peaceful protesters with flowers -

“Şu mübarek günde küsmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.
Tanrı selamını kesmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.”
[ÇORUM TÜRKÜSÜ]

Tüm bayramları, hep birlikte kutlasak, daha iyi olmaz mı?
Dinî – resmî tüm bayramları, özel – genel tüm kutlamaları kastediyorum.
Birbirimize duyduğumuz itimadı pekiştirmek ve sahici bir toplum olmak için…
Zengin içerikli bir barış tesis edebilmek için…
Hepsinden önce, birbirimizi anlayabilmek, tanıyabilmek için?
***
Sanırım, hep beraber kutlanmadığında, herkesin katılımına açık tutulmadığında, bayramlar bir şekilde erozyona uğruyor.
Yılbaşı ve/yahut Noel, Hıristiyan geleneği diye kimilerince reddediliyor.
Kurban Bayramları, birçok tartışmaya sahne oluyor.
23 Nisanlarda çocukların sahiden sevinip sevinmemesi kimsenin umurunda değil.
Ramazan Bayramı’nda herkes şehir dışına, tatile kaçıyor.
Doğum gününü kutlamayı zül sayanların sayısı hiç de az değil.
Cuma – Cumartesi – Pazar… Allah’ın günleri pay edilmiş.
Sanki en büyük günah birlikte sevinmek?
***
Dinî kimliğini, politik duruşunu veya inanç bağlarını koruma konusundaki hassasiyeti elbette anlıyorum.
Ve buna hak da veriyorum.
Tabii ki Müslümanların Şabat Günü koşarak sinangoglara doluşmasını önermiyorum.
Veya ne bileyim, bayram namazına gelen Şintoistlerin ön safları komple kapatması enteresan olurdu.
Fakat…
Diyelim farklı inançtan birine, dostça, “Bayramınız kutlu olsun” diyerek tebriklerini sunmak, ikramda bulunmak harika olmaz mı?
Faraza, Cumhuriyet Bayramı’nda “Şükürler olsun, milletçe bir mücadele verdik ve bir vatanımız var” demek abes midir?
Doğum günü kutlamasak bile, biri bize “İyi ki doğdunuz, lütfen bu küçük hediyeyi kabul buyurun” dese, biz de kabul buyursak, ahirette gazaba mı uğrarız?
***
Demek istediğim, kutlamalarda buluşmak, çok büyük fayda sağlayabilir.
Aksi takdirde, birbirimizin konserlerine, sergilerine, konferanslarına, tiyatro oyunlarına… da gidemiyoruz.
Düpedüz utanıyor, açıkça çekiniyoruz.
Yadırganmaktan, dışlanmaktan, kınanmaktan korkuyoruz.
Medeni cesaretimiz kırılıyor.
Dar ufuklu, kavmiyetçi bir vasata fit oluyoruz.
***
Kutlama derken de, vur patlasın çal oynasın tadında bir taşkınlıktan söz etmiyorum.
Bir tatlı sözden, güleç bir tebrikten, dostça selamlaşmaktan bahsediyorum.
Birbirinin duasına hiç amin dememiş olmak, biraz da özgüven eksikliğinden veya bu hususta yeterince düşünmemekten ileri geliyor sanki?
***
Bir de, neyi kutladığımız üzerine kafa yormak lüzumlu gibi.
Mesela, Mevlit Kandili…
[Ah, bu arada, kandil gecelerinin dinde yeri olmadığını öne sürenler de var.]
Bu günde, Hz. Muhammed’in doğumunu kutlarız.
Peki kendi doğum günümüz?
Dünyaya gelmeseydik, Hz. Muhammed’in yolunu izleme imkanına kavuşabilir miydik?
Mesela, 19 Mayıs Gençlik Bayramı…
Yüzbinlerce gencini şehit vermiş bir halkın bayramıdır.
Genç şehitlerinin hasretini çeken, yeni gençlerin yetişmesine umut bağlamış bir halkın bayramı.
Biz ise daha ziyade spor gösterisi yapan kızların eteklerinin uzunluğunu / kısalığını tartışıyoruz.
Mesela, Ramazan Bayramı…
Bir sabır idmanı, dirayet maratonu, dayanıklılık testi sonrasında; bir kavrayış derinliğine, ruh yüceliğine ulaşmanın hoşnutluğu değil midir?
Bayram sabahı yapılan kahvaltı, yılın diğer tüm kahvaltılarından daha besleyici değil midir?
Her lokma bir ödül tadı vermez mi?..
***
Peki, neden bayramlarımıza kimseyi ortak etmezken…
Sadece şehirden kaçma, işten kurtulma, okuldan kaytarma işlevi yüklüyoruz?
Bayramlaşma olmadan bayram olur mu?
Bir başka vesileyle selamlaşıp kucaklaşmayacağın biriyle sarılmadan da bayramlar yarım kalıyor belki?
Tüm bayramlar herkesin, hepimizin olsa, hayat da olabildiğince bayram olmaz mı?
Emin değilim, cidden.
Kararı siz verin.
Bana da bildirin lütfen.

Hep birlikte, nice güzel bayramlar görelim inşallah…

Günümüz okurunda bir trend: Tuttuğumuz yazarı başkasının tuttuğu yazarla tokuşturmak.
Böylece hangisinin kırılacağına bakmak.
Daha doğrusu, tuttuğumuz yazarın başkasının tuttuğu yazarı çatlatmasını beklemek.
Neresinden baksak ilginç ve eğlenceli. Üstelik benlik tatmini fırsatı da büyük.
Burada tek sorun, yazarların yumurta olmaması.
Küçük İskender eskiden “Şairler yumurta değildir, onları tokuşturamazsınız” derdi.
Artık yazarlar da yumurta değil, onları da tokuşturamayız.
Şu gaddar dünyada kalemiyle ayakta kalmış her yazar bir gezegen, bir içerik deposu. Milyarlarca veri transferinden oluşan bir matriks.
O matrikse girer ya da girmeyiz.
O içeriğe başvurur ya da başvurmayız.
O gezegene ayak basar ya da basmayız.
Ama bunların hiçbiri yazarları yumurta yapmaz.
Hatta kendileri tokuşmak istese bile yazarlardan yumurta olmaz.
Onları tokuşturmaya kalkmak, olsa olsa bizi yazarları yumurta sanan insanlar yapar.
“Yazarları Yumurta Sananlar” ise iyi roman adı olur.
Domates-peynirle çok iyi gider.

“Bütün kasaların susacağı bir hesap gününe inandık” dedi Aleksi Pavloviç. “Büyük kapıların kara cereyanlarının uçurduğu tek feryat zerresine bile ad konulduğuna inandık.”

bir kitap indiriyorum kalbime
inanmayan varsa
geri dönsün.

bugün saat 12′de basın toplantım var, ne mikrofonlar uzanmış ne sorular
flaşlar patlamıyor ve terlemiyorum hiç, kimse salonu terk etmiyor
biri gelirse çok mühim şeyler anlatacağım, buz kesecek ortalık
insanlığı anlamak için insanlıktan çıkacağım, cinnetten cinayete
geçerken orada dur, ben devrim istemiyorum.

bir yumruğu havada öpmek gibi hedeflerim var, dövüşmemiz mümkün değil
meclisten çıkmayan haberler hayatımızı değiştiriyor, buna çok inan
sükûnet konusunda aldığım yolu küfre borçluyum, çıkış noktam
bu kapılar kafamı karıştırıyor, içeri mi dışarı mı, nereye döküldüğüm kimseyi
aslına bakarsan ilgilendirmiyor, o değil de devrim hiç istemiyorum.

ben niyeyse tenha bir sokak umuyordum, doğrusu şaşırttın
bu yarayı açabilmek için çok çaba sarf ettim, korunmak mühim
tabancanın sapını gülle donatsaydın, burda bi’ köy olurdu uzakta
keşke anlasan, kuşlarla hiç ilgim yok, hayat sıkılacağımız kadar uzun
olmasa da beni özleyebilirsin, ama devrim istemiyorum
keşke bunu anlasan.

A noktasından yola çıkan hızlı bir trenle G noktasına çarparsan
işimiz var, çünkü burada aşk mülkiyettir, Allah’ım ne fena
bunu yapmak istemezdim, söylemek de inan bana
çivi çiviyi yere indirse bile, asla devrim istemiyorum.

kalbimdeki ağrıyı saymazsam, bir şeyim yok
aşk, kanında ilerleyen iğnedir, bunu aklında tut
elbette devrim istemiyorum
bunu aklından çıkar.

Tarak savaşa katıldı. Sakat döndü. Kuaför onu tanımadı, kovdu.

*

Savaş çok barutlu, yoğun kanlı. Onlarca tarak, fırça, flüt, kumanda oradan başka biri olarak çıktı. Birçoğu yuvasında yara sardıktan sonra sokaklara düştü. Kapaksız bir kumandayı, son notası noksan bir flütü, dişi kayıp bir tarağı bağıra basmak zordur.

*

Makas mırıldandı: “Duyduklarıma inanamıyorum” Çırak yanıtladı: “İki kulağın var inan, yoldaşımız tarak şu an gazi, işsiz.” Makas üzüldü. Aklındaki fikir tavır koymaktı. Çırak soğukkanlıydı, fısıltıyla konuştu: “Sigortamız yatıyor, uslu dur.”

*

Ağzında dişi kalmamış bir kuaför hatasından pişman olur mu? Aynaya bakıp da tarağa haksızlık yaptığını hatırlar mı?

*

Harp malulü bir tarağı olduğu gibi kucaklayacak biricik kişi kabak kafalı fırıncı olmalı. Fırıncı bütün garibanı sokaktan topladı, iş-aş sağladı. Flütü çaldı, fırçayla un süpürdü, tarağı sırt kaşıyıcısı yaptı. Kapağı olmayan kumandayı da bantla sararak yüzyıllık alışkanlığı başlattı.

*

Tarak rüyasında savaşta olduğunu gördü. Rüyaya bak; sapasağlam dönüyor, kuaförün camından bakıp gülümsüyordu. Kuaför ona sarılıyordu: “Yihuu! Hayattasın.” diyordu. Kabak kafalı fırıncının sırtı kaşınınca rüya bitti.

*

Sadakatsiz kuaför sararmış rüyalar görür mü? Hayır. Sadakatsizin nostaljisi yoktur.

*

Kabak kafalı fırıncı tarağa çocukluğunu sordu. Tarak hatırlayamadı. Patlamalar ortasında kuru sis yayılınca hafıza küçülür. Ayrıca niçin hatırlasın? Noksanlığını unutmadı ki.

*

Makas ara sıra tarağı özlüyor. Çırak soğukkanlı, çünkü usta olmadan duygularını açığa vurmamalıdır. “Şu saçları sil çırak, ağlama ulan.”

(*) e harfi kullanılmadan yazılmıştır.

-Srebneritsa’nın 19. yıldönümünde.

 

Sevgilim;
Bu gece bir parti var,
Yalnız senin kaçırdığın.
Sen çok soğuk bir trenden
İçli Balkan köylerinde,
Senin için yazılmamış
Levhalara bakacaksın,
Biz savaşta keşfedilmiş
O tarifsiz yemeklerden
Son kez yapıp getirerek
Barışı kutlayacağız.

Aklımda sabahki halin,
Üniformanın kokusu,
Teypte Goran Bregoviç’in
Eski grubu Beyaz Düğme’den
Karışan damağımdaki acıya,
Hâlâ sevilen bir şarkı:

“Yerimde olmak için,
söyle, neler verirdin?”.

-1998

“Bir karınca bulup sordum şaşkınlığımdan
Nedir oğlum bu düzen”
Ergin Günçe

Şimdi sana bir şey anlatacağım. Hikâyemi ayna karşısında kendime defalarca anlattım. Senelerce… Ben bu kadar zahmete girmişken, senin için yalnızca on dakika bile sürmeyecektir. Sana sıra dışı bir Çin yemeği sunmayacağımdan emin olabilirsin. Fakat bir mıhlama da yemeyeceksin. Ki ikimizin bir ortak özelliği var, konuşurken sen de muhlama mı, muğlama mı, mıhlama mı diye birkaç saniye düşünüyorsundur. Değilse… Bırak bu işleri.
2007 yılının yazı kurak, kışı ise yağışlıydı. Her yıl olduğu gibi. Otobüslere zam gelmişti. Bazı insanlar, yine isyan edip yürüyüş yapmıştı. Bazı kadınlar ve adamlar birbirlerini aldatmış, bazı çocuklar yetim kalmıştı. Kimi kadınlar geceleri evine dönerken takside ağlamış; birçok insan işinden olmuş; çoğu genç kız 27 yaşında intihar etmeyi planlayan uzun saçlı adamlara aşık olup kendileri 27 yaşına geldiğinde kısa saçları olan bankacı adamlarla evlenmişlerdi. Yani hayatta her şey her zaman olduğu gibiydi ve bu durum bize asla güven vermiyordu.

Anlatacağım şey asla bu değil. Ben 2007 yılında mutsuzdum. Evet, asıl diyeceğim bu. 2007 yılında öyle mutsuzdum ki Kadıköy sokaklarında geziniyor, tüm gün internet kafeden çıkmıyor, sosyamat vb sitelerde Pessoa, Bukowski falan paylaşıp mutsuz kızlarla iletişim kuruyor; fakat iş buluşmaya gelince, o gün işim çıkıyordu. O günkü işim? Yeniden internette, burun estetiği fiyatlarını araştırıyor, saç ekimi için taksitlendirme yapıp yapmadıklarını öğrenmek için bütün merkezleri arıyor ve 3 günde şok diyet listelerinin alışverişlerini yapıyordum.

Hayattan öğrendiğim bir şey vardı: Adımların seni bir yere getiriyorsa, oraya girmelisin. İşte bu öğrendiğim şeyin sonunda edindiğim tecrübe: Hayatta öğrendiklerimiz genellikle yanlış bilgidir. Neyse. Kadıköy’de Cemal Süreya Sokak vardır. Oranın sonundan kıvrılıp Moda’ya doğru gideceğim o akşam, yaşamımın geri kalanını değiştiren ismi gördüm. Sarı bir binanın üçüncü katında beyaz bir tabela üstüne mor harflerle yazılmış: Medine Sarıyurt. Dinî içerikli şeylerden pek hoşlandığım söylenemezdi. Çünkü onlar da benden hoşlanmıyordu. Karşılıksız bir şey yaşamaya niyetli değildim. Fakat bu mor yazının altında Jonathan Swift’in bir sözü vardı: “Dünyada gerçek bir dâhi varsa, bunu anlamak kolaydır, çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.”
Pişuuuv!

John Kennedy Toole’un Alıklar Birliği kitabını bilirsiniz. Hani 32 yaşında kitabını kapı kapı gezdirdikten sonra intihar eden John Toole. Hani 1981’de kendisi öldükten sonra basılan kitabıyla Pulitzer alan. İşte bana karmayı öğreten kahraman John Kennedy Toole’un kitabı da bu alıntıyla başlıyordu. Bütün hafta boyunca, Ekoloji dergisinde çalışıp üç aylık maaşımın hesaplayamacağım kadar küçük bir kısmını iki gün önce almıştım. Paramı yeniden saydım. Bir psikoloğun seansına yetebilirdi. Şansımı denemeliydim. Zira gerçek bir dâhi olduğumu biri keşfedecekti nihayet. Ona gidecek ve kadınların nasıl da bana karşı birlik olduklarını anlatacaktım. Ve eğer Medine, yeterince güzel ve zeki bir kadınsa derhal bana aşık olacaktı. Eğer bir alık değilse…

Bir sene boyunca yaptığımız seansların sonunda nihayet öyküyü anlatma sebebim olan gün gelmişti ve Medine kesinlikle bir alık değildi. Ona karşı değildim. Fakat ona karşı gelemiyordum. İşte bu durum işleri karıştırıyordu. Birine içinizi fazla açarsanız, orada kalmasını istersiniz. Medine, kızıl küt kızıl saçları ve sarıya çalan şehla gözleriyle artık benim kahramanımdı. Onunla dünyayı kurtarmaya da batırmaya da hazırdım. Asla aşık değildim. Medine, benim aşık olacağım değil, birine aşık olmamı sağlayacak tek güçtü. Çünkü o bir psikolog!

2009 yılının Temmuz ayında, Kadıköy Cemal Süreya Sokak’taki sarı binanın üçüncü katında Büyük Toplantı yapıldı. O gün orada tam altı kişiydik. Altımızın iki ortak özelliği vardı, hayatlarımızdan memnun olmamamız ve Medine’ye hayatımızı emanet etmiş olmamız. Dâhi Medine, tüm bunların dışında bize iyi gelecek olan şeyi bulduğunu, yıllardır bizle gerçekleştirdiği seanslar sonucunda çaremizi keşfettiğini söyledi. Bizim çaremiz para kazanmak ve ünlü olmaktı!

Yeterince para kazanır ve ünlü olursak, o zaman aptallığımızı örtmek için kitap okumaya, film izlemeye, tarih bilmeye, iyi bir evlilik yapmaya, arzulanmaya ihtiyaç duymayacaktık. Kendimizi asla eksik hissetmeyecektik. Peki para kazanmak ve ünlü olmak bu kadar kolay olsaydı, senelerdir orada işimiz neydi? Medine, bir buçuk saat boyunca tüm detaylarıyla katılacağımız projeyi, kalacağımız binayı tarif ettiği ve bir arada geçireceğimiz bir senenin dönemlerini anlattığı projeksiyon perdesini yukarı iterken çok güzel eğildi. Onu ilk kez ayakta gördüğümü fark ettim. Uzun bacakları varmış. Sarı şehla gözlerini ellerini dizlerinin üzerinde kavuşturmuş olarak tutan biz altı kurbanın gözlerinde gezdirdikten sonra son cümlelerini söyledi:
“İşte bu arkadaşlar. Büyük proje. Dönüşüm evinde geçireceğimiz bir yılın sonunda hiçbirimiz aynı kalmayacağız. Ön yargılarınızdan kurtulmanın en iyi yolu onlarla bir arada yaşamanızdır. Ama kurtularak… Bu yüzden insanlık tarihine de adımızı bırakacağız. Bakın… Buraya çağırdığım siz değerli katılımcılarım, proje arkadaşlarım olan altı kişi birbirinden çok farklı hayatlara sahip. Seans sırasında anlattıklarınızdan neye arzu duyduğunuzu, nelerden kaçındığınızı çok iyi biliyordum. Asla bir arada kalamayacak olan sizler bir sene bu anlattığım şartlar altında bu Dönüşüm Evi’nde yaşayacaksınız. Sizden her hafta aldığım raporları, bu bir senenin sonunda kitaplaştıracağız. Bakın, insanlar gerçek yaşam hikâyelerini okumaya bayılırlar. Korku filminin başında, ‘Gerçek bir hikâyeden esinlenilmiştir’ yazmazsa o salonun yarısı korkmaz. Ama biz kitabımızın başına bunu büyük harflerle yazacağız. İnsanlar, sizin değişiminize şahit olacaklar. Bir kitapla tam yedi kişi çok popüler ve oldukça zengin olabiliriz? Ayrıca Yeni Türkiye projesini böylelikle çizebiliriz. Düşünsenize… Senelerdir tedavi gören ve toplumun dışına itilmeye hazır topluma göre ruh hastaları, sağlıklı insanların yapamadığını yapıp ortak bir yaşam kuracaklar. Planı çekici bulmayan, insanlık tarihine büyük bir yardımda bulunmak istemeyen, bir sene sonra ünlü ve zengin biri olarak Dönüşüm Evi’nden çıkmak istemeyen biri varsa, şimdi gidebilir…”

Tam karşımda bıyıklarının burun deliklerinin altına denk gelen kısmı sararmış olan Kemal oturuyordu. Onu tanıyordum. Gözlüklü ve bıyıklı bir adamdı. İncecik burnu onu her gördüğümde sanki daha da sivriliyordu. Kendisi modern bir adamdı. Bildiğim kadarıyla kontrol altına alamadığı obsesif bir hayat sürüyordu. Çok fakirlere asla tahammülü yoktu. Hemen yanında çocukken tecavüze uğramış olan Meryem duruyordu. Hamile kalmış, kimseye söyleyemediği için doğurmak zorunda kaldığı bebeğini babasız büyütmüş. Onun buraya geliş sebebi tamamen oğlu. Oğlu annesinin hazin tecavüz hikâyesini öğrenince babasının peşine düşüyor. Her yerde onu arıyor. Bir gün gerçekten babasını Kırklareli’nde buluyor. Babası, muhitinde oldukça iyi bilinen bir soyguncuymuş. Onu öldürmek için ateş eden acemi bir ev sahibi, o gece hedefi tutturamamış ve Meryem’in ağaca tırmanan oğlunu öldürmüş.
Şimal, eğlenceli bir kadın. Kadınları seven bir kadın. Hayatta her şeye karşı çıkmakla nam salmış. Ailesinin dini eğitimine karşı çıkmış, kimliğinde yazan her türlü bilgiye müdahale ede ede 33 yaşına geldiğinde nihayet gerçek bir aktivist olmuş. Kahverengi uzun saçlarıyla hemen, boynu bükük Meryem’in yanında oturuyor dimdik ve iyi göğüsleriyle. Gözlerimi ondan alamıyorum. Bunu her fark ettiğimde de masanın üzerinde duran suya bakıyordum. Bardağın üzerine hızlıca gelen uzun ince elleri takip ettim. Hüma… Başörtüsünü iğnelediği yerde hafif geniş çenesi ve onun üzerinde pembeliğe yakın bile durmayan açık renk derisiyle aynı tonda olan dudakları kıpırdadı. Heyecanlı ve titrek bir sesi vardı. Fakat kendisinden emin olan tek kişi Hüma’ydı:

“İnsan, ihtiyacı olan şeyi onu almadan bilemez. Ben önerinize açığım Medine Hanım…”

Medine’nin iki saatlik çabaları değil ama Hüma’nın ince sesindeki kırılganlık hepimizi aynı anda ikna etmişti. Neticede hepimiz ikna olmayı bekleyen, mutsuzlardık.

Bunu tam 41 yaşımda anladım. Yani 12 itibariyle 19 Eylül’e girdiğimiz şu dakikalarda. Dönüşüm Evi’nde geçirdiğimiz bir sene boyunca neler olduğunu anlatmayacağım.  Fakat sonucu hepimizi ilgilendiriyor. Medine’nin türlü deneylerine maruz kaldığımız aylarda, birbirimize karıştığımızı söyleyemem; fakat ortaya bir şey çıkarmıştık. Bir çorba değildik belki ama salata olduğumuz kesindi. Kendimizi bozmadan, birbirimize karışmadan bir arada kalabilmiştik. Toplantı sonrasında orospu olduğunu öğrendiğim Mine’nin ritmik orgazmlarına, Kemal’in nezih bir hayat düşlerken, otuz yıl öncesinde yaşayıp ölmüş büyük annesini övmesine; Meryem’in içimi kıyan ağıtlarına, hacca gitmek için para biriktiren ve sürekli yaptığı tespihlerle onu bunu kazıklayan Nihat’ın cuma sohbetlerine, her daim mağdur olduğunu düşünen sağ elinin parmaklarını yitirmiş olan fakat sol elindeki parmakların her biri ayrı marifetlendirilmişken bunu asla kullanmayan Elif’in yersiz yakınmalarına, gençliğinde üç leşi olan Süleyman Cengiz’in geceleri küfrederek uyanmasına, Şimal’in ısrarla hepimizin biseksüel olduğunu fakat toplumsal baskıdan heteroluğa adım attığımızı söyleyerek heteroseksüellere yaptığı kıyıma ve Hüma’nın tüm bu olup bitenleri yadırgamasına alışmıştım. Onlar da benim hepsinin biricik ve farklı hayatları olmasına rağmen, sıfır km hız yapmış paslanarak kenarda çürümeyi bekleyen bir bisiklet olduğumu düşünmeme zaman içinde ses çıkarmamaya başlamışlardı.

Dönüşüm Evi’nde her hafta yazdığımız raporlarda insanların ne kadar da zor hayatlardan geçtiğini belirtiyordum. Hatta beş sene önce, şimdi tüm bu hikâyeyi bunca yıl sonra hatırlamama sebep olan bir raporumun son paragrafı geçti elime. Taşınırken, dolabın hiç kullanmadığım yerlerini açınca, bir ayakkabı kutusunun içinden mektuplar, fotoğraflar ve Dönüşüm Evi raporunun bir paragrafı çıktı. Aynen şöyle yazıyordu paragrafta:

“Bugün kimseyi yadırgamadım. Sanırım Yeni Türkiye düzeni bunu gerektiriyor. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kimseyi yadırgamamı gerçekten çok yadırgadım.”

Bu sözü hatırlıyorum. Flaşlar önümde patlıyor. Altı kurban yan yana dizilmişiz. Önümüzde beyaz bir masa var ve üzerinde mikrofonlar… Medine, benim yanımda oturuyor. Yani tam ortada. Gelen soruları cevaplıyor.  Dönüşüm kitabının birinci baskısını bağışlayacağımız kurumların adını sayıyor tek tek. Medine, kitabın ilk baskısını bağışlarsak, insanlara yaptığımız projenin insanlık tarihini değiştirmeye yönelik olduğunu daha rahat kanıtlayacağımızı ve böylece diğer baskıların bir an önce tükeneceğini, hepimizin ününe ün katacağını, herkesin bizden söz edeceğini ve belki de dünya tarihinde olmasa da ülke tarihinde artık saygın insanlar olacağımızı söyledi. Aslında tüm bunlar şu anlama geliyordu. Medine, başarılı bir psikolog olduğu kadar başarılı bir zalimdi. Çünkü zalimler dönüşüm yaşamazlar.

Dönüşüm Evi’nden çıktıktan sonra erkeklere sırtını dönmüş olan Meryem, Kemal’le evlendi; Nihat kitaptan kazandığı parayla hacca gitmekten vazgeçti, kendisine bir merkez açtı ve ücretli konferanslarla dini münasip bir şekilde yaymaya devam etti. Şimal, heteroseksüel cinayetler politiktir hashtagiyle yola çıkıp yalnızca beş kişilik kurucu üyeleri toplayabildiği bir dernek açtı. Eşcinseller, yıllardır uğradığı ayrımcılık yüzünden, heteroseksüelleri dışlamaya kararlıydı artık. Hüma, Mine’yi o hayattan çekip kurtarmıştı. Mine de onu. Geneleve senelerini vermiş olan Mine, kişi başına 7 Lira kazandığı seks hayatını bırakmış, Hüma ile birlikte kadınlara yönelik bir Erotik Dükkan açmıştı. Kadıköy Boğa’ya hemen çıkarken beyaz gelinlik satan dükkanların üzerinde kırmızı neon ışıklarıyla yanıp sönen bir Erotik Dükkan burası. Adı H&M. Yalnızca kadınlara hizmet veren bu dükkan, kadınların erkeklere ihtiyacı olmadığını, günahsız ve sağlıklı cinselliğin yollarının buradan geçtiğini tabelada alttan hızlıca akan, yine neon kırmızı ışıklı yazısında kanıtlıyordu:
“Yalnızlığınızı seviniz, çünkü siz buna değersiniz…”

Alkışlar eşliğinde o gün Dönüşüm kitabının basın toplantısından çıktık. Ondan sonraki üç ay, tam bir yıldızdım. Sokakta fotoğraf çektirmek isteyenler, imza kuyruklarında telefon numarasını yazdıklarını kağıtları cebime bırakanlar, güzel kadınlar, zeki kadınlar, uzun boylu kadınlar, sarışın kadınlar, entelektüel kadınlar, çılgın kadınlar, hayırsever kadınlar… kadınlar! Tümü, peşimdeydi. İki sene öncesinden üç farkla yaşıyordum: Ünlüydüm, zengindim ve deliliğim kanıtlanmıştı. Üçüncü doğru ilk iki yanlışı götürüyordu. Yeni Türkiye bunu gerektiriyordu. Sokaklarda, üçüncü katları dikizlediğim günleri özlemeye başladım. İnternet sitelerinde kimseyle konuşamıyor, buluşma tarihleri bile ayarlayamıyordum. Ön yargılarım ortadan kalkmıştı, doğru… Fakat, nihayetinde ünlü ve zengin olmayı hedeflediğimden olsa, özgürlüğümü de ıskalamıştım. Başta sahip olduğum şey, nihayetinde elimde kalmayınca, geriye başa dönmekten başka bir şey kalmamıştı.

O gün Medine’yi aradım. Bana yeni projesini anlattı. Engellilere yaşanabilir dünya projesi için altı bedenen sağlıklı insanı bir eve alacakmış. Altı ay boyunca kalacakları bu evde kiminin kolunu, kiminin bacağını kullanamayacağı hâle getirecek ve haftalık yazılan raporlar neticesinde Yaşanabilir Bir Dünya Projesi’ni hükümete sunacakmış. Ona, bir çift lafım vardı, sonra telefonu kapattım:

“Gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz.”

O gün hesabımda her ay kitabın satışıyla birlikte katlanarak artan paramı ne yapacağımı düşündüm. Melankolik Rapçiler Derneği’ne hesabımı yönlendirdim. Evimi sattım ve Gemlik’te zeytinliğin ortasında kendime yeni bir hayat kurdum. Doğayla uğraşmak, insanlarla uğraşmaktan daha kolaydı. Zeytinleri gübreyle büyüdükleri için yadırgamıyordum. Onlar da beni.

Doğum günümü kutlamak için akşam saatlerinde Kumla’ya geldim. Deniz kıyısında oturup bir naneli limonata içecek ve pasta yiyecektim. Önümdeki gazete haberi dikkatimi çekti. Melankolik Rapçiler derneği üyeleri toplu intihar etmiş. Son beş senedir hepsi ülkenin bilinen mankenleriyle ilişkiler yaşamış ve hiçbir şarkı üretememişler. Nihayetinde, hepsi 30 yaş civarında olan kurucu üyeleri, her birinde bir kelime yazılı pankartlarla ölü olarak bulunmuşlar: Yeni-Dünya-Düzeni-İçimize-Etti.

Garsondan bir sigara istedim. Bu çocukların iyi olduğunu hissetmiş olduğum için kalbime, bana ise bir iyilik  sunarak, insan hayatını nasıl sonlandıracağımı öğreten Medine’ye şükrettim.

Evet, gerçek zalimler dönüşüm yaşamaz. Fakat gerçek masumlar çabuk kanar. Gerçek delilerse, özgürlükleri elinden alındığında küfreder.
Giderler.

Modern hayat, evliliğin geldiği yer, vesaire :
————-
Jen’le son defa, kestirebildiğim kadarıyla, üç ay kadar önce yatmıştık. O sıralarda hep yaptığımız türden, sıradan, unutulacak, ta eskilerde asla yapmayacağımıza yemin ettiğimiz sevişmelerdendi. Teknik açıdan herhangi bir tersliği yoktu; kalkış ve ıslanma zamanında gerçekleşmiş, orgazmlarımız parti şakaları misali sıralanmıştı. Mesele, onca yıl evlilikten sonra insanın bildiği, alıştığı sekste kendini kaybetmesinin gittikçe zorlaşmasıydı. Bir kere haddinden fazla etkinleşiliyor; nelerin işe yarayıp nelerin yaramadığı öğreniliyor ve haliyle ön sevişme, giriş ve orgazm genellikle beş ilâ yedi dakikalık bir süreye sıkıştırılabiliyor. İyi seks için pek çok şey lazımdır ama çoğu durumda etkinlik, bunlardan biri değildir.
Ayrıca hayatın türlü idari baş ağrısını biriyle paylaştığınızda, zaman içinde çözümlenmemiş, bir kenara kaldırılmış ufak güceniklikler diş taşı misali birikmeye, öpüşür, okşar, sevişirken bile zihninizin köşelerinde dolanmaya başlıyor. Diyeceğim, mesela Jen kulağıma inler, altımda sarsılırken beyninin bir kısmı, söylediği halde bir haftadır değiştirmediğim bodrum ampulünde ya da beni hiç rahatsız etmemekle birlikte evrenin hassas dengesini tehdit eden ‘sabahları çekmecelerimi yarı açık bırakma huyumu’ veya sadece sudan geçirip evyeye bıraktığım sütlü kıtır kâsesini temiz sayışımı veyahut o evde değilken arayan arkadaşlarının mesajlarını iletmeyi unutmamı düşünüyordur. Ben Jen’in içine girer, pürüzsüz bacaklarının belime dolanışını hissederken bu gece biraz dırdır ettiğini, bazen her şeyi iyice çığırından çıkarmaktan, içine battığımız evlilik çukurunu biraz daha kazmaktan öte işe yaramayan orantısız dırdıra girme eğilimi gösterdiğini düşünüyorumdur mesela. Ya da belki son gelen kredi kartı ekstresini, Jen’in bir kez daha limiti bin dolardan fazla aştığını ve karşısına koysam her harcamaya makul bir kulp takacağını ve ayrıca bazılarının geri gideceğini ve bir sonraki ekstrede belirgin fark göreceğimi söyleyeceğini düşünüyorumdur. Hiçbir şeyi geri gönderip parasını almayacağını, alsa bile bir sonraki ekstredeki aşırılıkları haklı göstermede kullanacağını, bir aylık alacağı iki ayrı ekstrede borca çevireceğini biliyorumdur. Müsriflikte Jen şeytan muhasebeciye dönüşür; matematik kurallarını keyfince eğip büker. Orgazmla sarsılırken dahi donumu çamaşır sepetine yere düşürmeden atamayışımı ya da annesi aradığında hiç sıcak davranmadığımı düşünüyor olabilir ki belki ben de boşalırken (ondan sonra, tarihe not düşülsün) her gece annesi ve arkadaşlarıyla telefonda ne çok vakit harcadığını yahut fazla sıktığı diş macunundan düşen parçaları lavaboda nasıl bıraktığını, parçaların katılaştığını ve sonunda kazınarak çıkarılmaları gerektiğini düşünüyorumdur. Azıcık açık kalmış bir çekmeceye tahammülü yoktu ama lavabo dolusu katılaşmış diş macunu parçası anlaşılan önemsizdi.
Tabii bunların hiçbiri çok ciddi şeyler değil, capcanlı bir evliliğin ufak çaplı sıkıntı ve ağrılarıydı. Ve sıklıkla daha önemli bir konuda kavgaya tutuşurduk; bağırır, neyimiz varsa dökerdik; gözyaşları akar, verilen zararlar değerlendirilir ve seks bir süre daha eski iyiliğine, ihtirasına kavuşur ve döngü tekrarlanırdı.
Kısacası hüsranlarımız arasında sevişir, birbirimize sırf sıcaklık, mahremiyet ya da belki sadece temel tatmin için mekanik sürtünürken düşüncelerimiz kopar giderdi; kopuk, bağlantısız düşünceler selinde bir diğerimizin aynı ölçüde kendiyle ilgilendiğini fark edemeyecek kadar yiterdik. Bitirdiğimizde ne puslu parıltılar yükselir, ne terimiz yavaşça kururken sarmaş dolaş yatardık; kalkar, işer, temizlenir, pijamalarımızı giyer ve televizyonun ılık, uyuşturucu parıltısının karşısına çökerdik.
———–
Jonathan Tropper, “This is Where I Leave You”— Pek yakında.

Bir araştırmaya göre, insan kendisine ulaşan mesajların %90′ını algılamıyor, kalan %10′u da işine geldiği gibi yorumluyormuş. Bir başka deyişle, siz bunu hiç okumadınız.
 

Yorgunuz. Toplum olarak yorgunuz. Bedence yorgunuz. Zihnen yorgunuz. Siyaseten yorgunuz. Merhametimiz ya da gazabımız bile yorgun. Ağır ağır inmiş, elimizi kolumuzu külçeleştirmiş aman vermez bir yorgunlukla yorgunuz. Bir çağı uykuda geçirmeye razı olacak kadar…

28 Şubat’ta din ulusalcıların da sahip çıktığı bir şeydi. Örneğin TV programlarında geçtiğimiz gün Ali Bulaç’ın Enver Aysever karşısında söyledikleri gibi şeyler söylense – yani kadın örtünmelidir, erkek çok eşli olabilir kadın olamaz, erkek boşayabilir kadının bunu nikah aktine dahil etmediyse boşanamaz, kadının asli görevi çocuk doğurmaktır vs. vs. – karşısındaki tartışmacı hemen dinimizin özünde öyle olmadığını, ilerici ve modern bir yaşam anlayışını önerdiğini ileri sürerek karşı çıkardı. Dinin kendisini eleştirmeyi göze almayacakları için temsilci olarak ekrana taşıdıkları kişiyi hedef tahtası haline getirirlerdi. Bunun da kılıfı, Kur’an’ı tek kaynak kabul edip Türkçe’sinden ayetleri duruma göre anlamaktı. Dolayısıyla Enver Aysever’in karşısına Ali Bulaç’ı alıp yanıtı belli ve herkesçe bilinen sorularla zorlaması bir çeşit siyasal nostalji yaşattı. Ali Bulaç son derece yüzeysel bir tartışmacı, sıkıştığı yerde lafı en fazla modern bilimin yaşama yanıt verememesi ya da dine oryantalist bakış açısı gibi yarım yamalak bildiği kavramlara dayıyor. Malesef geçtiğimiz 30-40 yıl bu eksikliklerle donanmış entelektüellerin kanaat önderliğiyle geçti.

Bugün, Enver Aysever’in programında diriltmeye çalıştığı nostaljik tartışma yöntemi geçersizdir. Bunun nedeni aydınlanmış olmamız değil. Tam tersine, toplum içinde keskin bir asimetri oluşmasıdır. Ortadoğu’nun yeni görünümü ve Türkiye’de toplumun dinle ilişkisinin gelişimi bu yüzeysel / yapay muhafazakar aydınların yanıt veremeyeceği – yani geçiştirilemeyecek – bir çerçevede büyüdü. Irak ve Suriye’deki kaos açıkça şunu gösteriyor: Kriz anında din toplumları kurtarmıyor, kurtaramıyor; tam tersine bulanıklığı koyulaştırıyor. Dinin insanların yararlanabileceği şekilde sürdürülebilmesi için demokratik açıdan oldukça ileri seviyede bir kültür oluşmuş olmalı. Türkiye’de benzer kriz ideolojik ve kültürel planda sürüyor. Bugün, IŞİD’le ilgili dinci muhafazakarlığın bir görüşü yoktur. En fazla bu oluşumun Batılı güçlerin oyunu olduğunu ileri sürebilirler. Ama İslam’ın da neden bu kadar kolaylıkla oyunlaştığını açıklamanın da zamanı gelmiştir. Buna tutup, “İşte din bu! Vahşet!” gibi bir yanıt vermenin de anlamı yok; çünkü bu atış tamamıyla karavana olacaktır. Kitle yadsıyıcı hiçbir ifadeyi işitmez. Neyse… Asıl sorun IŞİD’in sünni kökleridir. IŞİD’ın yaptıkları, tıpkı Ali Bulaç’ın Enver Aysever karşısında dürüsütlükle savunduğu düşünceler gibi, sünni ideolojinin temelleri içinde açıklamaya bağlanabilir. Diğer bir deyişle, bugün Türkiye’de şık bir salonda konuşan muhafazakar entelektüelle, Irak’ta insanları acımasızca öldüren bir örgütün söylemsel yetileri neredeyse eşittir.

Toplumdaki asimetrinin – yani toplumu oluşturan değerlerin, toplumu düzen içinde tutan rollerin ve ilişkilerin denge kaybının – kavşak noktasını din üstünde bulması anlaşılır şey; yıllarca modernleşme en öncelikli sorunumuz oldu, bu tartışmalarda din ayırıcı, doğrulayıcı, tasnif edici, saptırıcı vb. birçok role büründü. Kısacası din bizim için hiçbir zaman tek bir işleve sahip olmadı; İsviçre Çakısı gibi her sorununun kendine özgü mekaniğinin içine sokuşturmaya çalıştık- örneğin kimlik sorununun ana parçası olabildiği gibi sağlık kararlarına da etki etti. Bu durumda, her yerde her şey için geçerli olmayan bu antik aletin hiçbir şeye çözüm sağlayamadığını acıyla deneyimledik. (ABD’de de din; evrim, Christian Science, alkolizm, eşcinsellik vb. tartışmalarda sıklıkla gündeme gelir; ancak hukuk sistemi bilimsel bir temelde işler. Günün sonunda mevcut kapitalizmi beslese bile dinin kararına bırakılmayacak alanlar ayrıştırılmıştır. Gerici söylemler, toplumu kuran / yöneten pragmatik ideolojinin çerçevesine boyun eğer, ama yine de yaşatılır. Kapitalizm, yükseldiği toplumları faşizmden bir adım önceki durakta tutar. Bu gerilimli bir bekleyiştir. Kontrolü sağlamak için saldırgan enerjiyi dışa yöneltir ya da içte örtülü odaklarda eritir.) Kavramsal kesinliğin gelişmediği toplumlarda hukuk sistemi örfleşmiş din ya da dinleşmiş örf karşısında bulanık bir işleyişe sahip olabiliyor. Bu durumda dine ilişkin herhangi bir yorum, sözgelimi düpedüz istismara uğrayan 14 yaşındaki bir kızın kaderini daha da kötüye götürebiliyor. Asimetri arttığında istismar da katmerleniyor.

Daha önce İslamcı entelektüellerin de, topluma bir şey söylemek noktasında, sol muhalif entelektüeller kadar yabancı olduğunu yazmıştım. Bugün yeri dolmayacak bir kişi ya da kadro öne sürmeleri imkansızdır. Artık İslamcılığı bir değer önerme / taşıma gücü kalmamıştır. Asimetrik durum içinde sol entelektüellerin de benzer bir karmaşaya sürüklendiği söylenebilir. Düşünce değil öfke patlaması sunmaya yönelmeleri duygusal açıdan anlayışla karşılanabilir. Bu duygusal durumu yaratanın açıkça bir iktidarsızlık (impotency) olduğunu sanıyorum. Muhalif entelektüelin de CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ya da kırmızı fularlı kız karşısında kalın kafalılık etmek dışında nasıl bir çıkar yolu olabileceğini kestiremiyorum. Çünkü bu entelektüel geceyarısı bir ses işitip uyanmış, hırsızla burun buruna gelmiş ama çığlık atmaktan başka hiçbir şey düşünemez hale gelmiştir.