Hatırlarsınız; geçenlerde Murat Menteş bir belediyenin düzenlediği kitap fuarı programından son anda çıkarıldı. Sebebi de kendisinin aylar önce yaptığı bir konuşmaydı.
Birileri konuşmanın görüntü kaydının bazı kısımlarını cımbızlamış ve bağlamından kopuk bir şekilde basına servis etmişti çünkü.
Bu arada, “Bağlam” sözcüğünün Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğündeki tarifini hatırlayalım: “Herhangi bir durumda olaylar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı, kontekst.”
Aynı sözlüğün dil bilimi açısından tarifiyse şu: “Bir dil birimini çevreleyen, ondan önce veya sonra gelen, birçok durumda söz konusu birimi etkileyen, onun anlamını, değerini belirleyen birimler bütünü, kontekst.”
Yani ettiğimiz kelam ya da ileri sürdüğümüz fikir ancak kendi bağlamı içerisinde anlam ifade ediyor ya da etmiyor. Onu çevreleyen dilsel ya da düşünsel ilişkiler kapsamında. Karşı çıkmak da desteklemek de ancak o bağlam içinde kaldığımız sürece mantıksal açıdan mümkün.
Murat Menteş’in başına gelense, Türkiye’nin bugünkü fikir ortamının trajikomik bir özeti: Ülkede genel bir bağlam krizi yaşanıyor. Üzerinde tartışacağımız herhangi bir bağlam yok. Bu yüzden söylenenen bütün sözler, ileri sürülen bütün fikirler, yazılan bütün kitaplar boşluğa savrulup gidiyor. Bunların yerini bulacağı hiçbir zemin yok çünkü.
Köşe yazarlığı yaptığım yıllarda en çok buna şaşırmışımdır. Bir kavramı tartışmaya çalıştığımda kel alaka cevaplar alırdım hep. Mesela “ulusal kültür sentezi” hakkında mı yazdım, hemen “Sen asıl karının giydiği kıyafete bak!” düzeyinde tepkiler geliyordu. Hem de ciddi ciddi “kanaat önderi” kabul edilen isimlerden!
Yıllarca şaşkın ve çaresiz hissetim kendimi. Ta ki bir sohbetimizde Alper Canıgüz durumu şahane bir kavrayışla “bağlam özürlülük” diye tanımlayana dek. Bu benim için epey aydınlatıcı oldu.
Ortada bağlam olmayınca ne oluyor? Bütün tartışmalar kişiselleşiyor ve “Ad Hominem” düzeyinde cereyan ediyor. Yani ileri sürülen fikirden çok fikri ileri sürenin kişiliği üzerinden abes bir polemik doğuyor. Hiçbir tartışma hiçbir yere varmıyor. Herkes birbirinin işaret ettiği yere değil parmağına bakıyor. Giderek fikir tartışması yapmak, yeni kavramlar geliştirmek imkânsız hale geliyor. İnsanda hal de kalmıyor zaten.
Türkiye’nin içinde bulunduğu cendere bu: Bağlam özürlülük. Hiçbir konuda işe yarar bir bağlam yok çünkü ne hazindir ki aslında Türkiye’nin bağlamı yok.
Acı ama gerçek: Ülke iki yüz yıl önce bağlamından koparılmış. Cumhuriyetin ulusal kimlik ve kültür üzerinden yeni bir bağlam yaratma çabası da sonuç vermemiş. Haliyle, artık bu topraklarda niye bir arada yaşadığımızın bile üzerinde uzlaşılmış bir açıklaması yok.
Boşu boşuna tartışmalar yapıyor, fikirler ileri sürüyor, kitaplar yazıyoruz. Şu okuduğunuz yazı dahil hiçbir zihinsel performansın yerini bulması mümkün değil.
Geriye birbirimizin kaşıyla-gözüyle, ne yiyip içtiğiyle, nasıl yaşadığıyla, hangi tribünde oturduğuyla uğraşmak kalıyor ki dikkat ederseniz bugünkü köşe yazılarının ya da siyasi polemiklerin çoğu bu minvaldedir. Kısır ve anlamsız çekişmeler. Kahredici bir çoraklık.
Artık hangi “mahalleden” olursa olsun aydın kişiye düşen bağlam yaratmaktır diye düşünüyorum. Üzerinde tartışabileceğimiz zeminler inşa etmek. Bunun niye elzem olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmak. Yoksa zihinsel çölleşme belki yarından da yakın.

yusuf yerkel tekme Soma
Twitter’da bugün benden bahsediliyor.
Haber siteleri, gazetelerin internet sayfaları hakkımda haber yapmışlar.
Bir konuşmamda… Cumhurbaşkanına “ağır” hakaretlerde bulunmuşum… Milleti aşağılamışım…
Sağlık olsun.
Ne diyebilirim, hayat bu.
Konuşmanın videosunu izleyince, ben de şaşırdım.
Çünkü…
1] Sözlerimin öncesi, sonrası kesilerek bir “klip” hazırlanmıştı. Soma faciasından, orada ölen 301 işçiden, yetim kalan çocuklardan bahsettiğim cümleler aradan çıkarılmıştı. Maun Suresi’ndeki “Yetimi itip kakarlar” ayeti kesilip atılmıştı. Nedensiz, mesnetsiz bir öfke tablosu vardı ortada.
2] Halbuki o konuşma, Soma faciasının hemen ertesinde yapılmıştı. Madenden çıkarılan cesetler tazeydi. Hepimizin kalbi acıyla doluydu.
3] Dönemin başbakanı bir maden işçisini tokatlamış, bir müşavir yine yoksul bir madenciyi tekmelemişti.
Soma’da, sırf patronların maliyeti düşürme politikasından ötürü ölen 301 insan sizin için bir şey ifade etmiyorsa…
Yaşları 2 ila 16 arasında 500 kadar çocuğun bir anda yetim kalması karşısında vicdanınız sızlamıyorsa…
Orada yoksul madencilerin tokatlanması, tekmelenmesi umurunuzda değilse…
Bunları unutup, görmeyip, sadece benim sözlerimden inciniyor, bana kızıyorsanız…
Başbakan müşavirine “Tekmelerine sağlık” diye övgüler dizen yazarın gazetesindeki…
Yer, zaman, bağlam belirtilmeden yapılan habere[?] dayanarak beni anladığınızı sanıyorsanız…
Size söyleyecek sözüm yok.
Beni yargılamanız, suçlamanız, “idama müstahak” görmeniz de umurumda değil.
Yetimi itip kakmaya, yoksulu tekmelemeye devam ederken, bana da vurabilirsiniz.
Devam edin.
Haberciler, bu sözlerimi de haber yapsınlar, buyursunlar.
Gencecik kızların tecavüz edilip yakıldığı…
Tertemiz, yoksul işçilerin canının hiçe sayıldığı…
En tepedekinden en aşağıdakine hepimizin acınası bir hale düştüğümüz şu memlekette…
Buyurun, ağzınıza geleni söyleyin madem.
Türkiye’nin lüksü de bu olsun, ha?
Teşekkür ederim.
Selam ve saygılarımla.

Giz TV sunar,

Woody Allen’dan Groucho Marx’a, Steve Martin’den Rita Rudner’e, Zsa Zsa Gabor’dan Will Ferrell’e,

Komedyenler, yazarlar ve oyunculardan alternatif bir Sevgililer Günü kutlaması.

http://www.gazetekadikoy.com.tr/haberDetay.aspx?haberID=6531

Edeb ya Hu
Aşağıdaki iki hikaye, Feridüddin Attar’ın Mantıl al-Tayr adlı klasik eserinden alınmıştır.

PADİŞAHIN KAŞINTISI

Padişah, seyyah bir dervişe rastlamış: “De bakalım sufi, sen mi daha esaslısın, ben mi?”
Derviş “Yorum yok” demiş.
“Yuh! Sen ne terbiyesiz bir mahlukmuşsun derviş efendi! Karşında bu mülkün sultanı duruyor! Sualime karşılık vermiyorsun he mi?!”
“Pekala… madem kaşındınız, cevap vermek vacip oldu. Benim gibi fakir biri, yüzbinlerce padişahtan yeğdir. Çünkü saltanat süren kimse, imanın tadını bilmez. Sen, kendi egonun eşeğisin. Sırtında fazlalıktan ibaret, nahoş bir yük taşıyorsun. Vesvesenin, korkunun ve cehaletin esirisin. Şeytan, senin yularını nereye çekerse oraya gidiyorsun. Dervişler, nefsini dizginler ve yönetir. Anlayacağın, benim eşeğim senin sırtına biniyor. Senin iştahın; yüzünde meymenet, kalbinde ferahlık, bileğinde kuvvet bırakmadı. Gözün kararmış, kulağın sağırlaşmış, beynin sulanmış. Sen, şeytanla kanka oldun. Lakin ikinizi ölüm ayıracak. Gene de dert etme. Nasılsa cehennemde kavuşacaksınız!”

MERHAMET DİLEYEN ZENGİN

Zengin bir adam, namazdan sonra “Yâ rabbim, merhamet et, işimi düzene koy” diye dua ediyordu.
Bir derviş, bu duayı işitince “Hey!” diye seslendi. “Seni tanıyorum; kibir şampiyonu, caka rekortmenisin. Bulutlara değen bir sarayın var. Dört duvarını altın yaldızlarla bezemişsin. Binlerce köle sahibisin. Merhametle senin ne işin olur? Edep yâ Hu! İnsanların emeğini, umutlarını; yalan dolanla sömürürsün. Aynı iğrenç taktiği Allah’a da mı uyguluyorsun? Erkek ol da, maldan mülkten yüz çevir! Aksi takdirde, Hakk’ın merhametine bir saniye bile mazhar olamazsın. Dalkavukların profesyonel yalanları, kölelerin hazin alkışlarıyla coşuyorsun. Haram lokmaya müptelasın. Allah’ın merhamet teklifine hiç itibar etmedin. Şimdi, Allah’tan merhamet talep ediyorsun, öyle mi? Göründüğünden daha aptalsın demek. Şeytandan bile daha aptalsın.”

Oskar Kokoschka
Diyalog ne işe yarar? Niye kurulur? Kurulumla ilgili sorunlar çözülebilir mi?
Bu topraklarda diyalog, iki kişiden birinin -eğer a priori olarak mevcutsa- kendi tümgüçlülüğünü konuşturduğu, mevcut değilse de diyalog sırasında gönül rızasıyla tümgüçlülüğe yükseldiği / yükseltildiği, içinde soluk alıp verilemeyen kapalı devre bir sistem olarak gerçekleşiyor.
Dinleyen, içerikten bağımsız olarak ya konuşana hayranlığı nedeniyle ya da konuşma sırası ona geldiğinde kendi tebliğini vermek için dinlemede; dinleten de sadece kendi egemenliğini yeniden üretme derdinde.
Diyalogun atmosfer özellikleri analiz edildiğinde, yaygın olan partiküller ikna ve biat. Daha az miktarda empati ve hoşgörüye de rastlanıyor. Dört partikül de bu ataerkil güç ve iktidar ‘kapalı alanının’ az önceki cümle içinde kullanılmış gaz halleri.
Bu topraklarda diyalog, iki kişi arasında sapkın bir idealleştirme ya da bastırılmış bir saldırganlık ve müthiş bir hasedin karasularında gezen bir sözcük seremonisi.
Diyalog, öncesinde eşit niteliksel özellikler taşımadığı kesin olan iki kişi arasında tamamen eşit koşullarda başlayarak gelişen ve seyri sırasında harcanan zihinsel enerjinin farklılıkları nedeniyle yeni hiyerarşiler kurulmadan sürdürülerek bir uzlaşma bir noktasına tutunulan ve buradan problem çözmenin ortak heyecanıyla uzlaşmanın bir sonraki uğrağına geçilen bir yolculuk anı olarak asla tecelli etmiyor.
Diyaloga giren kişiler hayatın içinden geçip giden ve cılızlaşarak tükenecek birer ıslık olarak görmüyorlar kendilerini. Aynı dertten mustarip değil gibiler. Herkes koroda orkestra şefi olduğu düşüncesinde. Diyaloglarda gaz birikiyor sürekli. İnsanlararasılıktaki sıkışmalar da patlamalarla son buluyor hep. Nedenlerinden biri toprak olmalı! Teruar da diyebiliriz. Teruar bir mahsulün olgunlaşmasında toprağın tarihsel ve jeolojik niteliklerinin yanı sıra havanın, güneş ışığının, rüzgarın, coğrafi konumun önemini vurgulayan bir kavram. Teruar neyse mahsul de o belki. Hele de kökler çok uzun olmayan bir zaman önce dünyanın değişik yerlerinden sökülerek getirilmiş ve rastgele çaprazlanmışlarsa.

goat-with-glasses

1. Salvino Delgi Armati adlı bir İtalyan on dördüncü yüzyılda gözlüğü icat etmiştir. Defansif futbol ve isimlerdeki İ harfi ile birlikte İtalya’nın en faideli keşiflerindendir.

2. Bazen sorarlar: Gözlük camları hep şeffaf mıydı? Hayır. Gözlüğün icadından dokuz yıl sonra saydam hale geldi. Şeffaflığın ilk senelerinde de kurutulmuş denizanası kullanıldığı rivayet edilir.

3. Gözlük camı iki tanedir çünkü gözlük kabı daha geniş olabilsin diye.

4. Üç boyutlu gözlükleri acıklı bulanlar var; mesela bir kanaate göre sinemadaki herkes Ray Charles’a benziyor.

5. Nasıl ki bir diyetisyen sıfır beden olmak mecburiyetinde değilse gözlükçülerin, sosyal güvenlik kurumunun hamlelerini takip etme dışında, ileri görüşlü olması gerekmez.

6. Büyüteç, gözlüğün büyük dayısıdır. Gözlük, bardak dibinin küçük eniştesidir. Deniz gözlüklerinin tuzu kuru değildir. Kelebek gözlükler kısa ömürlüdür.

7. Gözlüklü kişiler bir kavgadan önce niçin gözlüklerini çıkarırlar? Bu arkadaşlar miyoptur, gözlük çıkarılınca hasım göze daha küçük görünmektedir.

8. Şu cümlenin Elton Cohn’a ait olduğu söylenir: “Evdeki gözlüklerin bir salkımdaki üzüm tanelerinden fazlaysa ve piyano çalamıyorsan onları bana ver.”

9. Lens, Latincede “mercimek” anlamına gelir. Bir mercimek tanesini telkin yöntemiyle transparan hale getirebilirseniz ve itinayla ortadan ikiye keserseniz bir çift yeşil lens elde edebilirsiniz.

10. Kimi yörelerde “ali okulu” öğretmenlerinin göz doktorlarından devşirildiğini görüyoruz. Zira dünyamız girdiği göz muayenelerinde okuduğundan fazlasını okumamış vatandaşlarla doludur.

11. Dezenfektan olarak kullandığınız ağız buharından tasarruf edebilmek için gözlüğünüzün camlarını yere mütevazi vaziyette tutup, dudak hizasına getirmeli ve iki kere “Hofenheim huuu huuu” veya işiniz aceleyse “Jimmy Hoffa” demelisiniz.

 

 


Merhaba güzelim afililer,
Birazdan sizinle dünyanın en çok hayır duasını hak eden, gelmiş geçmiş bütün tanrıların, her ne kadar kutsal varlık varsa hepsinin bereketinin üzerine olması gereken bir site paylaşacağım.
Siteyi on kişiye yollamayıp sadece kendiniz dinlediğinizde bile on dakika sonra hayatınızda büyük değişiklikler oluyor. Ha, eğer on dakika içinde on kişiye gönderirseniz, o zaman on kişinin daha hayatı değişiyor.

Neyse… Kısacası olay şu: Önce bir ülke seçiyorsunuz. Sonra yıl… Sonra da gelsin şarkılar…

Çok kıymetli arşiv linkidir:
http://beta.radiooooo.com/

Toplanın.
Şimdi size nasıl öldüğümü anlatacağım.
Acayip sıradan bir gündü. Her şey son derece olağandı. Göze çarpan bir değişiklik yoktu. Sonra ben öldüm, tamam mı? İnanılmaz sıradan bir andı. Her şey son derece olağandı. Güzelim kafamı ezen araba, ani bir fren sesiyle durdu. Caddedeki kadınlar çığlık attı. Ellerindeki poşetler yere düştü. İnsanlar başıma toplandı. Ambulansı aradılar. Yanlış müdahalede bulundular. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Panik, panik, panik!
Kurtarılamadım. Çok bekletmediler beni. Ölüler bekletilmez. Beklemek ve bekletmek yaşayanlara özgü bir şeydir. Cenazem çok acıklıydı. Herkes üzülmenin hakkını verdi. Zırıl zırıl ağladılar. Çok şükür dedim, her şey normal. Hiçbir şeyi atlamadılar. Bütün akrabalarım çığlık attı. Bütün arkadaşlarım beni iyi bildi. Herkes hakkını helal etti. Facebook fotoğraflarımın altına “Nasıl gidersin?” diye sordular. Yanıtlamadım. Hayır, cevap versem işler karışacak. Kimse işler karışsın istemez, değil mi? Her şey hep olduğu gibiydi.
Ölüm, dünyada başımıza gelebilecek en sıradan şeydir, dedim rahmetli babama, karşılaşınca.
“Sen onu bir de yaşayana sor” dedi. Komik değildi. Ama biz çok güldük. Bu sırada cenaze merasimim tamamlandı. Annem, karnıma bir çiçek sapı soktu. “Ah!” diye bağıracak oldum. Bağırmadım. Kimse umutlanmasın.
Acayip sıradan bir andı! Bunu söylemiş miydim?
Sonra aradan bir gün geçti. Yıldızların üstünde oturmuş keyif yapıyordum. Böyle maşallahı olan bir yıldız falandı üstünde oturduğum. Neyse, ben bunun tepesindeydim tamam mı? Rahat edemedim. Aşağı kayasım geldi. Bir baktım dünyadaki herkesler pencerelere toplanmışlar. Dilekler tuttular. Beni parmaklarıyla gösterdiler. İnanılmaz alışıldık bir andı. O an nasıl öldüğümü hatırladım. Bir gün önce ben de dünyadaydım.

Acayip sıradan bir hayattı.
Sonra öldüm.
Öyle işte…

Stephen Hawking’in popüler bilim klasiği “Zamanın Kısa Tarihi”ni yirmi beş yıl gecikmeli olarak okumaktayım şu sıralar. Hawking’in eklemeleri ve Barış Gönülşen’in yeni çevirisi ile tekrar basılmış. Çevirmenin genel olarak iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Yalnız, neresinden bakarsam bakayım bir anlamı varmış gibi görünmeyen bazı cümleler de var kitapta. Tabii konu teorik fizik olunca emin olamıyorum, ben de anlamamış olabilirim. Ama bir ihtimal, bazı yerleri Barış da anlamamış olabilir diye düşündüm doğrusu. Olsun, zaten kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum. Özellikle kafama takılan bir iki cümleyi not ettim, bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sormayı düşünüyorum (takdir edersiniz ki Stephen Hawking’in kendisine ulaşmak çok daha zor olacaktır).

Kitabın tamamını anlamayı beklemiyordum dediğim gibi, ama tam aklıma yatmadığı için içime dert olan bazı meselelerde yeni bir bakış açısı vermesini de umuyordum. Bir tanesi de zamanın başlangıcı meselesi. Zaman büyük patlama ile başladıysa büyük patlamadan önce ne vardı diye sorası gelir insanın. Bunun klasik cevabı, büyük patlamadan önce diye bir şey olamaz, çünkü büyük patlamadan önce zaman yoktu, zaman olmadığına göre “önce” diye bir şey de yoktu. Buna cevaben aklıma ilk gelen cümle de “nassı yani” oluyor. Zamanın olmaması ne demek?  Zaman olmayabilen bir şey mi?

Hawking bu soruya net anlaşılır bir cevap veriyor, herkesi tatmin etmeyebilir ama beni tatmin etti. Büyük patlamanın bir öncesinin olmasıyla olmaması arasında bir fark yoktur çünkü “... bu zamandan daha önce gerçekleşen olaylar varsa da, bunlar bugün olanları etkileyebilecek durumda değiller, varlıkları göz ardı edilebilir, çünkü bunun gözleyebileceğimiz sonuçları olmaz.” Büyük patlama anı, evrendeki tüm varlığın sıfır boyutlu tek bir noktada toplanmış olduğu mutlak bir tekillik anıdır. O varlığa ait, var olması dışında hiçbir bilginin olmadığı bir andır. Bunun öncesinde var olup sonrasına aktarılabilecek herhangi bir bilgi olamaz. Dolayısıyla “büyük patlamadan önce ne vardı” sorusu, gramer açısından doğrudur ama herhangi bir anlam ifade etmez, çünkü bunun cevabının herhangi bir önem arz edeceği bir varlık var olmamıştır. Tuhaf bir düşünce şekli, ama fizikçilerin kafası böyle çalışıyor.

Tabii bu, ilgilisi için teolojik soruları da kışkırtan bir mevzu. Hawking de yeri geldikçe Tanrı ve yaratılış konularına tatlı tatlı değiniyor. Eğer Tanrı her şeyi yarattıysa, zamanı da yaratmış olmalı. Bu da zaman yokken Tanrı var demektir, ama biz zamanın olmamasına ancak mutlak bir hiçlikten başladığında anlam verebiliyorduk. Yani zamanın var olmasından önce var olan ve sonrasını etkileyen bir şey varsa, bunun zamanın var olmasından önce olmasının bir önemi olur. Dolayısıyla eğer “önce” varsa, zaman da var demektir. Oysa zamanın var olmadığı durumdan bahsediyorduk. Paradoksa düşüyoruz. Çözmek için şunu kabul etmek zorundayız: Bir Tanrı varsa, zamanın olmadığı bir durumda var olamaz. Eğer Tanrı hep varsa zaman da hep olmalı. Sanki büyük patlama teorisi, Tanrı’nın başlangıçsızlığı ilkesiyle çelişiyor gibi. Ama Tanrı’nın, büyük patlamadan önce varsa dahi, yapacağı pek bir şey yok, eninde sonunda “vur patlasın” demekten başka. Yani Tanrı olarak ilk etkinliğini gerçekleştirdiği anda zaman da başlamış oluyor, dolayısıyla bu çelişkinin de pek bir önemi kalmıyor.

Zamanı anlamak bir problem, tanımlamak da ayrı bir problem. Özellikle döngüsel olmayan bir tanım yapmak, yani tanımlarken kullandığımız sözcüklerden hiçbirini tanımlamak için zaman kavramını kullanmak zorunda kalmayacağımız bir tanım yapmak neredeyse imkânsız gibi. Bu yüzden, yeni bir sözlük gördüğümde, ciddiyeti ve kalitesi hakkında fikir sahibi olmak için “zaman” maddesine bakmak gibi bir alışkanlığım vardır. Aşağı yukarı diğer her şey zaman kavramı kullanılarak tanımlandığına göre, zaman nasıl tanımlanmıştır acaba? Bazıları özensizdir, mesela evdeki bir İngilizce sözlükte “zaman; saat, dakika ve saniye cinsinden ölçtüğümüz şeydir” diyor. Saat, dakika ve saniye nasıl tanımlanıyor olabilir dersiniz? Tabii ki birer zaman birimi olarak. Döngüsel tanımlama dediğim bu. TDK sözlüğünde de “bir işin, bir oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre” diyor. Süre ise “bir olayın başı ve sonu arasında geçen zaman parçası” diye tanımlanıyor. Yani “zaman” ve “süre” sözcüklerinin ikisinin de anlamını bilmiyorsanız, bu sözlükten öğrenemezsiniz.

Bu konudaki en kaydadeğer çabayı Pars Tuğlacı’nın görkemli eseri Okyanus Ansiklopedik Sözlük’te gördüm (Türkçe’nin en değerli sözlüklerinin Ermeni yazarların elinden çıkması da ilginçtir). Şöyle diyor: “Olayların ardışıklığını görerek aklımızda yarattığımız ve olayların bundan sonra da içinde olup gideceklerini düşündüğümüz, başı ve sonu olmayan soyut kavram.

İlginç! Zaman kavramı, daha doğrudan algıladığımız ardışıklığa göre tanımlanıyor. Yani biz öncelikli olarak ardışıklığı, yani olayların birbirinden önce veya sonra olmasını algılarız. Zaman da tüm olayları birbirine göre öncelik-sonralık ilişkisi içine sokabileceğimiz bir eksen işlevi görür. Zaman bizi sıraya dizer başka bir deyişle. Askerde bizi boy sırasına dizmeleri gibi mesela. Boy sırasına girin dendiğinde, boy sırası orada öyle boş duruyor ve biz gidip ona giriyoruz gibi bir durum yoktur. Boy sırası, bizim sıraya girmemizle oluşmaktadır, hiç kimse sıraya girmezse, sıra diye bir şey olmaz. Zaman da bir şeylerin bir şeylerden önce veya sonra olmasıyla oluşmaktadır. Olayların zaman içinde bir öncelik sırası olması da ancak başka olayların nedeni veya sonucu olabildiklerinde bir anlam ifade ediyor. Neden-sonuç ilişkilerinin olmadığı, yani hiçbir olayın bir başkasının nedeni veya sonucu olmadığı bir evrende, hangisinin önce hangisinin sonra olduğunun bir önemi olmazdı. Dolayısıyla olayları sıraya dizmeye de zaman gibi bir kavrama da ihtiyacımız olmazdı.

Kitapta zamanın yönü ile ilgili de bir takım tartışmalar var. Bir bölüm, zamanın neden ileri doğru aktığı ve neden geleceği değil geçmişi hatırladığımız üzerine. Zamanın ileri doğru akması fikri, bana kebapçılarda sık sık karşı karşıya bırakıldığımız zorlu bir tercihi hatırlattı:

– Önden bir çorba alır mıydınız?

Alabilirdik, veya almazdık, alsak da az çorba alırdık, ama neden önden?

Ön, hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, hareket ettiği yönde olan anlamına gelir. Hareket etmeyen varlıklarda biraz daha karışık, ama bunlarda da bir tür kişileştirme yapılıyor gibi geliyor bana. Evin önü derken, evin asıl giriş kapısının olduğu, caddeye bakan tarafı kast ediyoruz. O tarafa ön diyor olmamız, insan yüzüyle bir özdeşlik kurmamızdan olabilir, evin ön tarafı bize bakan yüzüdür. Ağacın önü dediğimde, benim nerede bulunduğuma göre anlamı değişebilecek bir şey söylemiş oluyorum. Ağacın önü, ağaçla benim aramda kalan bölgedir, ağacın bana göre diğer tarafı da arkasıdır. Ağacın bir yüzü olsa ve bana bakıyor olsa öyle olurdu çünkü. Bu sadece bir hipotez tabii, üzerinde düşünülebilir. Ama hareket eden cisimler söz konusu olduğunda, “ön” dediğimiz, tartışmasız, hareket ettiği yöndür. Hareket eden varlıklar öne doğru gider.

Bu durumda, az çorba ne açıdan Adana kebabın önünde oluyor? Çünkü zaman ileri doğru akıyorsa, Adana kebap, çorbaya göre zamanın akış yönündedir, yani öndedir, çorba ise arkadadır. Bu durumda garsonun siz sandalyenize yerleşirken “arkadan bir çorba alır mısınız” diye sorması gerekmez mi? (Garsonsanız, yine de, tatsız yanlış anlaşılmalara meydan vermemek adına, geleneksel tabirlerden şaşmamanızı tavsiye ederim).

“Önce” sözcüğü de “ön”den türemiştir. Üstelik bu Türkçe’ye özgü bir durum değil, başka dillerde de “önce” anlamına gelen sözcükler, “ön” anlamına gelen sözcüklerle benzeşiyorlar. Buradan aslında zamanın yönünü nasıl algıladığımız anlaşılıyor. Zaman ileri doğru akmaz, geriye doğru akar. Biz, zamanda ileri doğru gideriz. “Şimdi” dediğimiz an, zaman ekseninde ileri doğru gitmektedir. Eğer “şimdi”yi sabit kabul edersek, zaman da “şimdi”ye göre geriye doğru akıyor demektir. Yani zamanın bir akışı varsa, geriye doğrudur. O yüzden az çorba önde, Adana kebap arkadadır. Çünkü az çorba, hareket eden varlığın, yani zamanın, hareket ettiği yöndedir, yani geçmiştedir. Bizim geleceğe doğru gitmemiz, zamanın geçmişe doğru gitmesi demek oluyor. İnsanoğlu, zamanı ayrı bir kavram olarak tanımlarken, akış yönü konusunda da genel bir yanılgıya düşmüş gibi görünüyor. Stephen Hawking de kitabında, pek çok kez, zamanın ileri doğru aktığından bahsediyor. Bu itiraz karşısında ne derdi acaba? İtiraz fiziksel olmaktan ziyade dilbilimsel olduğu için pek ilgisini çekmeyebilir. Ya da “abi olay zaten karışık, bir de sen bulandırma” diyebilir. Tabii büyük bir olasılıkla kendisine sorma şansı bulamayacağım, ama bir yerlerde karşılaşırsak Orhan Pamuk’a sorabilirim belki.