Son on yıldır “gelişmekte olan ülke” ne demekmiş iliklerimize kadar anlıyoruz. Her şeyin yarı ürün halinde olduğu, her şeyin henüz yapılmakta olduğu, hiç bitmediği, hiç ara vermediği şantiye ile çöplük arasında bir hayat… İnşaat alanları içinde toz ve egzos soluyarak evimize ya da işimize varmaya çalışıyoruz. Kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için bir yerlere sığınıp korunmaya çalışıyoruz. Hep şu tünelin ucundaki ışık vaadiyle oyalanıyoruz. Bir şeyler bitecek, köprüler, hava alanları, hükümet binaları, metrolar, hastaneler… Her şey çok güzel olacak. Ama bir halt olduğu yok… Ağaçları kırıyor, en küçük yeşil alanı yerden kazıyor ve insanları kömüre gömüyoruz. Gelişmekte olan ülke olduğumuza göre her şeyi hoş göreceğiz. Asansörlerimiz, işçi taşıyan araçlarımız ve hukuk sistemimiz çalışmıyor. Varsın çalışmasın… İki biber gazı atar dalgamıza bakarız.

Bütün bunların üstüne, bir de bizimle açık açık dalga geçtiklerini düşünüyorum. Amerika’nın daha önce müslümanlarca keşfedildiği türü bin yıllık İmam-hatip ya da artık paralelci dediğimiz kesimin açtığı öğrenci yurtlarına has artık kokuşmaya başlamış geyikler çeviriyoruz. Öyle ya, müslümanlar, her şeyi Batı’dan önce öğrenmişti, biliyordu hatta elinin tersiyle bir kenara itiyordu. Ateş, tekerlek, elektirik, modern fizik ve evet hela! Nasıl oldu da bu hale geldik? Nasıl oldu da herkesten önce keşfettiğimiz Amerika’nın tapusunu bize vermediler?

Daha beteri de var: Bu açıklamanın arkasında durmak için varını yoğunu zorlayan bir basın… Kanıtlamaya, savunmaya çalışıyorlar. Küba’da cami konusuna kadar. Üstelik, kendi ülkemizdeki camilerin abdesthanelerinde basit derecede hijyeni sağlayamamış bir gelişmekte olan ülke olarak Küba’lara kadar heves etmemiz biraz fazla değil mi? Diyanet’e ayrılan olağanüstü bütçeye karşın camilere ne kadar değer verdiğimizi görmek için abdesthanesine girin yeter… Bir garibanı bekçi oturturlar, zavallı arasıra şöyle bir su döker, içerideki pis koku ibadethaneye kadar yayılır. Kenar mahallelerdeki gecekondudan bozma mescitleri kastetmiyorum. Eski semtlere, Teşvikiye’ye, Valide Sultan’a bakın… Tarihi müştemilatı dondurmacı yapmayı biliyoruz ama temizliğe emek vermeye üşeniyoruz. Önemli olan rant çünkü… Daha ne olsun?

Bin yılda neyi keşfettiğimizi bir düşününce açıkçası hela adabını bile keşfedememiş olduğumuzu görüyorum. O da en fazla şehirciliğimiz, ekonomimiz, hukuk sistemimiz ve demokrasimiz kadar iyi… Kendi pisliğimizi temizlemekten aciz bir hale doğru yol alıyoruz.

Sağda-solda duyuyoruz: Gençleri kitap okumamakla, hayatı sosyal medyadan ibaret sanmakla, dizi dünyasında yaşamakla, içerikten çok şekle ve gaza önem vermekle, dar kafalılıkla, selfie narsisizmiyle ve bencillikle suçlayanlar var.
Bu suçlamalara iki nedenle katılmıyorum. Birincisi, gençleri suçlamak yaşlılık belirtisidir, bu da hiç işime gelmez.
İkincisi, böyle olmayan pek çok genç var. Hatta aslında günümüz dünyasında onların hâlâ varolması bence daha acayip.
Sosyal ve klasik medya insanı korkuyla doldurup ruh sağlığını bozmak için birbiriyle yarışan görüntüler, sesler ve cümlelerle dolu. Nefret söylemi her mahallede paçalardan akıyor. Gelecek belirsiz, şiddet porrnografik düzeyde, maneviyat yok olmuş. Artık tek önemli şey hız ve para.
Ve böyle bir dünyada hâlâ pek çok genç kitap okuyor, okuduğunu anlıyor, diziler dışındaki sanatla ilgileniyor, ağaçlara sahip çıkıyor, içeriğe önem veriyor, empati yapıyor ve başkalarının mutluluğuyla mutlu oluyor… Şu acayipliğe bakar mısınız?
Şahsen her gün şaşırıyor ve şükrediyorum. Herkese de tavsiye ederim. İnanın, insana gençleri suçlamaktan çok daha iyi geliyor!

bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.

 

 

Doğu Avrupa Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25. yılını idrak etmeye hazırlanırken Atlas olarak konsere geldik Bulgaristan’a.
Tırnova şehri yakınlarındaki Mindya kasabası yılın geri kalanında sessiz sakin yaşayıp bir hafta boyunca Rock festivaline dönüşüyor. Hem de ne dönüşmek!
Çevre illerden akanlar Balkan gruplarının müziğiyle çoluk-çocuk eğleniyor. Çiftçiler, doktorlar, işçiler, öğrenciler, bilgisayar programcıları, öğretmenler, hatta kasabanın polisleri!
Ekonomik sıkıntılar içindeki bir ülkede esen bu pozitif enerji fırtınasına hayran olmamak elde değil. Balkanların Arabesk’i Çalga müziğine karşı Rock’un direniş mevzilerinden Mindya. Sokaklarının, doğasının ve havasının güzelliği de ayrı.
Mira Draga yazlarını Mindya’da geçiren, bizim kuşaktan bir kadın. Evinin bir bölümünü “Komünizm Müzesi” haline getirmiş. “Bulgaristan’ın ilk komünizm müzesi” diyor gururla.
Girişte bizi tabii ki Lenin heykeli ve orak-çekiçli bayrak karşılıyor. Saman kâğıtlı kayıt defteri de o zamandan. Kiril alfabesi burada bir başka görünüyor.
Komünist Bulgaristan’dan kalma ev eşyaları, fotoğraf makineleri, yayınlar, posterler, film afişleri, saatler, hatta askeri üniformalar… Derhal birer tane giyip fotoğraf çektiriyoruz.
Bulgaristan Komünist Partisi’nin Hem Bulgarca hem de Türkçe propaganda yayını “Yeni Hayat”ın sararmış sayfalarını karıştırırken düşünüyorum: Reel komünizmi yaşayanlara bunlar kim bilir neler hatırlatıyor. Özellikle Bulgaristan Türklerine: Baskı, asimilasyon, Belene Kampı, atalarımın da içinde olduğu firar hikâyeleri… Acaba unutmak mı zor yoksa hatırlamak mı…
Isabel Fonseca “Beni Ayakta Gömün” kitabında, toplumsal acılara karşı iki tür refleks olduğundan bahsediyor. Yahudilerinki gibi her şeyi hatırlamak ya da Çingeneler gibi her şeyi unutmak.
İlki tekrar yaşamamak için gereken tecrübeyi, diğeriyse travmalarla gölgelenmemiş yaşama sevincini hedefliyor. Hatırlama endüstrisine karşı unutma sanatı.
Bulgarlarsa tıpkı Türkler gibi, bölük-pörçük hatırlamayı seçmiş. Komünist döneme sakin gözlerle bakmaya yeni alışıyorlar. Yaşlılar daha ılımlı. “Özgür değildik ama hiç olmazsa sosyal güvencemiz vardı” türküsündeler. Şu yoklukta dinlenmeyecek türkü değil hani.
Tabii işin nostalji boyutu da var. Ne de olsa nostalji dediğimiz insanın kendi gençliğini özlemesinden ibaret!
Müzeyi gezdikten sonra bahçede basketçiye benzeyen Sırp müzisyenlerle resim çektirip Mira’nın yine o günlerden kalma cezvelerde yaptığı kahveyi içiyoruz. Berlin Duvarı yıkılırken Roger Waters’ın verdiği konserden bahsederek.
Waters yıkılan duvarın önünde ve bütün fiyakasıyla “The Wall” albümünü icra ederken bizler gençliğe henüz adım atmıştık. Gitar çalmayı, iki satırı bir araya getirmeyi öğreniyorduk. Meğer altın çağıymış ömrümüzün, bilemezdik.
Aradan geçen 25 yılda bilmem içimizdeki duvarları yıkabildik mi? Yoksa çaktırmadan yeni duvarlar mı ördük? Ruhumuzun masumiyet müzesi acep neresi? Keşke Mindya’da bunun da cevabı olsa.

Karaman, Ermenek’in Pamuklu Köyü’nde, madenin içindeki su baskınında kalan 18 işçiden birinin eşi olan genç kadının sözleri, facianın boyutlarını özetliyor. İşverenlerin vahşetini, hükümetin sorumsuzluğunu, ülkemizdeki yoksulluğun, utancın ve kahrın büyüklüğünü…

aranmayan_cropped

Çağımızın Ölü Canlar’ı.

Deneyimli finans danışmanı Faruk, global bir enerji şirketinin insan kaynakları biriminde gerçekleşmiş bir dizi yolsuzluğun izini sürmektedir. Şirkete yıllar boyu sahte işe alımlar yapılmış, gerçekte çalışmayan insanlar çalışır gibi gösterilmiş ya da yalancı özgeçmişlerle yüksek pozisyonlarda istihdam edilmiştir.

Aranmayan Özellikler, hepsi bir yerlerinden yaralı, zaaflarıyla yetenekleri arasında sıkışmış, tükenmeye mahkûm kahramanlarıyla, her şeyin paraya dönüşebilme gücüyle sınandığı günümüze uygun bir roman.

Kitaptan:

Yol boyunca Mercan’la görüşmesini aktarmıştı Natali’ye; ayrıca görüşemediği ama Süleyman Kara’nın işe aldığını belirlediği birkaç isim daha vardı. Görüştüklerinin çoğu, ölmüş olmasına karşın ölümü devlete bildirilmemiş insanların yakınlarıydı. “Bunlar Mercan gibilerden daha tehlikelidir” demişti; bu yargısının Natali’nin beğenisini kazanacağını ummuştu ama kadın her zamanki gibi sevinçsiz donuk bir bakışla karşılık vermişti. Eser’in sözünü ettiği kliniği hiç konu etmedi; bunun Natali’yi pek ilgilendirmeyeceğini, görevinin çapını aştığını düşünmüştü. Biraz daha bekleyecek, en azından Eser’le yeniden görüşmeden netleştirmeyecekti. Ersoy Bey’in çalıdan çitlerle çevrelediği müstakil konutunu gördüklerinde, Faruk pek profesyonelce olmayan bir sabırsızlıkla,
“Sefa neden işten çıkarıldı?” diye soruverdi.

Yazar Hakkında:

Selçuk Orhan, 1977 Afyonkarahisar doğumlu. 1995’ten beri çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri ve eleştirel denemeleriyle görünüyor. Kansızlık (2000) ve Taş Kayık (2003) adında iki öykü kitabı ve 40 Hadis (2010) adında bir romanı bulunuyor.

1.

Ellerini yıkamadan sofraya oturuyorsun. Kızınca da küsüyorsun. Sen küsünce ben de üzülüyorum. Taştan oyulduğumu mu sanıyorsun? Fincanı taştan oyarlar, fincanlar hijyene ve dostluğa kafa yormaz.

Ellerini çekip durmasan olmaz mı? Bütün bu kutuların kurdeleyle bağlanması lazım. Madem bu işe birlikte bulaştık, birlikte bitireceğiz. Kaldırma elini. Sabret biraz, düğümleri atayım.

Ellerini çekip benden bunları beğenmemi isteme. İlk yaptıklarına hevesin kırılmasın diye itiraz etmedim. Böyle bütün gün el çekerek fotoğrafçı olunmaz. Aç bir kitap oku. Çıkiii çıkiii kafam şişti.

Ellerini çekip benden yârim ekmek döner isteyeceksen olabilecek her şeyi hesaba katmalısın. Burada birlikte yaşıyorsak en azından çorba yapmayı öğren. Bulaşıklar da aramızı bozmamalı.

Ellerini çekip benden yârim bugün su doldurmaya gitti. Yosunlu, bakteri dolu damacanalara milyonlar veriyorduk. Komşunun fikri bu. Bütün bidonlar bizi bir ay götürür.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider diye umuyorum. Biraz yalnız kalmak istedim.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider oldun. Sakın sonra pişman olup da mesaj çekme. Bırak da doya doya kendime acıyayım. Canın sağolsun.

2.

Telgrafın uzunluğu kısalığı para açısından önemli değil. Zenginiz bin şükür. Mesele şu; kimse artık uzun şeyler okumuyor.

Telgrafın tellerine boya damlamış dün. Yok, teller asılmamıştı daha. Yerdeydi. Genel müdürlüğü boyarken olmuş. Müfettiş görmeden temizlesinler, söyledim.

Telgrafın tellerine kuşlar mı saldırmış? Ne istiyorlarmış, posta güvercinleri işinden mi olmuşmuş?

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? Doğru diyorsun. Kuşlar konarsa teller gevşer. Ne lazım? Telgraf telleri dikenli imal edilebiliyor mu? Pahalı galiba. Tamam o halde, öğlenleri voltajı artırırız.

Galiba artık insana taşıyamayacağı kadar ağır bir değerler bütünü yüklüyoruz. En geniş anlamıyla… En basit anlamıyla…

Bu yükün altında kimi kaldıramayacağı noktaya dayanıp intihar ediyor.

Kimi değerler sarhoşu oluyor, bir örgüte giriyor, bomba oluyor, siper oluyor…

Kimi değerler azgını oluyor, başka bir örgüte giriyor, bebekleri boğazlıyor, kadınları zincirliyor.

Belki bunlar eskiden de vardı ama…

Şimdi artık herkes göstere göstere ahlaklı oluyor.

Evet ama yaşamak için biraz korku, biraz kaçmak, biraz vazgeçmek olmadan olmuyor.

İnsanı canavarlaştıran şey bir günaha karşı açtığı mutlak savaştan başka ne olabilir?

İnsan, ruhu üflendiğinde değil, şu daldan meyveyi kopardığında yaratıldı. O yüzden…

Tadını anımsayınca utan ama içinden gülümsemeyi de unutma.

Seni kendinin katili olmaktan, bombalaşmaktan ya da bir bebeğin canını almaktan o gülümseme kurtaracak.

Son mesajını Facebook’a video olarak yükleyip intihar eden Mehmet Pişkin aklıma Beşir Fuad’ı getirdi.
1887’de, henüz 35 yaşındayken (Mehmet ile aynı yaşta) intihar edip son mektubunu bileklerinden akan kanla yazan Beşir Fuad.
Kendi ölümünü bir deney gibi kaydeden, nam-ı diğer “İlk Türk materyalisti” Beşir Fuad.
O vakitler İstanbul’da ufak çaplı bir intihar salgınına ve tartışmalara sebep olan, 94 yıl sonra Enis Batur’un şiirinde “yanlış kardeşim benim” diye sesleneceği Beşir Fuad.
Mehmet Pişkin’in Facebook videolu intiharı salgın yaratır mı bilinmez ama tartışma yarattığı kesin.
Meseleye hassasiyetle yaklaşan fikir adamlarından magazin yazarlarına kadar herkes işin içinde.
“İntihar korkaklıktır!” diye slogan atan da var, “Hayattaki arayışı biten herkes böyle yapmalı!” diyen de.
Şahsen intihar işinden pek anlamam. Ama tesadüf bu ya, ‪#‎tarih‬ dergisinin Ekim sayısında Beşir Fuad hakkında özel bir dosya hazırlanmış.
Romancı Murat Gülsoy bahsediyor kendisinden: “Gerçi okuduğum ansiklopedide Beşir Fuad’ın bir ruhsal buhran sonucunda kendini öldürdüğü yazıyordu ama satır aralarında ima edilen Batı kültürünün Tanzimat aydını üzerindeki yıkıcı etkisiydi.
Bu yargı o günden bu yana hiç değişmedi. 1980’den sonra güç kazanan Türk-İslam sentezinde vücut bulan muhafazakâr ideoloji için de kötü adam belliydi: Batıcı, materyalist, solcu aydınlar.
Edebiyatta, sanatta, düşün hayatında yeni, modern, deneysel ne varsa ‘halka yabancı!’ diye aşağılanan bu dönemdeki atmosfer ne yazık ki hiç bitmedi ve ana söylem haline geldi. Bu ortamda Beşir Fuad’ı daha sık düşünür oldum.
Yaşadığım çağda ezilmek ve yok edilmek istenen aydının arketipiydi benim için…”
Handan İnci de yazısında “Bazı yorumculara göre Beşir Fuad, pozitif bilimlere öncelik veren bu okullarda aldığı eğitimin kurbanıdır” diyor.
Genelleme yapmamak lazım evet ama ODTÜ Makine Bölümü mezunu, bilgisayar yazılımcısı Mehmet Pişkin‘in pozitif bilimlerle olan bağını tahmin etmek de zor değil.
İntihar videosunda bile arabeske bağlamak yerine kendiyle dalga geçmeyi seçen, gayet batılı bir zihin var karşımızda.
Veda şarkısı olarak Ella Fitzgerald’dan “Every Time We Say Goodbye”ı seçmiş. Tıpkı Beşir Fuad gibi bedeninin kadavra olarak kullanılmasını istemiş. Onun gibi “Yaş 35, yolun tamamı eder” demiş.
İtiraf edeyim, Beşir ve Mehmet’in yaşındayken medyamızda rasyonel fikir tartışması yapmaya çalışıp doğunun bağlam özürlü duvarlarına çarptığımda kafama sıkmayı ben de düşünmüşümdür.
Sonra insan o kafalara alışıyor tabii. Hele ruhunuz savaşçıysa bir şekilde ayakta kalıp idare ediyorsunuz.
Ama bazı ruhlar savaş yerine müsaade istiyor işte. Bize garip gelebilir ama Beşir Fuad ve Mehmet Pişkin belki de birbirini anlayacaktır.

Herhangi bir festivale katılan herhangi bir filmin herhangi bir sahnesini festival için pazarlık konusu etmenin adı -söylemek bile fazla- sansürdür. Sansürün (festivalin adı ister Antalya ister Cannes, Berlin ya da Venedik olsun) protesto edilmesinden daha doğal birşey olamaz.
Protesto sonucu festival yönetimi tutumunu değiştirmiyorsa, bu festivalin herhangi bir yerine yarışmacı ya da izleyici olarak katılmamak ise sinema ile kalpten ilgili olan herkesin boynunun borcudur