2012 güzünden bu yana, eleştirel bir Campbell okuması üzerinden, kahramanın yolculuğunu bireysel psikoloji, toplumsal ilişkiler, teoloji ve metafizikten müteşekkil dört katmanda takip etmeye çalışan bir ders veriyorum. Derste anlattıklarımın bir özetini de son üç aydır Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’ndeki seminerde işliyorum. İlk konuşmamda “Edebiyat ve Gelenek” başlığı altında, insanın niçin hikâye anlattığını, niçin dinlediğini, nasıl anlattığını, bildiğimiz en eski hikâyelerle günümüz anlatısını birbirine bağlayan unsurların neler olduğunu ve binlerce yıldır hiç değişmeden süregelen bu anlatı geleneğinin neye işaret ettiğini anlatmaya çalışmıştım. “Edebiyat ve Modernite” başlıklı ikinci konuşmada ise modern anlatıda neyin değiştiğini, kahramanın yolculuğunun neye dönüştüğünü ele almaya çalıştım. Bu karşılaştırmada özellikle, yolun sadece kendisinin değil, imkânının dahi ortadan kalkışına işaret etmek amacıyla “Edebiyat ve Yolun Sonu” başlığıyla üçüncü konuşmamı gerçekleştirdim. Kahramanın yolculuğunun erken romanda nasıl sonuçlandığını, alternatif bir Don Quijote okuması üzerinden göstermeye çalıştım. İşte ne olduysa bundan sonra oldu!

Yaklaşık bir buçuk saatlik konuşmanın —kültür merkezindeki görevli arkadaş tarafından yapılan—özeti gazetelere basın bülteni olarak gönderilmiş. Gazeteler de bunu haber yapmış. Başlığa taşınan Kafka bahsinin yanlış anlamaya müsait olduğunu görünce, bir düzeltme yazmayı düşündüm. Ama sonra, nasıl olsa bu meseleler kimsenin umurunda değil; hem kim ne yapsın senin Kafka okumanı ki bir de düzeltme yayımlasınlar, diyerek vazgeçtim.

Aslında hâlâ aynı fikirdeyim: Şu fakirin mütevazı Kafka okumasını kim, ne yapsın? O halde bu sosyal medya trolleri, ergen solcular, atanamayan eleştirmenler, popüler edebiyat esnafı ve kifayetsizlikten can çekişen akademisyenler de nereden çıktı? İlk gün saldırının boyutunu fark edemeyip bunun Onur Caymaz urunun yol açtığı bir metastaz olduğunu düşündüm. Bu sabah bir dostum, zincirin önceki halkalarının Facebook’ta olduğunu söyledi. Facebook hesabına sahip olmayan çağdışı bir mahlûk olarak nereye bakacağımı şaşırmışken, aynı dostum hesap bilgilerini de göndererek, o nezih ortama duhul etmeme vesile oldu. Biri yakın arkadaşım olan iki edebiyatçı, istihza ve tahfif için birer mecra açmışlar meğer. İrin oradan yayılıyormuş.

Epey ortak arkadaşa sahip olsak da tanımadığım Nilay Özer şunları yazmış:

Moderne, bireye dair tüm yapıların, felsefelerin, anlatım tekniklerinin toptan reddedildiği nokta. Gregor Samsa, sende iman olsa nasip kısmet der, haline şükreder, pazarlamacılık yapıp aileni geçindirmeye devam ederdin. Evet meselelere bakış açıları budur. Kılıflar bulmakta da zorlanmıyorlar ama zırvalıyorlar…

Eh, insan okulda okutulan kuramlardan hasbelkader haberdar olunca ancak bu kadar anlayabiliyor. Sadece ilk cümleyi ele alacağım. Çünkü geri kalanı Nilay hanımın zırvaları; benim sözümle hiçbir ilgisi olmayan, çağcıl arkadaşlara hedef göstermeyi amaçlayan pespaye ifadeler: İman, nasip, kısmet, şükür. İlk cümlenin de yarısı doğru: Moderniteyi, söylemle inşa edilmiş modern bireyselliği ve Aristo’nun çarpıtmasıyla şekillenmiş bir yanlış okuma olarak tüm modern Batı düşüncesini reddediyorum. Bunu da ulaştığım tüm mecralarda defaatle ifade ettim. Nilay hanımın müktesebatı, bunların birer zırva olduğunu kanıtlamaya müsaitse, fakir de bir Platon tilmizi olarak eleştirilerini yanıtlamaya çalışırım. Anlatım tekniklerini ise bilhassa ayırdım: Evvela, post-modern anlatım tekniklerini —hem de epeyce kanırtarak— kullanan bir yazar olduğumu bilseydi, böyle demezdi sanırım. Peki, neden bilmedi? Bilmeye gerek duymadığından: Çünkü kendisi o kadar çağcıl ve bilgili ki, hanımefendinin karşısında siz ancak bir mağara adamı olabilirsiniz! Saniyen, bir anlatım tekniğinin reddedilmesi ancak estetik bir tercihtir. Yani “Yuh olsun! Bilinç akışı tekniğini reddediyormuş yobaz!” ya da “Gördün mü örümcek kafalıyı: Pastiş de ne diyormuş!” dediğinizde, ancak gülünür. Ama maalesef Türkiye’de sizi adam yerine koyacak bir cahil sürüsünü her zaman toplayabilirsiniz. Hem de Bilkent’te Türk edebiyatı okumuş bir şairseniz. Hatta hocanıza ait bir hesaptan bu paylaşımınız beğenilebilir. Hilmi Yavuz’u beğenenler arasında görünce şaşırdım. Teyit etmek için aradım: “Olur mu canım; böyle bir şeyi beğenir miyim hiç!” deyince biraz rahatladım. Ama hemen aşağıda dostum, kardeşim Selçuk Orhan istihzayı köpürtüyordu: “Kaptan Ahab da baktı olmuyor, ya nasip ya kısmet diye başka balinayı avlasın, nafakasını çıkarsın…”

Selçuk Orhan kendi Facebook hesabında ise konuşmamın haberini “Ah be Gökdemir Abi… Ah!” başlığıyla paylaşmış. Yorumu da şu:

Kendime Ah abi… Nabokov’a gelene kadar, çok kısaca edebiyata duyulan nefret bu. İnsanı – (“biz”in öğrettiğinden başka!) anlamaya karşı duyulan tiksinti. Keşke utanmakla bunu sağaltmak imkanı olsa.

Pek bir şey anlaşılmıyor! Telefon açıp sordum: “Edebiyata karşı nefret duyduğumu nereden çıkardın?” Selçuk “Kahramanın ne ise idealize ettiğin şey odur. Biz adam ol, hayvanlıktan çık kâmil insan ol derken, modern edebiyat kahramanı aşağının da aşağısına, mineral seviyesine çekti” ifadesinin modern edebiyata karşı bir nefret içerdiğini iddia etti. Şaşırdım: Arketipçi eleştiri bağlamında kahramanın gelişimini karşılaştırmalı olarak ele almak neden bir nefret göstergesi olsun ki? Selçuk bu bakışın totaliteryan olduğunu söyleyince iki kat şaşırdım. Bir eleştiri kuramından hareketle edebi eser ya da dönem eleştirisi yapmayı bendeniz icat etmemiştim. Hatta Türkiye’de gelenekleşmiş Ataç ve Ataçgillerin öznel (sözde) eleştirisi karşısında, gerçek eleştiri kuramsal olanıydı. Madem benim günahım buydu, o halde Marksist bir kuramcının bir edebiyat eserini sınıf çatışması bağlamında eleştirmesi de edebiyata karşı bir nefret ve tiksinti eylemi olurdu. Ya da feminist kuram bağlamında esere getirilecek bir cinsiyetçilik eleştirisi ya da “queer” eleştiri külliyatı topyekûn totaliteryandı. Selçuk bu absürt mantık yürütmemi anlayıp gülecek diye düşünürken “Evet,” deyiverdi. İşin vardığı saçmalığın seviyesi şunu gösteriyordu ki, Selçuk’un yaptığı sadece “Eleştirinde bir fikir yok: Hangi cümlemden edebiyata karşı nefret ya da tiksinti anlamı çıkarıyorsun?” sorusuna bir yanıt vermeye çabalamaktan ibaretti. Ama çabayla anlam ancak bu kadar üretilebiliyordu. Oysa yaptığı şey tam olarak şuydu: “Ah abi” diyerek hayıflandığı birinin arkasından, onun göremeyeceği bir mecrada laf olsun diye bir eleştirimsi yazmak, ama aslen istihza ve tahfif etmek, hem de bunlara çanak tutmak.

Selçuk’un sayfası Nilay Özer’inkine göre hem daha bereketli hem de daha “seçkin”. Mesela Yasak Meyve’de editör olduğunu öğrendiğimiz Gülce Başer “bunları kıkırdamadan okumamız daha tehlikeli bence.. ardından nasıl metinler çıkar bilmem artık” deyivermiş, kolayca. Oysa bu sözleri, kendi “network”ündeki yazarımsılardan hiçbiri için, bu kadar kolay edemezdi. “Çıkan” metinlerim ortadayken, Gülce hanım hem bunlardan bihaber hem de okuduğunda intibak etmesi mümkün görünmezken bu sözleri sarf edebiliyordu. Çünkü insan hem İzmir’li hem de “Baaziçili” olunca, karşısındaki de menfaatperest bir nezaket göstermeye gerek duyulmayacak biriyse, çek ipini gitsin!

Aşağıda bir şair daha var ama o panayıra akademisyen olarak katılıyor: Baki Ayhan. Kendisi takdire şayan bir çaba göstermiş. Her akademisyen gibi, argümanlarını maddeler halinde başarıyla sıralamış. “Özellikle de geleneksel anlatıları bilip bilmeden, araştırıp bakmadan kutsayan” ben cahiline bakın ne demiş:

1) Şeyhi, meşhur “Harname”sinde bir kısım insanı eşek, bir başka kısmını da öküz yerine koymuştur, muradı daha iyi anlaşılsın diye.

2) Beydeba meşhur “Kelile ve Dimne”sinde çeşitli insan tiplerini temsil eden hayvanlara (eşek, katır, kuş vs.) yer vermiştir.

3) Mevlana, meşhur Mesnevi’sinde insanları temsil eden çeşitli hayvanları (köpek, eşek, deve vs.) sembol olarak kullanmıştır.

4) Fehim-i Kadim divanında deve, katır, köpek, eşek, deve gırla gider!

5) La Fontaine’in şiirleri hayvanat bahçesi gibidir!

6) Halk şiirinde “hayvanlar destanı” diye özel bir tür bile vardır!

 

Peki, bu muhteşem argümantasyondan ne anlamalıyız? Eşek değilsek, hocanın epey malumat sahibi olduğunu anlamalıyız, tabii ki! Bu evsafta bir âlim de “E yani şimdi, Kafka, bir romanda böcek metaforunu kullandı diye cahilce kıllanmanın âlemi var mı?” diye sorunca, “Hürmetler, hocam!” deyip çekilmeliyiz, değil mi? Hayır! Bugün çekilmeyeceğim.

Hocaya soracağım:

  1. Metafor ne demek?
  2. Kafka Die Verwandlung’da böceği bir metafor olarak mı kullanmıştır?
  3. Geleneksel edebiyatta bir kısım insanı hayvan yerine koymanın, insanın karakter özelliklerini hayvanlarla temsil etmenin, hayvanları sembol olarak kullanmanın, kahramanın bizzat hayvanlaşarak sözde insan-üstü vasıflar kazanmasıyla ne ilgisi var?

Hoca yememiş, içmemiş, fakirin nasıl saçmaladığını da izah etmiş, sağ olsun:

Saçmalamış… Geleneksel yaşanan zamanın geleneksel edebiyatı, modern zaman ve hayatın modern edebiyatı olur. Bugünkü dünyada hayatınız geleneksel de olsa edebiyatınız modern olmak zorundadır. Çok açık: Geleneksel çevrelerden dişe dokunur edebiyat yapanlara bakılsın: Peyami Safa, Tanpınar, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu vs. vs. Bunlar, bir şekilde Doğu’nun ve Avrupa’nın modern düşüncesiyle, sanatıyla dirsek teması olan imzalardır. Ama özellikle Avrupa’nın! Bir de aynı veya yakın çevrelerden olup piyasa edebiyatı yaptıkları için ciddiye alınmayanlara, alınmaması gerekenlere bakalım: Emine Şenlikoğlu, Şule Yüksel Şenler, Hekimoğlu İsmail vs. vs. Aradaki fark (hadi gelenekselden isim analım) “Kaf” dağları kadar değil midir? Bence mesele geleneksel anlatı-modeern anlatı meselesi değildir. Kafa ve donanımınız moden zamanları algılamaya yetiyor mu yetmiyor mu? Asıl mesele budur…

Ne kadar kolay, değil mi? Geleneksel derken mitolojiyi, menkıbeleri, efsaneleri, masalları ve kadim tahkiyeyi kastettiğimizi anlama, Cumhuriyet sonrası sağcı, İslamcı yazarları “geleneksel” yap, sonra bir de nasıl edebiyat yapılması gerektiğinin dersini ver. Yetmezse işi istihzaya çevir. Eee, durur mu hoca; yapıştırmış şakayı: “Samsa Çavuş’a bir de kırmızı fes takmak lazım”. Hazır eski edebiyata girmiş ve bu kadar eşekten bahsetmişken, fakir de biraz malumatfuruşluk yapayım müsaadenizle: Gelenekte eşek hamakatı temsil eder. Bir de metafor vardır ki evlere şenlik: Kitap yüklü eşek! Yüklendiği onca malumata rağmen irfandan zerre nasibi olmayanların timsalidir. Eskiler ne güzel söylemiş, değil mi, Baki Bey? Tahsil cehaleti alır, eşeklik baki kalır.

Ciddiye almayı hak eden değil, sadece ciddiye alabileceğimiz başka bir tepki olmadığı için ciddiye almak zorunda kaldığımız tepkiler bunlar. Geri kalanı ise Twitter’da ergen solcuların, atanamamış az meşhur yazarların, akraba kontenjanından şairlerin, arkadaşları arasında yazar bilinen “blogger’”ların, zekâ küpü sözlükçülerin, okulda zorla okutulanlardan başka kitap okumamış büyük Türk okurunun, kürk mantolu “tumblr” kızlarının, Selim Işık müsveddelerinin sayıklamalarından ibaret. Ağababaları dahi bir fikirle karşıma çıkamamışken, bu zavallı linç güruhundan ne fikir bekleyelim: Komiklikler, şakalar, “ehi ehi”, “asdfhhjjjj”! Yıllarca televizyon programında İslamcılık eleştirisi yapmış birine “dinci” diyenleri mi ararsınız, 14 yaşında Marksist teoriye intisap etmiş eski bir komsomol liderini — hem de Bolşevizim eleştirisi yaparak Parti’den ayrılmışken— Marksizmden bihaber sanan eçhel-i cahilin mi, taşı hakir gördüğümü düşünerek Kuran’dan taşların övüldüğü ayetler gönderenleri mi… Tam bir harikalar kumpanyası! Ne diyeyim? “Tahsilli orta-sınıfın cinneti”ni ben mi tedavi edeceğim.

Garip bulduğum ikinci mesele ise neden böyle “gereksiz” bir konuda, bu kadar insanın dikkatine mazhar olduğumdu. İki buçuk yıl boyunca televizyon programında, hem de politik ve dini konularda, hiç de yenilir yutulur cinsten sayılamayacak o kadar çok şey söyledim ki. Hem bunlar tam da toplumun aptalca cepheleştiği meseleler hakkındaydı. Hatta Kadıköy ve Dolmabahçe’deki stadyumların şehir dışına taşınmaları gerektiğini bile söyledim. Ne Fenerbahçe ne de Beşiktaş taraftarından çıt çıktı. Bu süre boyunca dişe dokunur bir eleştiri gelmemesi, ama komik bir Kafka okumasıyla bir anda şöhret bulmam gerçekten izaha muhtaçtı.

Üçüncü gariplik ise benim telifimin de tefekkürümün bu arkadaşlarla asla kesişmemesiydi. Şair değilim ki şuaranın o güzel kavgalarına dâhil olayım. Dergici değilim, bir çeteye mensup değilim ki esnafın tezgâhının önünü kapatayım. Meşhur değilim: Üç yüz okurum ancak vardır. Yazdıklarım ne popüler olan ne de popüler olma ihtimali olan metinler. Arketipçi eleştiri gibi birkaç akademisyen dışında kimsenin ilgisini çekmeyecek bir alanda fikir imal ediyorum. Yani burada da bir rekabet imkânı görünmüyor.

Peki, ne oldu da popüler edebiyat esnafının, az ünlü şairlerin dikkati, birden bire üzerime çevrildi. İyimser ihtimal, otorite sahibi olmayan birinin konvansiyona aykırı bir laf etmesinin ahalinin keyfini kaçırması olurdu. Ama hepimizin bildiği gibi, Türkiye’de fikir, tartışma konusu olabilecek en son şeydi. Zaten göstermeye çalıştığım üzere, fikrimi anlamaya çalışan da fikirle cevap veren de yoktu.

İkinci ihtimal tam yerli film: Eski bir kuyruk acısının hesabı, fırsat yakalanınca sorulur. “Ooo linç, alırım bir dal” yazıma zamanında cevap veremeyen “duyarlı” ahali fırsatı ganimet bilmiş olabilir.

Üçüncü ihtimal de Türkiye’ye yaraşır: Adam Zeytinburnu Belediyesi’nin etkinliğinde konuşuyor. “Kadim”, “madim”, “insan-ı kâmil”, “marifet” filan diyor. Sonra haddini bilmeyerek “Kafka” diyor. Eee, anlamadınız mı daha? Ne duruyorsun kardeş, vursana yandaşa!

Dikkat ettiyseniz, henüz “aslında o konuşmada şunu kastetmiştim” ya da “bültene bu yansımamış” filan demedim. Başta konuşmanın deşifresini yayımlamayı düşünmüştüm. Ama gördüm ki bırakın linç katılımcısı cahil ergen sürüsünü, ciddiye alabileceğimiz eleştirmen, akademisyen, yazar, şair dahi, şuncağız sözü bile ne anlamış ne de eleştirebilmiş. Yani yazar burada topunuza diyor ki: Ey yalapşap okumaların entelijansiyası, uyduruk tezlerle kariyer basamaklarını zıplamış kifayetsiz, kör akademisyenler, ucuz tanıtım yazılarını eleştiri diye pazarlayan eleştirmen müsveddeleri, “network”üyle “işi götüren” edebiyat esnafı, tırnak içi edebiyat yapan derin duyguların insanı ihtiyar ergen yazıcılar! Bu basın bültenine yansıyabilmiş tefekkür kırıntısı bile size fazla!

İki gündür bu kadar “mineral seviyesi”, “taş”, “kaya” tartışmışken, şu nezih makaleyi Tatar Ramazan ağabeyimizin bir sözüyle bitirelim: “Taş kesilin ulan!”

Print

hotel by a railroad-edward hopper

Bir kitap aldım, bir koku,
Seni sordum.
Bir nefes, bir öksürük,
Kendimi ezip söndürdüğüm küllük,
Hep o usulca sesin.

Klasik kuğulara hiç güvenmem,
Boynunu andım.
Hastaneler temaruz taarruzunda,
Bahar da gelemez bazen.
En iyisi, bir kitap okudum.

Kıpırdama, sinek korkuyor.
Bu sır çok kısa, sıkı dur:
İlk selam son kelimeyi fısıldar, daima.
Ama seni bildim,
Ama umut centilmenin standardı.

Elmayım, soydular mektup bıçağıyla,
Görmediler de feci utandım.
İnandın mı duyduğuna?
Şimdi adını saklarken aç biilaç,
Sen evini seç, ben canavarı oyalarım.

 

 

 

Hatırlarsınız; geçenlerde Murat Menteş bir belediyenin düzenlediği kitap fuarı programından son anda çıkarıldı. Sebebi de kendisinin aylar önce yaptığı bir konuşmaydı.
Birileri konuşmanın görüntü kaydının bazı kısımlarını cımbızlamış ve bağlamından kopuk bir şekilde basına servis etmişti çünkü.
Bu arada, “Bağlam” sözcüğünün Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğündeki tarifini hatırlayalım: “Herhangi bir durumda olaylar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı, kontekst.”
Aynı sözlüğün dil bilimi açısından tarifiyse şu: “Bir dil birimini çevreleyen, ondan önce veya sonra gelen, birçok durumda söz konusu birimi etkileyen, onun anlamını, değerini belirleyen birimler bütünü, kontekst.”
Yani ettiğimiz kelam ya da ileri sürdüğümüz fikir ancak kendi bağlamı içerisinde anlam ifade ediyor ya da etmiyor. Onu çevreleyen dilsel ya da düşünsel ilişkiler kapsamında. Karşı çıkmak da desteklemek de ancak o bağlam içinde kaldığımız sürece mantıksal açıdan mümkün.
Murat Menteş’in başına gelense, Türkiye’nin bugünkü fikir ortamının trajikomik bir özeti: Ülkede genel bir bağlam krizi yaşanıyor. Üzerinde tartışacağımız herhangi bir bağlam yok. Bu yüzden söylenenen bütün sözler, ileri sürülen bütün fikirler, yazılan bütün kitaplar boşluğa savrulup gidiyor. Bunların yerini bulacağı hiçbir zemin yok çünkü.
Köşe yazarlığı yaptığım yıllarda en çok buna şaşırmışımdır. Bir kavramı tartışmaya çalıştığımda kel alaka cevaplar alırdım hep. Mesela “ulusal kültür sentezi” hakkında mı yazdım, hemen “Sen asıl karının giydiği kıyafete bak!” düzeyinde tepkiler geliyordu. Hem de ciddi ciddi “kanaat önderi” kabul edilen isimlerden!
Yıllarca şaşkın ve çaresiz hissetim kendimi. Ta ki bir sohbetimizde Alper Canıgüz durumu şahane bir kavrayışla “bağlam özürlülük” diye tanımlayana dek. Bu benim için epey aydınlatıcı oldu.
Ortada bağlam olmayınca ne oluyor? Bütün tartışmalar kişiselleşiyor ve “Ad Hominem” düzeyinde cereyan ediyor. Yani ileri sürülen fikirden çok fikri ileri sürenin kişiliği üzerinden abes bir polemik doğuyor. Hiçbir tartışma hiçbir yere varmıyor. Herkes birbirinin işaret ettiği yere değil parmağına bakıyor. Giderek fikir tartışması yapmak, yeni kavramlar geliştirmek imkânsız hale geliyor. İnsanda hal de kalmıyor zaten.
Türkiye’nin içinde bulunduğu cendere bu: Bağlam özürlülük. Hiçbir konuda işe yarar bir bağlam yok çünkü ne hazindir ki aslında Türkiye’nin bağlamı yok.
Acı ama gerçek: Ülke iki yüz yıl önce bağlamından koparılmış. Cumhuriyetin ulusal kimlik ve kültür üzerinden yeni bir bağlam yaratma çabası da sonuç vermemiş. Haliyle, artık bu topraklarda niye bir arada yaşadığımızın bile üzerinde uzlaşılmış bir açıklaması yok.
Boşu boşuna tartışmalar yapıyor, fikirler ileri sürüyor, kitaplar yazıyoruz. Şu okuduğunuz yazı dahil hiçbir zihinsel performansın yerini bulması mümkün değil.
Geriye birbirimizin kaşıyla-gözüyle, ne yiyip içtiğiyle, nasıl yaşadığıyla, hangi tribünde oturduğuyla uğraşmak kalıyor ki dikkat ederseniz bugünkü köşe yazılarının ya da siyasi polemiklerin çoğu bu minvaldedir. Kısır ve anlamsız çekişmeler. Kahredici bir çoraklık.
Artık hangi “mahalleden” olursa olsun aydın kişiye düşen bağlam yaratmaktır diye düşünüyorum. Üzerinde tartışabileceğimiz zeminler inşa etmek. Bunun niye elzem olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmak. Yoksa zihinsel çölleşme belki yarından da yakın.

yusuf yerkel tekme Soma
Twitter’da bugün benden bahsediliyor.
Haber siteleri, gazetelerin internet sayfaları hakkımda haber yapmışlar.
Bir konuşmamda… Cumhurbaşkanına “ağır” hakaretlerde bulunmuşum… Milleti aşağılamışım…
Sağlık olsun.
Ne diyebilirim, hayat bu.
Konuşmanın videosunu izleyince, ben de şaşırdım.
Çünkü…
1] Sözlerimin öncesi, sonrası kesilerek bir “klip” hazırlanmıştı. Soma faciasından, orada ölen 301 işçiden, yetim kalan çocuklardan bahsettiğim cümleler aradan çıkarılmıştı. Maun Suresi’ndeki “Yetimi itip kakarlar” ayeti kesilip atılmıştı. Nedensiz, mesnetsiz bir öfke tablosu vardı ortada.
2] Halbuki o konuşma, Soma faciasının hemen ertesinde yapılmıştı. Madenden çıkarılan cesetler tazeydi. Hepimizin kalbi acıyla doluydu.
3] Dönemin başbakanı bir maden işçisini tokatlamış, bir müşavir yine yoksul bir madenciyi tekmelemişti.
Soma’da, sırf patronların maliyeti düşürme politikasından ötürü ölen 301 insan sizin için bir şey ifade etmiyorsa…
Yaşları 2 ila 16 arasında 500 kadar çocuğun bir anda yetim kalması karşısında vicdanınız sızlamıyorsa…
Orada yoksul madencilerin tokatlanması, tekmelenmesi umurunuzda değilse…
Bunları unutup, görmeyip, sadece benim sözlerimden inciniyor, bana kızıyorsanız…
Başbakan müşavirine “Tekmelerine sağlık” diye övgüler dizen yazarın gazetesindeki…
Yer, zaman, bağlam belirtilmeden yapılan habere[?] dayanarak beni anladığınızı sanıyorsanız…
Size söyleyecek sözüm yok.
Beni yargılamanız, suçlamanız, “idama müstahak” görmeniz de umurumda değil.
Yetimi itip kakmaya, yoksulu tekmelemeye devam ederken, bana da vurabilirsiniz.
Devam edin.
Haberciler, bu sözlerimi de haber yapsınlar, buyursunlar.
Gencecik kızların tecavüz edilip yakıldığı…
Tertemiz, yoksul işçilerin canının hiçe sayıldığı…
En tepedekinden en aşağıdakine hepimizin acınası bir hale düştüğümüz şu memlekette…
Buyurun, ağzınıza geleni söyleyin madem.
Türkiye’nin lüksü de bu olsun, ha?
Teşekkür ederim.
Selam ve saygılarımla.

Giz TV sunar,

Woody Allen’dan Groucho Marx’a, Steve Martin’den Rita Rudner’e, Zsa Zsa Gabor’dan Will Ferrell’e,

Komedyenler, yazarlar ve oyunculardan alternatif bir Sevgililer Günü kutlaması.

http://www.gazetekadikoy.com.tr/haberDetay.aspx?haberID=6531

Edeb ya Hu
Aşağıdaki iki hikaye, Feridüddin Attar’ın Mantıl al-Tayr adlı klasik eserinden alınmıştır.

PADİŞAHIN KAŞINTISI

Padişah, seyyah bir dervişe rastlamış: “De bakalım sufi, sen mi daha esaslısın, ben mi?”
Derviş “Yorum yok” demiş.
“Yuh! Sen ne terbiyesiz bir mahlukmuşsun derviş efendi! Karşında bu mülkün sultanı duruyor! Sualime karşılık vermiyorsun he mi?!”
“Pekala… madem kaşındınız, cevap vermek vacip oldu. Benim gibi fakir biri, yüzbinlerce padişahtan yeğdir. Çünkü saltanat süren kimse, imanın tadını bilmez. Sen, kendi egonun eşeğisin. Sırtında fazlalıktan ibaret, nahoş bir yük taşıyorsun. Vesvesenin, korkunun ve cehaletin esirisin. Şeytan, senin yularını nereye çekerse oraya gidiyorsun. Dervişler, nefsini dizginler ve yönetir. Anlayacağın, benim eşeğim senin sırtına biniyor. Senin iştahın; yüzünde meymenet, kalbinde ferahlık, bileğinde kuvvet bırakmadı. Gözün kararmış, kulağın sağırlaşmış, beynin sulanmış. Sen, şeytanla kanka oldun. Lakin ikinizi ölüm ayıracak. Gene de dert etme. Nasılsa cehennemde kavuşacaksınız!”

MERHAMET DİLEYEN ZENGİN

Zengin bir adam, namazdan sonra “Yâ rabbim, merhamet et, işimi düzene koy” diye dua ediyordu.
Bir derviş, bu duayı işitince “Hey!” diye seslendi. “Seni tanıyorum; kibir şampiyonu, caka rekortmenisin. Bulutlara değen bir sarayın var. Dört duvarını altın yaldızlarla bezemişsin. Binlerce köle sahibisin. Merhametle senin ne işin olur? Edep yâ Hu! İnsanların emeğini, umutlarını; yalan dolanla sömürürsün. Aynı iğrenç taktiği Allah’a da mı uyguluyorsun? Erkek ol da, maldan mülkten yüz çevir! Aksi takdirde, Hakk’ın merhametine bir saniye bile mazhar olamazsın. Dalkavukların profesyonel yalanları, kölelerin hazin alkışlarıyla coşuyorsun. Haram lokmaya müptelasın. Allah’ın merhamet teklifine hiç itibar etmedin. Şimdi, Allah’tan merhamet talep ediyorsun, öyle mi? Göründüğünden daha aptalsın demek. Şeytandan bile daha aptalsın.”

Oskar Kokoschka
Diyalog ne işe yarar? Niye kurulur? Kurulumla ilgili sorunlar çözülebilir mi?
Bu topraklarda diyalog, iki kişiden birinin -eğer a priori olarak mevcutsa- kendi tümgüçlülüğünü konuşturduğu, mevcut değilse de diyalog sırasında gönül rızasıyla tümgüçlülüğe yükseldiği / yükseltildiği, içinde soluk alıp verilemeyen kapalı devre bir sistem olarak gerçekleşiyor.
Dinleyen, içerikten bağımsız olarak ya konuşana hayranlığı nedeniyle ya da konuşma sırası ona geldiğinde kendi tebliğini vermek için dinlemede; dinleten de sadece kendi egemenliğini yeniden üretme derdinde.
Diyalogun atmosfer özellikleri analiz edildiğinde, yaygın olan partiküller ikna ve biat. Daha az miktarda empati ve hoşgörüye de rastlanıyor. Dört partikül de bu ataerkil güç ve iktidar ‘kapalı alanının’ az önceki cümle içinde kullanılmış gaz halleri.
Bu topraklarda diyalog, iki kişi arasında sapkın bir idealleştirme ya da bastırılmış bir saldırganlık ve müthiş bir hasedin karasularında gezen bir sözcük seremonisi.
Diyalog, öncesinde eşit niteliksel özellikler taşımadığı kesin olan iki kişi arasında tamamen eşit koşullarda başlayarak gelişen ve seyri sırasında harcanan zihinsel enerjinin farklılıkları nedeniyle yeni hiyerarşiler kurulmadan sürdürülerek bir uzlaşma bir noktasına tutunulan ve buradan problem çözmenin ortak heyecanıyla uzlaşmanın bir sonraki uğrağına geçilen bir yolculuk anı olarak asla tecelli etmiyor.
Diyaloga giren kişiler hayatın içinden geçip giden ve cılızlaşarak tükenecek birer ıslık olarak görmüyorlar kendilerini. Aynı dertten mustarip değil gibiler. Herkes koroda orkestra şefi olduğu düşüncesinde. Diyaloglarda gaz birikiyor sürekli. İnsanlararasılıktaki sıkışmalar da patlamalarla son buluyor hep. Nedenlerinden biri toprak olmalı! Teruar da diyebiliriz. Teruar bir mahsulün olgunlaşmasında toprağın tarihsel ve jeolojik niteliklerinin yanı sıra havanın, güneş ışığının, rüzgarın, coğrafi konumun önemini vurgulayan bir kavram. Teruar neyse mahsul de o belki. Hele de kökler çok uzun olmayan bir zaman önce dünyanın değişik yerlerinden sökülerek getirilmiş ve rastgele çaprazlanmışlarsa.

goat-with-glasses

1. Salvino Delgi Armati adlı bir İtalyan on dördüncü yüzyılda gözlüğü icat etmiştir. Defansif futbol ve isimlerdeki İ harfi ile birlikte İtalya’nın en faideli keşiflerindendir.

2. Bazen sorarlar: Gözlük camları hep şeffaf mıydı? Hayır. Gözlüğün icadından dokuz yıl sonra saydam hale geldi. Şeffaflığın ilk senelerinde de kurutulmuş denizanası kullanıldığı rivayet edilir.

3. Gözlük camı iki tanedir çünkü gözlük kabı daha geniş olabilsin diye.

4. Üç boyutlu gözlükleri acıklı bulanlar var; mesela bir kanaate göre sinemadaki herkes Ray Charles’a benziyor.

5. Nasıl ki bir diyetisyen sıfır beden olmak mecburiyetinde değilse gözlükçülerin, sosyal güvenlik kurumunun hamlelerini takip etme dışında, ileri görüşlü olması gerekmez.

6. Büyüteç, gözlüğün büyük dayısıdır. Gözlük, bardak dibinin küçük eniştesidir. Deniz gözlüklerinin tuzu kuru değildir. Kelebek gözlükler kısa ömürlüdür.

7. Gözlüklü kişiler bir kavgadan önce niçin gözlüklerini çıkarırlar? Bu arkadaşlar miyoptur, gözlük çıkarılınca hasım göze daha küçük görünmektedir.

8. Şu cümlenin Elton Cohn’a ait olduğu söylenir: “Evdeki gözlüklerin bir salkımdaki üzüm tanelerinden fazlaysa ve piyano çalamıyorsan onları bana ver.”

9. Lens, Latincede “mercimek” anlamına gelir. Bir mercimek tanesini telkin yöntemiyle transparan hale getirebilirseniz ve itinayla ortadan ikiye keserseniz bir çift yeşil lens elde edebilirsiniz.

10. Kimi yörelerde “ali okulu” öğretmenlerinin göz doktorlarından devşirildiğini görüyoruz. Zira dünyamız girdiği göz muayenelerinde okuduğundan fazlasını okumamış vatandaşlarla doludur.

11. Dezenfektan olarak kullandığınız ağız buharından tasarruf edebilmek için gözlüğünüzün camlarını yere mütevazi vaziyette tutup, dudak hizasına getirmeli ve iki kere “Hofenheim huuu huuu” veya işiniz aceleyse “Jimmy Hoffa” demelisiniz.