Bulaşık makinesinin buharı suratımı buruşturuyor. Sıcacık. Ellerim donmuştu soğuktan. Kafamı biraz geri çekip ellerimi makinenin içine uzatıyorum. Hafif ıslanıyor. Yanacak gibi olunca geri çekiyorum. Beş dakika önce hazırladığım kremalı, tarçınlı kekin kokusuyla, makineden gelen deterjan kokusunu içime çekiyorum.
Can, merdivenleri tam inmeden bağırıyor:
“Bir sütlü kahve ve limonlu kek.”
Saat beş olmuş. Mesainin bitmesine dört saat var. Kaldırımın yarısını gören pencereyi açıyorum. Soğuk hava içeri doluyor. Rafa uzanıp beyaz fincanı alıyorum. Evimde olmak isterdim o an. Bacaklarımı uzatıp bir kitap açmak, illa kahve koyacaksam da kendime koymak isterdim. Sütünü, şekerini ben ayarlayayım. Kendime göre. Ne zaman raftan alacağıma ben karar vereyim. Kendime göre. Bulaşıkları birkaç gün biriktirebilirdim böyle bir şansım olsaydı ya da canım isterse bir çay kaşığını bile hemen yıkayabilirdim. Zaman üstüne düşünürdüm ve onu istediğim gibi bölebilirdim. Kendime göre. Yakınacak değilim. Herkesten daha iyi bir işim var. İnsanla uğraştığım söylenemez. Basit şeyler istiyorlar benden. Kek, kahve, çay gibi… Yemek yapıyor olsaydım, tuzuydu, pişirme süresiydi… uğraş dur işin yoksa. Beğendirmek zor.
Sanırım bir şeye tadını veren, onun içine kattıklarımız; ama bir şey hakkında konuşturan genelde unuttuklarımız. Tuzsuz börek açıklama gerektiriyor ya da şekersiz kek. Fakat bir şey tam olunca en fazla “Çok güzel olmuş,” diyorlar “eline sağlık…” Ben de bitiriyorum orada lafı. “Afiyet olsun.” Buna karşı çıkmak isterdim. Can, evet anlayacağınız gibi bu cafe’nin garsonu, günde bir iki kez koşarak bu mutfağa girer ve bana kötü giden işleri söyler. “Kahvenin sütü az… Çay, taze değilmiş… Kekin üstüne biraz daha fıstık koyar mısın…” gibi. Şunu isterdim mesela. Can, bir kez merdivenlerden koşarak insin ve şöyle desin: “Selmin, kek şahane olmuş. Seni yukarıya bekliyorlar. Alkışlamak istiyorlar.”
Bu hiç olmadı. Hatta tepsideki kahve soğumak üzere olmasına rağmen, Can onu almaya gelmedi. Sanırım unuttu diye düşünüyorum. Saat beş. Her gün bu saatte gelip bir sütlü kahve ve bir dilim limonlu kek isteyen müşterimize siparişlerini ben çıkarıyorum. Merdivenlerde Can’ı görürsem ona vereceğim elimdekileri. Ama yok. Dükkânın içinde iki masa dolu. Saat beş. Kadınlar kahkaha atıyor. Kadınlar çok güzel kahkaha atar. Diğer masadaysa yine iki kadın, sohbete koyulmuş. Ağrılardan ve gelecek planlarından söz ediyorlar muhtemelen. Dış kapının yanındaki tek masada oturan müşteriye doğru yürüyorum. Masası boş. Yemyeşil bir palto giymiş. Sokağa doğru bakıyor. Hayır, hayır sigara içmiyor. Ama içse olurmuş. Öyle duruyor.Kapıyı açıyorum, gülümseyerek ona bakıyorum. Simsiyah çekik gözlerinin ucu aşağı doğru sarkık. Kocaman bir ağzı ve iri bir burnu var. Çizgilerine tırnağımın sığabileceğini görüyorum. O da bana gülümsüyor ve gözleri neredeyse kayboluyor. Gözlerinin içinde hemen anlayabileceğim bir şey var. Hemen anlayabileceğim şeyleri, çok hızlı sezebilirim. Çünkü hemen anlayabileceğim şeyler üstüne hayatımı verdim ve onlar çok az. Çok çok az. Karnımdan küçük bir nefes alıyorum:
“Kahve ve kek sizin miydi?”
“Evet,” diyor. Kahveyi ve keki, masaya bırakıyorum.

İşte seri katilimle tam da böyle tanıştım.

evolution

YÜZÜNE DE SÖYLERİM trafik kazası geçirmiş, yoğun bakımdaymış” dedi Boris Bey. “Şirketteki sessizliğin sebebi bu.”

Birkaç saat sonra DOBRAYIM BEN ve İÇİM DIŞIM BİR’in YÜZÜNE SÖYLERİM’i hastanede ziyarete gittiğini öğrendik ama bunu Boris Bey’e söyleyemedik. Zaten birkaç gündür durgundu. Gazetelerin her geçen gün daha fazla resimli basılmasından şikâyetçiydi. KORKULAN OLDU, DEHŞET ANLARI, SOKAK ORTASINDA VAHŞET manşetleri daha yeni istifa edip meslekten el etek çekmişken onlardan etkilenen arkadaşlarının da kafasının karışık olduğunu biliyorduk. “Bu gidişle kimse şöyle ağız tadıyla gazete okuyamayacak” diyordu.

Öğleden sonra distribütörlere yapacağım sunum sadece beş dakika sürdü. MUCİZE ÜRÜN, MUHTEŞEM KAMPANYA, SAHİP OLUN, SINIRSIZ ve LİMİTSİZ gibi ifadeleri kullanamıyordum. Bunların hepsi üç gece önce aynı uçakta İbiza’ya giderken yanlış hatırlamıyorsam Alp Dağları’na çakılmıştı. Distribütörler durumu anlayışla karşıladılar ve sunum bitince zor sorular sormayarak bana yardımcı oldular. Zaten çete operasyonları nedeniyle her yerde aranan ama sırra kadem basmış olan YANLIŞ MIYIM ve DÜNYANIN HİÇ BİR YERİNDE olmadan sormaları oldukça zordu.

Mesaiden sonra arkadaşlar bir şeyler içmek için ısrar etti. Herkesin morali bozuktu, kimse bu halde eve gitmek istemiyordu. Kafeye oturduk. Birimiz bekârdı, kalan üçümüz evliydik. Bekâr arkadaşımız Ceremi yemeğe geç kalacağımızı haber vermek için eşlerimize telefon etmeye gerek görmememize şaşırdı:

“Kimsenin eli telefona gitmiyor, hanımlarla bozuk muyuz?” diye sordu.

“Yok canım” dedi hepimizin adına konuşan Osvaldo, “İSTERSEN HİÇ GELME’nin lisansı iptal edilmişti. Biz de kadınları zor durumda bırakmamak için aramıyoruz” dedi.

“Daha kötüsü de var” dedim.

Ceremi ilgiyle bakıyor, üzüntümüze uyum sağlamaya çalışıyordu.

“Nasıl daha kötü? Yoksa BEN DE GELEYİM mi ölmüş?”

“Hayır, hayır bu bizi ilgilendiriyor. BU GECE TOPLANTIM VAR’ın gelirlerine ihtiyati tedbir kondu” diye zaten evli adamlarca ezberlenmiş bu kötü habere bir dikiş de ben attım. Ceremi dâhil herkesin başı öne düştü.

Yemek ve sohbeti çok uzatamadık. Tadımızı bir türlü bulamadık. Dönerken arabada radyoyu açtım. “VATAN HAİNİ’nin kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce kaçırılması nedeniyle bir grup genç öğleden sonra meydanlara çıktı. Aslında MEYDANLARA DÖKÜLMEK istediler ama bu deyim kredi kartı borçları nedeniyle bir haftadır cezaevindeydi. Gençler KAHROLSUN’u da kullanamadılar, çünkü yıllık izne ayrılmıştı. Gençler meydanda bir başka grupla karşılaştı. Onlar da LANET’in birkaç gündür kayıp olmasını, devletin onu koruyamamasını protesto ediyordu. Her nedense iki grup arasında arbede çıktı. Polis gençlere vişne suyu ve deodorantla müdahale etti. Emniyet müdürü, TAZYİKLİ SU ve BİBER GAZI isim tamlamalarının yurtdışında eğitime gönderilmesi sebebiyle şu an için göstericilere bu maddelerin sıkılamayacağını açıkladı.”

Eve girdiğimde dört yaşındaki kızım Sementa kucağıma atlarken, eşim Laila yüzüme boş boş bakıyordu. Ne olduğunu sorduğumda hiçbir şey söylemeden koluma girip televizyonun karşısına götürdü. Ekranda geçen altyazı SEN Mİ GELDİN sorusunun akşam saatlerinde ardında bir intihar mektubu bırakarak köprüden atladığını, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını haber veriyordu. İntihar mektubunda ne yazdığını çok merak ettim, hemen internetin başına oturdum. Mektupta “Elveda zalim dünya” yazıyormuş. Laila’ya seslendim: “ELVEDA ZALİM DÜNYA istifa etmemiş miydi?”

Mutfaktan cevap geldi: “Kabul edilmemiş.”

Hazır interneti açmışken sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarıma baktım. Çok tuhaf bir şekilde sayfalara büyük bir sessizlik hâkim olmuştu. Forumlar ve sosyal medyadaki ileti akışı yok denecek kadar azdı. Kimse tepki göstermiyor, kimse kimseye hak ettiği gibi sert cevaplar vermiyordu. Her şeye ne olmuştu böyle? E-posta kutumu açınca hemeneşimi çağırdım. Gelen en son postada bir arkadaşım (…)’ın askere çağırıldığını, (…) ve (…)’nın ise onu askere uğurlamaya gittiğini anlatıyor, birtakım noktalama işaretleri ile adeta gözyaşlarını tutamıyordu. Bunları Laila’ya okurken Sementa masadaki vazoyu devirip kırınca kadın kıpkırmızı oldu, sessizce ağlamaya başladı. Nedenini anlamış gibi koşarak gelen kızım bana bir zarf uzattı. Dil Kurumu’ndan geliyordu: “ALLAH KAHRETMESİN SENİ ÇOCUK GİBİ cümlesi tadilata alınmış olup, ikinci bir bildirime kadar kullanılmaması hususunda hassasiyet gösterilmesi rica olunur.” Küçük kızım sırıtıyordu. Eşim ağlıyordu. Her şey üst üste geliyordu.

Moralim zaten çökmüştü, üstüne bir de Laila’nın ağlaması yaramı kanırtmıştı. Onu teselli edici sözler söylemeye çalıştım. Ama eşimin cevap olarak verebileceği, isyan edip ferahlamasını sağlayacak şeylerin çoğunun kayıp, tutuklu ya da hasta olması durumu kötüleştiriyordu. İçinden gelenler boğazında her düğümlenişinde kendini hırsla sıkarak ağlama tonunu yükseltiyordu.

Bir teselli olarak, henüz “MÜZMİN öldü sayın seyirciler” haberini duymamıştık, yoksa bekârların hali ne olurdu?

Bir süre daha Laila’nın ağlamasını dinledikten sonra onları salonda bırakarak yatak odasına tabletimle oynamaya gittim. Bunu rahat yapıyordum çünkü BENDEN SIKILDIN MI ve ARTIK BENİ SEVMİYOR MUSUN cümlelerinin de yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuştu. Beş dakika sonra eşim, Sementa’nın uyku saatinin geldiğini söylemek ve en azından bakışlarıyla sitemini göstermek için odanın kapısında belirdi.

“Bunu kim uyutacak?” dedi. Hemen ardından böylesine önemli bir soruyu rahatça sorabildiğine şaşırdı. Bir hata mı yaptım diye tereddüt etti.

Üfüldeyerek kızın odasına geçtim. Sementa yatağına girmiş hevesle beni bekliyordu. Küçük ve ümit dolu gözlerine baktığımda doğduğu günleri yeniden hatırladım. O zamanlar böyle tuhaf olaylar yaşanmıyor, kelimelerin başına olmadık işler gelmiyordu. Kızımın ismini nasıl da güzel bir törenle koymuştuk. Şimdiki gibi çocuklara isim bulmak renkli top havuzunda rubik küp aramak kadar zor değildi. Sementa doğduktan birkaç ay sonra ismi başka bir ülkeye sığınma talep etti. Bir daha da kimse çocuğuna SEMENTA adını koyamadı.

Raftan eski bir masal kitabı seçip yüksek sesle okumaya başladım: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde vasat bir ülke varmış. Kralı halkıyla küs, ekonomisi istikrarsızmış. Bir gün gizemli ve yakışıklı bir tüccar heybeleri ışıl ışıl parlayan büyük bir kervanla ülkeye gelmiş…”

sigara almak için dükkândan çıkıp bahariye’deki halk eğitim merkezi’nin yanıbaşında duran gazete bayisine gittim. bazen ayaküstü bir iki lafladığımız bayi, sigarayı uzatırken gözucuyla bir şeyi işaret ederek sordu:
“şu adamı tanıyor musun?”
gösterdiği yere bakınca, tezgâhın üstünde duran bavul dergi’nin kapağını kaplayan cemal süreya ile göz göze geldim.
“evet. şair cemal süreya,” diye cevap verdim.
bunun üzerine bayi, heyecanlı bir ses tonuyla sözüne devam etti:
“o zamanlar sahil tarafında bir gazete bayisi işletiyordum. cemal süreya kendi çıkardığı o beyaz kapaklı papirüs dergisi’ni kendi elleriyle getirip bana teslim ederdi. kendi elleriyle… çok kibar bir beyefendiydi.”
sigaramı alıp yeniden cemal süreya’ya baktıktan sonra dükkâna döndüm.

Duydum ki artık roman yazmayacak olmamı karamsar bir trip ya da geçici bir karar olarak gören dostlar varmış.
Oysa tam aksine, neşe içinde alınmış mutlu bir karar bu.
Hatta karar bile değil.
Hiç sevmem karar almayı.
Yazmak istediğim romanlar bitti o kadar.
Nihayet esas mesleğim olan müzisyenliğe ve eğitimini verdiğim senaristliğe yoğunlaşabileceğim.
Doğru anlaşılmak istediğimden böyle bir beyanı gerekli gördüm. Bundan sonra isteseniz de bu konuda başınızı şişirmem gayrı. :)
Selam ve sevgiyle.
t.k.
*Ömer Madra, Remzi Kitabevi, 1991

A rainbow in the sky above the vineyards at the Elephant Hill Estate and Winery on the Te Awanga coast, near Napier, Hawke's Bay, North Island, New Zealand.

İki kişi arasında birinin diğerinden özür dilemesini gerektiren bir durum oluşuyor. Hayat bu! Her an herşey olabilir. Özür gerektiren hallerin bin çeşidi var. Şöyle bir tanesini seçelim: İki iyi arkadaş var, ikisi de aynı müzik grubunun fanatiği. Hadi grubun ismi de Caravan olsun. Birlikte sürekli Caravan dinliyorlar deli gibi. Günlerden bir gün bu iki arkadaştan biri ki, kendisine şu andan itibaren artık kısaca Bizimki diyeceğiz, Caravan’ın o hafta sonu bir konser için şehirlerine geleceğini öğreniyor ve mutluluktan havalara uçuyor. Zira –boru değil- uzun zamandır hayallerini kurdukları bir şeyi gerçekleştirecekler ve grubu ilk kez canlı olarak izleyebilecekler. Bizimki hemen hevesle arkadaşını arıyor sürpriz haberi bildirme heyecanı ve beraber o konsere gitme düşüncesinin coşkusuyla. Arkadaşı telefonu açıyor ve sessizce bir süre onu dinliyor herhangi bir tepki vermeksizin. (Bizimki’nin arkadaşına da şu andan itibaren kısaca İnsan diyelim.) İnsan, Bizimki sözünü bitirdikten sonra ona konserden haberi olduğunu söylüyor. Bizimki ilk travmayı atlatıp beraber bilet almalarını önerdiğinde de başka kişilerle bilet alarak o konsere gideceğini ekliyor.
Şimdi burada biraz duralım. Duralım ve bu örnekte iki kişi arasında bir sorun oluştu mu bakalım. Girişi öyle bi yaptım ki, bence oluştu. İki iyi arkadaş. Aynı müzik grubu hayranlığı. Grup ilk kez onların şehrine geliyor. Biri haberi öğrenip heyecanla öbürünü arıyor. Öbürü konserden önceden haberdar ve çoktan bileti diğerine haber vermeden almış bile. Burada bir kırılma oluştuğu kesin.Nereden mi kesin? Deminden beri anlattıklarımı dünyanın çeşitli ülkelerinde bir sürü insana film diye seyrettirin ve sorun: “Bu filmde kim kimi üzdü?” diye. Herkes aynı cevabı verir. Oradan kesin!
Bu iki arkadaş mazide ne yaşamış olursa olsunlar o güne yani o telefon öncesine birlikte deli gibi Caravan dinleyen iki kafa dengi olarak gelmişler ve işte az önce filimsel olarak ‘ispatladığım’ şekilde aralarında bir sorun oluştu. Peki bu arkadaşlık burada biter mi? Bana soruyorsanız hemen burada bitmeli. İkinci şansı asla vermeyeceksin. Burada bitsin. İlerde belki yeniden başlayabilir. Ancak genelde yani hayatta öyle olmuyor. Zaten buraya kadar ve buradan da kim bilir nereye kadar sürecek olan bir yazıyı başka türlü neden yazalım? Arkadaşlık devam ediyor ve az önceki telefon konuşması taraflardan birini ‘kırgın’ diğerini de ‘kırıcı’ konumuna geçiriyor. Ve bu gerilimin halledilmesi gerekiyor. Şart mı?Şart değil aslında. Pek çok yakın ilişkide gün içinde buna benzer hatta bundan daha beter binlerce sorun oluşuyor, ama ilişkiler oluşan sorun üzerinde bir saniye bile durulmaksızın sürüp gidiyor. Ancak örneğimizde farklı bir noktadayız.
Bakalım neredeyiz:
1. Telefona sarılmadan önce son derece neşeli ve heyecanlı olan Bizimki telefon görüşmesi sonrası üzgün ve perişan bir hale geldi.
2. Peki bunun sorumlusu kim? Sorumlunun İnsan olduğu net.
3. Bizimki’nin yaşadığı düş kırıklığı ancak İnsan tarafından tatminkar bir şekilde gönlünün alınmasıyla bir nebze hafifletilebilir. Neden? Çünkü Bizimki öyle istiyor.
4. İnsan da bunun farkında.
5. Peki böyle bir şeye Bizimki niye üzüldü? Buna üzülünür mü? Yersiz bir soru. Teorik olarak üzülünmeyebilir, ama pratikte yani hayatta büyük bir olasılıkla buna üzülünüyor.
Öyleyse devam edelim.
Şu anda telefon kapalı. Bizimki, yukarıda bahsetmiştik, epey yıkık. Aldatılmışlık duygusu yaşıyor ve İnsan’ın umursamazlığından, bencilliğinden, ona verdiği değerin karşılığını kendisine vermemesinden girdi, geçmişteki benzer davranışlarından çıktı.
Telefonun diğer ucundaki İnsan’ın ise şu an tam ne durumda olduğunu bilmiyoruz. Tahmin edelim. Bir gülümseme gelmiştir yüzüne belli belirsiz. Bir suçüstü gülümsemesi. Bizimki’nin telefonda heyecanla verdiği habere gösterdiği ilk sessizlikle aslında yakayı ele verdiğinin farkındadır, ardından da zaten dile geldi. Kendi de biliyor, üç suçu var. Birincisi bu konserin haberini, bu habere en çok sevinecek kişi olan Bizimki ile paylaşmadı. İki, gitti bilet aldı ya da aldırdı ya da ona aldılar. Her neyse! Yetmedi, (üç) Bizimki’ne de bir tane aldırabilirdi, ama onu da yapmadı. İnsan da düşünüyor şu anda. Ne düşünüyor?Yapıp ettiğinin karşısındakinde mutsuzluk yaratacak birşey olduğunu o eylemi gerçekleştirmeden önce düşünmez mi, düşünemez mi? Düşünür de düşünmez de. Düşünerek de yani kasıtlı olarak da yapabilir, düşünmeden öylesine de. Ancak artık o aşamayı geçtik. Olan oldu. İki kişi arasında gerilim oluşturacak bir durumun tam ortasındayız. Devam edelim ve şimdi telefon görüşmesinden sonra ilk kez bu ikiliyi karşı karşıya getirelim. Planlı bir karşılaşma olmasın. Yani İnsan o hadiseden sonra Bizimki’ni hiç aramamış olsun. Nasıl bir yerde karşılaşsınlar? Alelade bir yerde. Bu laf da çok hoştur aslında, Alelade. Ale lade, alel ade, a lelade! Aynı okul veya işyerinde oldukları için ertesi gün ister istemez karşı karşıya gelmiş olsunlar mı? Metro durağı olur mu mesela? Olsun be! Sizi mi kırıcaz!!! Metro durağında birbirlerini gördüler ve birbirlerine doğru yürüyorlar küçük adımlarla. Heyecanlı bir an. Ne olacak? İlk kim konuşacak? İlk, İnsan konuşur, baştan söyleyeyim. Şu anda başta Bizimki olmak üzere hepimiz hatta İnsan’ın kendisi bile ilk adımı ondan bekliyoruz. Onun ilk konuşacak kişi olması da zaten bu ikili arasında yaşanan durumun izah gerektirecek, özür gerektirecek bir durum olduğunun kanıtı bence. Öbür türlü o niye konuşsun? Birlikte mal mal gelen trene bakarlardı her günkü gibi. Birazdan aralarında bir konuşma başlayacak. Bu konuşma ikna içerikli, gönül alma amaçlı olacak. Niye? Çünkü, Bizimki kırgın ve belli ediyor. İnsan da ne yaptığının farkında. Ve ikisi de arkadaşlıklarını sürdürmek istiyorlar. Niye sürdürmek istiyorlar böyle kıra kırıla diye sorsak ikisi de eminim bunun nedenini tam izah edemezler, ama istiyorlar. İstiyorlar, işte bütün mesele. İstiyorlar.
İnsan önce havadan sudan bir iki laf açtı, ama her zamanki karşılıkları bulamayınca bir özür seansına acilen geçmesi gerektiğini anladı. Kuru bir seans olacak. İnsan’ın yüzünde yaptığından gerçek anlamda bir suçluluk duyduğuna, pişmanlık hissettiğine dair hiçbir ipucu bulunmayacak her zamanki gibi. Avla avcının hikayesi. Ve başladı… İşte… aslında onun da haberi yokmuş da… arkadaşları ona haber vermiş, yani… hatta bileti de alıp öyle onu aramışlar… o da dalmış… yani…boş bulunmuş… kafasında başka bir mesele varken tamam demiş bulunmuş… yani… zaten Allah çarpsın… o aramasa o zaten onu arayacakmış… ama gene de onun bu kadar tepki vereceğini bilse zaten… falan filan. Falan filan. Sıra sıra, boy boy, dizi dizi gerekçeler. Seans uzuyor. Bu ana biraz daha yakından bakalım. Mümkünse yüz hatlarına kadar girelim. Bu arada tren gelmiş mi gelmemiş mi, sıkış tepiş içeri girmişler mi, girmemişler mi hiç umurumuzda da olmasın! İnsan gerekçelerini sıralarken bir yandan da Bizimki’nin yüzündeki değişiklikleri izliyor şu anda. Bir gerekçe söylüyor, bekliyor işlemciden sonuç bekler gibi. Olmadı bir daha, bir daha. Bizimki’nin yüzünde yumuşama bekliyor ilk etapta, tatlı ve rahatlamış bir gülümseme. Böylece onarım tamamlanacak ve süreç kaldığı yerden normal akışına geçecek. Fakat Bizimki’de her gerekçede aynı yüz hatları. Şimdi bunlar örneğimizdeki gibi düz arkadaşlar değil de işin içinde cinselliğin de bulunduğu daha farklı bir duygusal ilişki içinde olsalardı İnsan bu gönül alma seansında mutlaka çiçek miçek gibi bir bitkiden ya da kolye molye gibi birtakım nesnelerden istifade edecekti. Fakat o da yok! Ona da ben izin vermiyorum. Hala her yeni gerekçede aynı yüz hatları. Bizimki hala gevşemedi, uzaklara filan bakıyor, arada kafasını sağa sola sallayarak küfür müfür ediyor belli belirsiz. Yavaş yavaş artık İnsan için “E uzattın ama artık!” dakikalarına giriyoruz. İnsan’ın yüz hatları gerilmeye başladı. Sinirleniyor. Tamam bir halt yedi, tamam yemiş olabilir, ama ne yaptı? Özrünü de diliyor işte. Dilemeyebilir miydi?Dilemeyebilirdi. Umurunda bile olmayabilir miydi? Olmayabilirdi. İnsan artık haklı duruma geçtiği görüşünde. Ondan günah gitmek üzere. Neredeyse yüzüne haksızlığa aslında onun uğradığına dair bir ifade oturdu oturacak. Eğer bir an evvel aralarındaki muhabbeti eski iyi arkadaşlıkları düzeyine getirmezse, kaybeden Bizimki olacak bak söyleyeyim!
Bizimki, bak kardeşim! İnsan tokadı çakmış yere yapıştırmış mı seni bi yerde? Yapıştırmış! Basıp geçip gidebilirdi miydi üstünden? Geçip gidebilirdi, aynen! Ama geçip gitmemiş! Başında dikilip alay edebilir miydi senle? Edebilirdi. Hem de ne biçim! Ama etmemiş. Bakmış ağlıyorsun. Üzülmüş. Sana insanlık göstermeye karar vermiş. Eğilmiş yüksek rakımlı yerinden ve sana insanlık elini uzatmış yerden kalkasın diye. Daha ne yapsın? Ama sen ne yapıyorsun? Nankörlük ediyorsun. Sana uzatılmış eli tutmuyorsun!Üstünü başını temizlemeye çalışırken bir yandan da ‘utanmadan’ kendi olanaklarınla yerden kalkmaya çalışıyorsun. Şımarıksın! İnsan’ın eli hala havada asılı kalmış. Edepsizsin de. Sana şefkatle gülümsüyor, yüzüne bile bakmıyorsun! Belki de müşfik bir edayla başını okşayacak. Oralı bile değilsin! Ona da izin vermiyorsun. Hala surat bi karış! Sen kimsin be kardeşim! Bu yaptığın insanlık dışı birşey yani!

— Huooop!!! Amca oğlu!!! Burada durulur mu, ya hu!

Yokuşta durmak zorunda kalınca, dolmuşun kapısını açıp öndeki taksinin şoförüne  bağırıyor.

— Yanlış anlama abi… Şu yokuşta nasıl zorlanıyor, duyuyor musun?

— Estağfirullah.

— Yağmuru sevmiyor bu meret!

— …

— Kar olsa, takarsın kış lastiğini, kalkar!

— …

— Geçen bir arkadaş zorlamış böyle kalkarken, zincir atmış…

— (Zincir???)

— Tabii zincir atınca, motor gitmiş…

— (Karbüratör, şanzıman, vites kutusu… Zincir???)

— Olmuş mu, on iki buçuk milyarlık!

— (İyi para! Platin, meme, brülör… Zincir???)

— Zaten bir buçuk, iki lira para topluyoruz…

— (Doğru: Taksim beş buçuk! Termostat, istavroz dişlisi… Zincir?)

— Adam iflah olmadı: Battı gitti… Dolmuşu da bıraktı. Buyurun abiciğim!

— Kültür merkezi mi burası?

— Yok abi. Kültür merkezi yukarıda kalıyor. Aşağıda yolcu bekliyor ya, çıkamıyoruz oraya. Yürüyeceksin biraz.

— (Yolcular aşağıda bekliyor… Kültür merkezi yukarıda… Marş dinamosu, diferansiyel, Diferansiyel Hesap Üstüne İki El Yazması, diferansiyel rant, artı değer, Zincir??? Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan…) Haa, eyvallah. Hayırlı işler.

İstanbul Devlet Tiyatroları’nın Bersisa adlı oyunu için yazdığım partilerin üç yaylıyla seslendirilmiş hallerini Soundcloud‘da bir “playlist” olarak yayımladım.

Bu listede bestesi bendenize ait olmayan tek eser “Kutsal Evlilik Ayini” adlı geleneksel Bizans düğün ilahisidir.

 

Gece yarısı Mühürdar’da, kollarını havaya kaldırmış genç bir adam, başını tartımla sallayıp bir şeyler söyleyerek üstüme geliyor. Sol kulağım zaten az duyuyor; kapüşonu da kapatınca hiç bir şey duyamıyorum.

Durum değerlendirmesi:

⎯ Kollarını kaldırarak üstünüze yürüyen adam saldırgan mı?

⎯ Hayır. Hatta sevimli bile denilebilir.

⎯ Peki, bu adam sizden para mı isteyecek?

⎯ Sanmıyorum. Başka türlü bir hali var.

⎯ Nedir o?

⎯ Hakikaten nedir bu?

Kapüşonu açıyorum:

⎯ Anlamadım, canım. Ne diyorsun?

⎯ Bütün insanları, diyorum abi. Bütün insanları çok seviyorum.

⎯ Ha, eyvallah.

⎯ Savaşlara hayır, abi!

⎯ Eyvallah, ona da eyvallah.

⎯ Kusuruma bakma, abi. Ben biraz içtim de.

⎯ Eyvallah, canım.

⎯ Abi, sen ne güzel bir abisin, her şeye eyvallah diyorsun.

⎯ Eyvallah, babacığım; ya ne diyelim.

⎯ Sen de mi içtin, abi?

⎯ Yok. Bıraktım ben.

⎯ ?!!

⎯ ?

⎯ Eyvallah, abi.

⎯ Eyvallah.

14 yaşımda okulu kırıp Taksim’den Harbiye’ye, külrengi bir yağmur altında el ele yürüdüğümüzde sevdim. Sonra anan okulu basıp “Sen misin kızımın konuştuğu çocuk!” diye kükrediğinde.
16 yaşımda okulunda konser verdiğimizde o zamanlar alemin en acemi solisti olmama rağmen nezaket gösterip sesimi Bruce Dickinson’a benzettiğin zaman sevdim.
20 yaşımda Marmara Ereğlisi’ndeki iskelede bir sabah Enis Batur’un “Gri Divan” kitabını verdiğin zaman sevdim. Şimdi bulamıyorum o baskıyı, sahaflarda bile.
23 yaşımda Sapho Club’da dans ederken karşılaştığım zaman. Kıvır kıvır akarken omuzlarından kadınlığın.
25 yaşımda yılbaşı gecesi elinde sepetle Beşiktaş’taki Kadıköy iskelesinde beklerken gördüğüm zaman sevdim.
27 yaşımda bana klasik müzik sevdirme konusundaki inadından dolayı sevdim. Bach, Elgar, ama ille de Jacqueline du Pré!
29 yaşımda çalıştığım ofisin orta yerinde, bembeyaz giysiler içinde, bir Venüslü masumiyetiyle belirdiğin zaman.
33 yaşımda bir gece yaşadığın yalının penceresinden Boğaz’ı gösterip “o gemi ne zaman geçse ben seni düşüneceğim” dediğin zaman.
37 yaşımda karlı bir Sofya gecesi karşıma geçip “nihayet büyüdün galiba” diyerek kadehini dünyanın ve Tanrı’nın yalnızlığına kaldırdığında…
40 yaşımda fonda Yıldız Tilbe çalarken önüme bir kadeh koyduktan sonra “ikimiz de yeterince bedel ödemişiz, gel kalplerimizdeki güçleri birleştirelim” dediğin zaman.
Sonunda anladım ki sen aslında hep aynı kadındın. Aynı kusursuz, evrensel dişi. Saçları kozmik ışınlarla, yıldız tozlarıyla yıkanmış. Parmak uçlarında şimşeklerin dans ettiği.
Bense her defasında başka bir adam. Her defasında yenik düşüp değişmiş, bu yüzden senin kıymetini bilememiş başka bir budala.
Bunları anladığımda kadehini kaldırmış bana gülümsüyordun. Aynı anda sarı, kumral, kızıl, simsiyahtı saçların. Gözlerin aynı anda deniz mavisi ve elaydı. Fonda David Bowie çalıyordu. İçimde koca bir sarkaç gibi sallanıyordu zaman.

daha önce şurada bahsetmiştim: http://www.afilifilintalar.com/birkac-kelam-ve-bir-duyuru

araya çok zaman girdi, bir sürü iş, güç, dert, bela girdi; alakadar olamadım. şimdi yavaştan başlıyorum. ilk misafirim Serkan Canbaz, kendisiyle ilgili bilgiyi en sona koydum.

sayfasından çaldığım bu satırları mazur görsün.

bir şeyi de belirtmem lazım, bu ve bundan sonrakiler de dahil olmak üzere burada paylaştığım metinleri tartışmak için doğru kişi ben değil o metnin yazarıdır. burada paylaşmış olmam o metne dair her şeyi onayladığım/beğendiğim/savunduğum/desteklediğim anlamı taşımamaktadır. hem zaten yazarı daha iyi bilir, akla takılan bir yanı varsa.

okuru bol olsun.

m.

______________________________________________________________________________________________________________________________

 

-kapı-

Kocaman duvarların diplerinden, ateş saçan nehirlerin kıyılarından, yalanlar savuran fırtınalarının ortasından geçtim. Yağmur yağdı. Çok fazla. Ortalık battı. Kanalizasyonlar patladı. Yerin dibine itmeye çalıştığım bütün pislikler ortaya çıktı. Daha fazla gizleyemedim. Yanı başımda, suyun üstünde bize öylece bakıyorlardı. Kaçtım, konuşmadan. Sustum çünkü yalan söyledim. Sonrası isteksiz saatler, günler. Senin tertemiz yüzünden daha uzaklara gidesim geldi. Yoruldum. Yüksek ihtimalle haklı suçlamalarından. Yüzüme savuşturacağını bildiğim haklılıklarından. Her zaman giden mi suçlu. Ortalık sakinleşti, sular çekildi. Hafiften burnumuzu kesen o pis koku kaldı sadece. Pek de gidecek gibi değil. Ellerim çözülmüştü artık. Önümde yemyeşil bir vadi var. Onun ortasında duvarsız kapılar. Onlarca.. Yüzlerce.. Buradan bakınca bile kaç tane olduğunu sayamıyorum. Yüksekteyim. Yüzüme rüzgar çapıyor. Sert. Isırıyor inceden. Dudaklarım kurumaya başladı bile ama güneş tepede. Yalandan da olsa mesaisini doldurmak için görev başında. Tek tek geçmem gerek o kapılardan. İndim önlerine kadar. Gölgeleri üç insan boyu. Güneşi kesiyor, soğuk yerde. Açıyorum deniz çıkıyor karşıma. Karşıda birkaç küçük ada. Önümden motorlu bir kayık geçiyor, üstünde yaşlı bir adam. Sesleniyorum duymuyor. Kendimi duyurmak için bağırıyorum. Kafasını çeviriyor. Sigarasını tuttuğu elini kulağına götürüp beni anlamadığını gösteriyor. Kapatıyorum kapıyı. Ne o tembel güneş var ne de soğuk yeşillik. Ayağım suyun içinde. Kıyının karşısına geçmişim bile. Burası şaşırmamı engelleyecek kadar güzel. Tırnak büyüklüğünde yengeç yavruları dışında kimse yok. Sürekli esneyen bir boşluğun içindeyim. Uzaktan Rumca bir şarkı sesi geliyor gibi. Hafif esen rüzgara yenilmediği anlarda kulağımda. Az ötede, ağacın arkasında başka bir kapı görüyorum. Sudan çıkıp hızlıca oraya doğru gitmeye başlıyorum. Güzelim toprak ayağımın altında çamur olmuş. Minik taşlar canımı yakıyor biliyorum ama hissetmiyorum. Açıyorum kapıyı, karşımda boş bir oda. Duvarları yeni boyanmış. Sanki bana hazırlamışlar gibi. Beyaz duvarlı boş bir oda. Kapıdan geri çıkmak için arkamı dönüyorum. Beyaz duvar burnumun dibinde. Berbat kokuyor bu boya. Yer sıcak, cam yok. Tek bir ışık var, o da beyaz. Gözüm yanıyor bu parlaklıktan. Yere çöküyorum. Sıcak iyi geldi. İçim geçmiş, gözlerim kapalı. Buradan çıkmanın bir yolu mutlaka var, biliyorum ama elden bir şey gelmiyor. Olduğum yerden ayağa kalkmaya çalışıyorum. Oda yan dönmeye başlıyor. Tavan yanımda, tutunamıyorum. Beni bir boşluğa atıyor. Dışkı gibi. Yutulamayan kılçık gibi. Tükürüyor. Büyük bir caddeye atıyor beni. Yolun ortasındayım şimdi. Üzerimde bir takım elbise. Arabalar yanımdan vızır vızır geçiyorlar. Aynaları kolumu sıyırıyor. Kaldırımlar bomboş. Herkes deli gibi araba kullanıyor. Kafamı kaldırıp sağa sola bakıyorum belki kapı görürüm diye ama yok. Kaldırıma çıkmam gerekiyor, şokun etkisi geçince harekete geçiyorum. Önce elimdeki Bond çantayı atıp zaman tutuyorum. Bir… İki… Üç… Araba çantayı ezdi geçti. Ceketimi çıkarıp kaldırıma doğru havadan atıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Bir anda ortaya çıkan, berbat müzikli samba okulu aracına aslı kalıyor. Seni göreceğim güne daha çok uzaklaşıyorum. Umudum azalıyor. Arabalar kolumu parçalamaya başladı bile. Kesikler derinleşti. Acı desen senin yüzün var gözlerimde. Yolu iyice kollayıp son bir güç kaldırıma doğru attım kendimi. Kaldırıma kadar yetişemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Haksız da sayılmazdım. Aslında hiç haksız olmadım ben. Başıma gelecekleri hep önceden bildim. İşte aldığım kararların berbatlığını kestiremedim bir türlü, hepsi o. Kaldırıma kadar yetişemedim. İlk sağ yanağımda hissettim o yanma hissini. Saniyesinde vücudumun tamamına yayıldı. Gözlerimi açamadım. Çirkin bir binanın tepesinde, elimde sondan üçüncü sigaramla oturmuş, yatan bedenimi izliyordum. Artık işin hiçbir heyecanı kalmamıştı. Ayaklarımı topladım. Kalkıp yürümek geldi içimden. Arkama döndüm, kumsal. Bembeyaz kumlu bir kumsal. Uzunca. Bir tek sen vardın. Uzakta. Epey uzakta. Baktım, baktın. Yanına gelmek istedim, gelemedim. Yürümek istedim. Kum beni içeri doğru çekmeye başladı. Bağırmak istedim, boğazım düğümlendi. Şimdi sana, kalan son enerjimle bakıyorum. O kumsalda bir tek sen varsın.

_______________________________________________________________________________________________________________________________

Serkan Canbaz

Serkan Canbaz 1990 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Annesinin çocukluğu boyunca ”televizyona fazla yaklaşma” uyarılarına aldırış etmeden büyüyünce utanmadan gidip televizyonun içine girer ve bu işi kendisine meslek edindir. Perde takmayı, yeni yıkanmış kot pantolonla koşmayı ve uçakları pek seviyor. Cesaret buldukça da yazmaya çalışıyor.