.

Yazarın arşivi

iqra-calligraphy

Şeyhim beni 70’lere ışınla,
3 milyar saniyem bitmeden önce
Sonsuzluğu bükeyim, kalan ömrümce.
Tasavvuf strese iyi geliyor bence.

Bir fırt ab-ı hayat versene şeyhim
Dindirsin faniliğin hararetini.
Bitsin mutat prova, deney, tatbikat;
Ecel formalitesi, azap rutini.

Şeyhim nedir bütün bu illüzyonlar seraplar?
Aşk üçgeni, meşk dairesi, kudret karesi,
Zeval kulvarındaki zırhlı araçlar?
Şimdi yani tam şu an kaderde ne var?

Şeyhim adım kara listede, aha!
Görünmüyor hicret rotasındaki vaha
Açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
Sıfırın ortasına bir delik daha.

Şeyhim 14 milyar yıl ne çabuk geçti
Yaş kırk oldu kırklara karışamadım
Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.

Musaranas 2
İspanyol sinemasından bir gerilim başyapıtı daha: Musaranas.
Yani “Fareler.” Kır fareleri.
1950’lerde geçiyor olaylar.
Montse, agorafobik bir hanımefendidir. Terzi. Yaşadığı apartman dairesinden dışarıya adımını hiç atmıyor, atamıyor.
Nina da Montse’nin kız kardeşi. Genç ve güzel.
Üst katta ikamet eden Carlos, bir gün zilzurna sarhoşken merdivenlerden yuvarlanıp Montse’nin evinin eşiğine düşer.
Montse de Carlos’u içeri sürükler.
Yakışıklı Carlos, ömrünün kalanını artık sürüklenerek veya sürünerek geçirecektir.
Zira, Montse, Carlos’a âşık olmuştur.
Katil Montse. Deli Montse. Bahtsız Montse.
***
Juanfer Andres ve Esteban Roel’in yazıp yönettiği Musaranas’ın senaryosunda Sofia Cuenca ve Emma Tussell’in de imzası var.
Prodüktör ise dahi yönetmen Alex de la Iglesia.
Film, başlangıçta biraz ağır aksa da, 30. dakikadan itibaren, şoke edici bir finale doğru emin adımlarla ilerliyor.
Bana sorarsanız, mesajı da son derece güçlü: İnsani bağlamını yitiren dindarlık, seni sapık bir canavar yapar.

MUSARANAS
Yön.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sen.: Juanfer Andres, Esteban Roel
Sofia Cuenca, Emma Tussell
Oyn.: Macarena Gómez, Hugo Silva, Luis Tosar
Yapım: İspanya, Fransa; 2014

yusuf yerkel tekme Soma
Twitter’da bugün benden bahsediliyor.
Haber siteleri, gazetelerin internet sayfaları hakkımda haber yapmışlar.
Bir konuşmamda… Cumhurbaşkanına “ağır” hakaretlerde bulunmuşum… Milleti aşağılamışım…
Konuşmanın videosunu izleyince, ben de şaşırdım.
Çünkü…
1] Sözlerimin öncesi, sonrası kesilerek bir “klip” hazırlanmıştı. Soma faciasından, orada ölen 301 işçiden, yetim kalan çocuklardan bahsettiğim cümleler aradan çıkarılmıştı. Maun Suresi’ndeki “Yetimi itip kakarlar” ayeti kesilip atılmıştı. Nedensiz, mesnetsiz bir öfke tablosu vardı ortada.
2] Halbuki o konuşma, Soma faciasının hemen ertesinde yapılmıştı. Madenden çıkarılan cesetler tazeydi. Hepimizin kalbi acıyla doluydu.
3] Dönemin başbakanı bir maden işçisini tokatlamış, bir müşavir yine yoksul bir madenciyi tekmelemişti.
Soma’da, sırf patronların maliyeti düşürme politikasından ötürü ölen 301 insan sizin için bir şey ifade etmiyorsa…
Yaşları 2 ila 16 arasında 500 kadar çocuğun bir anda yetim kalması karşısında vicdanınız sızlamıyorsa…
Orada yoksul madencilerin tokatlanması, tekmelenmesi umurunuzda değilse…
O yumrukları, tekmeleri hiç üstünüze alınmıyorsanız…
Bunları umursamıyor, görmüyorsanız…
Bir ülkenin yıkılışına, bir milletin her bakımdan iflasına işaret eden bu manzara karşısında “Lanet olsun!” dediğim için alınıyor, bana kızıyorsanız…
Başbakan müşavirine “Tekmelerine sağlık” diye övgüler dizen yazarın gazetesindeki…
Yer, zaman, bağlam belirtilmeden yapılan habere[?] dayanarak beni anladığınızı sanıyorsanız…
Soma’da öldürülen insanlar sizin düşmanınızsa…
Size laf anlatmaya uğraşamam.
Beni suçlamanız umurumda değil.
Yetimi siz de itip kakmak, yoksula bir tekme de siz atmak mı istiyorsunuz, nedir, anlayamıyorum.
Gencecik kızların tecavüz edilip yakıldığı…
Tertemiz, yoksul işçilerin canının hiçe sayıldığı…
En tepedekinden en aşağıdakine hepimizin acınası bir hale düştüğümüz şu memlekette…
İftiraya uğramak sıradan, hatta hafif bir olay artık.
Türkiye; kendi evlatlarının vahşice öldürülmesine kızan kişileri nezakete davet ediyor ve ayıplıyor, öyle mi? Ne büyük lüks!
Facianın, cinayetin üstüne rezalet ekleyenlere… “Bana vurmayın” demem. Çünkü ben de onların çenesini yumruklayıp, dişlerini midelerine yollama arzusuyla doluyum.
Teşekkür ederim.

İktidara gelmiş bir dost, yitirilmiş bir dosttur.
[HENRY BROOKS ADAMS]

Bir sanat eserinin önemini, verdiği söylenen zararın büyüklüğüyle ölçebilirsiniz.
[GUSTAVE FLAUBERT]

“Kendi iç savaşlarımızın gazisiydik hepimiz.”
[EMRAH SERBES, Deliduman]
Emrah Serbes

Bizim zamanımızda her çocuğun kolayca yapabildiği dört çizim vardı: Kurukafa, yumruk resmi, Türkiye haritası ve Süleyman Demirel karikatürü!
Ben de derste canım sıkıldıkça, bir kağıdın kenarına Demirel karikatürü çizerdim.
Düşünün, başbakansınız, ve ülkedeki hemen tüm çocuklar sizin karikatürünüzü çiziyor! Sanırım, dünya tarihinde en çok karikatürü çizilen lider Demirel’dir.
Mizah dergileri, gazeteler, duvarlar, her yer Demirel karikatürleriyle dolup taşardı.
Ve yine herkes Demirel taklidi yapardı: “Binaenaleyh… Vaağ mı bunun baszşga bi izah tağrzı?..”
Nasıl ki her yerde Atatürk portreleri var, Demirel’in de karikatürleri vardı.
Nasıl ki heykel denince aklımıza Atatürk geliyor; taklit veya parodi dendiğinde de ilkin Demirel hatırlanırdı.

POLİTİKACININ MİZAH PAYI
Demirel’i seven birine hiç rastlamadım.
Fakat yine hiç kimse ondan tümüyle nefret de etmezdi.
Bu biraz garip.
Sanırım, Demirel’i katlanılabilir kılan şey, onunla ilgili espriler yapılabilmesiydi.
Mizah, yumuşatıyordu.
Giderek, Demirel’in kendisi de bu mizaha katkıda bulunuyordu: “Petrol vardı da biz mi içtik?” diyordu mesela.
Miting meydanlarında, bugün müstehcen kabul edilebilecek şakalar da yapıyordu.
Hakkında uydurulan fıkraların derlendiği çok sayıda kitap yayınlanmıştı…

“BU DAVA BÜYÜK”
Bugün, Cumhurbaşkanı hakkında şaka yapmak, zülfü yâre dokunan bir söz söylemek, büyük bir olaya dönüşüyor.
Açıkçası, olup bitenler, şaka yapacak esnekliği neredeyse tümüyle ortadan kaldırdı, o ayrı.
Fakat karikatüristlere, yazarlara, taraftar gruplarına açılan davalar nedir?
Türkiye’nin en zeki romancılarından olan Emrah Serbes’e neden dava üstüne dava açılıyor?
Her cümlenin sonunda, soluğu mahkemede mi alacağız?

ETYEN BEY’E DE DAVA AÇILACAK MI?
Tamam, Cumhurbaşkanına da bir şey demiyorum.
Bana öyle geliyor ki, artık nitelikler arasında ayrım yapmakta güçlük çekiyor.
Kendisine yöneltilen eleştirileri, büyük bir “düşmanlar ittifakı”nın hitabı gibi algılıyor.
Eleştiriden istifade etme fikrinden uzak.
Peki, Bilal Erdoğan neden Emrah Serbes’e dava açar?
Genç bir iş adamının, ülkesindeki en etkili genç yazara dava açmasının anlamı ne?
Hepimiz her gün, her konuda mahkemeye mi gidelim, her nefesimiz de savcılardan mı sorulsun?
Emrah Serbes “Son milyon bükücü” demiş Bilal Erdoğan’a.
Bu elbette biraz ağır.
Ünlü bir yazarın ağzında daha da ağırlaşıyor.
Bilal Erdoğan’ın duymazdan gelmesini beklemiyorum.
Öyle ya da böyle bir karşılık vermek istemesi normal.
Fakat mahkeme demek, dava demek “Bana haksızlık yapılıyor ve bu haksızlığı ben diyalogla, barışçı yollarla gideremiyorum, ey hukukçular yardım edin” demektir.
Başbakan Danışmanı Etyen Mahcupyan “AK Parti seçmenlerinin yarısı, hükümetin yolsuzluk yaptığını düşünüyor” şeklinde bir beyanda bulundu [24 Kasım 2014].
Mahcupyan’ın sözleri, Emrah’ın sözlerinden daha ağır değil mi?
Halk çoğunluğunun hakkınızdaki kanaatini dile getiren edebiyat dehasını sanık sandalyesine davet ediyorsunuz.
“Son milyon bükücü” unvanını sonsuza dek taşımak istiyor olmalısınız.
Problemin sizden kaynaklanan yönünü hiç mi görmeyeceksiniz?
Kabahati hep mi başkasında arayacaksınız?

MAHKEMEDE YUNUS EMRE’NİN RUHUNU ÇAĞIRMAK
Bizim ömrümüz zenginleri tiye almakla geçiyor.
Biz derken, Türk milletini kastediyorum.
Yunus Emre’den ilhamla, “Mal da yalan mülk de yalan / Al Bilal sen de oyalan” desek, biz de mi dava edileceğiz mesela?
Mahkemeye Yunus Emre’nin ruhunu mu çağıracaklar?

“FERMAN PADİŞAHIN SAYFALAR BİZİM”
Türkçe’de para, ağalık, mal, mülk, gösteriş, şatafat, kibir… gibi konularda binlerce deyim var.
Sizin her bir banknotunuza karşılık, hiciv dolu bir sayfa var literatürümüzde.
Öyle ki, birçok kelime, hicivlerin tek başına sembolü olmuştur.
Sözgelimi birine “Padişah” denildiğinde, zihinlerde “Ferman padişahın dağlar bizimdir” dizesi yankılanır.
Kitabı bomba, sözü saldırı, yazarı suçlu olarak görüyorsunuz.
Bu gidişle tek tek kelimeleri yasaklayacaksınız.
Eh, halk gözlerini yumsun, sesini kessin ve alkışlasın istiyorsanız, Emrah Serbes’in ülkesinde iktidar olmakla pek iyi etmediniz.

YAZAR TANIK MI, SANIK MI?
Son dönemde Türkiye’de ne yazık ki hakaret diyaloğun ve iletişimin baskın unsuru oldu.
Tamam da, bunun tek izahı “Dış güçler bizim aptalları kandırıp fiştekliyorlar” falan olabilir mi?
Emrah Serbes gibi üstün yetenekli yazarları, sözlerinden ötürü mahkemeye çağırmadan önce biraz düşünmek iyi olmaz mı?
Binlerce sayfa yazmış genç bir edebiyatçıya, sözünden ötürü dava açmak, aslında hakaret değil mi?
Bana göre, bir yazarın okuru değilseniz, hiçbir şeyi değilsinizdir.
Adam edebiyata hayatını koymuş.
Bunun anlamı, Türkçe’ye ve elbette Türkiye’ye hizmet etmek demektir.
Buna saygı göstermeniz gerekmez mi?
Türkiye’ye saygı göstermeniz gerekmez mi?
Siz nasıl ki makam mevki ve para bakımından güçlüyseniz, yazarlar da söz, duygu, fikir, ahenk bakımından güçlüdür.
Fark etmiyor musunuz?
Edebiyatçılar hayata, insana, çağa, kültüre tanıklık eder.
Bir yazarı tanık makamından sanık sandalyesine çekmeye kalkışmak; politik, toplumsal, sanatsal, millî ve dinî bir terbiye problemine işarettir.
Ağırınıza giden bir söz mü işittiniz? Size saygısızlık edildiğini mi düşünüyorsunuz?
Basın toplantısı düzenleyin, meramınızı anlatın, haber olur. Tweet atsanız yine haber olur yayılır.
Yazarları, sanatçıları cezalandırma eğilimi, size de Türkiye’ye de bir şey kazandırmaz.
Böyle bir cümle kuracağım hiç aklıma gelmezdi fakat işte, buyurun: İnsan, Demirel’den utanır.

qu-est-ce-qu-on-a-fait-au-bon-dieu
Bir insan hep mi sakin olmalı?
Hiç mi öfkelenmemeli?
Bir gün olsun “Çünkü ben öyle istiyorum!” diyemez mi?
Bir baba, evlatlarının kararlarına nereye kadar saygı duyabilir?
Medeni olmak, birey olmak, özgür olmak; aslında her durumda dirayetli, ılımlı ve özgürlükçü olmak mıdır?
Yani ortalığı kan gölüne çevirmenin zevkinden vaz mı geçmeliyiz?
Hep biz mi alttan alacağız?
Sabır taştığında artık sabır olmaktan çıkar mı?
Hepimiz insansak, arada bir hayvanlaşmamız lazım gelmez mi?
Şiddet aslında en yaygın ve en etkili çözüm değil midir?
Kimilerini, özellikle de çocuklarımızı dürtmemiz, gütmemiz, icabında ağzının ortasına bir tane çakıp susturmamız yanlış mı?
Bize şu kadarcık vahşeti çok mu görüyorlar?
Oturma odasında terör estiremeyecek miyiz?
Öfkeden kudurmazsak, sıkıntıdan delirmez miyiz?
İki adımda bir, “Sözün bittiği yer” gelmiyor muyuz?
Demokratlığın da fazlası zarar değil mi?
Herkesle de diyalog kurulmaz ki?
Biz, onlara galip gelmezsek, onlar bizi gebertirler; bu göremeyenler “aptallar ve hainler” olarak ikiye ayrılmıyor mu?..

AŞKIN MUCİZESİ, NİKAHIN KERAMETİ VE FELEĞİN SİLLESİ
Philippe de Chauveron’un yönettiği, 2014 yapımı Sürpriz Damatlar’da [Qu’est-ce qu’on a fait au Bon Dieu?] yukarıdaki soruların hemen hepsine cevap veren bir şaheser.
Filmde, Mösyö Verneuil [Christian Clavier] , yıllar süren bir sabır sınavına maruz kalıyor. Hayatı, tabir caizse “İlahi bir kamera şakası”na benziyor. Kaderin tüm cilvesi Mösyö Verneuil’e sanki! Adamcağız, feleğin şamaroğlanına dönüyor.
Olay şu: Elemanın tam dört kızı var. İstiyor ki kızları mutlu olsun. Fakat üç kızından biri bir Müslüman’la, biri Musevi’yle, biri de Çinliyle evlenmiş. Hiç anlayamadığı, açıkçası pek de hazzetmediği heriflerin kayınpederi olmak, Mösyö Verneuil’i epey yıpratıyor. İyi kalpli baba, çocuklarının huzuru için, şu ahir ömründe dünyanın en hoşgörülü, en açık fikirli, en demokrat adamı olabilecek mi? Hiç değilse küçük kızının Hıristiyan bir Fransız’la baş göz olduğunu görebilecek mi?..
Sürpriz Damatlar’ı mutlaka izleyin derim. Hem şahane bir hikayesi var, hem de ziyadesiyle komik.
Ve sanırım, bizi ilgilendiren konular da ihtiva ediyor. Politik, toplumsal konulara kurmaca hikayeler üzerinden bakmak ufuk açıcı ve ferahlatıcı olabilir.
Sürpriz Damatlar
[Qu’est-ce qu’on a fait au Bon Dieu]
Yön. -Sen.: Philippe de Chauveron
Oyn.: Christian Clavier, Chantal Lauby
Yapım: 2014, Fransa

“Mahalleye dert oldu Ahmet Bey’in ceketi”
[BARIŞ MANÇO]

Ahmet S

Ahmet Şık, Fethullah Gülen ve cemaati hakkında bir kitap yazmakta olduğu için tutuklanmıştı.
Kitap henüz yayınlanmadan önce.
3 Mart 2011’de gözaltına alınmış, 12 Mart 2012’ye dek Metris Cezaevi’nde hapis yatmıştı.
Ergenekon Terör Örgütü’ne üye olduğu iddia ediliyordu.
Gerçekte, sadece işini iyi yapmaya çalışan bir gazeteciydi.
***
Devran döndü.
14 Aralık 2014…
Gülen Cemaati’ne bağlı medya organlarına polis operasyon düzenliyor.
Ahmet Şık tutuklandığında…
“Gazetecilikten tutuklanmadılar” diye manşet atan…
“Açıklanamayacak deliller var” diye manşet atan gazetelerin yönetici ve yazarları tutuklanıyor.
***
Ahmet Şık, bu yeni koşullarda şu tweet’i attı:
“Birkaç yıl önceki faşizm döneminin kudretli sahiplerinden Cemaat’in bugün yaşadığının adı da faşizmdir. Faşizme karşı çıkmak erdemdir.”
***
Fark ettiğim kadarıyla, cumhuriyet tarihinde ilk defa, bir Türk vatandaşı, zulmüne maruz kaldığı bir grubun mahvına alkış tutmaktan geri duruyor.
İntikamdan vazgeçiyor.
Tam bir demokrat tavrı sergiliyor.
Tekrar ediyorum: Cumhuriyet tarihinde bir ilk’e şahit olduk.
Ahmet Şık’ın mesajı, bence Fuat Avni’nin ifşaatlarından da, tutuklananların açıklamalarından, liderlerin demeçlerinden, tüm o manşetlerden de çok daha önemli.
***
Adam “Bana yaptığınız haksızlığın cezasını çekiyorsunuz” demedi.
“Oh, canıma değsin!” filan demedi.
“Yeter artık, adil olalım, demokrat olalım” mesajı verdi.
***
Bu arada, Zaman gazetesinin yönetmeni Ekrem Dumanlı, tutuklanınca, “Allah’a güveniyoruz, demokrasi kazanacaktır” şeklinde bir beyanda bulundu.
Demokrasi, neden, bileklerinize kelepçe takılınca aklınıza geliyor?
“Allah” diyorsunuz, “demokrasi” diyorsunuz.
Dindarlığı demokratlıkla bağdaştırmak, kelepçesizken zor muydu, imkansız mıydı?
İşte, sizin başınız belaya girdiğinde, tek başına, demokrat bir yurttaşın sözü, vazgeçilmez bir değer kazanıyor.
***
Ahmet Şık’ı, demokrasi tarihimizin en esaslı, en soylu tutumunu sergilediği için gönülden kutluyorum.
Başkalarının fikirlerine…
İnançlarına…
Yaşam tarzlarına saygı göstermekten aciz insanların zaferleri Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmıyor.
Görüyoruz.
Demokrat, barışçı, adil ve özgürlükçü olabilmek için çok büyük bir enerji gerektiğini görüyoruz.
Bu kötü gidişe dur deme gücünü…
Ancak, Ahmet Şık gibi intikamcılıktan vazgeçenlerin ortaya koyabileceğini görüyoruz.
Tebrikler, Ahmet Şık.
Bu tutumunuz, demokrasi tarihimizde bir dönüm noktası olsun dilerim.

peaceful protesters with flowers -

“Şu mübarek günde küsmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.
Tanrı selamını kesmek olur mu?
Uzat ellerini bayramlaşalım.”
[ÇORUM TÜRKÜSÜ]

Tüm bayramları, hep birlikte kutlasak, daha iyi olmaz mı?
Dinî – resmî tüm bayramları, özel – genel tüm kutlamaları kastediyorum.
Birbirimize duyduğumuz itimadı pekiştirmek ve sahici bir toplum olmak için…
Zengin içerikli bir barış tesis edebilmek için…
Hepsinden önce, birbirimizi anlayabilmek, tanıyabilmek için?
***
Sanırım, hep beraber kutlanmadığında, herkesin katılımına açık tutulmadığında, bayramlar bir şekilde erozyona uğruyor.
Yılbaşı ve/yahut Noel, Hıristiyan geleneği diye kimilerince reddediliyor.
Kurban Bayramları, birçok tartışmaya sahne oluyor.
23 Nisanlarda çocukların sahiden sevinip sevinmemesi kimsenin umurunda değil.
Ramazan Bayramı’nda herkes şehir dışına, tatile kaçıyor.
Doğum gününü kutlamayı zül sayanların sayısı hiç de az değil.
Cuma – Cumartesi – Pazar… Allah’ın günleri pay edilmiş.
Sanki en büyük günah birlikte sevinmek?
***
Dinî kimliğini, politik duruşunu veya inanç bağlarını koruma konusundaki hassasiyeti elbette anlıyorum.
Ve buna hak da veriyorum.
Tabii ki Müslümanların Şabat Günü koşarak sinangoglara doluşmasını önermiyorum.
Veya ne bileyim, bayram namazına gelen Şintoistlerin ön safları komple kapatması enteresan olurdu.
Fakat…
Diyelim farklı inançtan birine, dostça, “Bayramınız kutlu olsun” diyerek tebriklerini sunmak, ikramda bulunmak harika olmaz mı?
Faraza, Cumhuriyet Bayramı’nda “Şükürler olsun, milletçe bir mücadele verdik ve bir vatanımız var” demek abes midir?
Doğum günü kutlamasak bile, biri bize “İyi ki doğdunuz, lütfen bu küçük hediyeyi kabul buyurun” dese, biz de kabul buyursak, ahirette gazaba mı uğrarız?
***
Demek istediğim, kutlamalarda buluşmak, çok büyük fayda sağlayabilir.
Aksi takdirde, birbirimizin konserlerine, sergilerine, konferanslarına, tiyatro oyunlarına… da gidemiyoruz.
Düpedüz utanıyor, açıkça çekiniyoruz.
Yadırganmaktan, dışlanmaktan, kınanmaktan korkuyoruz.
Medeni cesaretimiz kırılıyor.
Dar ufuklu, kavmiyetçi bir vasata fit oluyoruz.
***
Kutlama derken de, vur patlasın çal oynasın tadında bir taşkınlıktan söz etmiyorum.
Bir tatlı sözden, güleç bir tebrikten, dostça selamlaşmaktan bahsediyorum.
Birbirinin duasına hiç amin dememiş olmak, biraz da özgüven eksikliğinden veya bu hususta yeterince düşünmemekten ileri geliyor sanki?
***
Bir de, neyi kutladığımız üzerine kafa yormak lüzumlu gibi.
Mesela, Mevlit Kandili…
[Ah, bu arada, kandil gecelerinin dinde yeri olmadığını öne sürenler de var.]
Bu günde, Hz. Muhammed’in doğumunu kutlarız.
Peki kendi doğum günümüz?
Dünyaya gelmeseydik, Hz. Muhammed’in yolunu izleme imkanına kavuşabilir miydik?
Mesela, 19 Mayıs Gençlik Bayramı…
Yüzbinlerce gencini şehit vermiş bir halkın bayramıdır.
Genç şehitlerinin hasretini çeken, yeni gençlerin yetişmesine umut bağlamış bir halkın bayramı.
Biz ise daha ziyade spor gösterisi yapan kızların eteklerinin uzunluğunu / kısalığını tartışıyoruz.
Mesela, Ramazan Bayramı…
Bir sabır idmanı, dirayet maratonu, dayanıklılık testi sonrasında; bir kavrayış derinliğine, ruh yüceliğine ulaşmanın hoşnutluğu değil midir?
Bayram sabahı yapılan kahvaltı, yılın diğer tüm kahvaltılarından daha besleyici değil midir?
Her lokma bir ödül tadı vermez mi?..
***
Peki, neden bayramlarımıza kimseyi ortak etmezken…
Sadece şehirden kaçma, işten kurtulma, okuldan kaytarma işlevi yüklüyoruz?
Bayramlaşma olmadan bayram olur mu?
Bir başka vesileyle selamlaşıp kucaklaşmayacağın biriyle sarılmadan da bayramlar yarım kalıyor belki?
Tüm bayramlar herkesin, hepimizin olsa, hayat da olabildiğince bayram olmaz mı?
Emin değilim, cidden.
Kararı siz verin.
Bana da bildirin lütfen.

Hep birlikte, nice güzel bayramlar görelim inşallah…

[Sosyoloji ve edebiyat arasındaki ilişkiye dair zihin açıcı tespitler içeren bu metin, yazar-sosyolog Besim F. Dellaloğlu‘nun hazırladığı ders notlarından, kısaltmak suretiyle elde edilmiştir…]
Mr Collins didn't read novels

TECRÜBEDEN KOPUK TEORİ
“Edebiyattan uzaklaşma”
ya da yirmi yıl sosyal bilim metni okuduktan sonra artık roman, şiir okuyamama sendromu aslında biraz da dâhil olunan akademik, bilimsel, sosyolojik zihniyetten kaynaklanmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında edebiyat olsa olsa sosyoloji sofrasının sosu olabilir, asla ana yemeği değil!
Bu, bizlerin sadece maruz kaldığı değil, aynı zamanda bizzat ürettiği bir zihniyetti. Olguyu her zaman, olgunun yaşantılanmasından daha fazla ciddiye almak. Bence bu bakış sosyolojinin Türkiye’de ve dünyada en büyük özelliğidir. Üstelik değerden bağımsız bir olgusallık mümkünmüşcesine!
Modern toplum, öznenin maruz kaldığı bir gerçekliktir ve bu “maruz kalma” durumu belki de en iyi “ebedileşmiş” hâlinden okunabilir.

EDEBİYAT: SOSYAL VARLIĞIMIZIN YANSIMASI
Memleketin edebiyatını yeterince önemsemeyen sosyoloji, giderek bir tür teknisyenliğe dönüşüyor sanırım.
Oysa bu ülkenin Batı’yla modernlikle romanla sosyolojiyle teması zamansal, mekânsal ve insani olarak çakışmıştır. Bunu görmek için Namık Kemal, Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Tanpınar isimleri bile yeterlidir. Siyasetçi, edebiyatçı, düşünür ve sosyolog kimliği Türkiye modernleşmesinin aydınlarında birleşmişti. Üstelik Ortodoks ya da heterodoks fark etmeden. Bugünün sosyologları olarak bizler, arkamızda böylesi bir gelenek olduğunun farkında olmalıyız. Bugün artık böyle entelektüeller pek çıkmıyor. Neden acaba?
“Edebiyat ki bir bakıma, sosyo-kültürel kişiliğimizin söz ve yazı hâlinde kendini dışa vurması demek; kah kendisi toplumu belirleyen kah toplumla biçimlenen fakat hangi suretle olursa olsun sosyal varlığımızı olduğu gibi aksettiren ifade ve sembollerin toplamı olarak önümüze seriliyor.” (Sabri Ülgener)
Türkiye benzeri modernleşme ülkelerinde bilindiği gibi toplumsal olan değil, siyasal olan daha güçlü olmuştur. Türkiye bir ulus-devlet olmaktan çok bir devlet-ulus’tur. Örneğin, bizim gibi ülkelerde “toplumsal” olanın içinde ütopyanın, kurgunun payı çok önemlidir. Bu nedenle modernleşme ülkelerinde olgu-değer ayrımı yapabilmek Batı’dan daha zordur.

TÜRKİYE SOSYOLOJİ DEĞİL, SİYASET BİLİMİ ÜLKESİ
Bizim gibi ülkelerde, bir toplumsal çözümleme ile bir edebi metin arasında sanıldığından çok daha az fark vardır.
Bizde edebi metnin yani kurgusal olanın sosyolojik statüsü bilimsel olanın hiç de gerisinde değildir.
Türkiye bir sosyoloji ülkesi olmaktan çok siyaset bilimi ülkesidir. Modernleşme ülkelerinde, toplumsal olanın siyasal olana etkisi daha sınırlıdır.
Aslında Türkiye Batı toplumlarından çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir toplumdur. Dolayısıyla biz çok daha derin, nüanslı bir sosyoloji yapabiliriz. Ama Türkiye’de sosyolojinin bunu ne kadar başarabildiği oldukça tartışmalı bir konudur.
Türkiye’de sosyoloji edebiyatla daha sıkı fıkı olmak durumundadır.

SOSYAL OLMAYAN SOSYOLOJİ
Kendimizi ifade ederken seçtiğimiz dil, ifade etmek istediğimiz içerikten tamamen bağımsız değildir. Bu Sosyoloji için de geçerlidir. Bugün bu dil öylesine dogmatikleşmiş, öylesine kurulaşmıştır ki artık hedeflerini gerçekleştirmesinin önünde en önemli engel hâline gelmiştir. Artık ortalama bir sosyoloji tezinin, o tezin jürisi dışında birileri tarafından okunması giderek imkânsızlaşmaktadır. Akademik olanın, hayatla ilişkisi neredeyse kopmuştur. O zaman ne cüretle hâlâ “sosyal bilim” kavramını kullanıyoruz? Kendisi sosyal olmayan bir sosyoloji ne anlama gelir? Ne işe yarar?

besim dellaloglu

Besim F. Dellaloğlu

MEŞRUTİYET’LE MEŞRU BİR MÜNASEBET
O zaman Edebiyatla sıkı fıkılık sadece içeriksel değil, biçimsel açıdan da elzemdir. Önemli bir dil problemimiz var. Geçmişle bugün arasında kalın bir duvar gibi. Bu belki de manevi bir duvar ya da bir zihniyet duvarı. Zihinsel bir duvar. Mesela, Meşrutiyet ile ilgili bir çalışma için Osmanlıca bilmek gerekir. O dönemlerde yazılmış romanların kaç tanesi bugünkü alfabeyle mevcut?
“Bilgiyi sunmanın yöntemleri, kanalları ve araçları da en az bilginin içeriği kadar önemlidir.” (Johannes Fabian)

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

itirazim var 2
Eşrefoğlu al haberi
Bahçe biziz gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir

Erlik midir eri yormak
Irak yoldan haber sormak
Cennetteki on sekiz ırmak
Coşkun akan sel bizdedir

Adam vardır cismi semiz
Alır abdest olmaz temiz
Halkı tan eylemek nemiz
Bilcümle vebal bizdedir

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kaçıp gezer
Arı bizim bal bizdedir

Kimi sofu kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Resul-i ekrem’in tacı
Aba hırka şal bizdedir

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin çiçeğiyiz
Hacı Bektaş köçeğiyiz
Edeb erkan yol bizdedir

Kuldur Hasan Dede’m kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Mim sorarsan dal bizdedir

[Bektaşi deyişi, Kırklareli’nin Kofçaz yöresinden Hüseyin Yaltırık tarafından derlenmiş…]

Cyrano de Bergerac
Edmond Rostand’ın şaheseri Cyrano de Bergerac, aynı zamanda Sabri Esat Siyavuşgil’in tercüme harikasıdır.
Şövalye ruhunu [Pardayanlar’la birlikte] en iyi anlatan kitaplardandır.
1990 yapımı film uyarlaması da cidden çok iyiydi.
Gerard Depardieu, Cyrano rolünde döktürürken, filmin Türkçe seslendirmesinde Rüştü Asyalı olağanüstü bir ustalık sergiliyordu…
İşte, filmden bir sahne: