sezon açıldı.  harikulade kitaplar peşpeşe rafları şenlendiriyor. mis gibi kuru yaprak, tütün ya da kahve kokuyorlar.

işte benim seçtiklerim:

aşkın soğuk yalnızlığı

yaralarım seni seviyor

sensiz ceset akşamlarım

çekip gittim içimden

guatr romansı

Babasını henüz on yedi yaşındayken, bir trafik kazası yüzünden yitirmişti. Her şeyden habersiz, evlerinin ballkonunda kahvaltı hazırlamakla uğraşan Baba (48), ki evleri yedi katlı bir apartmanın dördüncü katındaydı ve trafik kazası yüzünden ölmek pek de olasılık dahilinde değildi, yolda ilerleyen ve çeşitli sebeplerden –karı koca kavgasından şoförün ölümüne, arabanın içindeki arı ya da sineğe kadar geniş bir aralıktı bu- birbirleriyle çarpışan arabaların gürültüsünü duydu ve oracıkta yere yığıldı.

Babasının dördüncü kattaki evlerinin balkonunda bir trafik kazası yüzünden öldüğünü söylüyordu herkese ve her seferinde şaşıran yüzleri görmeyi seviyordu: “Yani,” diyordu, “yolda bir trafik kazası meydana geliyor ve babam dördüncü katta kalp krizi geçiriyor. Trafik kazası yüzünden öldüğü söylenebilir, değil mi?”

Bu hikâyeyi anlatmayı seviyordu; artık bir hikâyeden farksız geliyordu ona, geçen onca yıldan sonra hele pek de beklenmedik sayılmaz, çünkü bazı acılar hikâyeleşmeden atlatılmaz—holokost hakkında ne çok film var değil mi ve ne çok hikâye baba ölümü anne ölümü hakkında?

Aradan on iki yıl geçti. Bugün yirmi dokuzuncu yaş günü. Etrafta yeni insanlar var, birkaç kişi, hikâyesini anlatıp yüzlerindeki şaşkınlığı izleyebileceği. Yıllar sonra ilk defa doğum günü kutluyor. Bu tarz kutlamaları sevmez, üç yıldır tanıdığım kadarıyla, nefret ettiği bile söylenebilir.

Üzerinde sekiz adet mum bulunan pasta odaya girdiğinde, yıllar sonra doğum günü kutlayan kadının ne yapacağı merak konusu. İyi ki doğdun diye bağıracak ilk kişi olmak istemiyor kimse. Sessizlik. Sessiz bir doğum günü. Pastanın üzerinde kaplumbağa hızıyla eriyen sekiz mum.

Pek de kalabalık olmayan güruhtan biri, “Bir şey söyle bari,” diyor yirmi dokuz yaşına giren genç kadına.

Pastaya bakıyor. Sessizlik.

“Bir saniye,” diyor. Hikâyesini bilmeyenler var. Galiba yine… Hayır, bugün o günlerden biri değil. Lütfen.

“Babam,” diyor. Sessizliği tam da beklenen şekilde bozuyor. “On yedi yaşındaydım ve babam bir trafik kazasında öldü. Hem de evimiz bir apartmanın dördüncü katındaydı. Ne tuhaf değil mi?”

Şaşıran birkaç yüz, aynı hikâyeyi çok kez dinlemiş, devrilen onlarca göz. Hadi ama, daha iyisini yapabilirsin temalı düşünce balonları salonun tavanına doğru dağılmakta. Fısıltılar.

“On yedi yaşımdaydım,” diyor devam etmede ısrarlı. “Bir trafik kazası ve babam dördüncü katta, balkonda kalp krizi geçiriyor. Trafik kazası denilebilir, değil mi?” Gülümsüyor. Elinde pastayı kesmesi gereken bıçak. Hafif titreyen el. Sessizlik.

Devam etmek ister gibi bir hâli var. Bir şeyler söylemek istiyor. Bugün doğum günü. Dudaktaki tedirgin gülümsemeye dolan gözler, titreyen ele titreyen bir ses eşlik ediyor artık. Ben hikâyenin devamını biliyorum, pastanın üzerindeki mumlara bakarken, uyuduğumuz gecelerden birinde, gördüğü bir rüya sonrası anlattığı o an aklımda dönüp durmakta.

“Babam,” diyor, “balkonda yere yığıldığında, annem…”

Sessizlik. Bu kısmı arkadaşları ilk defa duyuyor. Annesi bu hikâyede hiç var olmadı. Annesinin bu hikâyede yeri yok. Bu hikâye annesinin değil babasının hikâyesi. Göz göze gelmeler. Şaşkınlık. Titreyen ses devam edemiyor. Dolan gözler artık taşıyamıyor ağırlığı ve annesi bir anda gelip kızına sarılıyor.

Annesi bu hikâyede hiç var olmadı.

Hikâyesiz anne kızına sarılıyor. Arkadaşlar sessizliği dağıtmak için birkaç güzel söz söylüyor, iyi ki doğdun diye bağırıyor biri, annesi bir gayretle üflüyor mumları, mumlar artık erimiyor.

Arkadaşlar gülümsüyor, iyi ki doğdunlar sıralanıyor. Anne kızının yanında. Beraber uyuduğumuz gecelerden birinde, gördüğü rüya sonrası anlattığı o an aklımda dönüp durmakta. Baba balkonda kahvaltı hazırlıyor, anne mutfakta o gün on yedi yaşına basmış kızına pasta hazırlıyor, kız on yedisine girecek, heyecanlı. Dışarıda bir ses, iki araba birbirine çarpıyor.

 

 

TABANCALI BİR KIZ DAHA </p><br /><br /><br /><br />
<p>Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.<br /><br /><br /><br /><br />
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (yetişkin bir seri katil erkekle ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.<br /><br /><br /><br /><br />
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.<br /><br /><br /><br /><br />
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.<br /><br /><br /><br /><br />
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johanson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bunun nasıl olacağı konuda kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.<br /><br /><br /><br /><br />
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha akıllı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.<br /><br /><br /><br /><br />
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.<br /><br /><br /><br /><br />
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.<br /><br /><br /><br /><br />
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?<br /><br /><br /><br /><br />
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intiihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”<br /><br /><br /><br /><br />
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansonn da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.<br /><br /><br /><br /><br />
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”<br /><br /><br /><br /><br />
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.</p><br /><br /><br /><br />
<p>MyBilet e-dergi, 10 Eylül 2014

Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (kiralık katil ile ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johansson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bu konuda afili kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha ahlaklı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansson da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.

Not: Bu yazının bir versiyonu MyBilet e-Dergi’nin 10 Eylül tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Fotoğraf: Baikonur, we have a problem!

Fakirin üçüncü romanı “Yolda Üç Kişi”.
Tâ 2005’te çıktı.
Sonra Fransa’da yayımlandı.
Le Monde’un kitap eki onun hakkında “mizahla, ironiyle yüklü bir roman…” falan dedi.
Tam 9 yıl sonra “Sonun Geldi Sevgilim”i yazdı fakir.
Şimdi bazı gazetelerimiz röportajda soruyor:
“İlk kez mizahi roman yazmışsınız. Neden?”
Aslında fakir ilk kez mizahi roman yazmadı.
İlk kez yazdığı romanın mizahi olduğunu baştan söyledi.
Boşuna dememiş Kemal Tahir: “Türkiye’de bir şeyi yapman yetmez. Onu yaptığını söylemen de gerekir.”
Şimdi gel de sorma: Hal böyleyken nasıl mizahsız kalınır?

Foto: Kurgusal komedi filmi yönetmeni Üzeyir Üzeyirov’un “Sıkıntı Var Baykonur” filminden.

Annem Sinema Öğreniyor adlı harika kısa filmiyle yurtiçi ve yurtdışından onlarca ödül alan yönetmen dostumuz Nesimi Yetik’in ilk uzun metraj filmi yakında vizyona giriyor! Altın Koza’da gösterilecek olan Toz Ruhu’nda, evlere temizliğe giden bir adamın arabeskçi olarak portresi anlatılıyor. Filmde, süper aktör Tansu Biçer’e, Nihal Koldaş, Settar Tanrıöğen, Aytaç Arman gibi sıkı oyuncular eşlik ediyor.

Toz Ruhu’nun teaser’ını şuradan izleyebilirsiniz: http://www.sinemalar.com/film/229262/toz-ruhu

Annem Sinema Öğreniyor’u ise hâlâ izlemediyseniz, işte link: http://www.youtube.com/watch?v=Sa_wttl9wWk

Print

—–
Öyle akıllıyım ki dünyanın sorunu nedir, biliyorum. Herkes savaşlarımız sırasında ve sonrasında ve dünyanın her yanında sürüp giden terör saldırılarında, “Nedir sorun?” diye soruyor.
Sorun, lise öğrencileri ve devlet başkanları dâhil hemen herkesin, neredeyse dört bin yıl önce yaşamış Babil Kralı Hamurabi’nin yasalarına boyun eğmesidir. Aynı yasaların yankısını Eski Ahit’te de görebilirsiniz.
“Göze göz; dişe diş.”
İzlediğiniz tüm kovboy ve gangster filmlerinin kahramanları da dâhil, Hamurabi Yasaları’na boyun eğerek yaşayan herkes için verilmiş kati emir, gerçek yahut hayali her türlü zararın intikamının alınması gereğidir.
Bombala gitsin, falan.
Hazreti İsa çarmıha gerildiğinde, “Affet onları, Baba; ne yaptıklarını bilmiyorlar,” demişti. Adama bak! Hamurabi Yasaları’na itaat eden gerçek bir erkek, “Al canlarını, Baba,” derdi, “tüm arkadaş ve akrabalarının da canını al ve ayrıca hepsine yavaş ve ıstırap dolu ölümler ver.”
Hazreti İsa’nın bize bıraktığı en büyük miras, mütevazı görüşüme göre, sadece on bir sözcükten ibarettir. Bu sözcükler, Hamurabi Yasaları zehrinin panzehiridir.
Nasıralı İsa bu on bir sözcüğü dua ederken kullanmamızı söylemiştir bize: “Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, Sen de bizim suçlarımızı bağışla.”
Bay-bay, Hamurabi Yasaları.
—–
Sigmund Freud, kadınların ne istediğini bilmediğini söylemişti. Bense öyle akıllıyım ki dünyanın derdinin Hamurabi Yasaları olduğunu bilmekle kalmıyor, kadınların ne istediklerini de biliyorum. Kadınlar konuşacak bir sürü kişi ister. Ne konuşacaklar peki? Ne olursa.
Erkekler bir sürü arkadaş ister. Bir de kimsenin kendilerine kızmamasını.
Karı-koca kavga ediyorsa kavganın para, seks yahut iktidardan kaynaklanır göründüğünü biliyorsunuzdur.
Ama birbirlerine bağırmalarının esas nedeni yalnızlıktır. Gerçekte dedikleri, “Sen yeterince kalabalık değilsin”dir.

—–

Chopin’in şöyle çizilmiş bir resmi var:

chopin-2010

Bir de şöyle bir ayağı çukurda bir fotoğrafı:

chopin2

Romantizmin ne olduğunu anlamak için bir de adamcağızın müziğine bakmak gerekiyor:

Yani: Resmi çizen sadece müziği dinlemiş; çünkü romantikler ahlaklıdır, ve insanın kendi ifade ettiği dışında bir gerçeği olduğunu kabul etmek istemezler.

dünyadan bütün intikamımı aldım
bu sabah çiçekleri suladım
işte benim marifetim bu.

önceki hayatımda sanıyorum bir kaplandım ben
şiir okuyan kaplan düşün, öyle bir şey ya da şarkı söyleyen
şehrin ortasında bir gün katledilmiştim, türüme aykırıydım
tencere kapağı kapatmışlardı cesedime, fokur fokur
ağaç gövdelerine tırmanmak huyum değildi, düşerim falan
ağaç gövdelerini incitmekten korktuğum da bir başka  gerçekti
kükremeyi öğrenmiştim, babam öldüğü zaman
babam ölürken bana kükremeyi öğretmişti
böyle de bilinir ve anlatılırdı aile hikâyemiz
kuşların dünyanın üstünde uçtuğunu sanan bir kaplan
onu düşün üç kez, önceki hayatımda sanıyorum
türk sanat müziği seven bir kaplandım ben.

sanıyorum önceki hayatımda yüksek tansiyondum ben
genç yaşta eşini kaybeden bir kadının mesela
her sıkıntıda yükseliyordum, havalara uçuyordum
öyle böyle değil, dil altından emilince düşüyordum
kalbi dayanmayan insanların değil,
kalbi olanların damarında akmaktı tek meziyetim
limon kolonyası ve mahalle hüznünü sorarsan
sana dakikada on örnekle anlatabilirdim
bunu lütfen anla kendin için değil, kendin için!
önlemim alınmadığı için sevdiğimi öldürdüm.

sanıyorum önceki hayatımda telgrafta stop’tım ben
geldiğimi bildirecektim dünyaya, nedense durdum
her şeyi kendime bakarak anlamanın kıyısındaydım
duruyordum. bir şeyi bekler gibi duranlar uyumazlar
soğanları pembeleşinceye kadar beklemeyi biliyordum
bulgurlar şişene kadar yeşillikleri doğruyordum kısır için
limonla aramızda anlatılmaz bir bağ vardı, sıçrayınca
duruyordum! acıyla da kısılıyordu gözler aşkla da yatakta
diyordum yeryüzünde ikisi denkse birbirine tam meydanda vurun
duruyordum! karnım karıncalanıyordu su içip içip
duruyordum! boğulduklarında zırıl zırıl, sevdiğim her şeyin sonunda
stop! sanıyorum önceki hayatımda da seviyordum ben.
sanıyorum önceki hayatımda pencerede  sinekliktim ben
ev sahibimi koruyordum, göğsümü gere gere geceleri
faşistliğim iyi niyet sahibi olmamla anılıyordu yazın filan
kuşları da engelliyordum bilmeden, uğur böceklerini de
en çok polenlere içim gidiyordu, sevişen çiçeklerin tozu
sevdiğini koruyanın masalını anlatırdım, olayım buydu
yavrum, o pencereler bir tek yabancı filmlerde dışarı açılır
sanıyorum önceki hayatımda ben-sineklik sana
içeri dönmenin tarihini bizzat anlatabilirdim.

sanıyorum önceki hayatımda, bunu nereden çıkardığımı bilirsin
çocukların erişemediği yerde saklanan ilaç kutusuydum
üstüme annem yazmıştı “karin ağrisi için” diye kırmızı kalemle
pardon ama ağrıyı ilk görüşte bilmek benim işimdi elbette
her dilde kullanım şeklim yazılıydı, yeter ki anla beni
ben kendimden kuşkulanmaktan geliyordum, hayatın varlığı
son derece ilgilendirirken beni, tez vakitte şifa diliyordum
mahkemeyi inandıracaktım, öyle güzel kandıracaktım ki seni
intihar süsü verene kadar inecektim midene
sanıyorum önceki hayatımda ben-şifa sana
istemeyenin iyileşemeyeceğini bizzat kanıtlayabilirdim.

sanıyorum önceki hayatımda ben, sevgilinle geldiğin sinemada
gördüğünde nefesini kesen, izlediğinde anlamayacağın
bir coming soon yazısıydım.

Efen’im demem o ki bu çok kalabalık içimle
kader çizgimin ortasında halay çekebilirim
havaya açtığım ateşle kendimi vurabilirim
en afili ağıtları yakabilirim, helvamı tahta kaşşşşıkla
bunları geçersek
bu hayatımda belki gerçekten
yaşayabilirim.

 

Birbirine yaklaşan iki ada
ve boğdukları deniz için,
üç kez bravo
giriş, gelişme, sonuç…

her şey kendi kalbine ilerler.

saksıdan yolunduğunda çiçek olmak kaybolmaz

bunu sana neden anlattım şimdi,

ben de bilmiyorum.

ömrünün buralarını iyi hatırlamak istiyorsan şimdi unut

teninde portakal kabukları yak, içine yayılsın

bastır bu kokuyu ve tümünü sevmek için şimdi bırak

sinekliğe çarpıyor sinek, girmiyor içeri, ama kuşlar da

buna kendini korumak diyorlar, buraya bir ağaç çiz hemen

artık kalkabiliriz.

patlıcan közlemekten ve yoğurt mayalamaktan geliyor olabilirdim

tozları almamaktan ya da kavanozu uzatmaktan sana, açılmayan

kırlent nedir bilmem ama onu yapmaktan filan ve daha nice evcil şeylerden

söz etmeye vakit kalmadı, vahşi hayvanlarını beslemekten kalbimizin

meyvelerin mevsimini karıştırıyorum, neden böyle bu çağ

buraya bir takvim yaprağı çiz hemen

artık koparabiliriz.

yıllarca eğitimini aldım annemden, ok fırlatmanın

bacaklarını kapatarak oturmanın tarihini anlatabilirim

çiçek açmazlığı, maya tutmazlığı

ilk çeyizinin özenle yazılmış bir yemek tarifi defteri oluşunu

herkesten özenle saklamak gerektiği sırrını sana açabilirim.

buraya bir davetiye çiz hemen, mutluyuz

artık evlenmiyoruz.

akşam olduğunda, güneşliği çekiyoruz, bu çok tuhaf tekrarlayalım

akşam olduğunda güneşliği çekiyoruz, kornişin sonunda

benim şiir yazdığım bir kâğıt duruyor, stop!

neremizden yaralıysak, oramızla tutunuyoruz ya hayata

birbirimize ellerimizi uzattığımızda ismimizi söylemenin anlamsızlığı

bunu buradan anlıyorum en çok.

buraya bir kalp çiz hemen, çok mühim

artık alışık değilim.

içimde kıpırdayan şeyin kıyısında otursaydın

tüm bunları anlayabilirdin

artık Oralı değilim.

aklımda  bir tek bu kaldı:
Ne kadar hızlı geçiyoruz üzerinden her şeyin
ne kadar yavaş geçiyorlar içimizden.

 

 

CHP Yalova milletvekili Muharrem İnce genel başkanlığa talip oldu, bildiğiniz gibi. Çok donanımlı olmamasına rağmen son derece hırslı bir politikacı, bu girişimin sinyallerini önceden de vermişti. Böyle bir çıkışta bulunmasının gerekçesi olarak da “Kılıçdaroğlu yapamadı, ben yaparım” şeklinde özetlenebilecek bir argümanı var. Bu konuda güvendiği özellikleri ise kavgacı, polemikçi ve biraz da bol keseden atıcı olmasından başka bir şey değil anladığım kadarıyla.

Burada alfa erkeği meselesine kısa bir dönüş yapmak istiyorum. İki önceki yazıda, yazıyı fazla uzatmama gayesiyle, potansiyel yanlış anlaşılmalara zemin hazırlamışım farkında olmadan. Hem ona biraz açıklık getirmek için, hem de oradaki mesele, bu yeni gelişmeyle son derece örtüştüğü için…

Güce ve güçlüye tapınma hamurumuzda var demiştim. Bunun nedeni, bir tartışılmaz lider ve ona itaat eden kitleden oluşan hiyerarşik organizasyonun son derece etkili bir yapı olmasıdır. Öyle ki, şimdiye kadar daha etkilisi keşfedilmiş değil. Herkesin yararına çalışmasını istediğimiz devlet, sendika ya da apartman yönetimi gibi örgütlenmelerde dahi, pratik nedenlerden ötürü, bir başkan seçip işleri onun yürütmesini bekliyoruz. O başkanın, temsil ettiği kitleye hesap vermek durumunda olması, ya da tekrar seçilmek için kitleyi ikna etmek zorunda olması, salt organizasyonun etkinliği açısından baktığımızda, aslında bir zaaftan başka bir şey değildir. Şartlar sertleştiğinde, örgütün etkinliği bir ölüm-kalım meselesi haline geldiğinde, sorgulanmayan lider, hesap veren lidere ağır basar. Daha doğrusu, liderini sorgulamayan, liderine tapınan örgüt; liderin konumunu tartışma konusu yapan örgüte ağır basar. O yüzden tapınılan büyük lider, başlıbaşına çekici bir şeydir, güzel bir kadının (ya da erkeğin), lezzetli bir yemeğin çekici oluşundan farksız bir şekilde.

Öte yandan, lider sorgulanamaz olduğunda, başlangıçta o pozisyonda olmasının gerekçesinden, yani herkesin ortak çıkarını temsil etme ilkesinden sapması an meselesidir. Aynı zamanda, sorgulanamaz konumunu sürdürebilmek için, kendisini sorgulamaya kalkanları imha etmeye yönelmesi de öyle. O yüzden modern demokrasiler, hem işlerin etkin bir şekilde yürümesini, hem de ortak çıkarların temsil edilebilmesini sağlamak için çok karmaşık yapılara yönelmişlerdir. Problem karmaşık olduğu için çözüm de karmaşıktır. Karmaşık olduğu için naziktir. Ama diğerinin çözmek için hiç uğraşmadığı meseleleri çözdüğü için vazgeçilmezdir.

Tayyip Erdoğan’ın kitlesinin önemli bir kısmının, temsil ettiği dünya görüşü veya partisinin ilkelerinden tamamen bağımsız olarak, sadece onun şahsına yönelik bir bağlılıkla davrandığı çok açık. Oysa liderin kendisinde, onun bu derece tapınılacak bir insan olmasını haklı çıkaracak özellikler yok. Ne çok zeki, ne de çok bilgili olduğu söylenebilir. Siyasete yeni bir bakış getirmişliği, yeni bir ideoloji kurmuşluğu da yok. Müzmin popülist sağcı politikanın yeni bir örneğini temsil ediyor sadece. Tek özelliği bir güç sembolü olması. Alfa erkeği yakıştırması bu yüzden.

Tabii ki bu durumun, Erdoğan’ın ve partisinin yıllardır iktidarda olmasının açıklaması olduğunu iddia etmiyorum. Çok daha karmaşık nedenleri vardır büyük ihtimal ve o konularda çok da ahkâm kesecek durumda değilim. Şu kadarını söyleyebiliriz sanırım; temel nedenlerden biri, çağımızın şartları bakımından, AKP’nin siyasi yelpazenin ortasını temsil etmesidir. Özellikle Kürt sorunu açısından belirgin bir pozisyon bu. Karşısında, toplamda sayıca aynı düzeyde, hatta çoğu zaman daha fazla da olsa, asla aynı çatı altında toplanamayacak bir muhalefet var. AKP ortada duruyor, muhalefet iki yanına dağılmış.

Muharrem İnce’nin şiddetle karşı çıktığı; cumhurbaşkanlığı seçimindeki çatı adayı projesi, aslında muhalefetin, bu orta pozisyona talip olmasıydı. Gösterdikleri aday, başka şartlar altında rahatlıkla AKP’nin adayı da olabilirdi, kimliği ve kişiliğiyle o tabana daha yakın biriydi. CHP’nin ve MHP’nin, toplumun üzerinde uzlaşabileceği aday olarak aklına gelen en iyi fikrin, ikisinden de daha çok AKP tabanına yakın birisi olması ilginç. Ama Türkiye’nin gerçeklerini kavramış olmaları açısından olumlu bir şey. Çünkü Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını, dolayısıyla iktidarın otoriterleşme eğilimini engellemek için daha iyi bir fikir yoktu. Eğer daha düzgün işletilebilseydi belki başarılı olabilirdi. Dini veya geleneksel pozisyonu gereği AKP kitlesinin içinde yer alan, ama Erdoğan’ın nobranlığından rahatsız olan bir kesim olduğunu varsaydılar ve onları kendi taraflarına çekmek istediler. Ama alfa erkeği dinamikleri baskın çıktı, proje işlemedi.

Muharrem İnce’nin ise daha iyi bir fikri var. O siyasi yelpazenin ortasındaki pozisyona değil, doğrudan alfa erkeği pozisyonuna talip. Siyasi görüşü belirsiz, ulusalcı gibi, ama tam da değil. Zaten o konulardan bahsetmekten de pek hoşlanmıyor, kendisinden bahsetmekten hoşlanıyor. Ben yaparım, diyor. Kendisinin umut vaat ettiğini söylüyor (bu lafı birinin kendisi için kullandığını da ilk kez duydum bu arada). Erdoğan’ın üslubunu aynen benimsiyor. Erdoğan’a aynı şekilde cevap vermek gerek, diyor. Her an kavga edecek gibi, sürekli sinirli, iddialı, hırslı. Partiyi tek başına iktidara taşıyacağına dair atıp tutuyor.

Ama gözden kaçırdığı bir şey var. İktidar yolundaki rakibine karşı her ne kadar yaş avantajı olsa da, rakibinin de 1,90’a yakın boyu var ve en son halı saha maçında da gösterdiği üzere, gücü kuvveti de gayet yerinde. Yani teke tekte onu her koşulda haşat eder. Bunu da dikkate almasında fayda var.

Böyle ciddi siyasi içerikli bir yazıyı böyle ebleh bir yorumla bağlamak da bir tuhaf oldu tabii, ama derdimin anlaşıldığını tahmin ediyorum. Siteyi de son zamanlarda fazla meşgul ettim. Şimdilik bu kadar… Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin dizlerinden öperim.