Shaftesbury’le Wardour’un köşesindeki restoranın kapısında oturmuş, masa için sıra bekliyorum. Kapıda çay içerken oturduğum çini tablalı küçük bir masayla iki iskemle var. Beresiyle kulaklarını kapatmış, matruş, iri kıyım bir adam gelip oturuyor karşıma. Kırmızı suratı İskoçu andırsa da epey ağır bir Rumeli aksanıyla konuşuyor:
— Ooo ağabey, merhaba! Nasılsın?
— Merhaba. Teşekkür ederim; sen nasılsın?
— Yalnız, sende temiz iş var be ağabey.
— Nasıl? Ne işi ya hu?
— Yaw, senin çocuklar a oradaki dükkanda parfüm satıyor ya.
— Parfüm mü? Hangi dükkanmış o?
— Yaw, daha bugün geldim ya senin dükkana!
— Belli ki karıştırıyorsun kardeşim. İstanbulluyum ben; burada yaşamıyorum, geziyorum.
— Geziyor musun? Kusura bakma ağabey. Adam aynı sen yaw!
— Oluyor öyle: Çok benzetirler beni. Sen nerelisin?
— Bulgarım ben, ağabey.
— Ne iş yapıyorsun burada?
— Çalışmıyorum.
— Çalışmıyor musun? Nasıl geçiniyorsun peki?
— Çalışsan ne, ağabey; geçinebiliyor musun sanki!
— Eee, ne yapıyorsun peki? Teker dönüyor mu?
— Dönüyor işte…
— Nasıl dönüyor ya hu?
— Kumarbazım ben, ağabey.
— Yapma ya hu! Ne oynuyorsun? Poker filan mı?
— O da var; hepsi var. Ama para rulette, ağabey!
— Geçinebiliyor musun peki?
— Çok şükür, ağabey.
— Senin teker hakikaten dönüyormuş be!
— Oluyor işte bir şeyler.

Garson kapıyı açıp “Hasan ağabey, masanız hazır” diyor. İsmimi hiç söylemediğim halde, her gittiğimde bana ısrarla Hasan diyor. Belli ki o da beni birine benzetiyor.

— Haydi selametle, kardeşim!
— Eyvallah, ağabey.

«Üniversite okumadın mı oğlum sen?»
«Okudum efendim.»
«Efendim mefendim deyip, iyi aile çocuğu ayağı yapma lan!» dedi, yüzünü buruşturarak, «Okusan kaydın olurdu bizde.»
«Fakir edebiyat mezunuyum.»
«Bırak lan fakir edebiyatını şimdi!» dedi,
«Okuduysan, niye bizde kaydın yok peki? Yeraltında mıydın lan yoksa mektepte?»
«Sayılır. Daha ziyade kütüphane ve arşivde çalışırdım.»
«Anlaşıldı! Demek teşkilatın arşivi sendeydi.»
«Okul yıllarıyla alakalı malumat geldi amirim» dedi içeri giren memur, «Hocaları da aynını söylemiş. Siyasetle alakası olmayan, çalışkan, dürüst bir gençti demişler.»
«Allah Allah! Çıldıracağım yahu!» dedi amir, masasına vurup ayağa kalkarken «Hiç mi bir iz olmaz? Hiç mi bir açığı bulunmaz bu herifin?»
«İş hayatını araştırıyoruz» dedi memur, ürkekçe, «Müsaadenizle…»

«Anlatsana oğlum efendice. Bu teşkilatla irtibatın ne senin?»
«İrtibât olacak efendim: “A” uzun.»
«Kes lan!»
«Kesme yok, efendim. Malum, “elifle” yazılıyor.»
«Nerede çalışıyordun lan sen?»
«(…) yayınevinde.»
« Anlaşıldı: Yayın sorumlususun yani…»
«Pek sorumluluk sayılmaz. Bizimki işin küçük bir parçası…»
«İşyerinin teşkilatla alakasını kuramıyoruz amirim» diyerek içeri girdi memur, «Tamamen akademik yayıncılık yapan bir şirket.»
«Lan, nasıl bir gizlilik bu be! Ne biçim bir tezgah kurmuşsunuz oğlum?»
«“Tezgah” değil “tezgâh” olmalıydı efendim: “A” ince. Memur Bey de ısrarla “alaka” diyor, bütün “a”ları aynı biçimde telaffuz ederek. O da “alâka” olmalı: İkinci “a” ince, üçüncüsü ise uzun okunuyor.»
«Lan, yeter lan! Kafamızı s…tin be! Mektep mi oğlum burası!»

«Adamı suç üstü, elinde boyayla, duvarın dibinde yakala… Ama ilaç niyetine, bir tane bile delil bulama sen! Olacak iş mi lan!»
«Boya işi de garip amirim» dedi, kafası karışık memur, «İki ayrı renk boya var: Kırmızı daha önce yazılmış. Zanlınınki siyah.»
«Niye iki renk yazıyorsun lan? Teşkilatın renkleri mi bunlar?»
«Efendim, biz mutâd mesaimizde, yani kağıt üzerinde çalışırken, metin siyahla yazıldığından, kırmızıyla yaparız işimizi. Duvardaki metin kırmızı olunca, siyahla çalışmak icab etti. Metnin içeriğiyle de müellif olarak zikredilmiş teşkilatla da alâkam yok efendim.»
«Bırak lan bu mektepli ağızlarını! Adam gibi konuşsana lan oğlum! Madem teşkilattan değilsin, niye yazıyorsun duvarları?»
«Yazmak ne kelime efendim. Muharrirlik ne gezer bizde. Musahhihlik bizimkisi.»
«Bak yahu! Oğlum doğru düzgün anlatsana!»
«Bakın, ne güzel buyurdunuz: “Doğru” ve “düzgün”. Gerçi herkes doğru yazsa biz nereden çıkaracağız nafakamızı. Efendim, bendeniz her gün aynı güzergâhı takiben giderim yazıhaneye. Yani her gün malum duvarın önünden geçerim. “Yönetende biz olacağız” ifadesini görünce, mesleki bir hassasiyetle, fakirde tashih etmek iştiyakı hasıl oldu. Ertesi gün bir kutu siyah boya alıp tam da “de”yi ayırırken memur arkadaşlar olay mahaline intikal etti. Sonrası malumunuz…»
«Çağırın bizim şu mektepli yeni çocuğu. Bir de ona anlatsın. Sonra da adliyeye sevk edin züppeyi!»
Memurla zanlı çıkarken seslendi amir, kurbanına acı vermenin yolunu bulmanın neşesiyle:
«Sakın ifadesini düzeltmesine izin vermeyin. Sizin yazdığınız gibi imzalasın ib…!»

[Bu eski metin kaybolmasın diye buraya iliştirildi]

Adını unutturan ırmağın kıyısındaki uzun sessizliği şair bozdu:

«Derin
taş zindanın
müebbed mahpusu
iki testi su
birkaç parça et
ve gardiyanın böldüğü karanlıklarda
o ilk ve son sözü anımsamakla
mükellef kıldı nefsini.

Gölgesiz bir saatte
aralandı
tepelerdeki kapak
ve ışık oldu1!
Gördü
piramidin büyücüsü
yanı başındaki hücrede
kaderini paylaşan jaguarın
vahşi derisine kazınmış
kırk hece
ve on dört kelimeyle mukayyet
muhkem
bir ayet.

Sular akıştı
o an
akışın gözünde
vahdet içinde
kesreti gördü
ya da tam tersini.

Ne kendine söyledi
ne de başka bir faniye
okudu.
Bir ben duydum
-bir önceki düşe uyandığımız
düşler labirentinde-
kara bir düşün sıkıntısıyla
sayıklarken
onu.»2

Bilge de sıkıntısını gizlemedi ama sözünün sonuna kadar, şairi dinledi: «Bu hikayeyi sana, şu meczub “yarasa”3 anlattı değil mi?» Şairin yanıtını beklemeden devam etti: «Evet, o olmalı. Potala ve Tikse’de de bu yalanı söylemiş ve onların gözlerini de bağlamayı becermiş. O adam burnunun ucunu dahi göremeyecek kadar şaşıdır,»4 dedi, gülerek. «“Birlik içinde çokluk” derken kastettiği ise bu şaşkın görüsünden başka bir şey değildir. Ve şaşı bakmak ancak aylakların işidir.»5
Sesinin rengini değiştirmek için kısa bir süre durakladı. Bu süre alaycılıktan şefkate geçmeye yetti: «Halini anlıyorum,» dedi. «Senin işin bu: Hayret! Yaratılanı izle [ki onlar gerçekten de Tanrının birer ayetidir] ve hayranlıkla anlat. Bize “şen olandan” ve “neşe”6nin kendisinden bahset! Ama seni tanımadığın bu tekinsiz bozkırda başıboş dolaştıran küfür7 atını tekmele, gitsin! Söylediğin yalandaki belagat, sana ancak cehennemde seçkinlik kazandırabilir. Ama unutma ki ateş yaktığı her şeyi sıradanlaştırır.»

Bilge daha pek çok şey söyledi. Eskilerin hikayelerini tekrar etti durdu. Ama geri kalanını ne şair hatırlayacak ne de ben. Bu unutuşa cehennem ve onun eşitleyici ateşinin korkusu mu neden oldu yoksa ırmak mı, hatırlamıyorum.

Fernandez, M. “El Tigre y El Brujo”. Otras Historias.


Mütercimin notu:
1. Et facta est lux.
2. Bu bölüm Borges’in La escritura de Dios (Tanrının Elyazısı) hikâyesinin manzum özteti gibidir. Bilgenin sözleri ise onun bir şerhi olarak okunabilir.
3. “Tzinacán” Tolteclerin dili olan Nahuatl’da “yarasa”nın karşılığıdır. La escritura de Dios‘da “Piramidin Büyücüsü”nün adı da budur.
4. Şaşı bakma Toltec büyücülerinin bilinen bir tekniğidir.
5. Mantık Al-Tayr, Ferideddin-i Attar.
6. Orijinal metinde Almanca olmaları, Hölderlin göndermesine işaret ediyor.
7. “Adını unutturan ırmak” (lethe) ve “küfür” (letheia) geçişi için de Hölderlin’in adı anılabilir. “Letheia”yı “gerçeğin üstünü örtmek” anlamında “küfür” olarak tercüme ettim.

[Bu eski tercüme kaybolup gitmesin diye buraya iliştirildi]

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Arsalarda top koşturmayı bıraktım

Çünkü büyük binalar diktiler yerine

Ağaç yapraklarından dolma yapmayı

Ağaçların kendisine vakfettim.

 

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Ben bir yas tuttum, teselli buldum

Kovboy şapkalarını orta yerinden vurdum

Sanırsın tabancadan anlarım

Durdum bir de kendime doğrulttum

Annem çok ağladı, sırf bu sebepten

Kendime kıymaktan kendimi alıkoydum.

 

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Kiminle uyudum, kiminle uyandım

Belki aşktan çok şey umdum

Sararma vaktim gelseydi sararırdım

Kalbim vaatlerden vaat sundu

yine de seni aldıramadım.

 

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Kendi rızamla uykuya dalamadım

Suyla yuttum hapları,

boğazımdan geçsin diye

Nefes almadan yutkundum.

Ellerimle ektim ne varsa şu tarlaya

Sıcakları bahane edip yine ben yaktım.

 

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Suladığım çiçekler içinde

Şaşılacak şey sanki bir ben kurudum.

Kurt postu çektim üstüme

Dedim kimseler yaklaşmasın

Bir avcı vurdu beni

Şanstan nasibimi

Tam da böyle aldım.

 

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu

Nasıl işse artık beni yerimden eden fırtına

Bir tek sana uğramadı

Buna gönül koymadım.

[Bu yazı İnsan ve Toplum dergisinin 6. cilt 1. sayısında yayımlanmıştır]

Giriş

Doğu ve Batı hakkında konuşmaya başlar başlamaz, hâkim akademik söylem bizden bir hususta hemen şahadet getirmemizi bekler: Allah sizi inandırsın ki Doğuya ve Batıya mutlak birer varoluş atfeden “özcü” bir yaklaşımdan uzağız ve Oryantalizm karşısında Oksidentalist bir tavır falan aldığımız da yok! Bu obligation à dire[1] akla antisemitik yemin tazelemeyi getiriyor: İsrail’in o azgın saldırganlığını en hafif bir eleştirinin dahi konusu yapmaya kalktığınızda, bir antisemit olmadığınızı yemin billah kanıtlamak zorundasınızdır. Art arda gelen bu çağrışım aslında ilgisiz iki meselenin ironik benzerliğinden öte bir anlam da taşıyor: Neo-kolonyalistler kendilerine yeni düşman olarak İslam’ı seçip, her türlü kötülüğün isminin önüne onun ismini ekledikçe, İsrail, Filistin üzerindeki katliamlarını rahatlıkla sürdürebiliyor. Said’in Haberlerin Ağında İslam’da belagatle izah ettiği gibi, Batı ve Amerikan medyasında “İslam”, “fundamentalizm” ve “terör” kavramları yan yana ve hatta birbirinin eşdeğeri olarak kullanıldıkça, “haklı İsrail” imgesi giderek güçleniyor.

Bu aşırı hızlı giriş, bize hem üstüne konuşacağımız meselelerin güncel arka planını veriyor hem de —bir iki eksikle de olsa— yazının çerçevesini çiziyor. Girişten de anlaşıldığı üzere, bu yazı neo-kolonyalizm, Edward Said, oryantalizm, oto-oryantalizm ve İslam gibi kavramların etrafında dolaşacak. Aslında yukarıdaki paragrafa, bir yolunu bulup Ibn Warraq adını da sıkıştırabilseydik, çerçeve eksiksiz çizilmiş olurdu. Ya da kitabının adını ansaydık; zira kendisinin eleştirimizde mühim bir yer teşkil edecek olan Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi (2003) başlıklı makalesindeki görüşlerini genişleterek yazdığı kitabının adını anmak bile, ne ile karşı karşıya olduğumuzu özetlemeye yetiyor: Defending the West: A Critique of Edward Said’s Orientalism (2007).

Ibn Warraq

Bugün Batıda, ülkesinden kaçmak zorunda kalmış ya da sürülmüş onlarca muhalif doğulu aydın yaşasa da, inşa etmeye çalıştığı beceriksiz külliyatı, şedit üslubu ve bilhassa Said’i eleştirmeye çalıştığı mezkûr makalesiyle, Ibn Warraq dikkatimizi çekmeyi başararak, tarif etmeye çalışacağımız “self-kolonizasyon” kavramının şahsında tecessüm ettiği kişi olarak temayüz ediveriyor.

1946’da Hindistan’da Müslüman bir ailenin üyesi olarak doğan Ibn Warraq[2], Pakistan kurulduğunda ailesiyle birlikte oraya göç eder. Daha sonra eğitimi için Britanya’ya gider. Edinburgh Üniversitesi’nde felsefe ve Arapça eğitimi alır. Bir süre Londra’da ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra, Fransa’ya giderek bir Hint restoranı açar. Salman Rushdie olayı meydana gelene kadar bir seyahat acentesinde çalışır. Bu olay vesilesiyle, Amerikan Free Inquiry dergisinde “Why I am not a Muslim”[3] başlığında yazmaya başlar. Kuran ve Hazreti Muhammed’e yönelik hücumlar içeren birçok çalışma yayımlar. 2006 yılında (en ünlüsü Salman Rushdie olan) on bir imzacıyla birlikte, Hazreti Muhammed karikatürlerine karşı İslam dünyasından yükselen protestolara cevaben “Together facing the new totalitarianism” başlıklı manifestoyu yayımlar. 2007’de ise Defending the West: A Critique of Edward Said’s Orientalism adlı kitabı yayımlanır. Institute for the Secularisation of Islamic Society’nin kurucusu olan Ibn Warraq, 2007’de St. Petersburg’da düzenlenen Seküler İslam Zirvesine katılarak, kendilerine İslam reformcuları adını veren, Müslüman ülkelerden göç etmek durumunda kalmış bir grup göçmenle birlikte, şeriat hukukunu, mahkemelerini, ruhban sınıfını ve lafz-ı küfür ve irtidata uygulanan cezaları reddettiklerini açıklayan St. Petersburg Deklarasyonunu yayımlar. Yazılarına elan The Wall Street Journal ve The Guardian’da rastlanabilen Ibn Warraq, çeşitli vesilelerle Batı dünyasının önemli devlet adamlarına hitap etmektedir.

Kavramsal Yaklaşım

Tenzih

Önümüzde muazzam bir post-kolonyal eleştiri külliyatı olduğu halde, self-kolonizasyon kavramını yeniden tanımlamak zorunda oluşumuz, onun yeni ve benzersiz karakterinden kaynaklanmaktadır. Self-kolonyalizmi tanımlamadan önce onu tanıdık kavramlardan tenzih etmeye çalışalım. Self-kolonyalizm neo-kolonyalizmle aynı şey değildir. Çünkü onun öznesi kolonyal güçler değil, bizzat sömürge aydınıdır. Self-kolonizasyon neo-kolonyalizmin bir bileşeni olsa da, onun ideolojisi kolonyal dönemden tanıdığımız, “sömürgecinin hizmetindeki sömürge aydını”nın ideolojisinden farklıdır. O artık, Cemil Meriç’in beliğ ifadesiyle, “sudaki aksinden tiksinen narsist” olmayı çoktan geride bırakmıştır. Sömürge aydınının o eski bakışında, Batılıya benzemeyişinin yarattığı öz-aşağılama duygusunun yanı sıra, ısrarla bu hale müstahak olmadığını yineleyen narsistik bir iç ses de vardı. Oto-oryantalizm olarak isimlendirebileceğimiz bu bakış, sömürgecilerin tüm vahşetine payanda olmasına rağmen, çocuksu bir naiflik de taşıyordu. Bizde “Bihruz Bey”le, ama daha derinlikli bir tahlille Dostoyevski’nin “Yeraltı adamı”yla temsil edilen bu karakter, çocuksu bir milliyetçiliğe sahipti. Tanzimat aydınında görülen, din değiştirmeyi bile teklif etmekten kaçınmayan bu çocuksuluk, “milletinin bu zillete layık olmadığına”, bir an önce bu halden kurtularak “medeni dünyada hak ettiği yeri” alması gerektiğine dair içten bir inançtan kaynaklanıyordu. Oto-oryantalist, kendisini Batılının gözünden seyrederek tiksinse de, Batılıya benzeyerek bu halden kurtulabileceğini düşünür. Oysa self-kolonyalist toplumuna dinini değiştirmeyi ya da reforme etmeyi önermez; onu tahrip etmeye ve yok etmeye çalışır. Ibn Warraq’ın kurucusu olduğu enstitü her ne kadar kendisini İslam toplumunun sekülarizasyonuyla görevli kılsa da, Ibn Warraq sekülarist bir İslam yorumunun peşinde değildir. İslam, dünyevi iddialarından arındırılıp “ılımlı” bir hale getirilse de, hatta Müslümanlar topyekûn İslam’ı terk edip Ibn Warraq gibi agnostik[4] olsalar da yetmez. Ona göre şiddetin, terörün, ırkçılığın, anti-semitizmin, dogmatizmin ve anti-demokrasinin kaynağı olan İslam yok edilmelidir. Why am I not a Muslim’e Ibn Warraq, E. Renan’dan bir alıntıyla başlar: “Müslümanlara verilebilecek en iyi hizmet, onları dinlerinden kurtarmaktır.” (1995)

Ibn Warraq Müslüman toplumlarda teşhis edilebilecek sorunları tarihsellikten kopararak özcülük yapar. Bu halin İslamın bir yorumundan ya da Müslüman toplumların tarihin bir anındaki koşullarından değil, bizzat İslamın kendisinden kaynaklandığını savunur. Böylelikle Müslümanlara kendilerini değiştirebilme, kendi kendilerini reforme etme fırsatını da tanımaz. Yere göğe sığdıramadığı Reform’a paralel bir sola scriptura’ya da imkân vermez. Bir söyleşisinde şöyle diyor:

Elbette ılımlı, toleranslı Müslümanlar da var. En toleranslı olanlar, daha az eğitimli olup, zor Arap lisanını okuyamadıkları için Kuran’da ne yazdığını tam olarak bilemeyenler. Eğitimli olanlar, ya da hiç olmazsa Kuran’ı okuyabilecek durumda olanlar daha toleranssızlar. Çünkü onlar Kuran’ı sözcüğü sözcüğüne algılıyorlar. (Warraq, 2007)

Self-kolonizasyon kavramının kullanıldığı bir çalışmayı, kavramdan bizim ne anladığımızı sarahate kavuşturması bakımından alıntılayalım:

Masaki kolonyal dönem Japonunu “Batılı gözlükleriyle” körleşmiş ve aldanmış olarak tarif eder. Komori Yōichi ise onların “self-kolonizasyon”ları hakkında bilinçsiz olduklarını iddia etmek için, Freudyen kavramlar olan “bilinçdışı” ve “bastırma”yı kullanır. Post-kolonyal adlı kitabında, Japonya’nın aydınlanmasını ve medenileşmesini bir self-kolonizasyon süreci olarak tanımlar: Japonya kolonizasyon kaderinden kurtulmak ve Batılı milletler tarafından “barbar” ve medenileşmemiş olarak görülmekten kaçmak için, kendini tehditkâr bir ötekinin (Batılı güçler) imgesinde yeniden yaratmıştır. Daha sonra, bu self-kolonizasyonu “bilinçdışı”na bastırarak, onları kolonize etmenin bir bahanesi olarak, Japonya kendi komşularına yönelen içselleştirilmiş bir Batılı bakışı benimsemiştir. Sürekli, sınırlarının dışında yeni “barbarlar” keşfederek Japonya, kendisinin “medenileşmiş” dünyanın bir üyesi olduğunu teyit etmiştir. (Tierney, 2005)

Burada self-kolonizasyon olarak adlandırılan şeye biz yukarıda oto-oryantalizm dedik. Bunun bir benzerine bizde, kendisini Batının gözüyle yeterince aşağılayıp “beyazladıktan” sonra, Kürtlerin ya da Arapların “barbarlık”larını keşfeden Türk’te görürüz. Ya da Hint faşistlerini Müslümanlara karşı katliamda cesaretlendiren Naipaul’da. Nobel ödüllü bu oto-oryantalist yazar, sonunda Hindulardaki medeniyeti keşfetmiştir. Ah bir de şu barbar Müslümanlar olmasa!

Teşbih

Self-kolonyalizm söylem olarak oto-oryantalizme değil, modası geçmiş bir oryantalizme yakındır. Ibn Warraq, Why I am not a Muslim’de onun eskimiş, post-kolonyal eleştiriyle geri döndürülemez biçimde tarihin çöp sepetine gönderilmiş argümanlarını cehaletle tekrar eder. On dokuzuncu yüzyıl ve öncesinde Batıda görülen İslam eleştirilerini ya aynen aktarır ya da acemice yeniden üretir. Önce İslam’ın özgün bir öğretisi olmadığını ispat etmeye çalışır. Sonra İslamın kaynaklarının ne kadar çürük ya da şüpheli olduğunu göstermeye: Hadis ve sünnetin güvenilmez kaynaklar olduğunu açıkladıktan sonra, sıra Hazreti Muhammed’in tarihsel bir kişilik olarak var olmadığının ispatına gelir. Kuran da bu “âlimane” saldırıdan payını alır: Anlatıbilim hiç icat edilmemiş gibi davranarak, Kuran’da konuşan ses ve Allah’ın ayrılığından hareketle, Kuran’ın Allah’ın sözü olmadığını ispat ediverir Ibn Warraq. Aslında sıralama değişmez; hemen sonra Kuran’ın kitap haline getirilişindeki “çelişkiler” listelenir. Sonra da sıra, tahmin edileceği üzere, eklenen ve çıkartılan ayetlere gelir. Ortaçağ Hıristiyan kültürünün ve Rönesans’ın Müslümanlara bir borcu olmadığını, İslam’ın Helenizm ve Batı arasında sadece bir aracı olduğunu ispatlamak üzere tekrar Renan’ı yardıma çağırır Ibn Warraq.

Self-kolonyalistler sömürgecilerle olan ilişkilerinde de oryantalistlere benzer. Aynı onlar gibi, sömürgecilerle organik ilişkiler kurmaktan çekinmezler. Ibn Warraq ve arkadaşlarının Batılı devlet adamları nezdindeki itibarını ve el üstünde tutuluşlarını bir tarafa bırakıp bir tek olguyu ele almakla dahi bu organik ilişki gözler önüne serilebilir. Yukarıda bahsettiğimiz St. Petersburg Deklarasyonunun yayımlandığı Seküler İslam Zirvesine ev sahipliği yapan kuruluşa kabaca bir göz attığımızda, bu kuruluşun İslam’ın sekülarizasyonuyla nasıl bir ilgisi olduğu anlaşılamıyor. Daha doğrusu, asıl niyetlerinin ne olduğu açıkça anlaşılıyor. Bir komplo teorisyeni ya da amatör bir casus olmaya gerek kalmadan, zirveye ev sahipliği yapan The Intelligence Summit’in web sitesine şöyle bir göz atmakla, bu kuruluşun kurucularının ve yöneticilerinin büyük bir kısmının Amerikan ordusu ve istihbaratından emekli “sivil”lerden oluştuğunu anlıyoruz; Amerika dışından gelenlerin ise MOSSAD ya da İngiliz istihbaratından emekliye ayrılmış “sivil”ler olduğunu.

Tahlil

Self-kolonyalizmi temsilen ele aldığımız Ibn Warraq’ın eserine hâkim olan birkaç hususu sergileyerek onu tahlil etmeye çalışalım. Bunu yaparken Ibn Warraq’ın Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi başlıklı makalesi bize yardımcı olacak. Ibn Warraq’ta ilk göze çarpan şey o şedit polemikçi üslubuna rağmen gizleyemediği entelektüel kofluktur. Ele aldığı hiçbir meselede, lisede felsefe ya da sosyoloji okumuş bir gençten daha üstün bir entelektüel performans gösteremez. Son birkaç yüzyıl boyunca akademiyi ve entelijansiyayı meşgul eden düşünürlerin üstünü tek kalemde çizmekten çekinmez: “Bütün insan etkinliklerini sırasıyla para, cinsellik ve iktidara indirgeyen indirgemeci Marksçılar, Freudcular ve emperyalizm karşıtları, çıkardan bağımsız zihinsel sorgulama kavramını, bilgi için bilginin ardına düşmeyi anlamakta güçlük çekerler.” (Ibn Warraq, 2003) Bu yaman eleştirilerinden Foucault da payını alır: “Said, bu ‘hercai’ karışıma Foucault’yu ekler; Fransız guru, Şarkiyatçı araştırmaların, ‘söylem’ adını verdiği ideolojik çerçeve içinde gerçekleştiğine inandırmıştır Said’i.” (Ibn Warraq, 2003) Hem üsluba hem de içeriğe hâkim olan bu cesaret ancak cehaletten kaynaklanır. Bu öyle bir cehalettir ki düştüğü durumun farkına varmaktan bile aciz kılar onu. Başka hiçbir referansa ihtiyaç duymadan, sadece kendi metni üzerinden dahi değerlendirildiğinde haksız olduğunu anlamamakla kalmaz, bir de Said’i tarihi çarpıtmakla suçlar:

Fransız ve İngiliz Şarkiyatçılarının emperyalistlere bir biçimde zemin hazırladıklarını öne sürmek, tarihi ciddi biçimde çarpıtmak demektir. Fransa’da ilk Arapça kürsüsü 1538’de Collège de France’da kurulmuştur, buna karşılık bir Arap ülkesine yönelik ilk Fransız girişimi 1798 yılında Napolyon’unkidir. İngiltere’de, ilk Arapça kürsüsü 1633’te Cambridge’de kurulmuştur, buna karşılık bir Arap ülkesine ilk İngiliz saldırısı on dokuzuncu yüzyıla kadar gerçekleşmemiştir. (Ibn Warraq, 2003)

Bir ortaokul öğrencisinin dahi rahatlıkla tespit edebileceği kadar açıklıkla kendi tezinin aksine argüman ürettiğinin farkına bile varmaz ve safça şu soruyu ekler: “Şarkiyatçılarla Emperyalistler arasındaki suç ortaklığı nerededir burada?” Ibn Warraq muarızının seviyesi ortaokulu aştığında anlaşılmazlıktan şikâyet eder, zamanımızın modasına uyarak, her anlamadığı şeye aynı yaftayı vuranların yolunu izleyerek, onu post-modernlikle yaftalar: “Yazımda göstereceğim üzere, Said’in nüfuz edilmesi güç, ‘temsili söylem evreni,’ ‘Şarkiyatçı söylem’ gibi postmodern terimlerle bezeli düzyazısında birbiriyle çelişen çeşitli tezler ve çoğu zaman sıradan bir gözlem içeren gösterişli bir dil –tüm kastettiği ‘kitabi’ ya da ‘kitabilik’ iken, ‘metinsel tutum’dan söz ettiğinde olduğu gibi– söz konusu.” (Ibn Warraq, 2003)

Ibn Warraq’ın eserlerindeki eklektizm, faaliyetlerine de damgasını vurur. Onun ne için çabaladığı, kendi söylemine bakarak anlaşılamaz. İslam’ın sekülerleşmesi için mi çabalıyorsunuz? O halde argümanlarınız hukukun ve idarenin sekülarizasyonu, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, kadın hakları ve evrensel insan hakları olmaz mı? Müslümanları İslam’ın sahte bir din olduğuna, peygamberinin hiç yaşamadığına, bütün kaynaklarının güvenilemez olduğuna iman ettirerek mi sekülerizasyona ikna edeceksiniz?

Ibn Warraq, bihakkın övemediği Batılı eleştirel düşünce yönteminden de yoksundur:

Batı uygarlığını baştan sona kuşatan altın çizgi rasyonalizmdir. Aristoteles’in belirttiği gibi, insan doğası gerçeği bilme çabası içindedir. Bu bilme çabası bilimi ortaya çıkarır; bilim, aklın uygulamaya geçirilmesinden başka bir şey değildir. Zihinsel sorgulayıcılık Batı uygarlığının ayırt edici özelliklerinden biridir. (Ibn Warraq, 2003)

Yirmi birinci yüzyılda bunları yazabilen bir insanın akıldan, bilimden ve “zihinsel sorgulayıcılık”tan ne anladığı meçhuldür. Birilerinin Ibn Warraq’a bu fikirlerin üstünden yüz yıllar geçtiğini, o beğendiği sorgulayıcılık sayesinde, bu felsefeye giriş seviyesinin aşıldığını, Batılı bilim insanlarının, bu eleştirel tutum sayesinde, muazzam bir post-kolonyal eleştiri literatürü inşa ettiğini hatırlatması gerekiyor.

Aslında Ibn Warraq’taki bu üç kusur, yani entelektüel kofluk, eklektizm ve eleştirellikten yoksunluk, bir pozisyonun mecburen savunulmasından kaynaklanıyor: Batının mutlak olarak doğruyu, evrensel ve zamanlar üstü olarak doğruyu temsil ettiğine dair sarsılmaz bir inanç. “…Said’in Batı emperyalizmine, onun sözde kötülüklerine ilişkin duygusal dili…” derken, nasıl da cansiperane aklıyor emperyalizmi! Batı emperyalizminin kötülükleri mi? Zinhar, sözde kötülükleri! Şarkiyatçılık’ta “Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında gizli diplomasi, Yakınşark’ı önce etki alanlarına, ardından da mandalara (ya da işgal edilmiş topraklara) bölmekte kararlıydı.” diyen Said’e (1978) karşı, Batı emperyalizminin masumluğunu ispatlamak üzere, akıl dışı iddialarda bulunmaktan kaçınmaz: “Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi isteğiyle girdabın içine dalması, doğrudan topraklarını genişletmeye ve itibar kazanmaya yönelik emperyalist Osmanlı politikasını yansıtıyordu daha çok.” (Ibn Warraq, 2003) Batının mutlak doğruluğuna iman etmek, onunla duygusal bir bağ kurmasına da yol açmış Ibn Warraq’ın: Zavallı Fransızların Mısır’da “onur kırıcı bir biçimde saf dışı edilmeleri” (Ibn Warraq, 2003) bile yüreğine dert olmuş! Nasıl olur da saf dışı edilirler, hem de “Mısır bütün modernliğini Napolyon’a borçlu[yken]”. (Ibn Warraq, 2003)

Bu katı pozisyonun savunulması adına, kavgada her yol mubahtır. Ibn Warraq muarızına ahlaksızca saldırır: “Pek moda olan cinsellik merkezli bir ruhsal çözümlemeye kalkışacak olsam, şunu sormaktan alamazdım kendimi: ‘Said hangi cinsel kaygı özürünü gizlemeye çalışıyor? Kahire’deki İngilizce hazırlık okulunda ne yaptılar acaba Said’e?’” (Ibn Warraq, 2003) Başından beri işaret ettiğimiz ortaokul zekâ seviyesine ve bir ergenin espri anlayışına uygun bu ahlaksızlığı, bu kısa makalede iki kez yineler Ibn Warraq: “Sahi acaba ne yaptılar Said’e hazırlık okulunda?” (Ibn Warraq, 2003) Ibn Warraq’ın ahlaksız hücumundan sadece Said değil, onun övgüsüne mazhar olan Massignon da payını alır. Ibn Warraq sözde ahlakçılık yaparak, onu da mahkûm ettiğini düşünür: “Son olarak, Massignon, Said’in düşündüğü gibi Hristiyan tinselliğinin kusursuz bir örneği olmaktan uzaktı, çünkü Massignon’un Doğudaki ilgi alanlarından biri, şehir şehir dolaşıp erkek fahişeler aramaktı: ‘Çöküş içindeki Batı’da yapmaya cesaret edemediği bir şey!” (Ibn Warraq, 2003) Böyle bir zihinden bilimsel ahlak beklemek de beyhude bir uğraştır. Culture and Imperialism’de Jane Austen’nın Mansfield Park’ına karşı işlediği “günah”ı, hemen bir yıl sonra Representations of the Intellectual: The 1993 Reith lectures’da çıkaran Said’i mahcup edebilmek uğruna, Ibn Warraq 2007 yılında “Jane Austen and Slavery” başlıklı bir makale yazar.

Tarif

Meriç’in “sudaki aksinden tiksinen narsist” tanımında zorunlu olarak içerilen “bakış” ile Tierney’in “Batılının içselleştirilmiş bakışı” ve “Batılı gözlük” ifadelerindeki “bakış”, kastımızın hemen hemen aynı olduğunu gösteriyor. Hazır, şu güzel “bakış”, “göz” ve “gözlük” metaforlarını hatırlamışken, bizim self-kolonizasyon dediğimiz şeyi bu metaforlarla, bir cümleyle tarif etmeye çalışalım: Self-kolonyalist, oto-oryantalist gibi Batılı bir gözlükle kendi toplumuna gözlerini dikmez; aksine kendi toplumunun Batılı bir gözle bakıldığında oluşturulabilecek en aşırı ve kabul edilemez imgesini gösterebilen bir gözlük imal ederek, bunu Batılıların gözüne takmaya çalışır.

Sonuç

Self-kolonyalistlerin maluliyetlerini teşkil eden entelektüel kofluk, eklektizm ve eleştirel düşünceye uzaklık gibi kusurlar, giderilebilir olmaktan uzaktır. O yüzden, eleştirilerimiz sayesinde kendilerini yeniden üretebilmesinden korkmadan, onları rahatlıkla eleştirebiliyoruz. Çünkü bu kusurları giderilebilseydi, Doğunun karşısında “mutlak doğru” olan Batının yanında yer almaları, Doğu ve Batıyı böylesi özcü bir mutlaklıkla ayırmaları, kısaca olduğu şey olarak kalmaları mümkün olmayacaktı. Eğer bir nebze olsun eleştirel bakıştan nasiplenebilselerdi, tüm bir post-kolonyal literatürü görmezden gelemeyecek ve bu cahil cesaretiyle Said’e saldıramayacaklardı. Ibn Warraq, Said’e saldırmasının nedenini makalenin başında pek güzel açıklıyor:

Araplarla Müslümanlar açısından özeleştiriyi ve özellikle Batıda İslam’ın eleştirilmesini son derece zorlaştıran şey, Edward Said’in Şarkiyatçılık’ının bütünüyle olumsuz etkisidir. Bu yapıt bütün bir Arap kuşağına kendine acıma sanatını –‘kötü emperyalistler, ırkçılar ve Siyonistler olmasa, gene olağanüstü bir durumda olurduk’– öğretmiş; 1980’li yılların İslamcı köktendinci kuşağını yüreklendirmiş; İslam’a yönelik her tür eleştiriyi sessizliğe mahkûm etmiş, hatta bulgularıyla İslami duyarlıkları incitebileceklerinden korkan ve ‘Şarkiyatçı’lıkla yaftalanma riskini göze alamayan seçkin İslam bilginlerinin araştırmalarını durma noktasına getirmiştir. Şarkiyatçılık’ın saldırgan tonunu ‘entelektüel terörizm’ olarak adlandırıyorum, çünkü bu ton insanları, ussal savlar ya da tarihsel çözümleme yoluyla değil, ahlaki bir zirveden ırkçılık, emperyalizm, Avrupamerkezcilik suçlamaları serperek ikna etmeye çalışır; Said’le görüş ayrılığı içindeki herhangi bir kişi pek çok hakarete maruz kalır. (Ibn Warraq, 2003)

Görüldüğü üzere Said’in eseri self-kolonyalistlerin önünde aşılmaz bir dağ misali dikiliyor. Ibn Warraq ise efendilerine sesleniyor: Doğuya ve bilhassa Müslümanlara karşı emperyalist politikalarınızı uygularken, şu Said “belası” yüzünden, bir süredir ideolojik destekten yoksun kaldınız. Âlimleriniz bilimsel çalışma adı altında, eskisi gibi lojistik destek üretmekten çekinir oldu. Hatta sizlerden bazıları, onların da bir medeniyete sahip olabileceğini falan düşünmeye başladı. Korkmayın! Bendeniz bu —dağı aşmakta olmasa bile— dağın etrafından dolanmada, bir “yerli” olarak size kılavuzluk, hatta öncülük yapacağım. Beni takip edin!

Muhtemelen Ibn Warraq, Hristiyan bir kökenden gelen sekülarist bilim insanı kisvesindeki “İslamcı terörist” Edward Said’i böylelikle alt ettikten sonra, hempası Richard Dawkins’in başına musallat olan bir belayı defetmeye çalışacaktır: Marksist eleştirmen kisvesinde dolaşan ünlü İslam âlimi el-Terry bin Eagleton!

Kaynakça
Barthes, R. (1989). Leçon. Paris: Seuil.
Said, E. (1993). Culture and Imperialism. New York: Knopf.
Said, E. (1995). Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı. İstanbul: Ayrıntı.
Said, E. (2000). Haberlerin Ağında İslam. İstanbul: Babil.
Said, E. (1978). Orientalism. New York: Pantheon Books.
Said, E. (1994). Representations of the intellectual: The 1993 Reith lectures. New York: Pantheon Books.
Tierney, R. (2005). The Colonial Eyeglasses of Nakajima Atsushi. Japan Review, 17, 149-196.
Warraq, I. (2007). Defending the West: A Critique of Edward Said’s Orientalism. Amherst, New York: Prometheus Books.
Warraq, I. (2007, Temmuz). Jane Austen and Slavery. New English Review: http://www.newenglishreview.org/ Ibn_Warraq/Jane_Austen_and_Slavery adresinden 6 Şubat 2010 tarihinde edinilmiştir.
Warraq, I. (2007, 10 Kasım). Kuran eleştirisine tepkiler abartılı (mı?) [Mülakat D. Schönlebe tarafından]. Qantara. de: http://tr.qantara.de/webcom/show_article.php/_c-674/_nr-117/i.html adresinden 6 Şubat 2010 tarihinde edinilmiştir.
Warraq, I. (2003). Said ve Saidciler ya da Üçüncü Dünya Entelektüel Terörizmi. Cogito, 37, 289. Warraq, I. (1995). Why I Am Not a Muslim. Amherst, New York: Prometheus Books.

[1] «Le fascisme, ce n’est pas d’empêcher de dire, c’est d’obliger à dire.» (Barthes)
[2] Kimilerince Mutezile’den ayrılarak Dehriye olarak tabir edilen materyalist ekolü kurduğu iddia edilen İbn Ravedeni’nin hocası Ebû İsa el-Varrak’tan mülhem, “Kağıtçının oğlu” anlamındaki ismi müsteardır.
[3] Aynı başlıkla bir de kitap yayımlamıştır. Bkz. Warraq
[4] Ibn Warraq kendisini bazen agnostik, bazen ateist bazen ise seküler hümanist olarak tanımlıyor.

Yok Öyle Kararlı Şeyler’i internette “Nefret Söylemi” adlı şarkılarının akustik kaydıyla tanımıştım. Hem şarkıya hem de söyleniş biçimine bayılmıştım. Sonra 2013’te ilk albümleri geldi. “Bir Sherlock Değilsin”, “34” ve “Domates” gibi şarkılarını herkes gibi ben de çok sevdim. Defalarca dinlemekten bıkmadım. Müzikler harika, performanslar şahaneydi. Sözlerse duygu, fikir ve mizah içeriyordu. Daha sonra “Ah Lunapark” ve “Ağustos Gökleri” gibi ekstra şarkıları da kalbimizi fethetti. Yok Öyle Kararlı Şeyler (Yökş) grubunun ikinci albümü “Beklenen” geçtiğimiz ay çıktı. Grubun solisti Erdem Topsakal’la Afili Filintalar’a özel bir söyleşi yaptık.

Beklenen ikinci albümünüz “Beklenen”in eski deyimle A yüzü, yani ilk 5’i tam bir Yökş şarkısı dedirtiyor. Sonraki 5 şarkı biraz daha değişik sulara girmiş. Çok iyi de olmuş. İkinci albümdeki şarkı seçimlerinde nasıl bir motivasyonla hareket ettiniz?

İşin aslı şarkı seçimlerinde biraz daha temkinli ve titiz davranmaya çalıştık. Her ortaya çıkan, melodisi ve cümlesi olan şey iyi bir şarkı olmayabiliyor maalesef. Şarkının anlamına baktığımız zaman; tonlama değişiklikleriyle çeşitli duygular uyandıran uyumlu, ezgili insan sesleri dizisi demek olduğunu görürüz. Biz de tesiri daha uzun sürecek, ezgisi ve anlamı daha güçlü olan şarkılara yer vermek istedik bu albümde. Yeni sulara yelken açmak için de yönümüzü çevirdik.

İlk video klip “Kalabalıklar” şarkısına çekildi. Söylemeden geçemeyeceğim, şarkıyı evde eşimle birlikte defalarca dinledikten sonra “Beni sevmiyor alabalıklar” şeklinde talihsiz bir balıkçı yorumuyla eşlik etmeye başladım. Klibe dönecek olursak, ilginç, yenilikçi, aslında oldukça sade ama sonuna kadar izleten bir klip olmuş. Hikâyesi nedir?

Yanlış anlaşılmış şarkı sözleri konusunda yaratıcı bir milletiz vesselam. Biz de kendi aramızda Alabalık’lı ve Okan Yalabık’lı kelime esprileri döndürüyoruz, yalnız değilsin!

Klip için genç ve ufku açık bir ekiple çalıştık. Yönetmenimiz Sinan Kut, yapımcımız da Sedef Yılmaer’di. Oyuncumuz Nihan Aşıcı da klibin enerji ve estetiğini bir hayli arttırdı, buradan tekrar teşekkürlerimi iletmiş olayım ekibimize.

Şarkının görsel dünyasını tasarlarken birey ve kalabalık hakkında imgeler yaratıp, ana karakteri bu imgesel dünyaların içinden kararlılıkla ilerletmekti nihai amaç. Aile, iş hayatı, arkadaş çevresi, toplum gibi kişinin kalabalık içinde var olmak ile kendi olabilmek arasında mücadele ettiği bir çatışma halini yansıtmaya çalıştık. Klip için bu imgelerin arasından geçen uzun bir yol tasarlandı ve o yolda durmadan yürüyen ana karakterin akışı filme alındı. Çekim tek seferde, normalin 4 katı hızda, kesintisiz bir şekilde tek plan gerçekleştirildi. Sonradan yavaşlatılarak şarkıya denklik sağlandı. Tabi her şeyin doğru yansıması için defalarca provası alındı. Çekimler yorucu ve umduğumuzdan daha zorluydu fakat nihayetinde ortaya kafamızdaki gibi sade ve şarkıyla uyumlu bir video klip çıktı.

 

Şahsen bu albümünüzde farklı damarlar denilebilecek şarkılarınız arasında “İçimde Yok” ile “Yolların Sonundayım”ı çok beğendim. Bu şarkılar nasıl çıktı? Hikâyesinden bahsetmek istediğin özel bir şarkı var mı?

Yolların Sonundayım’ın melodisi hepimizde kutsal bir tutku uyandırdı. Nostaljik yapısı ve hissiyatlı nağmeleri, her ne kadar tarzımız dışı olsa da; bu şarkı kesinlikle albümde yer almalı fikrini doğurdu. İçimde Yok da keza yine öyle bir şarkı. Dinlerken bünyede duygu uyandırıyorsa bir melodi ona insan sesi ve cümleler eklemek daha kolay oluyor.

Tabi ki her şarkı farklı dönemlerde farklı hisler sayesinde ortaya çıkıyor ama benim için Kalabalıklar’ın hikâyesi ayrı bir yere sahip, çünkü kendime yazdığım ender şarkılardan biri. Bazen insan kendine uzaktan veya gelecekten bakıp o şimdiki haline tavsiyelerde bulunabiliyor. Öz tavsiye ve eleştiriye ihtiyaç duyduğum günlerde yazdığım sözlerden oluşan bir şarkı Kalabalıklar. Bu sebeple söylerken aslında kendime nasihat hissi uyandırıyor.

En başta grubunuzun ismi, sonra neredeyse bütün şarkılar özgün birer roman ismi gibi. Şarkı isimlerini nasıl koyuyorsunuz? Sözleri yazarken mi mesela? Yoksa müzikle birlikte tamamlandığında mı? Söz yazarken müziğin kendisiyle ilgili melodi, ne bileyim armoni gibi kurallar dışında belirli prensiplerin var mı?

Ezelden beri mizah edebiyatı, Cenk & Erdem dili ve Ekşi Sözlük jargonu ile çok haşır neşirim. Türkçe kelimelerle demagoji yapmak çok zevkli. Türkçeyi daha olağandışılaştırmayı yenilikçi ve çekici buluyorum. Kurallara uyduğunuz takdirde kelimelerle dilediğiniz oyun ve hinliği yapabilirsiniz bana kalırsa. Bu sebeple “kararlı olmak istemiyorum” demek yerine “yok öyle kararlı şeyler” demeyi uygun görmüştüm. Aynı şekilde şarkı isimlerine merak uyandırması ve özet niteliği taşıması açısından özen gösteriyorum. Bir Sherlock Değilsin, Ben Niye Şanssızım, Evde Ekmek Yok gibi sıra dışı şarkı isimlerinin tuhaf bir çekiciliği olduğunu düşünüyorum. Bunlar genelde şarkı sözlerinin içinden çıkıp kendilerini belli ediyorlar, acaba ne isim koysam diye çok fazla düşünmeme gerek kalmıyor.

Söz yazarken de kendimce güncel prensiplere sahibim. Güncel diyorum zira despot bir söz yazarı olmaktansa kendini geliştiren ve deneyerek öğrenen bir yazar olmak istiyorum. Eğer bir şarkıcıysan, insanların seninle aynı dili konuştuğuna inanması lazım. Benzer duygulara, benzer başarısızlık ve zevklere sahip olmalısın insanlarla. Tabi bu benzerlikleri söz oyunlarıyla sunman, lafı gediğine koyman lazım, yoksa iz bırakamazsın.

Bildiğim kadarıyla iki albümünüzde de bütün söz ve besteler sana ait. Aranızda böyle bir iş bölümü mü yaptınız? Örneğin Ayhan veya Çağrı “Ben de şöyle bir beste yaptım” diyor mu?
Yazının devamını okuyun. »

Bulaşık makinesinin buharı suratımı buruşturuyor. Sıcacık. Ellerim donmuştu soğuktan. Kafamı biraz geri çekip ellerimi makinenin içine uzatıyorum. Hafif ıslanıyor. Yanacak gibi olunca geri çekiyorum. Beş dakika önce hazırladığım kremalı, tarçınlı kekin kokusuyla, makineden gelen deterjan kokusunu içime çekiyorum.
Can, merdivenleri tam inmeden bağırıyor:
“Bir sütlü kahve ve limonlu kek.”
Saat beş olmuş. Mesainin bitmesine dört saat var. Kaldırımın yarısını gören pencereyi açıyorum. Soğuk hava içeri doluyor. Rafa uzanıp beyaz fincanı alıyorum. Evimde olmak isterdim o an. Bacaklarımı uzatıp bir kitap açmak, illa kahve koyacaksam da kendime koymak isterdim. Sütünü, şekerini ben ayarlayayım. Kendime göre. Ne zaman raftan alacağıma ben karar vereyim. Kendime göre. Bulaşıkları birkaç gün biriktirebilirdim böyle bir şansım olsaydı ya da canım isterse bir çay kaşığını bile hemen yıkayabilirdim. Zaman üstüne düşünürdüm ve onu istediğim gibi bölebilirdim. Kendime göre. Yakınacak değilim. Herkesten daha iyi bir işim var. İnsanla uğraştığım söylenemez. Basit şeyler istiyorlar benden. Kek, kahve, çay gibi… Yemek yapıyor olsaydım, tuzuydu, pişirme süresiydi… uğraş dur işin yoksa. Beğendirmek zor.
Sanırım bir şeye tadını veren, onun içine kattıklarımız; ama bir şey hakkında konuşturan genelde unuttuklarımız. Tuzsuz börek açıklama gerektiriyor ya da şekersiz kek. Fakat bir şey tam olunca en fazla “Çok güzel olmuş,” diyorlar “eline sağlık…” Ben de bitiriyorum orada lafı. “Afiyet olsun.” Buna karşı çıkmak isterdim. Can, evet anlayacağınız gibi bu cafe’nin garsonu, günde bir iki kez koşarak bu mutfağa girer ve bana kötü giden işleri söyler. “Kahvenin sütü az… Çay, taze değilmiş… Kekin üstüne biraz daha fıstık koyar mısın…” gibi. Şunu isterdim mesela. Can, bir kez merdivenlerden koşarak insin ve şöyle desin: “Selmin, kek şahane olmuş. Seni yukarıya bekliyorlar. Alkışlamak istiyorlar.”
Bu hiç olmadı. Hatta tepsideki kahve soğumak üzere olmasına rağmen, Can onu almaya gelmedi. Sanırım unuttu diye düşünüyorum. Saat beş. Her gün bu saatte gelip bir sütlü kahve ve bir dilim limonlu kek isteyen müşterimize siparişlerini ben çıkarıyorum. Merdivenlerde Can’ı görürsem ona vereceğim elimdekileri. Ama yok. Dükkânın içinde iki masa dolu. Saat beş. Kadınlar kahkaha atıyor. Kadınlar çok güzel kahkaha atar. Diğer masadaysa yine iki kadın, sohbete koyulmuş. Ağrılardan ve gelecek planlarından söz ediyorlar muhtemelen. Dış kapının yanındaki tek masada oturan müşteriye doğru yürüyorum. Masası boş. Yemyeşil bir palto giymiş. Sokağa doğru bakıyor. Hayır, hayır sigara içmiyor. Ama içse olurmuş. Öyle duruyor.Kapıyı açıyorum, gülümseyerek ona bakıyorum. Simsiyah çekik gözlerinin ucu aşağı doğru sarkık. Kocaman bir ağzı ve iri bir burnu var. Çizgilerine tırnağımın sığabileceğini görüyorum. O da bana gülümsüyor ve gözleri neredeyse kayboluyor. Gözlerinin içinde hemen anlayabileceğim bir şey var. Hemen anlayabileceğim şeyleri, çok hızlı sezebilirim. Çünkü hemen anlayabileceğim şeyler üstüne hayatımı verdim ve onlar çok az. Çok çok az. Karnımdan küçük bir nefes alıyorum:
“Kahve ve kek sizin miydi?”
“Evet,” diyor. Kahveyi ve keki, masaya bırakıyorum.

İşte seri katilimle tam da böyle tanıştım.

 

YÜZÜNE DE SÖYLERİM trafik kazası geçirmiş, yoğun bakımdaymış” dedi Boris Bey. “Şirketteki sessizliğin sebebi bu.”

Birkaç saat sonra DOBRAYIM BEN ve İÇİM DIŞIM BİR’in YÜZÜNE SÖYLERİM’i hastanede ziyarete gittiğini öğrendik ama bunu Boris Bey’e söyleyemedik. Zaten birkaç gündür durgundu. Gazetelerin her geçen gün daha fazla resimli basılmasından şikâyetçiydi. KORKULAN OLDU, DEHŞET ANLARI, SOKAK ORTASINDA VAHŞET manşetleri daha yeni istifa edip meslekten el etek çekmişken onlardan etkilenen arkadaşlarının da kafasının karışık olduğunu biliyorduk. “Bu gidişle kimse şöyle ağız tadıyla gazete okuyamayacak” diyordu.

Öğleden sonra distribütörlere yapacağım sunum sadece beş dakika sürdü. MUCİZE ÜRÜN, MUHTEŞEM KAMPANYA, SAHİP OLUN, SINIRSIZ ve LİMİTSİZ gibi ifadeleri kullanamıyordum. Bunların hepsi üç gece önce aynı uçakta İbiza’ya giderken yanlış hatırlamıyorsam Alp Dağları’na çakılmıştı. Distribütörler durumu anlayışla karşıladılar ve sunum bitince zor sorular sormayarak bana yardımcı oldular. Zaten çete operasyonları nedeniyle her yerde aranan ama sırra kadem basmış olan YANLIŞ MIYIM ve DÜNYANIN HİÇ BİR YERİNDE olmadan sormaları oldukça zordu.

Mesaiden sonra arkadaşlar bir şeyler içmek için ısrar etti. Herkesin morali bozuktu, kimse bu halde eve gitmek istemiyordu. Kafeye oturduk. Birimiz bekârdı, kalan üçümüz evliydik. Bekâr arkadaşımız Ceremi yemeğe geç kalacağımızı haber vermek için eşlerimize telefon etmeye gerek görmememize şaşırdı:

“Kimsenin eli telefona gitmiyor, hanımlarla bozuk muyuz?” diye sordu.

“Yok canım” dedi hepimizin adına konuşan Osvaldo, “İSTERSEN HİÇ GELME’nin lisansı iptal edilmişti. Biz de kadınları zor durumda bırakmamak için aramıyoruz” dedi.

“Daha kötüsü de var” dedim.

Ceremi ilgiyle bakıyor, üzüntümüze uyum sağlamaya çalışıyordu.

“Nasıl daha kötü? Yoksa BEN DE GELEYİM mi ölmüş?”

“Hayır, hayır bu bizi ilgilendiriyor. BU GECE TOPLANTIM VAR’ın gelirlerine ihtiyati tedbir kondu” diye zaten evli adamlarca ezberlenmiş bu kötü habere bir dikiş de ben attım. Ceremi dâhil herkesin başı öne düştü.

Yemek ve sohbeti çok uzatamadık. Tadımızı bir türlü bulamadık. Dönerken arabada radyoyu açtım. “VATAN HAİNİ’nin kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce kaçırılması nedeniyle bir grup genç öğleden sonra meydanlara çıktı. Aslında MEYDANLARA DÖKÜLMEK istediler ama bu deyim kredi kartı borçları nedeniyle bir haftadır cezaevindeydi. Gençler KAHROLSUN’u da kullanamadılar, çünkü yıllık izne ayrılmıştı. Gençler meydanda bir başka grupla karşılaştı. Onlar da LANET’in birkaç gündür kayıp olmasını, devletin onu koruyamamasını protesto ediyordu. Her nedense iki grup arasında arbede çıktı. Polis gençlere vişne suyu ve deodorantla müdahale etti. Emniyet müdürü, TAZYİKLİ SU ve BİBER GAZI isim tamlamalarının yurtdışında eğitime gönderilmesi sebebiyle şu an için göstericilere bu maddelerin sıkılamayacağını açıkladı.”

Eve girdiğimde dört yaşındaki kızım Sementa kucağıma atlarken, eşim Laila yüzüme boş boş bakıyordu. Ne olduğunu sorduğumda hiçbir şey söylemeden koluma girip televizyonun karşısına götürdü. Ekranda geçen altyazı SEN Mİ GELDİN sorusunun akşam saatlerinde ardında bir intihar mektubu bırakarak köprüden atladığını, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldığını haber veriyordu. İntihar mektubunda ne yazdığını çok merak ettim, hemen internetin başına oturdum. Mektupta “Elveda zalim dünya” yazıyormuş. Laila’ya seslendim: “ELVEDA ZALİM DÜNYA istifa etmemiş miydi?”

Mutfaktan cevap geldi: “Kabul edilmemiş.”

Hazır interneti açmışken sosyal paylaşım sitelerindeki hesaplarıma baktım. Çok tuhaf bir şekilde sayfalara büyük bir sessizlik hâkim olmuştu. Forumlar ve sosyal medyadaki ileti akışı yok denecek kadar azdı. Kimse tepki göstermiyor, kimse kimseye hak ettiği gibi sert cevaplar vermiyordu. Her şeye ne olmuştu böyle? E-posta kutumu açınca hemeneşimi çağırdım. Gelen en son postada bir arkadaşım (…)’ın askere çağırıldığını, (…) ve (…)’nın ise onu askere uğurlamaya gittiğini anlatıyor, birtakım noktalama işaretleri ile adeta gözyaşlarını tutamıyordu. Bunları Laila’ya okurken Sementa masadaki vazoyu devirip kırınca kadın kıpkırmızı oldu, sessizce ağlamaya başladı. Nedenini anlamış gibi koşarak gelen kızım bana bir zarf uzattı. Dil Kurumu’ndan geliyordu: “ALLAH KAHRETMESİN SENİ ÇOCUK GİBİ cümlesi tadilata alınmış olup, ikinci bir bildirime kadar kullanılmaması hususunda hassasiyet gösterilmesi rica olunur.” Küçük kızım sırıtıyordu. Eşim ağlıyordu. Her şey üst üste geliyordu.

Moralim zaten çökmüştü, üstüne bir de Laila’nın ağlaması yaramı kanırtmıştı. Onu teselli edici sözler söylemeye çalıştım. Ama eşimin cevap olarak verebileceği, isyan edip ferahlamasını sağlayacak şeylerin çoğunun kayıp, tutuklu ya da hasta olması durumu kötüleştiriyordu. İçinden gelenler boğazında her düğümlenişinde kendini hırsla sıkarak ağlama tonunu yükseltiyordu.

Bir teselli olarak, henüz “MÜZMİN öldü sayın seyirciler” haberini duymamıştık, yoksa bekârların hali ne olurdu?

Bir süre daha Laila’nın ağlamasını dinledikten sonra onları salonda bırakarak yatak odasına tabletimle oynamaya gittim. Bunu rahat yapıyordum çünkü BENDEN SIKILDIN MI ve ARTIK BENİ SEVMİYOR MUSUN cümlelerinin de yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuştu. Beş dakika sonra eşim, Sementa’nın uyku saatinin geldiğini söylemek ve en azından bakışlarıyla sitemini göstermek için odanın kapısında belirdi.

“Bunu kim uyutacak?” dedi. Hemen ardından böylesine önemli bir soruyu rahatça sorabildiğine şaşırdı. Bir hata mı yaptım diye tereddüt etti.

Üfüldeyerek kızın odasına geçtim. Sementa yatağına girmiş hevesle beni bekliyordu. Küçük ve ümit dolu gözlerine baktığımda doğduğu günleri yeniden hatırladım. O zamanlar böyle tuhaf olaylar yaşanmıyor, kelimelerin başına olmadık işler gelmiyordu. Kızımın ismini nasıl da güzel bir törenle koymuştuk. Şimdiki gibi çocuklara isim bulmak renkli top havuzunda rubik küp aramak kadar zor değildi. Sementa doğduktan birkaç ay sonra ismi başka bir ülkeye sığınma talep etti. Bir daha da kimse çocuğuna SEMENTA adını koyamadı.

Raftan eski bir masal kitabı seçip yüksek sesle okumaya başladım: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde vasat bir ülke varmış. Kralı halkıyla küs, ekonomisi istikrarsızmış. Bir gün gizemli ve yakışıklı bir tüccar heybeleri ışıl ışıl parlayan büyük bir kervanla ülkeye gelmiş…”

sigara almak için dükkândan çıkıp bahariye’deki halk eğitim merkezi’nin yanıbaşında duran gazete bayisine gittim. bazen ayaküstü bir iki lafladığımız bayi, sigarayı uzatırken gözucuyla bir şeyi işaret ederek sordu:
“şu adamı tanıyor musun?”
gösterdiği yere bakınca, tezgâhın üstünde duran bavul dergi’nin kapağını kaplayan cemal süreya ile göz göze geldim.
“evet. şair cemal süreya,” diye cevap verdim.
bunun üzerine bayi, heyecanlı bir ses tonuyla sözüne devam etti:
“o zamanlar sahil tarafında bir gazete bayisi işletiyordum. cemal süreya kendi çıkardığı o beyaz kapaklı papirüs dergisi’ni kendi elleriyle getirip bana teslim ederdi. kendi elleriyle… çok kibar bir beyefendiydi.”
sigaramı alıp yeniden cemal süreya’ya baktıktan sonra dükkâna döndüm.

Duydum ki artık roman yazmayacak olmamı karamsar bir trip ya da geçici bir karar olarak gören dostlar varmış.
Oysa tam aksine, neşe içinde alınmış mutlu bir karar bu.
Hatta karar bile değil.
Hiç sevmem karar almayı.
Yazmak istediğim romanlar bitti o kadar.
Nihayet esas mesleğim olan müzisyenliğe ve eğitimini verdiğim senaristliğe yoğunlaşabileceğim.
Doğru anlaşılmak istediğimden böyle bir beyanı gerekli gördüm. Bundan sonra isteseniz de bu konuda başınızı şişirmem gayrı. :)
Selam ve sevgiyle.
t.k.
*Ömer Madra, Remzi Kitabevi, 1991