Yazarın arşivi
64)gizlice söyle bana
her şeyi anlamak zorunda değiliz. kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç. bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını. kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan. ama zaten her şey yolunda giderken kim sevebilir. bizi bir araya getiren sebepler ayıran sebeplerle aynı. ama şimdi bunlar biraz hüzünlü konular özet geçelim.
cep telefonu ışığında ameliyat yapan doktorlar var afrika’da ben burada kapıyı açamıyorum. ben burada o kadar ciddi konuşuyorum ki şaka yaptığımı zannediyorsun. oysa kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.
hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan. onları görmedik yoktu kara atları. ne öğrendik onca bulmacadan: çinekop lüfer balığının küçüğüdür. resimdeki şarkıcıyı yolda görmüştük bir seferinde. sıhhiye köprü altında o mahşer yeri provasında. çok daha fazla şey öğrenmiştik.
bazen bir hikâye tutuşmuş iki eldir, kenetlenmiş on parmaktır. şimdi gizlice söyle bana, saklı düşler ne demektir. yağmur ne demektir terk ne demektir. işte o zaman anlayacağız yeniden gitmek ne demektir.
63)ismet berkan ne diyor ben ne diyorum
Bir tek cumaları Radikal alıyorum, kitap ekine bakmak için. Her seferinde okumadan geçeyim diyorum ama İsmet Berkan kabak gibi ortada. Bugün İsrail’in katlettiği insanların ailelerinin, ölümleri metanetle karşılamalarına değinmiş. Yazının başlığı “Ölümü Yüceltme Kültürü.” Şöyle yazmış, “Herhangi bir üzüntü belirtisi yok, ölü çıkan bütün evlerde olduğu gibi ağıt yakan, gözyaşı döken yok. Babasının ölümünü yetişkin yaştaki oğlu “Sevinçliyiz, gururluyuz” diye anlatıyor gazetecilere, “Zaten şehit olmak istiyordu Allah ona şahadeti nasip etti.”
Şimdi mi aklına geldi İsmet Berkan! 30 yıldır asker cenazesi kalkıyor bu ülkeden. 7 yaşında çocuklara asker üniforması giydiriyorlar. Teröristler sevinmesin diye ağlamıyoruz diyor insanlar, bir oğlum daha var onu da veririm diyorlar. Ölümü milliyetçilik ekseninde yüceltince tek laf yok. Din ekseninde yüceltince başlasın psikolojik tahliller.
“Halbuki ben yapılanları insani yardım götürme çabası ve bu uğurda yapılan bir sivil itaatsizlik eylemi olarak biliyorum,” diye devam ediyor Berkan. Doğru biliyorsun. Akrabaları ölenleri şehit kabul edince, eylemin niteliği sivillikten çıkmıyor.
Bunu sivil itaatsizlik eylemi olarak kabul etmemenizin tek nedeni var. Gemidekilerin kafanızdaki sivil tipine uymaması. Sakallı adamlar, başörtülü kadınlar, namaz kılıyorlar, tekbir getiriyorlar. Genelkurmay resepsiyonuna giremezler. Sizin mahalleden değiller.
Bir seferinde yazmıştım tekrarlıyorum. Gazetecilerin kafası genelde az çalışır, çok fazla bilgi akışı var çünkü, motor hararet yapıyor, sentez yeteneklerini kaybediyorlar. Ama artık bunun salaklıkla ilgisi kalmadı. Bu vicdansızlıktır.
Hadiseyi İsrail basınından takip edince daha çok fikir sahibi oluyor insan. Haaretz’i okuyun, “Netanyahu hükümeti bu sınavda tam bir başarısızlığa uğramıştır. Bu büyük yenilgi sahipsiz kalamaz,” diyor. “Elit komando birliğinin, devleti batırmadan bir geminin nasıl ele geçirileceğini, ölüme yol açmadan cop ve bıçak taşıyanları nasıl yeneceğini ve silahlarını nasıl kaptırmayacağını bilmesi gerekirdi,” diyor.
Adamlar bu cinayeti sorguluyorlar. Siz cinayetten sonra katili değil, ölümü yüceltme kültürünü sorguluyorsunuz. Çok düşünceli olduğunuzdan mı? Hayır, gerzelog olduğunuzdan.
19 Aralık katliamında da aynısını yaptı bu basın. “Sahte Oruç Kanlı İftar” diye başlık attılar. Kendilerini yaktılar diye haberler yaptılar. Hepsi yalandı, 10 yıl sonra yargı kararlarıyla da ortaya çıktı. Ama o haberleri yapa yapa yükselen gazeteciler şimdi ya haber müdürü oldular, ya genel yayın yönetmeni. Bu hadiseyi manipüle edenler de onlar. En “dürüstleri” Habertürk. “Eylemci çetesi” dedi gemidekilere. En azından katillerin tarafında olduğunu belli etti, bel altından vurmadı.
Eylemlere dair bir yargıyla bitiyor Berkan’ın yazısı: “Merkezinde “din kardeşliği” var ama o merkezin etrafı Batı karşıtlığıyla, Hıristiyan ve Yahudi düşmanlığıyla örülü.”
60 yıldır aynı halt. İsrail vuruyor, aydınlar ne oluyor diyor, dünya ayaklanıyor. Hemen susturuyorlar, aynı anda, her yerde. “Hop, Yahudi düşmanlığı yapmayın.”
Ne zaman İsrail’e laf söylesek, ama durun şimdi antisemizitim yapmayalım diyen birileri çıkıyor. Ben sosyalistim, sizden mi öğreneceğim Yahudi düşmanlığını, antisemitizmi. Siz İslam düşmanı olmadığınızı kanıtlamak zorunda değilseniz, ben de Yahudi düşmanı olmadığımı kanıtlamak zorunda değilim. Rüzgâr bir tersine dönsün, ilk Yahudi düşmanlığı yapacak olan sizlersiniz yine.
En doğrusunu dün yaptığımız basın toplantısından sonra Sırrı Süreyya Önder söyledi, “Bunların dini, vicdanı her şeyleri para. Bu ülkenin bütün sermayesi ABD ve İsrail’in sermayesi ve tohumlarıdır. Bu tohumları ülkemizden atar isek, çocuklarımız kurtulur,” dedi.
Bugün az çok bir uyanış var, insanlar bunları sorguluyor. Tayyipeyşın, İsrail’e sert çıktı ama bu yapılan ikili anlaşmalar ne olacak diyorlar.
Dün yaptığımız benzetmeyi bugün tekrarlayalım. Bu halk sizi öyle bir pataklayacak ki hayatınız gözlerinizin önünden Gazze Şeridi gibi geçecek. Siz Yahudi düşmanlığından değil, asıl bundan korkuyorsunuz.
62)konuşun korkaklar daha çok konuşun
BBC saatlerdir dönüp dolaşıp aynı görüntüyü gösteriyor. Taksim’de İsrail bayrağını yakıp üstünde tepinen takkeli adamlar. Diğer yanda, “Kahrolsun İsrail,” diye bağıran başörtülü kadınlar. Üstüne İsrail Dışişleri’nden bir adam çıkıyor, “Şiddet kullandılar, bunun karşılığında şiddet gördüler,” diyor. Pek çok akil adamı çileden çıkardılar bugün. Yahudilere sövenlere, Hitler’e hak verenlere gün doğdu. Katil olan İsrail Devleti’dir. Tepkileri İsrail yurttaşlarına ve Yahudilere yöneltenlere, düpedüz ırkçılık yapanlara fırsat vermeyin, her düzlemde teşhir edin.
Şimdi beni çileden çıkaran asıl meseleye geleyim. İHH gemisinin provokasyon amacıyla yola çıktığı, böyle bir saldırının beklendiği, çok doğal olduğu, hatta İsrail Devleti’nin buna hakkı olduğu vb. yurt içi yorumlar.
İsrail, oraya yardım malzemesi götürmeye çalışan muhtelif ülke vatandaşları sivillerden oluşan bir konvoya saldırdı. Üstelik kendi kara sularında değil uluslararası sularda yaptı bunu. Olay bu kadar açıkken yapılan yorumlara bak. Yalım Eralp CNN’de, “Dünya medyası olaya insani yardım değil, İslami yardım olarak bakacak,” diyor.
Oray Eğin Twitter’da: “Yardım yapma” demiyorlar, “Yardım yapacaksan, gel bu limana yanaş” diyorlar… Bunu dinlemeyip ölüme gitmek kahramanlık mı provokasyon mu?” diye soruyor. Ben de ona soruyorum: Rachel Corrie de mi provokatördü? Ona da demişlerdi ki, “Buradan buldozer geçecek, burada durma biraz yanda dur.” Filistinlilerin evinin önünde durduğu için o da mı provokatördü? Eline taş alan Edward Said de mi provokatördü?
İyi aile çocukları, eline hiç taş almamışlar, her zaman kazanan ata oynayanlar, sırtını daha güçlü birine dayamadan başka kimseyle kavga edemeyenler. Sizin ruhunuzu çok iyi biliyorum. Irak işgalinden önce de Amerika’nın yanında savaşa girmeliyiz diyordunuz. Çünkü siz ancak dayak yemeyeceğinizi bildiğiniz kavgalara girersiniz beyler. Siz ancak çocukları dövebilirsiniz. Uzağından yakınından geçmediniz hiçbir onurlu kavganın. Hiçbir zaman da anlayamayacaksınız kelleyi koltuğa alıp canavarlarla dövüşmeye giden insanları.
Başka zaman olsa, “Fikirlerinize katılmıyorum, onları söylemeniz için de canımı falan vermem, defolun gidin,” derdim. Ama şimdi öyle demiyorum. Şimdi daha çok konuşun diyorum. İstediğiniz kadar konuşun. Ortalık biraz bulanık olsa da herkes ne olup bittiğinin farkında bugün. Ancak sular geldiğinde böyle olur, bir süre çamurlu akar, sonra berraklaşır. O yüzden konuşun daha çok konuşun, bir an önce aksın gitsin bu pislik.
61)boşa geçmiş anlamlı günler
Antalya’da, Güllük Caddesi’nin ortasında, pasajın içinde bir Lık Lık Birahanesi vardı. 1999-2002, şimdi uzun sürmüş bir gece gibi hatırladığım üç yıl, hayatım orada geçti. İnsan yüzlerine bakarak. Bir Cengiz Ağbi vardı, yarım saatte bir bira içerdi. Ne eksik ne fazla, kurulmuş saat gibiydi. Saçları bembeyazdı, gözleri yemyeşildi. Ama öyle iddialı bir yeşil de değil, yırtıcı hayvanların sakin yeşil gözleri gibi. Alkol tedavisi gördüğü hastaneden dört sefer kaçmıştı. Hayat canına okumuştu ama dimdik oturuyordu. Sadece Sibel Can dinlerken iç çekerdi. Herkesin zayıf bir noktası vardır, psikoloji bunu gerektirir. Bir Ertan Ağbi vardı, durur durur, “İçmelere gidelim mi içmelere,” diye bağırırdı. “Hepinizin heykelini dikeceğim,” diye de bağırırdı. Hep bağırırdı, sesinin başka türlü duyulmayacağından emindi sanki. Sonra bir kaptan vardı, gemisiz bir kaptan, en az yüz yaşında, en az yüz elli kilo. En tatlı uykusundan matkap sesiyle uyandırılmış gibi sinirli biri. Biz güldükçe, “Hay ebenizin kör kandilini,” derdi. Sonra bir kumarbaz vardı, sıradan bir kumarbaz değil, hayatın her anını kumara çevirmeye hazır biri. Dürümüne tavla oynardık. Para bozdurup yazı tura oynardık. On ikiye doğru yandaki kahvede oyun bitince gelir, benle iddiaya girerdi, bir dikişte içersen benden diye. Çok birasını içtim. Bir sefer altılıyı tutturduk, 142 milyon verdi, şimdiki parayla 142 lira. Sonra DSİ’de çalışan bir Coşkun Ağbi vardı. İpli gözlük takıyordu. Hayatımda tanıdığım en efendi adam olan Atalay vardı. Parliament içerdi, efendi adamların Parliament içtiği zamanlar. Sonra evlendi, seyrek uğramaya başladı. Çocuk felci geçirdiğinden topal kalmış biri vardı, bastonla yürüyordu, bir de motosikleti vardı bu adamın. Bir akşam çıktık pavyona gittik, yan masada oturan adamlarla kavga çıktı. Motorla kaçtık, yolda zik zak yaptı sürekli. Yat limanında oturduk sabaha karşı, kol kadar fareler vardı kayalıkların arasında. Çöpleri toplayan, ayakkabıları boyayan, bütün ayak işlerini yapan, herkesin Muzo dediği bir Muzaffer vardı. Çünkü bu dünyada sefaletin dibi yoktur, her zaman daha kötü durumda olan birileri bulunur. Kasalardaki boş bira şişelerini kontrol eder, dibinde kalan varsa içerdi. Sonra pasajın bir delisi vardı. Barın önünde oturduğum uzun tabureyi sallamıştı bir gece. Deprem oluyor zannedip kendimi dışarı atmıştım. Bunu öğrenince ne zaman beni görse gizlice gelip taburemi sallamaya başlamıştı. Bir gece dövüştük bu yüzden, uzun süre ayıramadılar. İki deli gibi dövüştük pasajın içinde, ben de delirmiştim çünkü. Sonra tabure sallamayı bıraktı. Kavga ettiğimiz iyi olmuştu, yoksa öldürebilirdim onu. Babalarının kendilerine devrettiği Lık Lık Birahanesi’ni Ayhan’la Yalçın kardeşler işletiyordu. Ayhan büyük olandı, kötü polisti, hesapları kontrol eden, maaş günleri veresiyeleri toplayan. Evliydi, geceleri Yalçın’a bırakıyordu dükkânı. Bütün müşteriler gidince Baha’nın kasetini takıyordu Yalçın, Kutupta Yaz Gibi. Bin kez dinledik o albümü. Ölüm haberi almış iki adam gibi sessizce ve her şeyi affetmeye hazır. Sonra kapatıyorduk, evim yolunun üzerindeydi, taksiyle bırakıyordu beni. Ertesi gün ben onu alıyordum, yeniden başlıyorduk. Sonra hayatımı harcamanın değişik yollarını aramaya başladım. Yazmanın da bir çeşit kafa yapıcı etkisi olduğunu keşfettim. Ankara’ya hicret ettim. Bazı akşamlar telefon açıyordum Yalçın’a. İçeride kim varsa muhabbet ediyordum. Bazen onlar kafayı bulup beni arıyorlardı. Yıllar geçtikçe koptuk. Bir ara sokakta, uzun zaman önce terk edilmiş, lastikleri patlak bir arabanın ne anlamı varsa, o günlerin de öyle bir anlamı var şimdi.
60. yaşadıklarımdan öğrendiğim hiçbir şey yok
romanlarda anlattılar filmlerde öpüştüler. anneannemin fısıldadığı öyküler var bir de durağına hiç uğramamış otobüsler. başkaları sevişirken gıcırdayan yatak yaylarına kulak kabarttın mı hiç. apartman önlerinde çekirdek çitleyen çocuklara dikkat ettin mi. yüksek sesle konuşan alçakları dinledin mi yeterince. o zaman çoraplarını çıkar çünkü aynı saftayız.
anlatıla anlatıla yalama olmuş hatıralar var çok şükür. başka hatıraların arasına karışıp bambaşka hatıralara dönüşen hatıralar. ve hiç yaşanmamış hatıralar var bence en güzelleri. o zaman ellerini ceplerinden çıkar çünkü kahve söyledik.
gitmek istemediğin şehirlerden geliyorum geceleri. rüyalarında kuruyan nehirlerden geliyorum. bir kaplumbağanın kalbiyle geliyorum. bir kaplumbağanın kalbini sökersen o kalp bir saat daha atar. bir dere elli sene sonra taşar bir telefon yüz yıl çalar. ne öğrendik bu aşktan: insan bir gün herkesi unutabilir. o zaman hayaletlere inan çünkü onlar hep dokunabilir.
59. ateşe benzemek için
Altı yaşında bir yaprağa dokundum ve dedim ki sevgili yaprak seni hiç unutmayacağım. Yedi yaşında gasp ettim hain bakkalı ve siyah beyaz televizyonda seyrettim ilk Pembe Panter’i. İkinci çinkoda kaldım 1989 yılbaşında. Malmö maçından sonra oturup ağladım. Körfez Savaşı’nda Amerika’yı tuttum. Petrole bulanmış o hüzünlü karabatak kuşu yüzünden. Çok sonra öğrendim Alaska’daki bir tanker kazasında kirlenen kuşların görüntüsünü kullandıklarını. Arapçayı gofret ambalajlarından sökmeye çalıştım ertesi yaz. Gonga vurdum ses çıkmadı o kış, bir rüyada. Kulağıma sinek kaçmasından ve bu sebeple delirmekten korktum birkaç yıl. On altı yaşında, tam söze girecekken tentenin üstünde gezinen kedi bütün çay bahçesini tedirgin etti. Okuldan kaçıp 1 Mayıs’a gittim on yedi yaşında. Ertesi yıl her taraf yıkıldı bir yaz gecesi. Evrenin temel yasası: Bağlı olan her şey bir gün çözülür, atom altı parçacıklar bile. On dokuz yaşında gündüzleri uçarıydım geceleri stoacı. Bulduğum yerde yitirdiğim bir şey vardı o sonbahar, Ankara’ya ilk gelişim. Ama neydi, kim bilir. Çekilen acıların beş saniye içinde kendi kendilerini imha etmelerini istiyordum galiba. Bin kez dinledim şu hüzünlü anonsu: Son istasyon Batıkent. Metronun girişinde yatmıştım bir gece. Altüst, sarhoş, yalınayak. Onca yıl sonra başladığım yerdeydim. Yemiştim Pembe Panter’den beşpençeyi, etkisiz hale getirilmiştim. Orada öyle iki seksen uzanmış, hiç verilmemiş bir sözün gerçekleşmesini beklemiştim. Şimdi ateşe bakıyorum ateşe benzemek için.
50. o gece
Kurtuluş Parkı’nda yaprak dökümü. Hava açık. Yıldızlar yere yakın. Taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. Neden olmaz diye soruyorum. Mutsuz oluruz diyorsun. Herkes mutlu olacak diye bir kural yok biz de mutsuz olalım. Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Sanki az önce, orada bir yerde, kaybettiği anahtarlığı arar gibi.
51. saray kapıları
Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyoruz. Bu saray kapıları niye bu kadar ihtişamlı? Çünkü içeri girmek yasak. Kapıya bakıp bir sonuca varmak lazım.
52. genel plan
Birbirimize ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Zalimliğin başladığı yer burası, hoşgörünün başladığı yer de. Ama bunu sözcüklerle anlatmanın imkânı yok. Bir saat kadar Noir désir dinlemek lazım.
53. ara bölge
Ölümle hep başkasının başına gelen bir şey olarak karşılaşıyoruz. Bir ara bölge olsa, buna uygun bir yaşam formu, dünyayı daha iyi anlayacağız.
54. sözcüklerle uğraşan biri evliya olamaz
Seni başka türlü ummuştum diyorsun. Nasıl? Belki de ben hariç herhangi biri gibi. Bu da benim hatam. İnsan içine hiç çıkmayacaktım.
55. kaybetmek
Arada birbirimizi kaybettiğimiz iyi oldu. Bir şeyin kıymetini bilmenin en klasik yolu onu kaybetmektir.
56. aramızdaki en kısa mesafe
Barış Bıçakçı’nın en iyi kitabı, Aramızdaki En Kısa Mesafe. Ama o bunun farkında değil. Olabilir, herkes yanılabilir.
57. sonrası
Sonrası biraz bulanık. Başka bir şeyi ararken bulunan bir şey gibi. Yarım kalmaya mecbur bir sevinç. Elimizde bir bilet var ama ne tam ne öğrenciyiz. Tanrım bu kare bulmacayı sen hazırlamışsındır umarım. Çünkü çözemedikçe beni sinir eden şey, onu benim kadar günahkâr birinin hazırladığını düşünmek.
58. giderken
Bir sıkıntıyı anlatmak istedim. Ama bir şeyi başka bir şeye benzetmekten başka bir şey gelmedi elimden. Kaybettiği savaştan sonra yakıp yıkarak geri çekilen ordular gibi. Mağlup olduğu oranda zalim. Trajik hatamız: Kendimizle ilgilenmeye alıştık, başka bir şeyle ilgilenemiyoruz artık. Sen çocuk yap kurtul istersen bu dertten bana da bir bira söyle giderken.
49. halkın takımı ve benim gömlek
Trabzonspor, Uzungöl’e hidroelektrik santrali yapıyor. Bir spor kulübünün işi hidroelektrik santral yapmak mıdır Allah aşkına? Geçen yıl 1 mayısta Taksim’e çıkan Halkın Takımı grubundan arkadaşlarım var, o kadar eski arkadaşlar ki ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum. Hafta sonu Beşiktaş-Trabzon maçı için pankart hazırlamışlar konuyla alakalı, takıldım peşlerine, gittim maça. 61. dakikada eski açıkta pankartı açtık. Polis geldi, pankartı vermeyelim derken itiş kakış başladı. Pek adil bir dövüş olduğu söylenemez, çünkü bizim çevik kuvvet sekiz kişi bir araya gelmeden adam dövemiyor. Aldılar götürdüler, polis minibüsüne kadar yerde sürüdüler, kafamı tekmelediler. Yazarım dedim diye polisin biri başparmağımı kırmaya çalıştı. Sorun değil dokuz parmakla da yazarız. Ama nedir bu psikopatlık, nedir bu düşmanlık. Ne yaptık bu ülkeye de bu kadar nefreti hak ettik. Baharlık bir gömlek almıştım onu bile yırttılar.
48. toza dumana
Toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine. Çünkü ölüm döşeğinde bir ihtiyar tanımıştım. İnsanlara gerçekten bakmak istiyorsan oğlum, onların sana bakamayacağı bir yere git demişti. Kıyametin ortasına git. O kadar yaşlıydı ki, öldükten bir hafta sonra sanki on sene önce ölmüş gibi düşünmeye başlamıştı herkes. Ölenlerin ölü taklidi yaptığını düşünüyordum ben o zaman. Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissediyorum şimdi. Toplum değil toplu mezar. On bir yıldır sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Hava kararana kadar geçmiyor dalgınlığım. Belki de uykuda kaybettiğim bir şeyleri arıyorum. Kimi görsem rüyalardan bahsediyorum. Oysaki hatıralardan konuşmak lazım. Rüyalardan daha karanlık hatıralar var. Daha çok fikir verir biri hakkında. Şekeri bitmiş sakızı, toz şekere batırıp çiğnemeye devam etmen gibi senin. Ben de tüpte satılan çokokremi diş macunu tüpüyle değiştirmiştim bir sabah. Gülmüşlerdi sadece. Oysa bir çocuk numara çekiyorsa gerçekten yemek lazım, yemiş gibi yapmak değil. Yirmi sene sonra Beşiktaş’ta bıraktığımız o ev. Bırakabildiğimiz tek ev. Beş kat seksen iki basamak. Balkon demirlerinden uzak duruyorduk geceleri. Hep daha yukarı bakmak zorunda olan iki vertigozede. Kar taneleri birbirine benzemez. Sözcükler de benzemez. Ama bir cümle bir başka cümleyi hatırlatır her zaman. Koşan atlar düşen atları. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum yine, olsun. Sen biliyorsun nasılsa. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı.
40. adalet sağlandığında can sıkıntısı başlar
Red Kit’in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan. Che’nin devrimden sonra Küba’dan ayrılması da. Modern anlamda (eşitlik/özgürlük/kardeşlik) adaleti ilk sağlayanlar Fransızlar. Fransa’nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır.
41. özgürlük
Kendimizi özgür zannediyoruz oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. Sınırlara gelince fark ediliyor bu. Dışarı çıkmak isterken kendini cama vurup duran yarı delirmiş karasinekler gibiyken. Sadece geceleri, yapayalnız ve yalınayakken anlaşılabilecek şeyler var.
42. vertigoyu düz ovada avlarlar
Nietzsche’yi böyle avladılar. Nasıl okunduğunu görseydi hiç yazmamış olmayı tercih ederdi.
43. çanakkale sendromu
Bütün cepheleri boşlayıp son cephede insanüstü bir performans göstermek: Türkiye’nin bir ruhu varsa son cephelerde geziniyordur. Biz kaderci değiliz, keşke öyle olsaydık, daha beter bir şey var bizde. Başımıza ne geleceğini bilip olası felaketlerden zevk almak. Canavarı görünce uçuruma doğru koşuyoruz, korkudan değil. Canavarla dövüşmek için sırtımızı uçuruma vermemiz lazım. Son dakikadaki kornere çıkıp karşı kalede gol arayan kalecilere sorun, Türkiye’nin ruhunu en iyi onlar bilir.
44. babalar ve kız kardeşler
Yine Kazancakis’in Zorba’sı, dulu öldürdükleri sahne. Zorba önlerine geçiyor, “Bütün Girit toplanmış bir kadını mı öldürmeye çalışıyorsunuz?” diye bağırıyor. Bizde de var böyle kadınlar, bütün cemiyet toplanmış bir falso yapsalar da üstlerine çullansak diye bekliyor. Elif Şafak ne demiş, duydun mu? Pelin Batu canlı yayında uyumuş, gördün mü? Neredeyse bu kadınlara saldırmamak suç olmuş durumda, aleyhlerinde konuşmayınca cezai işlem uygulanacak yakında. Vaktinde Duygu Asena’ya da yaptılar aynısını. Bir şehir efsanesi uydurdular ‘kart sensin postal da sana girsin,’ diye. Oysa Can Yücel hiçbir zaman öyle bir laf etmedi. Üstüne üstlük çok iyi dostlukları vardı. Duygu Asena, Can Yücel’in lüzumsuz hayranları yüzünden kanser oldu. Ayrıca Nazım Hikmet’e kartpostal şairi diyen de Duygu Asena değil, Ece Ayhan. Duygu Asena’ya saldırmak kolay, göz önünde biri. Ece Ayhan’a laf söylemek zor, sıkar biraz, şahsiyet ister. Bütün bunları şunun için söylüyorum: Kız kardeşleri dövmek kolaydır ağbiler, babalarla yüzleşmek zordur. Cervantes Türk olsa Sancho Panza’yı başkarakter yapardı. Çünkü Don Kişot’un bu memlekette dövüşeceği adam yok. Don Kişot şövalye olmayanlarla dövüşmez, Sancho’ya havale eder o tarz kavgaları.
45. ayrılık fikri
Türkiye yüz parçaya bölünse en son Kürtler ayrılır. Çünkü kafalarında ayrılık fikri var. Ayrılık fikri Kürtleri Türkiye’ye bağlayan en önemli unsur. İntihar fikri sayesinde hayatta kaldım diyen Cioran gibi. İnsan tepesi attığı zaman canına kıyma ihtimali olduğunu bilmeli, bunu bilince yaşamaya devam etmek kolaylaşır. Kürtlerin de tepeleri attığı zaman bu memleketten ayrılabilecekleri ihtimalini bilmeleri lazım. Bu ihtimal ellerinden alınmaya çalışıldığı için kan gövdeyi götürdü/götürecek.
46. kitap aramaya çıkan kafes
Kitapların da uluslar gibi kendi kaderlerini tayin etme hakları vardır. Bir kez yazarın ipinden kurtuldu mu alıp başını gider, nereye gideceği de bilinmez. Kafka’yı esas sinir eden şey buydu. Kafesin biri kuş aramaya çıktıysa kitap aramaya niye çıkmasın. Max Brod bunu anlamadı çünkü avanağın biriydi, edebiyat tarihine katkı sunmuş tek avanak.
47. afili filintalarda niye kadın yazar yok
Sağda solda çok duyuyoruz bu soruyu, sorduktan sonra da suçlayarak bakıyorlar. Bir şey diyemiyoruz, Dostoyevski’nin yeraltı adamı gibi bakışlarımızı kaçırıyoruz. Oysa bizi bir araya getiren şey cinsel kimlikler değil arkadaşlık hukuku oldu. Çeteyi büyütürken de aynı hukuku gözetiyoruz, kadın-erkek-eşcinsel ayrımı yapmadan soruyoruz arkadaşlarımıza katılır mısınız diye. Artık kadın yazarımız da var ayrıca, sevgili dostumuz, Boğaziçi’nin en güzel hocası Meltem Gürle bizi kırmadı, iki manga adamın arasına gözünü karartıp girdi. Tanıyanlar anlamıştır yakında ne süper şeyler yazacağını. Her neyse, sevinçten uçan son Türk kadını Sabiha Gökçen’in dediği gibi, come on baby light my fire.


























