözleri yarı açık şekilde izliyordu. Kalkıp onları kovalamak istedi fakat kımıldayamıyordu. Sonra karnından çıkan çocuklar ona asla bilemeyeceği sorular sorup dalga geçmeye başladılar. Sesini çıkaramıyordu. Derken terler içinde uyandı. “Fazla yemiş olmalıyım…” diye düşündü. Yediklerini sindirmek için mağaranın içinde dolaşmaya başladı.
“Günlerdir uyuyamıyorum…” diyordu uzanmış halde. “Peki, bu durum ne kadar zamandır devam ediyor?” diye sordu top sakallı bir canavar ellerini birleştirmiş bacak bacak üstüne atmış şekilde. Yuvarlak camlı bir gözlük takıyordu. “Sanırım o çocuklardan sonra oldu. Her gece rüyama girip benimle dalga geçiyorlar”
Canavar uzun saçlı güzel bir canavarın dizlerine yaslanmıştı. “Bilemiyorum” diyordu “Belki de yaptığımız yanlış. Çocukları yememeliyiz” “Sevgilim” dedi güzel canavar, “Sadece biraz kafan karışmış hepsi bu. Gel buraya”
Çocukları yediği yere gelmişti. Mağaranın bu bölümüne uzun zamandır uğramamıştı. Yürürken bir çantaya takıldı ayağı içini açtı. Defterleri, kitapları karıştırmaya başladı.
İlk başlarda sadece resimlere bakıyordu fakat daha sonra okuma fişlerinden kelimeleri, derken okumayı söktü. Bulduğu her kitabı okuyordu. Okudukça daha da aydınlanıyordu.
Canavar arkadaşları başka çocukları yakalamış onu da çağırdılar. “Gel!” dedi birisi “Bu çocuklar çok taze!” “Canım istemiyor” diyordu. Onu ilgilendiren artık çocukların elbiselerinin içindeki değil çantalarının içindekiydi.
Aylar sonra bizim canavar kalabalığının ortasında elinde tuttuğu kitabı havaya kaldırarak haykırıyordu. “Böyle daha ne kadar sürecek! Çocukları yiyerek kendi geleceğimizi tehlikeye atıyoruz. Gün ışığına çıkmalıyız! Yaşasın Aydınlık!”
Çok geçmeden canavar meclisi idam kararını verdi. Canavarı götürürlerken kitaplardan öğrendiği kıymetli bilgileri haykırıyordu. “Güneyde dağlar kıyıya paralel uzanır!” “Bir üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir!” Tüm canavarların toplandığı görkemli bir kalabalığın ortasında başı vurulurken canavarın son sözleri şöyleydi: “İyelik ekleri! İyelik ekleriii!..”
Zenne filmi hakkında Yeni Akit gazetesinde nefret dolu bir yazı yayınlandı. Eşcinselliğe sapıklık diyen, twitterda ”Cinsel münafıklığı hoş görecek değiliz.” ”Eşcinsel aşk olur mu? Veya böyle bir kıpırdanma olsa dahi ona ‘aşk’ mı denmeli?” diyen birinin kaleme aldığı bir yazı bu.
Dünkü yazıda,
Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,
Yumurta atan öğrenciler, terörist,
Chuck Palahniuk, William S. Burroughs müstehcen,
Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.
Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’
Hiçbir terör örgütüne üye değiller.
diye yazmıştım. Şimdi aynı zihniyetin ”Eşcinseller sapıktır.” yargılarını da buraya eklemek gerek. Zenne filminin yapımcısı, yönetmeni olan M. Caner Alper’le Mehmet Binay’ın konuyla ilgili açıklamalarını aynen aktarıyorum:
“ZENNE” Filmi ile İlgili Yeni Akit Gazete’sinde Çıkan Haber Hakkında Yönetmenlerin Basın Açıklaması
18 Ocak 2012
YENİ AKİT: “ZENNE, Sapıkların Filmi”
Ayrımcılık, nefret suçu, toplumsal dışlanma ve temel haklardan yoksun bırakılma gibi birçok konuda hak ihlali yaşayan kişilere karşı kamuoyunun bilinçlenmesini de amaçlayan “ZENNE” filmi, Yeni Akit gazetesi tarafından 17 Ocak 2012, Salı günü yayımlanan Fahrettin Dede imzalı bir makalede “Sapıkların Filmi” olarak nitelendirildi. Yeni Akit gazetesinde “Eşcinsellerden Kültürel Atak” başlığıyla yayınlanan, filmin içinde yer almayan fotoğrafı ise “Filmden Bir Görüntü” bilgisiyle yayımlayan gazete; “ZENNE” filmini ve benzer kültürel çalışmaları, nefret söylemi ve suçlarını teşvik eder bir yaklaşımla, her anlamda hedef göstermektedir.
Aynı makalede, Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven’e karşı açılan ve kazanılan bir davadan da söz edilerek, Yargıtay’ın, Vakit aleyhine çıkan kararının geyleri şımarttığı dile getirilmektedir. Yeni Akit, yargı organlarının kararına karşı da saygısızca yaklaşarak, mahkemelerimiz tarafından verilen bu cezayı küçümsemektedir.
“ZENNE” filmi; gerek Anayasamız, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve dolayısıyla hukuk devleti ile koruma altına alınmış bulunan insan haklarından “Yaşama Hakkı”nı öne çıkarmakta ve nefret söylemine de karşı çıkmaktadır. Ne yazık ki söz konusu makalede olduğu gibi bazı yazarlar, daha filmi izlemeden eşcinselliği ‘sapıklık’ olarak değerlendiren bir zihniyetle, yaşamın temelini oluşturan yaşama ve kişi hakkına, ölçüsüzce saldırıda bulunabilmektedirler.
İşte bu tür yaklaşımların sonucunda ya filmdeki gibi bir cinayet ya da intiharla sonuçlanan olaylarla karşılaşılması kaçınılmazdır. Eşcinsellik bir hastalık, namussuzluk, ahlaksızlık yahut gayri insani bir durum değildir. Bizler sanatçılar olarak, toplumumuzda yaşayan farklı kimlikler ve yönelimdeki insanlara karşı hoşgörülü davranılması gerektiğini düşünüyoruz. Her gün binlerce insanın okuduğu bir gazetenin, toplumu kin ve düşmanlığa sevk eder, nefret suçlarını teşvik eder bir biçimde kaleme aldığı bu yazıyı yayımlamış olmasını esefle kınıyoruz. Bizce asıl sapıklık, yaşam hakkına saygı duymayan, toplumdaki insanları kin ve nefrete sevk eden düşüncelerdir.
Bu yazı, “Sapıkların Filmi” tanımlamasıyla şahsımıza yönelik hakaret ettiği gibi filme gidenlerin de sapık olduğu düşüncesini oluşturacak şekilde, kamuoyunu filmden soğutma ve uzaklaştırma amacıyla düzenlenmiştir. Bir yazarın film hakkında olumlu-olumsuz görüşlerini yazarken, eleştirisini kişisel onur ve hakların ihlaline ve hakarete dönüştürmemesi, toplumu kin ve nefrete sevk edecek şekilde yapmaması gerektiği açıktır.
Yasal haklarımız kullanılacaktır.
Saygılarımızla,
M.Caner Alper ve Mehmet Binay
“ZENNE” Filmi Yapımcıları ve Yönetmenleri

“Ahtapotun kol ya da bacağının kendi düşünceleri vardır.” İkinci Cahillikler Kitabı / J.Lloyd-J.Mitchinson
Leblebi Gibi İnsan Yağıyordu / Dün akşam çok tuhaf bir şey oldu. Yukarıdan süzüle süzüle bir şey indi. Süzüle süzüle indi diyorum çünkü galiba batıyordu. Arkadaşlara bunun bir denizaltı olduğunu, ağır silahlarla donatılmış insan yapısı bir gemi olduğunu söyledim. Anlayamadılar önce. Geminin su altında ne işi varmış. Su altında gitmesi için tasarlanmış olduğunu izah ettim. Hangi memleketten olduğunu seçemedim. Tayfur ve birkaç arkadaşı hızla aşağı batığın peşinden gittiler. O makinelerin on santimetreye kadar kalın çelikten bir zırhları oluyor. Akılları sıra ekmek çıkar mı diye bakıyorlar. Hiç zannetmem. Hatırlıyorum da buzdağına çarpan şu meşhur transatlantiğin batışına şahit olmuş Rıza Kaymak adlı bir kaplumbağa ile tanışmıştım. Birkaç sene önce öldü toprağı bol olsun. Dediğine göre gemi batarken arkasından bütün leş yiyiciler koşturuyormuş. “Zemine ulaştığında etrafına toplanan meraklı kalabalık ve fırsatçılardan güverteyi göremiyorduk” derdi. “Yukarıdan da leblebi gibi insan yağıyordu” derdi. Tabii oralar soğuk. Yiyemediklerini saklamak zor olmamış. Bu Tayfur gibileri aylarca bayram etmiş. Rıza Kaymak çok şeker ve çok bilge bir kaplumbağaydı. Tavşanla yarışmasından bahsetti bir keresinde. “Dalga mı geçiyorsun, o hikâyedeki kara kaplumbağasıydı” diye itiraz ettim sırıtarak. “Düşün işte, o kadar kibirli bir tavşandı.” dedi. Yarış bitmeden boğulmuş gitmiş.
Alman Paraşütleri / Denizanaları bazen mahallece gezmeye çıkıyorlar. Sanırsın Nazi Ordusu Varşova’ya hava indirme başlatmış. Aralarından bir tek Piraye’yi tanıyorum. Bunları görünce sesleniyorum: “Yüz kişi dolaşmayın vallahi ödüm patlıyor, Alman paraşütü sanıyorum sizi” Gülüyor. Haa, paraşüt deyince aklıma ne geldi bakın: Dünya Sağlık Örgütü, 1960’lı yılların başında sıtma salgınını önlemek için birçok ülkeye DDT sıkmış ancak işler ters gitmiş. Malezya’da yalnızca sivrisinekler değil hamamböcekleri de cortlamış. Zehirli hamamböceklerini yiyen kediler ölünce fareler inanılmaz artmış. Hayvan, verem ve tifüs gibi hastalıkların taşıyıcısı olduğu için de köyler birdenbire bu hastalıklarla baş başa kalmış. Örgüt tutuşmuş, sağa sola “Yetişin, acil kedi lazım” diye mesajlar bırakmış. “Nasıl kedi istiyorsunuz? İran mı, Van mı, Cihangir mi?” diye soranları “Faşist misiniz?” diye terslemiş. Birkaç gün içinde yüzlerce kedi bulunup, İngiliz uçaklarından paraşütle iç kesimlerdeki uzak köylere bırakılmış. Buna “kedi bırakma operasyonu” denmiş ve başarılı olmuşlar. Aradan elli yıl geçti. Cihangir kedilerinin atalarının tavşan olduğu da hesaba katılırsa Malezya’ya şimdi de birkaç elektrik süpürgesi fabrikası açmak gerekiyor olabilir.
Vazop Kılıklı / Vatoz balıkları hakkında çok şey söylüyorlar. Balık dediğin oradan oraya gezermiş. Bu uçuyormuş, havada süzülür gibi kanat çırpıyormuş. Hakikaten öyle. Diken gibi kuyruğu var ya akrebe benzetiyorlar. Eskilerin “Vatoz belası gibi dikilmek” diye bir deyimi vardır. Şimdiki çocuklar bilmez. “Cebine vatoz yapışmak” “K.çına vatoz kaçmış gibi dans etmek” laflarını da duydum. Kafanın büyükannesi gizli işler çevirip yakınlarını üzenlere “vazop kılıklı” derdi. Onların köyünde vazop derlermiş. Bu tuhaf yaratıkların deniz kuvvetlerinin ajanı olduğuna inanlar da var. Tevekkeli değil sinsi sinsi dolaşıyor aşağılarda. Dokunanı da yakıyor. Geçen hafta salı günü kollardan biri değecek oldu da zor tuttum. Bu kafadan çıkan on sekiz kol var. Birçoğu saf. Doğruyu yanlışı bilemiyorlar.
Mute / Kollardan birine Mute ismini taktım. Çünkü hiç konuşmuyor. Uyum sağlıyor. Sızlanmıyor. Ama bu hali çok tehlikeli. İçinde biriktirdiğine inandığımdan bir gün gelip her şeyi kusacağından korkuyorum. Gevezelikten hoşlanmadığım doğrudur ama zevzek birini içine atan birine tercih ederim. Mute’ye böyle söyledim. “Kendi iyiliğin için biraz konuş. Derdini aç bana, futbolun artık futbol olmadığını yeni bir fikirmiş gibi söyle, bazı kitapların edebi olup olmadığına mahkemeler karar vermelidir de, kurban olayım, her cinayet sonuçta iki kişiliktir de razıyım ama susma, ne olur iş işten geçmeden fışkırt” dedim. Vantuzlarıyla oynamakla yetindi. Tutup sarstım. Önüne baktı. “Senin vantuzlarının sülalesini s…” dedim. Küstü. Eyvah ki eyvah!
(İllüstrasyon: Wesley Edgebrecht /ABD)
Tam bir yıl önceki yazının başlığı ‘‘4 Yıl Oldu’’ idi. Bugün 5 yıl oldu. Bu yazılar bir tür adalet bekleme sayacına dönüşecek sanırım. Sayaç ileri işliyor ama, adalet, hukuk, vicdan uzaklaşıyor bu topraklardan.
Kitap yazanlar, terör örgütü üyesi,
Yumurta atan öğrenciler, terörist,
Chuck Palahniuk, William S. Burroughs müstehcen,
Sanatçılar, bilim adamları, makaleleri, şiirleri, resimleriyle terör destekçisi.
Hrant’ın katillerine gelince, onlar daha ‘‘Çocuk’’
Hiçbir terör örgütüne üye değiller.
8 Kasım 1975’de, Pasolini’yle, öldürülmesinden birkaç saat önce bir gazeteci söyleşi yapar. Görüşmenin sonunda gazeteci Pasolini’ye söyleşiye nasıl bir başlık koymak istediğini sorar. Şöyle yanıtlar Pasolini: ‘‘ Sen, şimdi seni kimin öldürmeyi planladığını bile bilmiyorsun. Bu adı ver istersen: Çünkü hepimiz tehlikedeyiz.’’
Geçen 5 yıl iyice öğretti bunu bize. Bu ülkeyi güzel bir ülke yapmayı hayal eden, bu hayalin peşinden koşan herkes tehlikede.
Bugün saat 13′de, bu hayalin peşinden cesurca koşan Hrant Dink için Hrant’ın Arkadaşları, vurulduğu yere, Taksim’den Agos Gazetesi’ne yürüyecek.
Orada olalım.
Bu karanlık biraz uzaklaşsın diye.
28 Aralık’ta Irak sınırında 35 (sonradan 34 diye çevirdiler galiba) kişinin bombalama sonucunda öldüğü olaydan sonra ötede beride (varsayalım sosyal medyada) “Ama kaçakçılar…” gibi söylenenler oldu…
Kaçakçılığı ölümle cezalandırmak istiyorsak yurtdışından eşine dostuna iPhone, iPad ve diğer ıvır zıvırı aldıran herkesi sallandırmalıyız.
Hrant Dink’in ölümü karşısında da “katil”i içselleştirmenin benzer bir görünümü yaşamadık mı? Çoğu insan için Ogün Samast’ın kişiliği ve nasıl bu duruma geldiği daha ilginç bir konuydu.
Kendimizi affetmeyi, daha beteri kendimizi affedip üste çıkmayı iş sayan bir millet olup çıktık. Dersim’de yaşananları yıllar sonra şöyle böyle dile getirirken bile kekeliyoruz. Özür mü? Özür dilememiz bile bir büyüklenme, bir gösteri, bir bağışlama değil mi?
Katil olmayı giderek içimize sindiriyoruz. Katil halimizi seviyoruz. Kendi irinli yarasını yalayan bir hayvan gibi. Tuz susuzluğumuzu artırdıkça daha bir iştahla…
Öldürdüklerimizle aynı soydan olduğumuzu söylemedikçe insan olamayacağız. Yüzümüzü eğmedikçe.
Başım yıldızlara çarpar
Dağların zirvelerinde ayaklarım.
Kâh vadilerinde kâh kıyılarında evrensel hayatın
gezinip durur parmak uçlarım.
İlk özlerin fokurdayan köpüğüne
dalar ellerim ve
yazgının çakıl taşlarıyla oynarım.
Defalarca gidip geldim cehenneme
Cennetin her köşesini bilirim
Ne de olsa konuştum Tanrı’yla.
Kanı ve bağırsaklarıyla uğraştım dehşetin
Benden sorun güzelliğin tutkulu kavrayışını
ve “Uzak dur” diyen işaretlerin hepsine
insanın muhteşem isyanını.
Benim adım Hakikat, benim kâinatın en kaçkın tutsağı.
Carl Sandburg
Kafamın güzel olduğu o acayip saatte mutluydum
Ama şimdi berbat bir haldeyim
Bir iş arıyordum, sonra bir iş buldum
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Kendi hayatımda
değerli zamanımı neden ayırıyorum ki
ölü ya da diri olduğumu umursamayan insanlara?
İki sevgili geçti yanımdan sarmaş dolaş
Ve şimdi berbat bir haldeyim
Şu kızın bana söylediğine bak akşam akşam
Caligula’nın* bile yüzü kızarırdı valla
“Bu evde gereğinden fazla kaldın” dedi
Oradan nasıl kaçacağımı şaşırdım haliyle
Kendi hayatımda
Neden yüzlerine gülüyorum ki
Aslında suratlarının ortasına tekmeyi basmayı tercih ettiğim insanların?
Çeviri: Hakan Bıçakcı
* 37-41 yılları arasında görev yapmış Roma İmparatorluğu’nun 4. İmparatoru.
Aşırı savurganlığı, tuhaflığı, ahlaksızlığı ve acımasızlığıyla tanınır, despotluğuyla hatırlanır.


























