.
ÇETE BÜYÜYOR…

Arşiv

Yazarın arşivi

Hipnoz yöntemiyle 10 günde İngilizce öğrenme kursuna giden bir arkadaşım yöntemin başarılı olduğunu, derdini anlatacak kadar İngilizce öğrendiğini söyledikten sonra, “Fakat bir problemim var” dedi, “ne zaman İngilizce konuşmaya kalksam çocukluğuma dönüyorum.”

Yöntemin hatası hipnozda değil elbette. Hipnozun yapıldığı kişinin seçiminde. Gerçek başarı için öğrenciler değil öğretmenler hipnozlanmalı. Böylelikle hiçbir ücret talep etmeden istediğiniz zaman istediğiniz yere gelip size ders vermek için sadece telefonda bir el şıklatmanızı bekleyen bir İngilizce öğretmenine sahip olabilirsiniz. Hatta böylelikle İngilizce öğrenmenize de gerek kalmıyor, şıklatın elinizi gelsin tercümanlık yapsın.

“Bi kendime bakıp çıkıcam ağbi” tarzı isteklerdeki müthiş artış nedeniyle dün itibariyle paralel evrenler arası bütün geçişler PESSDB (Paralel Evrenler Seyir ve Senkronizasyon Dairesi Başkanlığı) tarafından süresiz olarak yasaklanmış. Hepimize geçmiş olsun.

RULO

Birinci Sezon:
Adamın biri bir gün bir marketten birkaç başka şeyle birlikte bir şişe kola alır. Eve gelir gelmez bir bardak kola doldurur ve afiyetle içer. İkinci bardağı doldururken şişenin içinde rulo şeklinde bir kağıt olduğunu farkeder. Merakla kağıdı çıkarır. Kağıtta şu yazmaktadır: “Ludwig, Amadeus’u bul.” Adam heyecandan bardağı devirir. İçerden bir kadın sesi gelir:

“Ay o ses de ne? Ludwig sen mi geldin yavrum?”

Dünyanın dört bir yanında buna benzer olaylara şahit oluruz. Birçok kişi aldıkları değişik ürünlerin içinde kimlerle buluşmaları gerektiğini söyleyen rulolarla karşılaşmaktadırlar. Her rulocu arayışa koyulur. İpucu veren rulolar gelmeye başlar. Ardından yavaş yavaş birbirlerini bulmaya başlarlar. Bir süre sonra internetin de yardımıyla hepsi birbirini bulur ve  değişik mekanlarda zirveler düzenlemeye başlarlar. Fakat rulolar kesilmiştir. Birgün ruloculardan birinin (Saadettin) aklına bir fikir gelir. Kendisi bir kağıda “Ne yapmamızı istiyorsun, neden biz? Benim artık canım sıkıldı.” yazar ve rulo şekline getirip rastgele bir marketteki rastgele bir reçel kavanozunun içine atar. Diğer ruloculara da aynı şeyi yapmalarını tembihler.

Ertesi gün Saadettin’i önce market alışverişinde; ardından da evinde, aldığı ürünleri açarken görürüz. Hiçbir üründe hiçbir rulo çıkmamıştır. Canı sıkılmıştır. Karpuzu yarar bir de ne görsün, karpuzun içinde bir rulo. Ruloyu açar. Okumaya başlar. Biz izleyiciler mesajın sadece ilk cümlesini görebiliriz:

“Reçel için teşekkürler.”

İkinci Sezon:
Bu sezonda birçok rulocu böyle haberleşmeye başlar. Hiçbirinin rulosunda ne yazdığını göremeyiz artık. Aynı zamanda ölümlerle karşılaşmaya başlarız. Neredeyse her hafta bir rulocu öldürülmektedir. Ruloları kim gönderiyor sorusuna haftaya kim ölecek, katil kim gibi sorular da eklenir ve bir sezon da böyle geçip gider.

Üçüncü Sezon:
Bu sezonda rulocular ikiye bölünür. Mesajlarını turşu, salça, konserve, şokella gibi kavanozlu ürünlerden alanlarla; kola, meyve suyu, vs… gibi şişeli ürünlerden alan rulocular iki ayrı grup oluşturmuştur ve aralarında savaş başlamıştır. Her iki grupta da diğer grubun köstebekliğini yapanlar olduğunu öğreniriz. Kim köstebek kim değil diye düşünürken, birgün bütün ruloculara aynı mesaj gelir: “Kavgalara son verin. 25 Ağustos’ta Konya Ovası’nda bekliyorum.”

Büyük gün gelmiştir. Bütün rulocular Konya Ovası’nda beklemektedirler. Hafiften bir rüzgar başlar, gittikçe şiddetlenir, kum fırtınasına döner. Fırtına dindiğinde yerde dev bir kapak gözükür. Konservecilerle şişeciler arasında, bunun dev bir konservenin mi, yoksa dev bir şişenin mi kapağı olduğu yönünde sürtüşme çıksa da nihayetinde kapağı açmaya karar verirler. Kapaktan market personeli kıyafetli dev bir insan çıkar ve göğe yükselir. “Başlayın!” der yumuşak ve uhrevi bir sesle. Kimse bir şey anlamamıştır. Bir rulocu (Sergey) sorar: “Neye başlayağız?”

“Neye mi? Tabii ki halaya. Haydi kollarınızı birleştirin ve halay çekin. Halay kardeşiliktir, halay güçtür, halay hayatın anlamıdır.”

“Nasıl yani, bu yüzden mi öldü bunca insan?” diye sorar rulocu Giacomo.

“Ölenlerin boyları ya çok uzun ya çok kısaydı, halayın ahengini bozacaklardı, o yüzden öldüler. Ayrıca üzülmenize gerek yok, zaten vadeleri de dolmuştu.”

Rulocu Johann cebinden bir mendil çıkartır, kolunu yanındaki rulocu kardeşinin omzuna atar, mendili sallamaya başlar. Halay dalga dalga yayılır. Herkes çok mutludur.

SON.
Not:  Birkaç değişik gizem daha bulunup sezon sayısı arttırılabilir. Ayrıca ilk olarak sezon 2′den başlanıp, sezon 1 flash backler’lerle anlatılabilir.

Tuttuğum takımın o son seyrettiğim maçı da bitip hakem düdüğü çaldığında şuna artık kesin emin olmuştum: “Ne zaman maç seyretsem yeniliyoruz, ne zaman seyretmesem yeniyoruz.”
O gün bugündür takımımın maçlarını seyretmiyorum. Bu sayede birçok şampiyonluk yaşadık… Takımımın renkleriyle renklendi caddeler… Mavi-kırmızı idi sanırım, ya da mavi-yeşil. Biri maviydi orası kesin.

Fıstıklı dondurma çok lezzetli, bir o kadar da düşündürücüydü. “Bende bu iştah olduğu sürece bu göbek gitmeyecek” diye düşündü yarım kiloluk plastik paketin dibini yalarken. Göbeğiyle ilgili kişisel bir sorunu yoktu aslında, fakat iğrenç şakalardan, garipseyici bakışlardan da bıkmıştı. Bir gün aklına dahiyane bir fikir geldi. Fikir güzeldi ancak inzivaya çekilip çalışmak gerekiyordu. İşe önce lise biyoloji kitaplarıyla başladı, ardından kimya, moleküler biyoloji, sitoloji, zooloji, genbilim, Einstein… Sonra fareler, kimyasallar, deneyler, yeni kimyasallar, yeni formüller, yeni fareler, tekrar denemeler…
15 yıllık bir çalışmanın sonunda başarmıştı. Tatbik edilen herkesi şişmanlatacak formülü bulmuş, kendisini de formülden asla etkilenmeyecek şekilde aşılamıştı. Ardından Atlantik Okyanusu, Pasifik Okyanusu, Hint Okyanusu ve Van Gölü derken dünyanın bütün sularını dolaşmış, ilacını boşaltmıştı. Çalışmasının meyvesini almak için 10 yılını daha inzivada geçirmesi yetti.
Sabah uyandı, güzelce traşını oldu ve sokağa çıktı. İlk dikkatini çeken tekerlekli garip bir alet oldu. Ortalık bunlardan kaynıyordu. İnsanlar o kadar şişmandı ki, yürümekte zorlandıklarından olsa gerek, bir çoğu bu aleti kullanıyordu. Küçük (boy olarak) bir çocukla gözgöze geldi. Gülümsedi. “N’aber ufaklık!” dedi. Çocuğun gözleri doldu, “Anneee” diye çığlık attı, “yürüyen bir iskelet var burda!” Annesi “Şışşş” diye susturduğu çocuğunu. “Çok ayıp yavrum, insanların kusurları söylenmez.”
Annenin  dolma dudaklarının şışşş derken oluşturduğu dalgalanmaya bakarken bilincini kaybetti.

“Çok güzel bir pas sayın seyirciler! Müşfik kaleciyle karşı karşıya, artık sadece golü düşünüyor.” diyordu maçı anlatan tv spikeri. Mikrofonlarımızı Müşfik’in beyninden geçenlere yöneltiyorduk sonra:
“Kaleciye bak, gözlerini nasıl da açmış garibim, zaten üç tane yedi bir de bunu atarsam hayata küsecek garip, ama kardeşim ben ne yapayım, bana gol atayım diye para veriyorlar, gerçi ha 3-0 olmus ha 4-0, farketmez bu saatten sonra ama atmazsam da bana kazma derler ahlaksızlar, ayağım kaymış gibi mi yapsam acaba, adam ağlayacak neredeyse, off, offff, bunu atarsam kesin haftaya yedek kulubesine gönderirler bunu, ondan sonra beklesinki yeni bir maç alsın, işinden bile olabilir garip, çoluğu çocuğu da vardır kesin, saçlar dökülmeye başlamış, yaşlıca biraz, gerçi suç kalecinin değil ki, kimse bu golü yedi diye onu suçlamaz ki, defansçı sektirdi topu, iyi de o zaman da o defansçıyı suçlamazlar mı kardeşim, ha defansçı ha kaleci ne farkeder, ha o yıkılmış ha bu, yok arkadaş atmam ben bu golü, bir şekilde unutulur gider, ulan hadi adamlar bize 3 gol atarsa, aynı hassasiyeti onlardan beklemem normal mi, o zaman da seni suçlamazlar mı, Müşfik o golü atsaydı 3 puan bizimdi demezler mi, yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal, bu deyimi de hep dedem söylerdi rahmetli, o gittikten sonra hayatımdan çok şey eksildi şimdi farkediyorum,  hay…”
“İnanılmaz sayın seyirciler, Müşfik topla birlikte auta çıktı. Gerçekten inanılmaz!”


Gerçek: Yarım saat, bilemedin kırk beş dakikadan fazla bir süre sipariş vermezsen, garsonların seni yerinden kaldırmaya yönelik  tacizlerine maruz kalırsın.

Sonuç: Var olmak için birinci şart tüketmek. Özellikle işlek kafelerde.
Yukari Asagi