Print

hotel by a railroad-edward hopper

Bir kitap aldım, bir koku,
Seni sordum.
Bir nefes, bir öksürük,
Kendimi ezip söndürdüğüm küllük,
Hep o usulca sesin.

Klasik kuğulara hiç güvenmem,
Boynunu andım.
Hastaneler temaruz taarruzunda,
Bahar da gelemez bazen.
En iyisi, bir kitap okudum.

Kıpırdama, sinek korkuyor.
Bu sır çok kısa, sıkı dur:
İlk selam son kelimeyi fısıldar, daima.
Ama seni bildim,
Ama umut centilmenin standardı.

Elmayım, soydular mektup bıçağıyla,
Görmediler de feci utandım.
İnandın mı duyduğuna?
Şimdi adını saklarken aç biilaç,
Sen evini seç, ben canavarı oyalarım.

 

 

 

Hatırlarsınız; geçenlerde Murat Menteş bir belediyenin düzenlediği kitap fuarı programından son anda çıkarıldı. Sebebi de kendisinin aylar önce yaptığı bir konuşmaydı.
Birileri konuşmanın görüntü kaydının bazı kısımlarını cımbızlamış ve bağlamından kopuk bir şekilde basına servis etmişti çünkü.
Bu arada, “Bağlam” sözcüğünün Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğündeki tarifini hatırlayalım: “Herhangi bir durumda olaylar, ilişkiler örgüsü veya bağlantısı, kontekst.”
Aynı sözlüğün dil bilimi açısından tarifiyse şu: “Bir dil birimini çevreleyen, ondan önce veya sonra gelen, birçok durumda söz konusu birimi etkileyen, onun anlamını, değerini belirleyen birimler bütünü, kontekst.”
Yani ettiğimiz kelam ya da ileri sürdüğümüz fikir ancak kendi bağlamı içerisinde anlam ifade ediyor ya da etmiyor. Onu çevreleyen dilsel ya da düşünsel ilişkiler kapsamında. Karşı çıkmak da desteklemek de ancak o bağlam içinde kaldığımız sürece mantıksal açıdan mümkün.
Murat Menteş’in başına gelense, Türkiye’nin bugünkü fikir ortamının trajikomik bir özeti: Ülkede genel bir bağlam krizi yaşanıyor. Üzerinde tartışacağımız herhangi bir bağlam yok. Bu yüzden söylenenen bütün sözler, ileri sürülen bütün fikirler, yazılan bütün kitaplar boşluğa savrulup gidiyor. Bunların yerini bulacağı hiçbir zemin yok çünkü.
Köşe yazarlığı yaptığım yıllarda en çok buna şaşırmışımdır. Bir kavramı tartışmaya çalıştığımda kel alaka cevaplar alırdım hep. Mesela “ulusal kültür sentezi” hakkında mı yazdım, hemen “Sen asıl karının giydiği kıyafete bak!” düzeyinde tepkiler geliyordu. Hem de ciddi ciddi “kanaat önderi” kabul edilen isimlerden!
Yıllarca şaşkın ve çaresiz hissetim kendimi. Ta ki bir sohbetimizde Alper Canıgüz durumu şahane bir kavrayışla “bağlam özürlülük” diye tanımlayana dek. Bu benim için epey aydınlatıcı oldu.
Ortada bağlam olmayınca ne oluyor? Bütün tartışmalar kişiselleşiyor ve “Ad Hominem” düzeyinde cereyan ediyor. Yani ileri sürülen fikirden çok fikri ileri sürenin kişiliği üzerinden abes bir polemik doğuyor. Hiçbir tartışma hiçbir yere varmıyor. Herkes birbirinin işaret ettiği yere değil parmağına bakıyor. Giderek fikir tartışması yapmak, yeni kavramlar geliştirmek imkânsız hale geliyor. İnsanda hal de kalmıyor zaten.
Türkiye’nin içinde bulunduğu cendere bu: Bağlam özürlülük. Hiçbir konuda işe yarar bir bağlam yok çünkü ne hazindir ki aslında Türkiye’nin bağlamı yok.
Acı ama gerçek: Ülke iki yüz yıl önce bağlamından koparılmış. Cumhuriyetin ulusal kimlik ve kültür üzerinden yeni bir bağlam yaratma çabası da sonuç vermemiş. Haliyle, artık bu topraklarda niye bir arada yaşadığımızın bile üzerinde uzlaşılmış bir açıklaması yok.
Boşu boşuna tartışmalar yapıyor, fikirler ileri sürüyor, kitaplar yazıyoruz. Şu okuduğunuz yazı dahil hiçbir zihinsel performansın yerini bulması mümkün değil.
Geriye birbirimizin kaşıyla-gözüyle, ne yiyip içtiğiyle, nasıl yaşadığıyla, hangi tribünde oturduğuyla uğraşmak kalıyor ki dikkat ederseniz bugünkü köşe yazılarının ya da siyasi polemiklerin çoğu bu minvaldedir. Kısır ve anlamsız çekişmeler. Kahredici bir çoraklık.
Artık hangi “mahalleden” olursa olsun aydın kişiye düşen bağlam yaratmaktır diye düşünüyorum. Üzerinde tartışabileceğimiz zeminler inşa etmek. Bunun niye elzem olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmak. Yoksa zihinsel çölleşme belki yarından da yakın.

yusuf yerkel tekme Soma
Twitter’da bugün benden bahsediliyor.
Haber siteleri, gazetelerin internet sayfaları hakkımda haber yapmışlar.
Bir konuşmamda… Cumhurbaşkanına “ağır” hakaretlerde bulunmuşum… Milleti aşağılamışım…
Sağlık olsun.
Ne diyebilirim, hayat bu.
Konuşmanın videosunu izleyince, ben de şaşırdım.
Çünkü…
1] Sözlerimin öncesi, sonrası kesilerek bir “klip” hazırlanmıştı. Soma faciasından, orada ölen 301 işçiden, yetim kalan çocuklardan bahsettiğim cümleler aradan çıkarılmıştı. Maun Suresi’ndeki “Yetimi itip kakarlar” ayeti kesilip atılmıştı. Nedensiz, mesnetsiz bir öfke tablosu vardı ortada.
2] Halbuki o konuşma, Soma faciasının hemen ertesinde yapılmıştı. Madenden çıkarılan cesetler tazeydi. Hepimizin kalbi acıyla doluydu.
3] Dönemin başbakanı bir maden işçisini tokatlamış, bir müşavir yine yoksul bir madenciyi tekmelemişti.
Soma’da, sırf patronların maliyeti düşürme politikasından ötürü ölen 301 insan sizin için bir şey ifade etmiyorsa…
Yaşları 2 ila 16 arasında 500 kadar çocuğun bir anda yetim kalması karşısında vicdanınız sızlamıyorsa…
Orada yoksul madencilerin tokatlanması, tekmelenmesi umurunuzda değilse…
Bunları unutup, görmeyip, sadece benim sözlerimden inciniyor, bana kızıyorsanız…
Başbakan müşavirine “Tekmelerine sağlık” diye övgüler dizen yazarın gazetesindeki…
Yer, zaman, bağlam belirtilmeden yapılan habere[?] dayanarak beni anladığınızı sanıyorsanız…
Size söyleyecek sözüm yok.
Beni yargılamanız, suçlamanız, “idama müstahak” görmeniz de umurumda değil.
Yetimi itip kakmaya, yoksulu tekmelemeye devam ederken, bana da vurabilirsiniz.
Devam edin.
Haberciler, bu sözlerimi de haber yapsınlar, buyursunlar.
Gencecik kızların tecavüz edilip yakıldığı…
Tertemiz, yoksul işçilerin canının hiçe sayıldığı…
En tepedekinden en aşağıdakine hepimizin acınası bir hale düştüğümüz şu memlekette…
Buyurun, ağzınıza geleni söyleyin madem.
Türkiye’nin lüksü de bu olsun, ha?
Teşekkür ederim.
Selam ve saygılarımla.

Giz TV sunar,

Woody Allen’dan Groucho Marx’a, Steve Martin’den Rita Rudner’e, Zsa Zsa Gabor’dan Will Ferrell’e,

Komedyenler, yazarlar ve oyunculardan alternatif bir Sevgililer Günü kutlaması.

http://www.gazetekadikoy.com.tr/haberDetay.aspx?haberID=6531

Edeb ya Hu
Aşağıdaki iki hikaye, Feridüddin Attar’ın Mantıl al-Tayr adlı klasik eserinden alınmıştır.

PADİŞAHIN KAŞINTISI

Padişah, seyyah bir dervişe rastlamış: “De bakalım sufi, sen mi daha esaslısın, ben mi?”
Derviş “Yorum yok” demiş.
“Yuh! Sen ne terbiyesiz bir mahlukmuşsun derviş efendi! Karşında bu mülkün sultanı duruyor! Sualime karşılık vermiyorsun he mi?!”
“Pekala… madem kaşındınız, cevap vermek vacip oldu. Benim gibi fakir biri, yüzbinlerce padişahtan yeğdir. Çünkü saltanat süren kimse, imanın tadını bilmez. Sen, kendi egonun eşeğisin. Sırtında fazlalıktan ibaret, nahoş bir yük taşıyorsun. Vesvesenin, korkunun ve cehaletin esirisin. Şeytan, senin yularını nereye çekerse oraya gidiyorsun. Dervişler, nefsini dizginler ve yönetir. Anlayacağın, benim eşeğim senin sırtına biniyor. Senin iştahın; yüzünde meymenet, kalbinde ferahlık, bileğinde kuvvet bırakmadı. Gözün kararmış, kulağın sağırlaşmış, beynin sulanmış. Sen, şeytanla kanka oldun. Lakin ikinizi ölüm ayıracak. Gene de dert etme. Nasılsa cehennemde kavuşacaksınız!”

MERHAMET DİLEYEN ZENGİN

Zengin bir adam, namazdan sonra “Yâ rabbim, merhamet et, işimi düzene koy” diye dua ediyordu.
Bir derviş, bu duayı işitince “Hey!” diye seslendi. “Seni tanıyorum; kibir şampiyonu, caka rekortmenisin. Bulutlara değen bir sarayın var. Dört duvarını altın yaldızlarla bezemişsin. Binlerce köle sahibisin. Merhametle senin ne işin olur? Edep yâ Hu! İnsanların emeğini, umutlarını; yalan dolanla sömürürsün. Aynı iğrenç taktiği Allah’a da mı uyguluyorsun? Erkek ol da, maldan mülkten yüz çevir! Aksi takdirde, Hakk’ın merhametine bir saniye bile mazhar olamazsın. Dalkavukların profesyonel yalanları, kölelerin hazin alkışlarıyla coşuyorsun. Haram lokmaya müptelasın. Allah’ın merhamet teklifine hiç itibar etmedin. Şimdi, Allah’tan merhamet talep ediyorsun, öyle mi? Göründüğünden daha aptalsın demek. Şeytandan bile daha aptalsın.”

Oskar Kokoschka
Diyalog ne işe yarar? Niye kurulur? Kurulumla ilgili sorunlar çözülebilir mi?
Bu topraklarda diyalog, iki kişiden birinin -eğer a priori olarak mevcutsa- kendi tümgüçlülüğünü konuşturduğu, mevcut değilse de diyalog sırasında gönül rızasıyla tümgüçlülüğe yükseldiği / yükseltildiği, içinde soluk alıp verilemeyen kapalı devre bir sistem olarak gerçekleşiyor.
Dinleyen, içerikten bağımsız olarak ya konuşana hayranlığı nedeniyle ya da konuşma sırası ona geldiğinde kendi tebliğini vermek için dinlemede; dinleten de sadece kendi egemenliğini yeniden üretme derdinde.
Diyalogun atmosfer özellikleri analiz edildiğinde, yaygın olan partiküller ikna ve biat. Daha az miktarda empati ve hoşgörüye de rastlanıyor. Dört partikül de bu ataerkil güç ve iktidar ‘kapalı alanının’ az önceki cümle içinde kullanılmış gaz halleri.
Bu topraklarda diyalog, iki kişi arasında sapkın bir idealleştirme ya da bastırılmış bir saldırganlık ve müthiş bir hasedin karasularında gezen bir sözcük seremonisi.
Diyalog, öncesinde eşit niteliksel özellikler taşımadığı kesin olan iki kişi arasında tamamen eşit koşullarda başlayarak gelişen ve seyri sırasında harcanan zihinsel enerjinin farklılıkları nedeniyle yeni hiyerarşiler kurulmadan sürdürülerek bir uzlaşma bir noktasına tutunulan ve buradan problem çözmenin ortak heyecanıyla uzlaşmanın bir sonraki uğrağına geçilen bir yolculuk anı olarak asla tecelli etmiyor.
Diyaloga giren kişiler hayatın içinden geçip giden ve cılızlaşarak tükenecek birer ıslık olarak görmüyorlar kendilerini. Aynı dertten mustarip değil gibiler. Herkes koroda orkestra şefi olduğu düşüncesinde. Diyaloglarda gaz birikiyor sürekli. İnsanlararasılıktaki sıkışmalar da patlamalarla son buluyor hep. Nedenlerinden biri toprak olmalı! Teruar da diyebiliriz. Teruar bir mahsulün olgunlaşmasında toprağın tarihsel ve jeolojik niteliklerinin yanı sıra havanın, güneş ışığının, rüzgarın, coğrafi konumun önemini vurgulayan bir kavram. Teruar neyse mahsul de o belki. Hele de kökler çok uzun olmayan bir zaman önce dünyanın değişik yerlerinden sökülerek getirilmiş ve rastgele çaprazlanmışlarsa.

goat-with-glasses

1. Salvino Delgi Armati adlı bir İtalyan on dördüncü yüzyılda gözlüğü icat etmiştir. Defansif futbol ve isimlerdeki İ harfi ile birlikte İtalya’nın en faideli keşiflerindendir.

2. Bazen sorarlar: Gözlük camları hep şeffaf mıydı? Hayır. Gözlüğün icadından dokuz yıl sonra saydam hale geldi. Şeffaflığın ilk senelerinde de kurutulmuş denizanası kullanıldığı rivayet edilir.

3. Gözlük camı iki tanedir çünkü gözlük kabı daha geniş olabilsin diye.

4. Üç boyutlu gözlükleri acıklı bulanlar var; mesela bir kanaate göre sinemadaki herkes Ray Charles’a benziyor.

5. Nasıl ki bir diyetisyen sıfır beden olmak mecburiyetinde değilse gözlükçülerin, sosyal güvenlik kurumunun hamlelerini takip etme dışında, ileri görüşlü olması gerekmez.

6. Büyüteç, gözlüğün büyük dayısıdır. Gözlük, bardak dibinin küçük eniştesidir. Deniz gözlüklerinin tuzu kuru değildir. Kelebek gözlükler kısa ömürlüdür.

7. Gözlüklü kişiler bir kavgadan önce niçin gözlüklerini çıkarırlar? Bu arkadaşlar miyoptur, gözlük çıkarılınca hasım göze daha küçük görünmektedir.

8. Şu cümlenin Elton Cohn’a ait olduğu söylenir: “Evdeki gözlüklerin bir salkımdaki üzüm tanelerinden fazlaysa ve piyano çalamıyorsan onları bana ver.”

9. Lens, Latincede “mercimek” anlamına gelir. Bir mercimek tanesini telkin yöntemiyle transparan hale getirebilirseniz ve itinayla ortadan ikiye keserseniz bir çift yeşil lens elde edebilirsiniz.

10. Kimi yörelerde “ali okulu” öğretmenlerinin göz doktorlarından devşirildiğini görüyoruz. Zira dünyamız girdiği göz muayenelerinde okuduğundan fazlasını okumamış vatandaşlarla doludur.

11. Dezenfektan olarak kullandığınız ağız buharından tasarruf edebilmek için gözlüğünüzün camlarını yere mütevazi vaziyette tutup, dudak hizasına getirmeli ve iki kere “Hofenheim huuu huuu” veya işiniz aceleyse “Jimmy Hoffa” demelisiniz.

 

 


Merhaba güzelim afililer,
Birazdan sizinle dünyanın en çok hayır duasını hak eden, gelmiş geçmiş bütün tanrıların, her ne kadar kutsal varlık varsa hepsinin bereketinin üzerine olması gereken bir site paylaşacağım.
Siteyi on kişiye yollamayıp sadece kendiniz dinlediğinizde bile on dakika sonra hayatınızda büyük değişiklikler oluyor. Ha, eğer on dakika içinde on kişiye gönderirseniz, o zaman on kişinin daha hayatı değişiyor.

Neyse… Kısacası olay şu: Önce bir ülke seçiyorsunuz. Sonra yıl… Sonra da gelsin şarkılar…

Çok kıymetli arşiv linkidir:
http://beta.radiooooo.com/