daha önce şurada bahsetmiştim: http://www.afilifilintalar.com/birkac-kelam-ve-bir-duyuru

araya çok zaman girdi, bir sürü iş, güç, dert, bela girdi; alakadar olamadım. şimdi yavaştan başlıyorum. ilk misafirim Serkan Canbaz, kendisiyle ilgili bilgiyi en sona koydum.

sayfasından çaldığım bu satırları mazur görsün.

bir şeyi de belirtmem lazım, bu ve bundan sonrakiler de dahil olmak üzere burada paylaştığım metinleri tartışmak için doğru kişi ben değil o metnin yazarıdır. burada paylaşmış olmam o metne dair her şeyi onayladığım/beğendiğim/savunduğum/desteklediğim anlamı taşımamaktadır. hem zaten yazarı daha iyi bilir, akla takılan bir yanı varsa.

okuru bol olsun.

m.

______________________________________________________________________________________________________________________________

 

-kapı-

Kocaman duvarların diplerinden, ateş saçan nehirlerin kıyılarından, yalanlar savuran fırtınalarının ortasından geçtim. Yağmur yağdı. Çok fazla. Ortalık battı. Kanalizasyonlar patladı. Yerin dibine itmeye çalıştığım bütün pislikler ortaya çıktı. Daha fazla gizleyemedim. Yanı başımda, suyun üstünde bize öylece bakıyorlardı. Kaçtım, konuşmadan. Sustum çünkü yalan söyledim. Sonrası isteksiz saatler, günler. Senin tertemiz yüzünden daha uzaklara gidesim geldi. Yoruldum. Yüksek ihtimalle haklı suçlamalarından. Yüzüme savuşturacağını bildiğim haklılıklarından. Her zaman giden mi suçlu. Ortalık sakinleşti, sular çekildi. Hafiften burnumuzu kesen o pis koku kaldı sadece. Pek de gidecek gibi değil. Ellerim çözülmüştü artık. Önümde yemyeşil bir vadi var. Onun ortasında duvarsız kapılar. Onlarca.. Yüzlerce.. Buradan bakınca bile kaç tane olduğunu sayamıyorum. Yüksekteyim. Yüzüme rüzgar çapıyor. Sert. Isırıyor inceden. Dudaklarım kurumaya başladı bile ama güneş tepede. Yalandan da olsa mesaisini doldurmak için görev başında. Tek tek geçmem gerek o kapılardan. İndim önlerine kadar. Gölgeleri üç insan boyu. Güneşi kesiyor, soğuk yerde. Açıyorum deniz çıkıyor karşıma. Karşıda birkaç küçük ada. Önümden motorlu bir kayık geçiyor, üstünde yaşlı bir adam. Sesleniyorum duymuyor. Kendimi duyurmak için bağırıyorum. Kafasını çeviriyor. Sigarasını tuttuğu elini kulağına götürüp beni anlamadığını gösteriyor. Kapatıyorum kapıyı. Ne o tembel güneş var ne de soğuk yeşillik. Ayağım suyun içinde. Kıyının karşısına geçmişim bile. Burası şaşırmamı engelleyecek kadar güzel. Tırnak büyüklüğünde yengeç yavruları dışında kimse yok. Sürekli esneyen bir boşluğun içindeyim. Uzaktan Rumca bir şarkı sesi geliyor gibi. Hafif esen rüzgara yenilmediği anlarda kulağımda. Az ötede, ağacın arkasında başka bir kapı görüyorum. Sudan çıkıp hızlıca oraya doğru gitmeye başlıyorum. Güzelim toprak ayağımın altında çamur olmuş. Minik taşlar canımı yakıyor biliyorum ama hissetmiyorum. Açıyorum kapıyı, karşımda boş bir oda. Duvarları yeni boyanmış. Sanki bana hazırlamışlar gibi. Beyaz duvarlı boş bir oda. Kapıdan geri çıkmak için arkamı dönüyorum. Beyaz duvar burnumun dibinde. Berbat kokuyor bu boya. Yer sıcak, cam yok. Tek bir ışık var, o da beyaz. Gözüm yanıyor bu parlaklıktan. Yere çöküyorum. Sıcak iyi geldi. İçim geçmiş, gözlerim kapalı. Buradan çıkmanın bir yolu mutlaka var, biliyorum ama elden bir şey gelmiyor. Olduğum yerden ayağa kalkmaya çalışıyorum. Oda yan dönmeye başlıyor. Tavan yanımda, tutunamıyorum. Beni bir boşluğa atıyor. Dışkı gibi. Yutulamayan kılçık gibi. Tükürüyor. Büyük bir caddeye atıyor beni. Yolun ortasındayım şimdi. Üzerimde bir takım elbise. Arabalar yanımdan vızır vızır geçiyorlar. Aynaları kolumu sıyırıyor. Kaldırımlar bomboş. Herkes deli gibi araba kullanıyor. Kafamı kaldırıp sağa sola bakıyorum belki kapı görürüm diye ama yok. Kaldırıma çıkmam gerekiyor, şokun etkisi geçince harekete geçiyorum. Önce elimdeki Bond çantayı atıp zaman tutuyorum. Bir… İki… Üç… Araba çantayı ezdi geçti. Ceketimi çıkarıp kaldırıma doğru havadan atıyorum. Bir, iki, üç, dört, beş… Bir anda ortaya çıkan, berbat müzikli samba okulu aracına aslı kalıyor. Seni göreceğim güne daha çok uzaklaşıyorum. Umudum azalıyor. Arabalar kolumu parçalamaya başladı bile. Kesikler derinleşti. Acı desen senin yüzün var gözlerimde. Yolu iyice kollayıp son bir güç kaldırıma doğru attım kendimi. Kaldırıma kadar yetişemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Haksız da sayılmazdım. Aslında hiç haksız olmadım ben. Başıma gelecekleri hep önceden bildim. İşte aldığım kararların berbatlığını kestiremedim bir türlü, hepsi o. Kaldırıma kadar yetişemedim. İlk sağ yanağımda hissettim o yanma hissini. Saniyesinde vücudumun tamamına yayıldı. Gözlerimi açamadım. Çirkin bir binanın tepesinde, elimde sondan üçüncü sigaramla oturmuş, yatan bedenimi izliyordum. Artık işin hiçbir heyecanı kalmamıştı. Ayaklarımı topladım. Kalkıp yürümek geldi içimden. Arkama döndüm, kumsal. Bembeyaz kumlu bir kumsal. Uzunca. Bir tek sen vardın. Uzakta. Epey uzakta. Baktım, baktın. Yanına gelmek istedim, gelemedim. Yürümek istedim. Kum beni içeri doğru çekmeye başladı. Bağırmak istedim, boğazım düğümlendi. Şimdi sana, kalan son enerjimle bakıyorum. O kumsalda bir tek sen varsın.

_______________________________________________________________________________________________________________________________

Serkan Canbaz

Serkan Canbaz 1990 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Annesinin çocukluğu boyunca ”televizyona fazla yaklaşma” uyarılarına aldırış etmeden büyüyünce utanmadan gidip televizyonun içine girer ve bu işi kendisine meslek edindir. Perde takmayı, yeni yıkanmış kot pantolonla koşmayı ve uçakları pek seviyor. Cesaret buldukça da yazmaya çalışıyor.

 

 

Bism-i şah Allah Allah.

Gizli bir hazineyken bilinmeyi seven ve murad eden, biz henüz taleb nedir bilmez iken esmaını ve efalini bildirerek bizi talib, zatını dahi matlub kılan Zülcelâl-i vel-İkrâm Allahü Teâla’ya, ilm-i ilahisi ve tecelliyatı adedince aşk u şevk ile hamd olsun.

Muhabbet-i ezelînin muhatabı, Hakk’ın muhabbetinin, nurunun, kelamının velhasıl küntü kenzin mazharı, talib-i Hakk’ın rehberi, mürşidlerin serveri, yegâne penâhımız, dü âlemde sultanımız, rahmeten-li’l-âlemin, Fahr-i âlem Efendimiz Muhammed Mustafa’ya, muhabbetle halk olunan âlemler adedince ve muhabbetle salât ü selam olsun. Bu hamd ü sena ve salât ü selamın bereketi, bahusus onun ehl-i beytine, evladına ve etbaına dahi îsal olunsun. Âmin.

Varis-i sırrü’l-hüdavendigâr, sultan-ı şuara, mefhar-i fukara, Şeyh Galib efendim hazretleri, cenab-ı Hakk’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun; Allah sırrınızı takdis eylesin.

Canımdan aziz efendim, sizi böyle vakitsiz rahatsız etmemin sebebini izahla söze başlayayım müsaadenizle. Matbuattan ahbabımız, müteveffa muharriruna yazılmış mektubatın ceminden müteşekkil bir kitapta neşredilmek üzere, fakirden de bir mektub istediler. Evvela bu taleb karşısında taaccüb etsem de, bu iş dahi bir hayra tahvil edilebilir diye fehmederek, bu satırları kaleme almaya kani oldum. Fakat mevtaya mektub yazmak gibi bir abesle iştigal etmemek için, size müracaat etmeyi ihtiyar ettim. Çünkü sizin hayatiyetiniz karşısında bizim ahvalimiz cemadattan evla değildir, efendim.

Bu vesileyle hem sizin meşhur “Gele bir devr ki bu Galib’i yâd eyleyeler / Fursat-ı sohbeti ahbab ganimet bilsin” nutkunuzu haklamak, hem de yine bu müfred beyitle alakalı, altı senedir zihnimi meşgul eden bir müşkülü zat-ı alinize arz etmek isterim. Efendimizin hicretinin bin dört yüz yirmi yedinci senesinde telif ettiğim, —kendisi bir kıymeti haiz olmamakla birlikte— ancak sizin mısraınızın iktibasıyla kıymet bulan kitabımda, bâlâda zikrettiğim müfred beyte ilaveten, mirî malıdır deyu, müsemmeninizden dahi birçok mısraı yağmaladım: “Efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir”. Asarınızla meşgul oldukça bir güzel hal tecelli ediverdi de, o beyitte tarih düştüğünüz zannına kapıldım. Fakir hesabın içinden çıkamayınca ehline müracaat ettim. Fakat ehil sandığımız rüsum uleması, bir tarih verebilmek şöyle dursun, yekten, “bu beyitte tarih düşüldüğüne dair bir emare dahi yoktur” dediler.

Sultanım, fakir mi vesveseye düşmüşüm, yoksa ulema mı gafil bilemediğimden, tüm cehaletimle size müracaat ediyorum. Buyurduğunuz üzere, ahbab için sizi yâd eylemek —vakitle tahdit edilemez surette— ganimettir. Hal böyle iken, “Gele bir devr” diyerek, muayyen bir vakte işaret buyurmanızda ancak bir hikmet olacağını vehmettim. Hatta “Gele bir devr” ifadesinin eksik ta’miyeye işaret ettiği fikrine kapıldım. Bu fikirden hareketle, asıl ebcedle hesab ettiğimde iki bin elli üç senesine ulaştım. “Ganimet” kelimesinden muradın “gevher”e telmih olabileceğini fehmederek, noktalı hurufatın hesabından ise bin beş yüz on dokuz senesini buldum. Bu tevarih hem hicrî hem de miladî olarak bize uzak olduğundan, (kendi zamanıma yakın bir tarih bulmam gerektiği vehmiyle) ünsüz hurufatın hesabından iki bin on beş senesini çıkardım.

Nur-i kalbim, efendim, sizden dileğim odur ki, ya himmet edin bu tarihi biz hesab edelim, ya da lütfedip manada bildirin. Kerem edin ki, varsa bu muayyen tarihi bilmek ve dahi âleme bildirmek, ancak sizi yâd eylemekle ganiy olan fukaraya nasib olsun. Sertacım, efendim, hatm-i kelam niyetine muhabbetle aşk u niyaz ederim. Bi-hürmeti Tâ-hâ ve Yâ-sin ve bi-izzeti âl-i Yâ-sin ve selâmün ‘alel-mürselîn vel-hamdü lillâhi Rabbil-‘âlemîn. Bi-sırr-ı Pîr el Fatiha.

Fukaradan İhsan kulunuz,

20 Ocak 2013, Asitane

 


METAFORİK ANESTEZİ

Becerebilir misin ki bunca kalabalığın arasından
Sıyrılıp gelmene izin verir mi dış mihraklar
Osho’nun öğütlerinin ciddiye alındığı çağdayız
İç ve dış temsilcilikler komple düşman üretiyor
Televizyonlar kötü gasteler kötü dergiler inanılmaz moralsiz
Bir rakımız var ortalarda müştereken yüzümüzü güldüren
Onu da ayrı ayrı yerlerde içiyoruz nokta nokta
Sövmeyeyim peki sevdiğim sövmeyeyim peki madem de
Sövmeyip de ne yapayım sen söyle?

-Birinci tekil yazıyormuşum hep eleştiri bir-

Daha iki dakka önce ağladım hastayım dedim garsona
Aynı anda kaygılandım hem sana hem Kamuran’a
Kamuran kim? Kamuran çocuk sokakta mendil satıyor
Ben kimim potansiyel müşteri hem garsona hem Kamuran’a
Kamuran muhteşem bir kinle büyüyor göreceksin
Çok pis intikam alacak itilip kakılmalarından
Sokakta bir Kamuran garip bir ben
Bir sen gelirsin hakkımızdan bir sen, gelsen
Ama gelmezsin çok işlerinin sıyrılıp arasından

-Hep Melek diyormuşum herkes şikayet ediyor!-

Karlı karlı zamanlarda hepimize aşı lazımmış
Öyle diyor Çağrı abim itiraz etmek ne mümkün
Lakin şiirde özel dostluklar ilaç isimleri falan zikredilmezmiş
Ee emre itaat edip soyut şeylerden bahsedelim madem
Ruhum, eşyanın ruhu, kapitalizmin ruhu ve tuz ruhu
İdealar kuramı ve soyut kuramlar antolojisi
Sarsak girişimler ve sanat ve post-modernizm
Hepsine andolsun
İlk söz verdiğim kanepede bekleyeceğim gelmeni
Histerik bar kahkahaları ve Kamuran şahit

-Sıradaki kar tatili uzaktan sevenlere-

muz tabanca

• Bütün atık pil kutuları kullanılmış kâğıt peçetelerle dolsun.

• Bayat ekmekler aşağılansın, soğuk çorbalara hakaret edilsin, tuzsuz yemekler lanetlensin.

• Araçlar amaçların önüne geçsin, hayır lokması kuyruğunda boynuzun “Hastam var” gerekçesiyle kulağın önüne geçmesi gibi.

• Herkes herkesin hatasından tespih yapsın.

• Sabahları kibrit kutusu kadar peynir, bir dilim ekmek, bir kaşık bal ve bir çimdik dedikodu tüketmeden evden çıkılmasın.

• Şükür “fakir”, vakar ise “kibir” sanılsın.

• Arabanın içinde veya dışında olmak fark etmeksizin herkes herkese korna çalsın.

• Üç kişinin oturduğu sohbet masasında, birisi konuşurken diğerleri dinlemesin, her ikisi de kendi tiradına başlayacak en uygun zamanı kollasın.

• Herkes imtihanda kopya çekmeyi, sokakta yere tükürmeyi, trafikte makas atmayı kendine hak görürken politik tartışmalarda cevval kesilsin.

• Halı silkeleme olimpiyatlarda resmi spor olsun.

• Bütün kardanadamların burnu çalınsın çünkü havuç yemeden uyuyacağımıza ölelim daha iyi.

• Tüm düğünlerde kız veya erkek tarafından en az bir akraba muhakkak küssün.

• Bir şaka yapıldığında, çevredeki herkes bu şakayı puanlayarak kişiyi hapse ya da özgür dünyaya göndermek misyonunu yüklenmiş bir yargıç olduğuna inansın.

• Ancak şu gerekçe için başlar siperden çıksın; düşmanın ölülerini saymak.

• Jüteki ile Öteki birlikte yemeğe giderse hesabı mutlaka Öteki ödesin.

• Çok okuyan da çok gezen de bilmesin, çok konuşan bilsin.

iqra-calligraphy

Şeyhim beni 70’lere ışınla,
3 milyar saniyem bitmeden önce
Sonsuzluğu bükeyim, kalan ömrümce.
Tasavvuf strese iyi geliyor bence.

Bir fırt ab-ı hayat versene şeyhim
Dindirsin faniliğin hararetini.
Bitsin mutat prova, deney, tatbikat;
Ecel formalitesi, azap rutini.

Şeyhim nedir bütün bu illüzyonlar seraplar?
Aşk üçgeni, meşk dairesi, kudret karesi,
Zeval kulvarındaki zırhlı araçlar?
Şimdi yani tam şu an kaderde ne var?

Şeyhim adım kara listede, aha!
Görünmüyor hicret rotasındaki vaha
Açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
Sıfırın ortasına bir delik daha.

Şeyhim 14 milyar yıl ne çabuk geçti
Yaş kırk oldu kırklara karışamadım
Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.

Yıllık iznimin bir bölümünü memleketim olan Haruun Kal gezegeninde geçiriyordum. Jedi şövalyeliği mesleği son zamanlarda epey yormuştu beni. Yok karanlık tarafla dövüş, yok uzay haydutlarını kovala, vay efendim galaksideki barış tehlikedeymiş… Yaş ilerledikçe valla ağır geliyordu insana.

Evimde sessiz sakin oturmuş ışın kılıcımın bakımını yapıyordum. Dört kanatlı uzay gemim garajda yatıyordu. Bir taraftan da koymuştum teybe bir Müslüm kaseti, ufak ufak demleniyordum. Zaten bizim meslekte çoluğa-çocuğa karışılmadığından tatilde kafa ütüleyen de olmaz. Keyfim gıcırdı yani. Birden intergalaktik hologram ekranında gözüme bir haber ilişti. Aynen şöyle yazıyordu. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!”

Nerede? Samanyolu galaksisindeki Güneş sisteminin Dünya adlı gezegenindeki Türkiye adlı ülkede. Herhalde intergalaktik ajans bu haberi sırf içinde “Yoda” kelimesi geçiyor diye süzüp bana göstermişti. Öğrendim ki bu Dünya denen taş parçası meğer Müslüm’ün doğduğu yermiş. Hemen merak ettim tabii; Müslüm’ün memleketi olması dışında benim açımdan en ufak önem arz etmeyen bir gezegenin sakinleri ustamız Yoda’ya niye savaş açsındı?

Acep bu “Diyanet” dedikleri şey de neydi?

Meğer bizim Jedi konseyi gibi bir şeymiş. İslam dininin Türkiye adlı ülkedeki işlerine o bakarmış. Resmine bakılırsa başındaki şahsın pek öyle savaşçı bir hali yoktu. Ama belli olmazdı tabii. Sonuçta bizim Jedi ustaları içinde ne mülayim görünüşlü arıza tipler var.

O sırada Dünya’nın “sosyal medya” denen sanal ortamında Türkiye ülkesinin vatandaşları kapışmıştı çoktan. Bazıları Yoda’yı savunuyor, onlara karşı olanlar da ustamıza hakaret yağdırıyordu. Bir kısmı Diyanet ile alay ediyor, diğerleri de bunu yapanları dinsizlikle suçluyordu. Anladığım kadarıyla bu ülkede birini dinsizlikle suçlamak çok fena bir şeydi. Kavgada bile söylenmezdi yani. Ayrıca tarafların birbirlerine ettikleri laflara bakıp bir çeşit iç savaş yaşadıklarını anlamak zor değildi. İyi de biz nasıl bulaşmıştık bu işe? Milyonlarca ışık yılı öteden? Kendi derdimiz bize yetmiyormuş gibi?

Canım sıkılmıştı doğrusu. Ama Yoda’ya dil uzatıldığı için falan değil. Ustamızın adını bile duymadığı bir gezegende yaşananları umursayacağını sanmıyordum. Sorun şuydu ki Jedi raconuna gore bu istihbaratı konseye rapor etmem gerekiyordu. Ne kadar önemsiz olursa olsun.

Tabii bu da çok değerli tatil günlerimden birini çalışarak geçireceğim anlamına geliyordu. Bir an ciddi ciddi kaytarmayı düşündüm. Kimin haberı olacaktı bit kadar gezegendeki mikrop kadar ülkeden? Sonra vazgeçtim tabii. Lanet olsundu içimdeki sorumluluk duygusuna!

Bari önce şu Diyanet dergisindeki yazıya bakayım dedim. Jedi geleneğinde araştırmaya orijinal kaynakla başlamaya büyük önem verilir. Hepimizin daha çocuk yaşta edindiği bir terbiyedir bu.

Ne görsem beğenirsiniz? Yazıda ne Yoda’ya ne de Jedi dinine saldırı vardı. Hatta en küçük bir hürmetsizlik bile yoktu. Sadece insanlığın yeni moda inançlarından bahsediliyordu. Meğer bizim din gezegenin bazı yerlerinde almış yürümüş.

Avustralya’da 70 bin kişi, İngiltere’de 390 bin kişi kendisini “Jedi” olarak tanımlıyormuş. Bir Jedi olarak iftihar ettim tabii. Takdir edersiniz ki Güç’ün ışığının ta oralardan görünmesi az-buz şey değil.
Bu arada, İslam dinini araştırırken bizdeki Güç’ü çağrıştıran Vahdet-i Vücut felsefesine rastladım. Galaksilerimiz farklı da olsa aklın yolu birdi sonuçta.

Sonra tekrar baktım hologramıma düşen haberin başlığına: Hayır, yanlış okumamıştım. “Diyanet Yoda’ya savaş açtı!” deniyordu harbiden. Bu işte bir tuhaflık vardı. En iyisi gezegenin o ülkesinde yaşayan bilgelerle irtibat kurayım dedim. Nedir-ne değildir beni aydınlatsınlar.

“Akil Adamlar” diye bir olay keşfettim. Adına bakılırsa bilge kişilerden oluşan bir konsey olmalıydı.

Orhan Gencebay isimli bilge telefonuma çıkmadı. Lale Mansur’a da ulaşamadım. Ali Bayramoğlu, Hülya Koçyiğit, Yılmaz Erdoğan, Murat Belge, Hilal Kaplan, Abdurrahman Dilipak’a da. Kadir İnanır isimli bilge ise beni telefonda “Jedi-medi dinlemem alayınızı döverim üleyn!” diye azarladı.

Bula bula Tuna Kiremitçi diye bir adamı bulabildim. Akil-makil değildi ama özgeçmişinde “müzisyen ve romancı” yazıyordu. Bir halta yarardı belki.

Dedi ki “Jedi kardeşim, sen sen ol bizim memlekette olanları akıl yoluyla kavramaya çalışma. Yoksa kafayı yersin.”

Sonra devam etti: “Bizler hiçbir konuyu kendi bağlamı içinde kalarak konuşmayı bilmeyiz. Her mevzuu bağlamından saptırır kavga vesilesi yaparız. O yüzden hiçbir tartışma bir yere varmaz. Ortaya atılan fikirlerin kimseye hayrı dokunmaz.”

“Nasıl yani?” demiş bulundum.

“Şöyle yani” dedi. “Birisi sana bir şey gösterdiği zaman o şeye bakarsın değil mi? Oysa biz gösterenin parmağına bakarız. Yani fikrine değil hangi partiden olduğuna, mahallesine, mezhebine, hatta giyim-kuşamına takarız kafayı.”

Güç’e sığınıp sordum galaksilerarası diplomasi sınırlarını çok fena zorlayan sorumu. “Niye böyle yapıyorsunuz kardeşim? Manyak mısınız?”

“Tam aksine, gayet akıllıyız” dedi gülerek. “Hatta uyanığın önde gideniyiz. Bu işlerden rant nasıl yenir çok iyi biliyoruz. O yüzden hepimizin derdi öbür mahalleye körlemesine saldırıp kendi mahallemizin kahramanı olmak. Farklı düşünenleri direkt vatan haini ilan etmek. Sadece bizimle aynı partiye oy verenleri milletten saymak. Gönül gözümüzü birbirimize kapamak. Senin anlayacağın, hepimiz kendi oyunlarımızı oynuyoruz. Gerçekler bir avuç hayalciden başka kimsenin umurunda değil.”

Dediklerinden hiçbir şey anlamamıştım. Bu kafa benim Jedi mantığımı aşıyordu. Aptal olmuştum resmen. Bizde böyle şeyler ancak Darth Vader’in aklına gelirdi.

Konu değişsin diye şu Vahdet-i Vücut meselesini sordum. Neyse ki dini konularda cahil değildi. Bana Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Mevlana gibi şahıslardan bahsetti. Muhtemelen kimsenin okumayacağı raporumu yazdıktan sonra dediği isimlerin kitaplarına başladım. Anladım ki evrenin her yerinde varlığın özü bir.

İznim bitip de Coruscant’taki Jedi tapınağına döndüğümde ilk işim kıbleyi bulmak oldu. Şimdii meditasyonlarımı çaktırmadan oraya doğru yapıyorum. Mahalle baskısından korkmasam namaza da başlayacağım inşallah.

bütün Mecnunların en “yanlış Leyla”sıydım
muhtemelen bir yerde belimi doğrultacaktım
reçetemi yazanı bulup boğazlayacaktım
burada aşk yetişmiyor hiç.

balın içine sinek düşmüştü, hangisine üzülmeliydim
operasyon başarısızlıkla sonuçlanmıştı ve suni teneffüs yetersizdi
şimdi burada bir sinek kanat çırpmayı bıraksa diyordum
dünyanın diğer ucunda havasızlıktan ölürler mi
nedense payımda abartılı genellemeler, yanlış anlaşılmalar
ve bu konuda hiçbir bilgim yoklar çok fazla bizdeler
mutfaktaydım ve kimsenin haberi yoktu, bir sineğin
bir gece, bir uçuşu tamamlamadığından, öldüğüne
balın içinde.

mezarlık çiçekçisiydim ve ölüler hakkını veriyordu tohumların
çürümesine müsaade etmeden karınlarına çekiyorlardı kökleri
kafama incir ağacı diksinler istiyordum nalları diktiğimde
koşmayı bıraktığında çünkü bir tek, meyve düşmeli insanın üstüne
tanrım beni ödüllendirdin, Allah çok razı olsun senden
savaş meydanında değnekçiydim, gelme gelme gelme dur!

burada kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
ağzıma damlatılan suyu çoktan devirmiş olmalıydım
savunma sanatında yeteneksizdim, yoksa çoktan sıyırmıştım
belki çoktan sıyırdım, savunma sanatında yeteneksizdim
nedense payımda kararsızlıklar, buna bağlı gelişen ani kararlar
çok travmatikler ve çocukluğa bağlı tepkimeler, hep bizdeler
kutunun içindeydim ve deneyin bir parçasıydım
kimsenin haberi yoktu, gizli yeteneklerimden
içime mikroplar salıyorlardı, faydam olsun diye insanlığa
pardon diyesim vardı, beni kutudan azad ederseniz,
dünyanın bütün hastalarına kitap okuyabilirdim.

reçetemi yazanı bulmuştum, saldırma sanatında hızlıydım çok
yumruğumu kaldırmıştım, kapıya indirecektim, kapı aralanmıştı
savaş meydanında değnekçiydim, kendimi talan edip nihayet
ganimetimi kucaklamıştım.

insanlığı kurtarmıştım
aşksızlıktan
bir tek ben alkışlıyordum.

Bir ses duyuldu. Uzayın farklı bir boyutundan çıkagelen ve sanki hiçbir dalga boyuna ait olmayan bir ses. Kimine göre bu ses atmosferi çatlatmış, kimine göre ise dünyayı yörüngesinden oynatmıştı. Bu ses bir kadının ölümüne sebep oldu, bir kadının ise aniden doğurmasına. İnsanlar bu sese bir anlam veremedi, bu sesi “yörüngeden taklalar” olarak anlayan bir kişi vardı fakat bu kişinin nörolojik problemleri var ve hikayemizle de bir alakası yok. Şu anda doktora muayeneye gidiyor. O gidedursun siz onu boş verin, dikkatinizi bu karaktere vermeyin. Sese de fazla takılmayın. Bu sesin hangi ses olduğunu zaten daha sonra anlayacaksınız. Zamanda geriye gidelim ve bu öykünün esas karakteri Terbiye Hanım’a yakından bakalım. Başına gelen onca olaydan sonra artık aklından geçen tek şey keman çalmak. “Jascha Heifetz’den bile daha iyi çalacağım!” demişti o konseri seyrettikten sonra. Garip…

Terbiye Hanımın 75 yaşında olduğunu hesaba katarsak bu iş için hiç de geç kalmış sayılmaz.
Keman olayı şöyle gerçekleşti:
Bir sabah uyandı, yataktan hızla doğruldu ve kendini “Keman çalmalıyım” derken buldu.
Terbiye Hanım ömründe daha önce hiç keman çalmamıştı. Eline kemanının yayını dahi almamıştı. Yayı bırakın sapını bile tutmamıştı. Sapını bırakın çünkü bunların hiçbiri doğru değil. O bunu böyle hatırlıyor. Küçükken başına gelen o üzücü olaya bir göz atalım:
Bir okul müsameresi ve keman çalan küçük bir kız. Herkes ona hayran. Kemanını çalıyor ve alıyor büyük bir alkış. Küçük Terbiye de keman çalan bu küçük kızı hayranlıkla seyrediyor:
“O elindeki şeyden mi çıkarıyor bu sesleri? Nasıl da büyüleyici! Hangi sınıfta bu kız? Acaba onunla arkadaş olabilir miyim? Keman ne kadar da güzel bir şeymiş!”

Kemanı resitalini sona erdiren küçük kız, kemanını bir köşeye bıraktı ve tebrikleri kabul etmeye başladı. Küçük Terbiye ise tebrik etmek için aralarına daldığında önünde biriken kalabalığın arasında kaybolan Kemancı Kız’dan gittikçe daha da uzaklaşıyordu. Sonunda kalabalığın ardında tek gördüğü kızın az önce çaldığı göz alıcı kemandı. Işıldıyordu adeta.
“Acaba ben de çalabilir miyim?”

Küçük Terbiye kemana uzanıyor ve eline geçiriyor sapını. Kemanı nasıl tutacağını dahi bilmiyor: “Böyle mi yoksa şöyle mi tutuyordu? Boynuna yerleştirmişti sanki. Oysa böyle daha rahat çalınmaz mı? Yoksa böyle tutulunca mı daha iyi çalınıyor? Nasıldı ki? Dizime koysam olmaz mı? Gitar gibi de çalınabiliyor mu? Elindeki keman birden yabancı bir güç tarafından kendinden zorla çekilip alındı:
“Ver!”
Küçük Kemancı Kız kemanını geri almak istemişti. Bütünüyle haklıydı elbette. Başkalarının eşyalarına el sürmemeliydik. Onlara dokunmak da doğru değildi. Onları çalmak da. Ve o kemanı çalmak istemişti… Hayır hayır! Elbette o şekilde değil! Kötü bir niyeti yoktu. Küçük kızın kemanı birden elinden çekmesi ona çok dokunmuştu.
Ver!
İşte bu sözcük. Yaşamının geri kalanında bu kelime ona sebebini bilemediği bir huzursuzluk ve derinden bir acı verecekti. Belki de şu anda içindeki keman çalma isteğinin sebebi de budur. Ama kendisi bunu bilemez. Bu olay bulanık bilinçaltı havuzunun yüzeyinde beliren bir pet şişe gibi.
Terbiye hanım az önce müzik aletleri satılan bir dükkâna girdi ve kemanlara bakıyor. Kemanlar çeşit çeşit. Parlıyorlar. Ne kadar da güzeller!
Dükkân sahibine söylediği sözler şunlardı: “Keman almayı düşünüyorum. Hangisini önerirsiniz” Satıcı ona şöyle bir baktı ve sordu:
“İlk defa mı çalacaksınız?”
“Evet ben… Bilmiyorum. İlk defa deneyeceğim”
Aslında bu ikinci deneyişiydi. İlkini sayarsak. Ya da saymayalım. Yok yok, o olayı hiç olmamış kabul edelim. Bu en iyisi.
75 yaşında keman çalmayı öğrenmek isteyen bir hanımefendi! Hiç şaşırmayın. Satıcı da böyle şeylere alışıktı. Geçenlerde 90 yaşlarında bir delikanlı gelmiş ve bir bateri seti satın almıştı. “Sesi sert çıksın!” diyordu. “Yeri göğü inletmek istiyorum”
Öğrenmenin yaşı yoktu, müziğin dili evrenseldi. İlerde uzaylılar dünyamızı yeniden ziyarete geldiklerinde onları görkemli bir müzik töreni ile karşılamalıydık. Bakın biz neler yaptık. Bizi bıraktığınız yerde değiliz. Aynı kalmadık. Değiştik ve güzelleştik. Bu doğanın kanunudur. Bakın müziğimize. Müzik evrenseldir. Siz ne tür müzik yapıyorsunuz? Bizim yaptığımız müzik böyledir. Daha iyisini yapabiliyorsanız çalın da dinleyelim. Elbette bizim müziğimizin hepsi bu değil. Ama bazıları bunlar gibidir. Çıstaklı ve dımdımlı müzikler. Gümgümlüler ve gıygıylılar. Üfürmelilerle tıngırdatmalılar. Sizde neler var? Bizdeki çalgılar bu şekildedir.
Bu şekilde anlaşmalıydık çünkü uzaylılar geldiklerinde bizimle bizim dilimizle konuşmayacaktılar. Üçüncü türden nasıl yakınlaşmamız gerektiğini biliyorduk.
Terbiye Hanım’a dönelim. Kendisinin içinde bir müzik dehası saklıydı sanki. Aslında alakası yok ama böyle davranıyordu. Hayali gıygıylamalar. Panik nöbetlemeleri ve ilham gelmeleri. Mırıldanarak şarkılar terennüm etmeler. Bilmiyorum belki de bu şöyle olmuştur. Genç yaşta ölen bir müzisyenin ruhu yanlışlıkla Terbiye Hanıma kaçmış ve içinde hapsolmuştur. Belki de o çocuksu tavırlarının sebebi yaşlılık değil de budur. Bu konudaki bilgilerimiz sınırlıdır. Bu nedenle bu konuya daha fazla girmiyorum.
Bakın biz bunlardan söz ederken Terbiye Hanım dükkândan ayrılmış bile. Elinde de bir keman çantası. Hangisini satın aldı acaba?
Kırmızı renkli olanı mı yoksa koyu kahve renkli olanı mı? Siyah beyaz çizgilerle bezeli olan mı yoksa Örümcek Adamlı olan mı? Bakalım. Hah evet! Tam da tahmin ettiğim gibi. Kırmızı ve parlak olanı. Tıpkı yıllar önce Küçük Kemancı Kızın çaldığı keman gibi. Hatta aynısı! Farkında bile değil! Hatırlamadığı bir anı şu an zihnini kontrol ediyor. Hahaha! Bilinçaltımız bize oyunlar oynuyor tüm hayat boyu. Mutlu bir hayat yaşamak istiyorsak mutlu bir çocukluk geçirmemiz gereklidir. Bunu biliyorsunuz. Nasıl başlarsa öyle gider zaten öyle değil mi?
Hayat bizi bazen savurmaya kalkar ve biz direniriz. İşte o rüzgâr var ya, biraz arsızdır. Israrla bizi devirmeye çalışır. Biz çabaladıkça daha şiddetli eser. Biz de ona karşı koyarız ama bu rüzgâr esmekte diretir. Biz de ayakta durmakta diretiriz. Ama duramadığımız zaman yani sendelediğimizde işte o vakit rüzgâr biraz söner gibi davranır. Buna aldanmayın çünkü bu tamamen bir şaşırtmaca. Çünkü rüzgâr daha şiddetli esecek ve biz beklemediğimiz anda bizi yere yapıştıracak ve kahkahayı basacaktır. Çok dikkatli olalım. Zaman geçtikçe rüzgar bize eser ve gürler. Aldırış etmeyelim. Terbiye Hanım’a da rüzgâr esmişti deli deli. İşte o deli deli esen rüzgâr  da Terbiye Hanımın delirmesine sebep olmuştu.
Bu olay şöyle:
Terbiye Hanım’ın deniz subayı bir kocası vardı. Amiral olmayı bekliyordu. Herkes onun amiral olmasını bekliyordu. Daha yeni teğmen olduğu zamanlarda bile açıkça söylemişti bunu. Ben amiral olacağım. Yanlarındaki yeni yetme subay arkadaşları da parlayan beyaz elbiseleriyle kendisiyle dalga geçmemişler, aksine bu kararlılığını büyük bir hayranlıkla karşılamışlardı. Hatta bunu kimse hatırlamıyor ama bebekken onu doğuran ebe kuvöze koyarken “Paşa Kaptan Paşa, çok yaşa!” demişti küçücük bebeğe. İçine mi doğmuş ne? (Dipnot: Belki bazılarınıza önemsiz görünecek ama küçükken bir denizci gibi çizgili bir kıyafetinin olduğunu ve bunu üzerinden hiç çıkarmadığını da belirtelim) Kararlar açıklandığında bir amiral olduğunu öğrenince “Eh, olması gereken de buydu” diye düşünmüştü. Diğer herkes de böyle olmasını bekliyordu.
Derken savaş çıktı.
İşte bunu kimse beklemiyordu.
Savaş başlayınca tüm paşalar acilen karargâhta toplandılar.
“Üzerlerine tüm füzeleri yollayalım!” Bu fikir kara kuvvetleri komutanından gelmişti. Tüm komutanların bu fikre katıldığını öngörürsek iyi bir fikir zannedilebilir. Oysa bu en kötü fikirdi. Küçük bir çocuğu koysak onların yerine daha iyi bir fikir öne sürebilirdi. Füze yollayalım! Bu bir fikir değildi. Bombalayalım. Hayır, bu da değil. Kurşun yağmuru? Hayır. Taş sopa? Olmaaz… İyi de o zaman ne peki? Püfff…
Tüm sorunların çözülmesi için  yapılması gereken tek şey sağlıklı bir iletişimdi. Fakat bu çözümler arasında en çok zekâ gerektireni idi. Zeka ve para ters orantılıdır. İşte bu yüzden savaşlar pahalıya geliyordu.
Düşman ülkelerine girdi ve her yeri sardılar. Gemiler ise kara savaşı olduğu için hiç kıpırdamadan oldukları yere demirlenmiş duruyorlardı. Amiral birkaç fikir öne sürmüştü ama kimse onu dinlememişti: “Gemilerle onları gafil avlayabiliriz!!” Hayır. Hiç duymamış gibiydiler. “Yahu burada eşek mi osuruyor! Dinlesenize!” böyle söylememişti tabi ama içinden aynen böyle düşünmüştü. “O kadar amiral olduk şansıma kara savaşı denk geldi… Ne biçim şansım varmış benim! Ne talihsizmişim!” diye de hayıflanıyordu. “Hey! Gemilerle belki kıyıları bombalarız” diye seslendi. “Hayır” dediler masanın etrafındaki haritaya eğilmişler ve hummalı bir şekilde tartışıyorlardı. Masanın çevresinin biraz gerisinde kalmıştı. Araya girmeye çalışıyor fakat giremiyordu. Sonunda çabalamaktan vazgeçti. Sadece sesleri işitiyordu. Duyduğu ses: “Kuvvetleri birleştirebiliriz. Havadan geliriz ve bombalarla…” “Hah! O taktik işe yaramaz!” diye dikkatlerini çekmeye çalıştı. Bir anda sesleri kesildi. Geri dönüp ona baktılar. Bunu beklemiyordu. Deminden beri onu dinlemiyorlardı. Şimdi mi dinleyecekleri tutmuştu?
“Peki, önerin nedir?” diye sordu başkomutan yakın gözlüklerinin üzerinden meraklı bakışlarını ona yönelterek.
“Şey… Bakın, biraz çekilir de haritayı görmeme izin verirseniz”
İşte o sırada haritaya baktığında ilk başta bunun ne haritası olduğunu anlamakta güçlük çekti. Nerenin neresi olduğunu bir türlü kavrayamıyordu. Hepsi nasıl bilebiliyorlardı? Şu ne ki? Bu nasıl bir haritaydı böyle! Bir şeyi mi kaçırmıştı acaba? Çekilmediler ki göreyim! Bu şekil de ne? Vakit daralıyordu.
“Evet söyleyeceğiniz Amiral. Sizi dinliyoruz”
“Şey…  Şuradan girersek…” diye belli belirsiz bir yeri gösterir gibi yaptı eliyle. Generallerden biri “Saçmalık!” diye sesini yükseltti. Bir başkası: “Mümkün değil. Anında bizi kıstırırlar” dedi geri dönerek. Çenesini ovuşturan Kara kuvvetleri komutanı “Haklı olabilir” dedi. Hatta “Dâhice!” dedi sonradan. Buradan geliriz ve sonra da onları şurada gafil avlarız! Böyle düşündün değil mi? Böyle!” “Evet…” dedi Amiral Bey emin olamayarak tam olarak ne söylendiğini de anlamadan. General onu tebrik etti. Herkesler onu kutladılar. Tebrikler takdirler… Amiral iyice şişindi, kabardı. Yani zaten baştan izin verselerdi konuşmasına bu kadar uzamazdı bu toplantı. Her neyse…
Neticede bu taktik tuttu ve savaş kazanıldı. Madalya da verdiler Amirale.
Terbiye Hanım savaştan muzaffer dönen kocasına mükellef bir sofra kurdu ve gece huzurlu bir uyku uyudular.
Her şey yoluna girdiği o gece rüyasında beyaz bir geyik gördü Terbiye Hanım. Üzerinde de kocası vardı. Sonra kocası geyiğin üzerindeyken geyik tuhaf bir şekilde kişneyerek rengârenk bir şekilde osurdu. Arka ayağının tekini ileriye atılacak bir boğa gibi yere sürtüyordu. Neyse şimdi uzun uzun rüyayı anlatmayacağım. Neticede bu rüya kadının aklına takıldı ve bir rüya yorumcusuna sorması gerektiğine karar verdi. “Bildiğiniz bir Hoca var mı?” diye altın gününde arkadaşlarına bu konuyu açtı. Bir hocanın adresini verdiler. Verilen adrese gitti.
Kapıyı açan kişi bahsi geçen Hoca Efendi idi. Sanki bu adamı daha önceden tanıyordu. Salona geçtiler ve kadın rüyasını anlatmaya başladı. Hoca onu ilgiyle dinliyor ve yüzü rüya anlatılırken şekilden şekle giriyordu. Anlatmasını bitirince Hoca ona dedi ki:
“Bu gördüğün çok hayırlı bir rüyadır”
“Geyik patlıyordu ama hocam” dedi Terbiye hanım.
Kısa bir süre sessiz kalan Hoca: “Patlaması daha da güzel” dedi.
“Öyle mi?”
“Elbette. Patlamasaydı…”
“Evet?”
“O zaman kork işte!”
“Hmm…”
Hoca rüyanın hayra yorulması gerektiğini biliyordu. Korktuğu bir şey daha vardı ki o da bu rüyanın gerçek anlamı şuydu. Kocası ölecek ve boynuzlanacaktı. Sıraları farklı olabilir. Kocasını aldattığı kişi ise bomba gibi patlayarak havaya uçacak ve parçaları her yere saçılacaktı. Bu parçaları da arsız kediler yiyecekti ve kediler bir süre hazımsızlık çekecektiler. İşte bu kadar detaylı bir rüya görmüştü Terbiye Hanım. Ama böyle birşey olabilir miydi ki? Böyle bir kadının kocasını aldatacağını düşünmüyordu. Dürüst ve güvenilir görünüyordu. Çok güzel bir hanımdı. Dudakları da çok güzeldi. Dolgundu. “Başka yere baksam iyi olacak” diye düşündü hoca Efendi.
“Böyle işte”
“Yani diyorsunuz ki bu rüya iyidir”
“Evet evet”
“Teşekkürler Hoca efendi çok korkmuştum. İçime bir kurt düşmüştü”
“Yok yok”
“Size ne kadar vermem gerekiyor?
“Ne ne kadar?”
“Ücret?
“Aman efendim ben böyle şeylerden ücret almıyorum” dedi.
“Ne kadar iyi bir insan” diye düşündü Terbiye hanım.
“Ne kadar güzel gözleri var” diye düşündü Hoca Efendi. Gözüne uzun uzun baktığını fark edince gözünü hemen aşağıda bir noktaya kaydırdı ve istemeyerek gördüğü şeyi söyledi:
“Gözünüzün altında kiprik var”
Hoca eliyle kendi yüzünde varmış gibi kirpiği savuşturur bir hareket yaptı. Kadın adamın yaptığını taklit etmeye çalıştı.
“Hayır, orda değil. Diğer tarafta. Hayır. Şurada. Hayır, gitmedi” Hoca Efendi kirpiği almak için eliyle kadının tenine dokundu. Göz göze geldiler.
Hoca Efendi olacakların farkına varmıştı. Çıkmaz sokağa son sürat girilmişti. Birbirlerine tutkuyla sarıldılar. Ateşli bir birliktelik oldu.
Bu olaydan sonra Hoca Efendi başına gelecekleri biliyordu. Havaya uçacaktı. Ve kediler. Fakat nasıl?

Hoca Efendi ile Terbiye Hanım uzun zamandır birliktelerdi. Amiral Bey, karısının savaştan sonra kendisinden uzaklaşmaya başladığını fark etmişti. Ama bunun toplumun içinde bulunduğu bunalımdan kaynaklandığını düşünüyordu. Savaş kazanılmıştı fakat savaşta harcanan onca paranın yükü vatandaşın cebinden çıkarılıyordu. Vatandaşın biri donunu çıkarıp: “Bir bu kaldı! Bunu da alın!” diyerek sarayın önünde eylem yapmıştı. Donu da aldılar.

Amma velakin bu gelişmelerin hiçbiri Amiral ’in umurunda bile değildi. Karısının, kendisi savaştan döndüğündeki neşesi yoktu. Yaptığı yemeklerin tadı kötüleşmişti. Ona şaka yapmak ya da yakınlaşmak istediğinde, tıpkı o savaş toplantısı masasında kendini dışlayan diğer generallerin arasında hissettiği gibi hissediyordu.
Durum ortadaydı, karısı onu önemsemiyor ve onunla ilgilenmiyordu artık. Acaba başka biri mi vardı? Meraklanmaya başladı. İstihbarat şefi arkadaşıydı, onunla irtibata geçti ve karısını takip ettirmeye başladı.
İstihbarat Şefi bu haberi ona üzülerek verdi. Karısı kendini genç bir adamla aldatıyordu. Bunu size söylemedim. Hoca aslında bayağı genç biriydi. Kadının ise yaşlılığına denk gelmişti bu olay. Diyelim ki hoca 33 yaşında kadın da 53 yaşında olsun. Nasıl sizce? Evet evet… İşte bu yüzden söylemedim ben de.
Bu olayı öğrenen Amiral öfke krizleri geçirmeye başladı:
“Evi neredeymiş bu O.Ç.nun?”
“Tam burada”
“Hm… Ben ne yapacağımı biliyorum!”
Amiralin emekli olmasına bir hafta vardı. Halen sözü geçerli bir komutandı. Adamla kadının buluştukları ev sahile yakın olduğu için gemilerle yapılan bombardıman hedefe tam isabet edecekti.
Bu olayın olacağı gün kadının içini huzursuz eden bir şeyler vardı. Her zaman buluştukları saatte Hoca’nın evine gitti. Önce beraber oldular. Sonra “Oturalım, seninle konuşacaklarım var” dedi. Ağlayarak artık kocasıyla beraber olmak istediğini ve buna bir son vermeleri gerektiğini söyledi. Hoca aynı zamanda büyücü olduğu için “Gidemez. Onu bağlama büyüsü ile bağlarım! Köçertme magisiyle ile kendimin ederim. Hiç bir yere gidemez!” diye düşünüyordu öfkeyle. Ama kadın gitmişti. Hoca yapayalnız kalmıştı. Pencereyi açıp bir sigara yaktı. Gittiğin yerden gelir hasretinin özü. Yangınlığımın ateşinden közümün yarası falan diye içinden dizeler geçirirken: “O da ne öyle?”
Bir ışık görmüştü Hoca efendi. Gittikçe büyüyen bir aydınlık. Acaba çektiği acıların sonunda bir aydınlanma mı yaşıyordu? Işık yaklaştı… Yaklaştı… Ve her yer aydınlandı. Sanki havada uçuyor ve ısınıyordu. Sonra her şey karardı. Kötü bir şey mi olmuştu? Yoksa iyi bir şey mi? O da biliyordu ki bir zamandan sonra hiçbir şey daha iyi olmazdı.

Terbiye Hanım kocasına gidiyordu. Onu ne kadar çok özlediğini düşünüyordu. Ona daha önce yapmadığı kadar güzel bir yemek yapacaktı. Eskisi gibi olacaktı her şey. Döndüğünde kocasının cansız bedeni ile karşılaştı. Kocası saldırı emrini verirken kendi için kararı da çok önceden almıştı. Askeri mahkemede yargılanmak yerine kendi infazına karar vermişti.

Amiral için görkemli bir cenaze töreni yapılmadı. Çünkü olayın iç yüzünü herkes öğrenmişti. İstihbarat şefi ağzı sıkı biri değildi. Onun yüzünden ülke sırlarının çoğu sokaktaki çocukların ağzında birer tekerlemeydi:

Petrol kuyularını kapattırdık ki kimse bize saldırmasın.
O kuyularda galon galon petrol vardır.
Ve biz petrollerimizi saklarız.
Ülkemizin petrollerini
Ki artık bize saldırmasınlar.
Bize hiç bulaşmasınlar.

Terbiye Hanım bu olaydan sonra aklını kaçırdı.
“Keşke o rüyayı görmeseydim.  Keşke Kenan’la hiç tanışmasaydım. Bu arada Kenan, hocanın adıydı. Hocanın tam adı Kenan Poray Binparça idi. Soy isimlerimize gizlenen kader şakaları… Pek de komik sayılmazlardı…

Terbiye Hanım hakkında bir sürü söylenti yayıldı. Hatta sokakta oynayan çocukların tekerlemeleri… Bunlardan bahsetmek istemiyorum. Bu Terbiye Hanımın bozuk olan psikolojisini daha da kötü etkiledi. Bir kadının kalbinin götürdüğü yere gitmesine toplum neden sıcak bakmıyordu?
Terbiye Hanım yaşadığı ülkeyi değiştirdi. Tüm bu olaylar unutulana kadar yurtdışında yaşayacaktı. Kendine bir ev tuttu. Manzarası güzeldi. Parka bakan huzurlu bir sokaktaydı. Ara sıra kocası rüyalarına beyazlar içinde geliyordu. Kenan da geliyordu bazen ama tek parça halinde değil.

Unuttuğumuz bir şey var. Terbiye Hanım keman çalmak istiyordu. Öyle değil mi? Bunu ölesiye istiyordu. Kemanı satın alınca direkt eve koştu. Kemanı eline aldı ve bir ses çıkardı. Bu ses keman icat edildiğinden bu yana bir kemandan çıkarılmış en kötü sesti. Bu sesi duyunca Terbiye Hanım fenalaştı. Olduğu yere yığıldı ve öylece kaldı.  Yaşlı kalbi buna fazla dayanamadı ve öldü.
Keman da Kenan da ona uğurlu gelmemişti.
Öldükten sonra öbür dünyaya gittiğindeki yerde dolaşıyordu. Buraya daha önce gelmiş gibiydi. Sanki şu anı daha önceden yaşamıştı. Ve garip bir şekilde tüm yaşamı boyunca başına gelen herşeyi hatırlıyordu.
Orada bulunan iki kişi vardı. Daha sonra bu kişilerin  Kenan Hoca ve Amiral Beyefendi olduklarını fark etti. Ona üç soru sordular.
“Hayatta en çok kimi sevdin?”
İkisine de bakarak emin olamıyordu. “İkinizi de birden sevdim” diye cevap verdi. Bu koca bir yalandı. Sevdiği tek bir kişi olmuştu tüm yaşamı boyunca. O da kendisiydi. Tıpkı diğer birçok insan gibi.
İkinci hayati soruya geçtiler.
“Keman çalabiliyor musun?”
Bunun tuzak bir soru olduğunu düşündü. “Hayır dersem başıma çok kötü şeyler gelebilir” diye düşünüyordu.
“Evet” diye cevapladı, “Keman çalabiliyorum. Fakat çaldığım zaman ses o kadar iyi çıkmayabiliyor”
Bu doğru bir cevap sayılmazdı ama yanlış da değildi.
“Peki, son bir sorumuz var”
“Evet?”
Küçük iki çocuk çıktı adamların arasından. Bu Küçük Kemancı Kız ile kendi küçüklüğü idi.
“Sorunuz nedir?”
“Vereceğin tercihe göre bir hayat yaşayacaksın. İçlerinden hangisinin yerinde olmak istersin?”
Kadın bu soru karşısında afalladı. Keman çalabilen kızın yerinde olmayı çok istiyordu. Fakat şunu da iyi biliyordu ki eğer küçük kızı seçerse bir daha asla kendisi olamayacaktı. Mutlu olmak için kendinden vazgeçmesi gerekiyordu. Yeni bir hayata başlamak için başka biri olması gerekiyordu… Kadın bu soruya verilebilecek en doğru cevabı vererek sonsuzluğun koridorlarındaki yoluna devam etti…

 

Başlıktaki önermenin sahibi, devletimizin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Bozkurt kitabında anlatılan bir hikaye vardır. Yazarı şaibeli bir kitabın içeriğine de güven olmayacağını düşünebilirsiniz, ama hikaye aslında Mustafa Kemal’le ilgili herkesin bildikleriyle gayet örtüşüyor. Ayrıntıları yanlış hatırlıyor olabilirim, ana hatlarıyla aşağı yukarı şöyle bir şey:

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa, Eskişehir’e yönelen Yunan ordusunu durdurmak ve şehri korumakla görevlidir, ama elindeki kuvvet yaklaşan orduya direnemeyecek kadar zayıftır. Askeri açıdan doğru karar, geri çekilmek ve şehrin işgaline izin vermek gibi görünmektedir. Ama İsmet Paşa, Yunan ordusunun şehirdeki müslüman nüfusa yönelik bir katliama girişeceğinden de endişe etmektedir. Onları tümüyle savunmasız bırakmak ve kaderlerine terk etmek içine sinmemektedir. Bu zorlu kararı kendi başına vermek istemez, başkomutana danışır. Mustafa Kemal karargâha gelir, orduların durumuna şöyle bir bakar ve “geri çekiliyoruz” der. Beş dakika bile tereddüt etmez. Kitapta bu, Mustafa Kemal’in askeri meseleler söz konusu olduğunda insani duyguların (zaafların da diyebiliriz) zerre kadar etkisinde kalmamasına örnek olarak anlatılır. Evet, bazı sivil vatandaşlar ölebilir, ama nihai hedef savaşı kazanmaksa eldeki askerleri ve silahları korumak gerekir, sivilleri değil. Savaşı siviller kazanmayacak. Siviller feda edilebilir. “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum” diyen de aynı kişidir sonuçta. Yufka yürekli birinin edeceği bir laf değildir bu.

Mustafa Kemal, bu tür kararları verebildiği için büyük bir komutandır. Aynı zamanda iyi bir insan olması gerekmez. Bir kişi aynı anda hem iyi bir asker, hem iyi bir insan olamaz muhtemelen. Şefkatli bir boksör olamayacağı gibi… Bizim için fark etmez. Ulu önderin aynı zamanda pamuk gibi bir kalbi olmasına ihtiyacımız yoktur.

Bir açıdan da böyle kararları tereddütsüz şekilde alabilmek, üstün bir zekaya işaret eder. Bu tarz savaş hikayeleri, hamasi tarih kitaplarında gördüğümüz hikayelere benzemez. Orada şanlı geri çekilmeler, efsanevi sıvışmalar anlatılmaz. Gerçek bir zeka, doğru bir karar vermek için hamasi duyguları bir kenara bırakması gerektiğini bilir. Hamaset, liderin gerektiğinde kullanacağı bir şeydir, etkisinde kalacağı bir şey değil. Tek geçerli kriter vardır; hangi kararın nihai hedefe daha çok hizmet ettiği.

İlkelerinden asla taviz vermemek ve her ne şart altında olursa olsun aynı şeyleri savunmak, bir zeka fonksiyonu değildir. 1 Kasım seçimleri ertesinde, sosyal medyada Aziz Nesin’in seviyesiz özdeyişini tekrarlayan kalın kafalı ulusalcıların anlayamadığı şey bu. Türk milleti zekidir. İktidar, hukuk devletini fiilen ortadan kaldırmış, muhalefeti susturmuş, ülkeyi kan gölüne çevirmiş olabilir. Milletimiz, bunun için çok kızgındır belki. Ama öfkesine yenik düşmeyecek kadar da aklı vardır. Ölçüsüz bir Kürt düşmanlığından başka bir siyasi görüşü olmayan bir sözde muhalefet partisinin tıkadığı bir siyaset sahnesinden çözüm çıkmayacağını görmüştür. Bunlarla uğraşacak zamanı yoktur. Hayat geçip gitmektedir. İşlerin yürümesi lazımdır, piyasa bir an önce açılmalıdır. Daha ev alacaktır, kamyoneti satacaktır, oğluna iş bulacaktır ya da kızını evlendirecektir. Hukuk devleti falan şu an için acil ihtiyaç değildir, feda edilebilir.

Kürtler açısından durum daha da ağır. Başbakan meydanda açıkça “bize oy vermezseniz beyaz toroslar dolaşmaya başlar” demiştir. Kürtler bu mesajı almıştır. Kürt halkı, görülmemiş baskılara direnmiş cesur bir halktır, ama bunu göze alacak kadar değil. Kürt hareketinin mücadelesi ilkesel olarak iyidir hoştur ama canından da kıymetli değildir.

Biz, iktidara muhalif olanlar, bu sonucu beklemiyorduk. Çünkü ancak eğitimle ulaşılabilecek bir salaklıktan muzdaripiz. Herkes gibi bizim de hayatımız geçip gidiyor ama biz işi gücü bırakmış Bilal’in sıfırladığı paralarla falan uğraşıyoruz. Televizyonda tartışma programlarını izleyip sinirden dişlerimizi gıcırdatıyoruz. Zayıf olduğumuzu ve geri çekilmemiz gerektiğini idrak edemiyoruz.

Erdoğan’ı bu milleti gerçekten çok iyi tanıdığı için takdir etmek gerekir. Ağayla savaşa tutuşup sonunda muhtemelen ipe gidecek olan Kibar Feyzo bir tanedir, kalan herkes ağanın arkasında hazırolda durmaktadır. Ve çoğu da Feyzo’dan uzun yaşayacaktır.

Bu açıdan bakınca anketlerin bu kadar yanılması da anlaşılıyor. Birisi oy vereceğiniz partiyi sorduğunda, gurur duyarak, göğsünüzü gere gere söylemek istersiniz, “aman neme lazım” diyerek oy vereceğiniz partiyi söylemek istemeyebilirsiniz.

Milletin kararına saygı duyma meselesine gelince… Hayır, bence bu tarz bir zekaya saygı duymak zorunda değilsiniz.

Arkadaşlar, hazır bu seçimi de nihayet atlatmışken var mısınız ülkeyi üçe bölelim gitsin?

Yaşadığımız bütün stres böylece bitsin?

İslamcılar alsın Orta Anadolu’yu, Karadeniz’i, Akdeniz’in doğusunu…

Laikler alsın Trakya’yı, Ege’yi, Akdeniz’in batısını…

Kürtlerin nereyi alacağı zaten dünden belli.

Birinin başkenti Konya olsun, birininki İzmir, birininki Diyarbakır. Ankara federal başkent, İstanbul ise açık şehir. Mis.

Herkes o başkentlerde kursun kendi düzenini. Kendi federal parlamentosunu, ekonomisini, eğitimini, güvenlik ve sağlık sistemini…

Birinde Atatürk posterleri dalgalansın her yerde, birinde Erdoğan, birinde Öcalan.

İçişlerinde bağımsız, dışişlerinde Ankara’ya bağlı eyaletler olsunlar… Herkes kendi eyaletinde diğerlerine bulaşmadan, kendisi gibi olanlarla yaşayıp gitsin.

Yok eğer “ben laikim ama Konya’da yaşamak istiyorum” ya da “Kürdüm ama eş durumundan İzmir’deyim” ya da “İslamcıyım ama Diyarbakır’da işim gücüm” dersek onu da yapalım. Ama azınlık olduğumuzu bilerek. Ev sahibinin yaşam biçimine uyum göstererek.

Bir on sene de böyle yaşayalım bakalım ne olacak. Yine olmazsa o zaman “tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna” makamına geçeriz.

Nasıl fikir ama?

Eğer şu an diyorsanız ki “hay ağzına sağlık, ben de aynen böyle düşünüyorum”, siz bilirsiniz.

Ama “Olur mu lan öyle salakça dava!” diyorsanız, ki inşallah diyorsunuzdur, o zaman kusura bakmayın ama yapacak işimiz var.

Bu üç kesimi bir arada tutacak ortak değerleri, ortak bağlamı ve ortak toplum ruhunu yeniden yaratmak gibi bir çetin tarihi görev bizleri bekliyor. Geyik muhabbetiyle yeterince zaman kaybettik.

Eğer dersek ki “Türkiye’nin tek bir ortak ruhu vardır, o da bizim mahalleninkidir, yersen!” o zaman olmaz.

Yani olur da şimdi olduğu gibi olur.

Çünkü diğer iki mahalle de biz istemesek de varlar. Üstelik seçim sonuçlarından anlaşıldığı üzere, gayet kalabalıklar. Yani birbirimizden bu gidişle kurtulamıyoruz.

Tek çare kafa kafaya verip o ortak ruhu ve değerleri canlandıracak sentezi bir şekilde bulmak. Bir Türkiye bağlamı yaratmak.

“Ama o öyle yaptı, bu böyle yaptı” demeyi bırakmak. “Sen başlattın-ben başlattım!” safhasını geçmek bir kalem.

Kim yapacak bunu? Herhalde siyasetçiler değil. Siyasetin görev tanımı insanları kutuplaştırmak, malum. Biz kutuplaşacağız ki siyasetçiye ekmek çıksın.

O zaman kaldı elimizde kavga-dövüşten çıkarı olmayan iyi niyetli vatandaşlar. Kendi pozisyonlarını değil memleketin iyiliğini düşünenler. Entelektüel namus sahibi kadınlar ve erkekler.

Amacı bağcı dövmek değil, bağı kurtarmak olanlar. Türkiye denen şu ülkeyi samimiyetle sevenler.

“Nerelerde ayrışırız?” değil, “Nerelerde birleşiriz?” derdinde olanlara muhtacız yani. Ay-yıldızın altında ortak ruha sahip bir toplum olmamızı sağlayacak kafalara.

Birbirlerinin değerlerine, hassasiyetlerine, dertlerine hiç olmazsa asgari saygıyı gösterecek gerçek fikir önderlerine.

Tabii kutuplaşmadan beslenen tiplerin yaylım ateşine göğüslerini siper edecek kadar yiğit olmaları da gerekecektir: O tipler kolay pes etmeyecek.

Bu kaba-saba tipler barış gelince işsiz kalacaklarını çok iyi bilir, bu yüzden de itiş-kakış ebediyen sürsün isterler. İcabında vururlar adamı. Üç kesimde de var bunlardan, dikkat ederseniz.

Mesela bu yazı bir kesim aleyhine nefret söylemi üretseydi anında sallardı sosyal medyayı. Yanlış mıyım?

“Sen hangisindensin hocam bu kesimlerin?” diye sorarsanız cevabım basit: “Ya üçünden de ya da hiçbirinden.”

Biz bu esas seçimi yapana kadar ben hem laikim hem İslamcıyım hem de Kürdüm arkadaş!

Asıl seçim bu ve kapımıza dayandı. Ya şimdiye kadar yaptığımız gibi görmezden gelip faydasız siyasi seçimlerle kendimizi kandıracağız ya da cesur kadınlar ve erkekler gibi davranacağız.

O cesur erkekler ve kadınlar diyecekler ki “Biz beraber yaşamak ve ortak bir ruh yaratmak istiyoruz arkadaş! Evlatlarımız bizi hayırla ansın!”

Ya da diyecekler ki “madem ortak ruh yaratacağımız falan yok, bari herkes gitsin kendi yoluna selametle!”

İşte bu tek gerçek seçimi yapana kadar dönüp duracağız aynı kısır döngünün içinde. Beş kuruş faydası olmayan nutuklarla, sloganlarla, oy vermelerle, anketlerle, çatışmalarla, bombalarla, yok yere ölen ve yaralanan gencecik canlarla.

Bu seçim bizim a dostlar. Tıpkı şairin deyimiyle “kısrak başı gibi uzanan” bu memleket gibi.