.

2007 senesiydi. Ramazan ayında bir akşam, Star gazetesi için Cem Yılmaz’la röportaj yapmıştım. Bence ifade özgürlüğünün tatlı dille ilgisini kurmadaki başarısı nedeniyle çok seviliyor Cem Yılmaz. Hakikaten samimi, ilginç, zihin açıcı yönleri olan sözler sarfetmişti. Bu eski röportajı bölümler halinde burada yayınlıyorum. Belki okumak isteyen, merak eden çıkar…

Cem Yılmaz’ın evindeyiz. Bizi şehzadeler gibi ağırladı. Bir Osmanlı paşası, bir kaptan-ı derya gibiydi. Duvarlarda, İsmail Acar imzalı şahane tablolar… Akşam ezanı okundu. Mum ışığı gibi yumuşak bir aydınlıkta pizza yedik. Şunu fark ettim: Sahnedeki Cem Yılmaz ile evdeki Cem Yılmaz aynı. Uzun uzun konuştuk. O bizi güldürdü, Allah da onu güldürsün.

Türkiye’nin en komik adamı olmak nasıl bir duygu?
Türkiye’nin en komik adamı olduğuma neredeyse beni bile inandıracaklar.

Öylesiniz?
Yok yahu, olur mu öyle şey? Mehmet Çağçağ, Tuncay Akgün, Can Barslan, Ahmet Yılmaz, Erdil Yaşaroğlu, Selçuk Erdem… Mizah düzeyi itibariyle onların kağıt üzerinde yaptıkları benim sahnedeki performansımın gerisinde filan asla değildir. Tuncay Abi’nin, Soner Abi’nin, Vedat Özdemiroğlu’nun programıma gelip gülmesi benim için halen çok değerli bir şey.

Şöhretli olduğunuz kadar, mütevazısınız da?
Şöhret biraz da yanlış anlaşılmanın ürünüdür. Sahnede zaman zaman şu duyguya kapılıyorum: “Tamam, kahkahadan kırılıyorlar ama sakın yanlış anladıkları için gülüyor olmasınlar?”

Milyonlarca göz size bakıyor, milyonlarca ağız sizin hakkınızda konuşuyor…
Bizim işte, artistlikte yani, asosyallik esastır. Toplum içine çıkamazsın. Her ortamda binbir çeşit algı ve reaksiyon arasında sıkışırsın. Böylece “En iyisi evimde oturayım, hiç bu elektrikle çarpılmayayım” diyorsun. Yoksa sigorta yanıyor.

Kayıtsız kalamıyor musunuz?
Hayır. Herkes kaşarlık tavsiye ediyor. “Magazin haberini niye kafana takıyorsun?” “E, ‘Uçak aldı’ yazıyor?” Kapalı çarşıyı gezemiyorum. Esnaf laf atıyor, şaka yapıyor. Bu benim hayatımdan alınsın diye büyük bedeller ödemeye hazırım.

Koleksiyon yapıyor musunuz?
Koleksiyon yapmadığım gibi, her şeyi atmak istiyorum. [Gülüyor.] Böyle şeyler söylediğin zaman “Atacağın zaman haber ver, oralarda olalım” derler.

Dizi seyrediyor musunuz?
Maalesef hayır. Sitcom’ları izlemeye çalışıyorum. Seinfield, Married With Children, Coupling gibi dizileri izlerim. Lost’u, Prison Break’i, House MD’yi filan takip edemiyorum.

Vaktiniz mi yok nedir?
Çok uzun zaman, kitap okumaya vakit ayırmak, film izlemek için “Yaa, durun, bir dakika biraz vakit…” dediğimi itiraf edeyim. Fakat bunu kime söylüyorum? Kendi işimin patronuyum? Şu anda hemen gidip Madagaskar’da gezebilirim. Fakat gezemiyorum!

Eleştirileri göz ardı edemiyorsunuz…
Antenlerim çok açık olduğu için kötü konuşanları da gayet net duyuyorum. Burun kıvıranları çok dikkate alıyorum. Neden böyle söylüyor? Bir bildiği var mı? Ya da ne bileyim, bir şeye canı mı sıkılmış, başka bir derdi mi var?.. Mesela “Hokkabaz yeterince komik değildi” diyenleri ciddiye alıyorum. “Acaba” diyorum, “bu adamı da kucaklayacak, işin içine dahil edecek bir yere nereden, nasıl varılabilir?” Beri tarafta “Çok iyiydi, ellerinize sağlık, tamam, birbirimizi anladık” diyenlerle zaten aynı frekansta, aynı zemindeyiz. Onun eleştirileri de yaralayıcı olmuyor.

GÜZEL FİLMİN NE OLDUĞU SIR DEĞİL

Gündemi takip edebiliyor musunuz?
Tabii ki. Mahalle baskısı, “Malezya olur muyuz?” gibi laflar çıkıyor. Halbuki Malezya ta nere, biz neredeyiz? Bunlar birilerinin ağzından öylesine çıkmış lakırdılar bence.

“Ya komik bir hikaye bulamazsam?” gibi bir endişe duyduğunuz oluyor mu?
Komik bir hikaye yazamamak, uyduramamak gibi endişelerim hiç yok. Fakat ‘bitiş’ o demek değil ki? ‘Bitiş’ şudur: Yazıyorsun, kimse okumuyor, anlatıyorsun, kimse gülmüyor? İnsanların dün güldüklerine yarın gülmemeleri gayet olağandır.

Kariktürist Yiğit Özgür’ü seviyor musunuz?
Elbette. Yiğit Özgür bizim jenerasyonumuzdan değil. Fakat tanıştım ve çok başarılı buluyorum. Ersin Karabulut da çok kıymetli bir çizer.

Yeniden karikatür çizmeyi düşünmüyor musunuz?
Bazen düşünüyorum. Zaten film hikayesi yazarken, tipleri çizerek çalışıyorum. Fakat bu şartlarda bir dergide haftalık karikatürler çizmek pek mümkün görünmüyor.

Senarist, yönetmen ve aktör olarak sinemadasınız…
Ben sinemaya hikaye kurarak başladım. Yani görsel bir sanat olarak sinemanın kendine özgü gramerini çözerek yol almadım. Canlandırdığım karakterleri iyi ve doğru yansıtmaya baktım. Çünkü bir aktör olarak teklifleri inceleyip uygun olanları kabul etmek gibi bir imkanım olmadı.

Neden?
Bana getirilen projeler beni yazmaya itti. “Olağanüstü yeteneklerim var!” iddiasında değilim. Fakat güzel bir filmin ne olduğu da bir sır değil. Hem esaslı, hem de ayırıcı vasıfları olan filmler yapmak istiyorum. Her Şey Çok Güzel Olacak ve Hokkabaz’ın, yani içinde mizah barındıran enteresan hikayelerin, kabule şayan bir sinema hattı oluşturabileceği fikrindeyim.

Hokkabaz için “Bekleneni vermedi” diyenler oldu?..
Öyle diyenlere cevabım şu: “Niye senin beklentin üzerinden film yapıyoruz? Benim beklentilerimin, niyetlerimin bir yeri yok mu bu işlerde?”

MUHALİF OLMAK İLGİMİ ÇEKER

Bir Sadri Alışık tandansı var mı sizin tiplemelerinizde?
Sadri Alışık’ı çok kıymetli buluyorum. Kendi dilini perdeye taşımış, tiyatro kökenli bir sanatçı. Turist Ömer’e çok benzediğimi düşünmüyorum. Sadece bir gönderme yapmaktı niyetim. Değerli bir şeyi hatırlamak, ona itibar etmek anlamında bir jest yapıyorum. O filmlerde, hakikaten 1960’ların bıçkınlarını, sokak adamlarını bulabiliyorsun ve bu anlamda belgesel bir tadı var.

“Siyasetle ilgilenmiyorum” diyorsunuz, neden?
İlgilenmiyorum diyemem. Politik mizah yapmıyorum, fakat politikayla nasıl ilgilenmem? “Bu konulara hiç değinmiyorsun?” diyorlar bazen. Ben de “Hangi konulara?” diyorum, “Beni aşan konulara mı?”

Peki, ne düşünüyorsunuz? Yani, politik olarak…
Ben bu konularda karamsarım. Kendimi ait hissedebileceğim bir bakış açısı yakalayamıyorum. Normalde çok makul gelebilecek şeylerin anlamı biraz fazla dolambaçlı güzergahlara sürülüyor.

Başörtülü first leydi olayına ne diyorsunuz?
“Herkes istediğini giyebilir” demek var “Herkes istediğini giyemez, giymesin!” demek var. Hangisinin makul olduğu o kadar aşikar ki. Herhangi bir angajmanı olmayan özgür bir insan olarak “Evet budur doğru” diyebilen insanlardan olmayı tercih ederim. “Memleketimizde özgürlükler kısıtlanacak mı?” gibi bir endişe yaşanacaksa, bu da beni ilgilendirir, çünkü benim özgürlüğe çok ihtiyacım var.

Peki böyle bir endişe yaşıyor musunuz?
Hayır.

Siyasi muhalefeti başarılı buluyor musunuz?
Bizim ülkemizde yöneticilerin gayet rahatlıkla eleştirilebildiğini göregeldim. Fakat bunda başarılı olunduğunu da söyleyemem. Muhalif olmak benim ruh olarak, karakter olarak ilgimi çeken bir şey. Gelgelelim, statükonun ne olduğu her dakika değişebiliyor.

19 Mayıs’ta Mehmetçik Vakfı yararına sahneye çıktınız ve genelkurmay başkanını güldürdünüz…
Bununla ilgili bana taş atan bir yazı okudum. “Gidip askerlere komiklik yapıyor” diyordu. Başbakanla tokalaşmak, benim fikirlerimin onunkilerle birebir örtüşmesini icap ettirtmiyor ki? Cumhurbaşkanıyla ilgi çok sert bir karikatür çizilmesi halinde “Benimle ilgili böyle bir karikatür çizilse ne hissederdim?” diye durup düşünüyorum. Bu konularda fazla demokratım.

‘Demokrat’ derken?..
Şu günlerde demokrasiden her bahsedenin demokrat olmadığı hissine kapıldığım oluyor, o ayrı.

Komik olmayan, ‘ekşınlı’ filmlerde rol almayı hiç düşünmediniz mü?
Akbabanın Üç Günü’ndeki Robert Redford gibi bir rolde oynamak isterim tabii. Fakat öyle bir hikaye yazabilir miyim, ondan emin değilim. Fiziki özellikleriniz, boyunuz, sesiniz de rolü belirliyor. Absürd de olsa, karakterin inandırıcı olmasını önemsiyorum.

“OĞUZ ATAY” YAZILI TİŞÖRTLE GEZMEK İSTİYORUM!

Şiir okur musunuz?
Şiir severim ama çok yakından takip etmiyorum. Şiiri çok spesifik bir metin olarak görüyorum. Özel bir sanat şiir. Şiirin kötüsü çok kötüdür ya…

Sevdiğiniz yazarlar?
Oğuz Atay’ı 10 sene öncesinde okudum daha. Nasıl sevinmiştim. Şurada birinin elinde Oğuz Atay kitabı göreyim, alıp yarım saat okurum. Çok seviyorum Oğuz Atay’ı. Üzerinde “Oğuz Atay” yazan tişörtle gezmek istiyorum!

Dünyada savaşlar, işgaller, açlık gibi büyük trajediler yaşanıyor. Bir komedyen olarak nasıl algılıyorsunuz bütün bunları?
Küçük bir hesap yapalım şurada, Afrika’nın, dünyanın açlık sorununu hem çözeriz, hem de hallederiz. “Çocuklar ölmesin” E ölmesin tabii! Sanki ben roket başlığı üretiyorum? Ben bir komedyenim. “Savaş karşıtı gösterilere niye katılmıyorsunuz?” E dünyadaki cinayetlerle gösteri yaparak mücadele edilmez ki? Ben ağladığım zaman mı düzelecek?

Tam anlamadım?
1,5 milyar insanın can çekiştiği bir dünya bir tasarımdır. Yani birileri böyle olmasını istiyor besbelli. Kaynaklar yetmiyor değil. Gıda var, ulaşım ve iletişim imkanları var. Şarkı söyleyerek, geceler düzenleyerek bunların üstesinden gelebilir miyiz? Hiç emin değilim. Bu cinai skandalda farkına varmadan rol alıyor bile olabilirsin. Böyle bir ihtimal bile söz konusuyken, insanın kendini koruyabilmesi nasıl mümkün olabilir?

Yani “Göründüğü gibi değil” diyorsunuz?
Gözümüzü açtığımız günden beri, ağzının kenarına sinek konan aç çocukları uzaktan izliyoruz. Bu dehşet yıllardır nasıl bitmez? Tek harekette biter. Fakat birileri o görüntüleri istiyor! Aynı zamanda da şovun bir parçası yerine geçiyor. Haberlerde, video kliplerde, gazetelerde kullanılan bir malzeme o.

70 MİLYON İNSANA LAF YETİŞTİRMEK

Ekşi Sözlük diye bir fenomen var?..
Edebi şıklığı olan metinlere rastlıyorum. Oralarda üretilen mizahı da dikkate değer buluyorum. Ama eski konsantrasyonunu bir nebze kaybettiğini düşünüyorum. Orada yazanlar da belki benim hakkımda aynı şeyi söyleyecekler. [Gülüyor.]

Ekşi Sözlük’te yazıyor musunuz?
Hayır, yazmıyorum. Orada yazan birilerini de tanımıyorum, bilmiyorum yani.

En büyük özelliklerinizden biri, hazırcevaplığınız…
“Oruç senin başına vurmuş” diye bir tabir duydun mu hiç? [Gülüyor.] Benim bütün planım, komik, hazırcevap ve fırlama bir adam olup bundan da çok para kazanmak değil. Şu anda tablo bunu gösteriyor. Fakat planım bu değil.

Nedir peki planınız?
Planım yok. Bir kuru yaprak gibi savruluyorum. [Gülüyor.] Ne kadar hazırcevap olursanız olun bunun daha fazlasına ihtiyaç oluyor. 70 milyon insana laf yetiştirmeye varır iş.

Siyasi bir fenomen olan Süleyman Demirel’le tanıştınız. Aranızda enteresan konuşmalar geçmiş olmalı?
Ona sordum: “Biz hakkımızda asparagas üretilen insanlar haline geldik. Artık bir haber okuduğunuzda doğru olmadığını görünce diğer haberlerden de şüphe duyuyoruz. Siz ise her sabah gazeteleri okuyorsunuz. Okuduklarınıza inanıyor musunuz?” Dedi ki “Ben inanmak için okumuyorum ki, gerçeği nasıl veriyorlar, onu görmek için okuyorum.”

Alevi – Sünni, Sağcı- Solcu, Türk – Kürt, Laik – Şeriatçı gibi ayrımlar ve birbiriyle atışan, çatışan kesimler var?
Bunların hepsini bir arada gördüm ben. Şu anda benim bir oyunumdaki bir sırayı anlatıyorsun. Böyle oturuyorlardı. Ve hepsi de gülüyordu. İyi insanlar olduklarını düşünüyorum.

Birbirine muhalif kesimlerle muhatap olmak, hepsini güldürmek size ne hissettiriyor?
Fantastik geliyor. Seyirci 4-5 farklı ideolojiden de oluşmuyor. Yüzlerce ayrı fraksiyondan, kesimden, meşrepten insanla karşı karşıyasın. Ve onların o kadar da ayrı gayrı olmadıkları hissi uyanıyor bende.

Bookmark and Share
, 9 Nisan
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi