.

Baktım rafta “Cins” diye bir dergi.

Kapakta Jack Nicholson’un en manyak resimlerinden birisi. “Cinnet” filminde baltayla kapı kırarken.

Üzerinde “aylık kültür dergisi” yazıyor. Kültürel iktidara savaş açıyor. Nâzım Hikmet’in o meşhur “putları yıkıyoruz!” sloganına atıfta bulunuyor.

Demeye getiriyor ki “Jack Nicholson abimiz misali baltayla dalacağız putların arasına.”

Dedim ki bu iş tamamdır.

Muhalif aydınlar sonunda attılar üzerlerindeki ölü toprağını. Zamanlarını gıybet yerine daha hayırlı işlere harcamaya karar verdiler.

Bir elektrik yaratacak ve muhalefet nasıl yapılırmış dosta-düşmana gösterecekler. Bağlamını kaybetmiş memlekete bir bağlam, içi geçmiş fikir dünyamıza reaktör olacaklar.

Şimdi bittiniz ey iktidarlar!

Fakat o da ne? Derginin başındaki İsmail Kılıçarslan değil mi? Hani şu muhafazakâr entelektüel arkadaşımız?

Yanındakiler de “Meksika Sınırı”ndan beri yoldaşları Selahattin Yusuf, Tarık Tufan, İbrahim Tenekeci, Hakan Arslanbenzer… Hatta Haşmet Babaoğlu abimiz bile var.

İyi de bu ekip mevcut iktidardan yana değil mi? Onun memleket için en hayırlısı, en uğurlusu olduğuna inanmıyorlar mı?

O zaman nasıl oluyor “muhalif” oluyorlar? “Putları yıkmaktan” ve “iktidarın yaldızlarını sökmekten” bahsediyorlar?

Sunuş yazısını okuyunca çaktım köfteyi: Meğer kendilerini kültürel bakımdan muhalefette görüyorlarmış.

Gençliğimizde İslamcı entelektüeller arasında yaygındı bu görüş. Haklıydılar; kültür-sanat ortamı batıcıların vesayetindeydi.

İnternet öncesi dünyanın ana akım televizyonlarında, dergilerinde, gazetelerinde, kültür bakanlığında batıcı tayfa vardı. Gündemi onlar belirler, polemiği onlar yapar, raconu onlar keserdi.

Oysa Allah için, 90’larda doğucu entelektüellerdi en çok okuyan-araştıran-kendilerini her fırsatta yeniden doğuranlar. Sezai Karakoç ile Tarantino’yu sinesinde buluşturanlar.

Hiç unutmam, Orhan Pamuk bir akşam Cem Özer’in programına çıkmıştı. Söyleşiden önce mikrofon tutmuşlardı sokaktaki vatandaşa.

Pamuk’un o güne kadarki romanlarını eksiksiz sayabilen tek kişi, başörtülü bir genç kızdı. Süslü kızlarsa “Kim o, yeni bir popçu mu?” diyordu.

Sonra “Meksika Sınırı” fenomeni geldi. Mehmet Efe’nin şiirinden ilhamla bulunmuş, tarihin en güzel program ismiydi. Üç genç adam çok değişik işler yapıyorlardı.

Doğudan batıya, İbni Arabi’den Kurt Vonnegut’a, Filibeli Ahmed Hilmi’den Pink Floyd’a, Tarkovski’den Gazali’ye sıçrayarak başımızı döndürüyorlardı.

Hem muhalefet ediyor hem de gayet özgüvenli bir şekilde batı mahallesiyle muhabbet ediyorlardı.

“Böyle işleri biz de yaparız icabında, hem de en kralını!” fiyakası vardı programın. Bu satırların batı mahallesinde büyümüş yazarı ondan ve devamı “Kafa Dengi” programından çok şey kaptı.

Her zaman hemfikir olmadı, bazı yerlerde karşı çıktı ama kaybetmedi ilgisini ve muhabbetini.

Çünkü haklı olduklarını hissediyordu. Sistem tarafından o güne kadar görmezden gelinen bir kesimin fikrini, vicdanını ve irfanını vuruyorlardı yüzümüze.

Doğuyla batı arasında köprüler kuruyor, hafiften “Gri bölgeler” yaratmaya çalışıyorlardı.

Belli ki Meksika sınırının ötesinden gelen kafa dengi insanlardı. Meksika sınırı aslında doğuyla batı arasındaydı. Üstelik her fikrin, her mahallenin, her siyasetin ortasından geçiyordu.

“Cins” dergisini çıkaranlarsa, o programı yapan gençlerin kemale ermiş halleriydi işte.

Vaziyete uyanınca heyecanlandım. Ama bu sefer kekre bir tat da hissettim. “Hayırdır inşallah?” dedim.

Adeta bir manifesto niteliğindeki sunuş yazısını tekrar okuduğum zaman bu hissin sebebini çakozlar gibi oldum.

“Korkmayın. Şaka şaka. Korkun.” diye başlıyordu. “’Senelerdir kendinizi sahibi, bekçisi, ustası, atası saydığınız alanlarda rahatça at koşturduğunuz yeter’ demeye geldik çünkü. ‘Kültürü, sanatı, edebiyatı, sokağı, sosyolojiyi biz biliriz’ tafralarınızın yaldızlarını dökmeye geldik.”

Sonu da şu şekildeydi: “Ve sevgili okur, sen. Senin için çıktı bu dergi. ‘Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa’ diye mızmızlanmaman için çıktı.”

2000’lerin başında falan olsak, bu yazı orta sahadan röveşatayla atılmış İbrahimoviç golü efekti yaratırdı. Ağır çekimde izlemelere doyamazdık, kimin kalesine girmiş olursa olsun.

Ama tarihin rüzgârı onu avuta çıkarmıştı. Sözlerin sahipleri artık iktidardaydılar. Paslaşma, şut çekme, röveşata yapma, hava topuna çıkma imkânları artık diğerlerinden fazlaydı.

Destekledikleri iktidar memlekete kapitalizmin hasını getirmişti. O yüzden de aynı sözler eskisi kadar baş döndürücü, heyecanlandırıcı, “helal olsun!” dedirtici gelememişti fakire.

“Gelmediyse gelmedi, zaten hedef kitlede sen yoksun ki!” diyenleri duyar gibiyim.

Mesele de herhalde bu. “Meksika Sınırı”nın hedef kitlesinde olduğumu hissediyordum izlerken.

“Korkun!” demek yerine gri bölgeler arayan, doğuyla batı arasındaki sınırı iki taraf lehine maymun eden kafa dengi gençlerdi onlar.

Bugün “Korkun!” demenin hiçbir esprisi ya da orijinalliği yok. Zaten her mahallenin kendi önderleri tarafından diğer mahallelerle sabah-akşam ölümüne korkutulduğu günlerdeyiz.

Meksika sınırının ekseni değişti yani. Hatta West Indies, Kızıl Elma, İtaki ve Maçin sınırlarının da.

Vaktiyle Meksika Sınırı programını yapan gençler muhtemelen böyle düşünürdü. Günü geçmiş pasaportlar ve vizelerle değil.

“Bizimkiler böyle şeyler yapamıyor yaaa” diyen okura şöyle cevap verirlerdi: “Artık kim yapabiliyor ki sanki?”

“Memlekette adam gibi fikir tartışması, bir kültür bağlamı mı var? Bunların yokluğundan muzdarip sadece biz miyiz? O zaman aynı çıkmazı görenleri ötekileştirmek niye? Böyle yapacaksak farkımız ne?”

İslamcı gençlerin çok okudukları, çok yazdıkları fakat görmezden gelindikleri o yıllarda, Mel Gibson’un “Cesur Yürek” filmi kasıp kavuruyordu ortalığı.

Beyoğlu’nun, Tophane’nin, Galata’nın bıçkın delikanlıları birer Mel Gibson kesilmişti. O mahallelerde William Wallace aleyhinde laf söylemek mangal gibi yürek isterdi.

Kadınlar da çok sevmişti biricik aşkını kaybetmenin acısıyla vatan kurtarmaya soyunan ekose etekli yiğidi.

Bu kadar insanı adını bile duymadıkları, yüzlerce yıl önce yaşamış Allah’ın İskoç’una bağlanmaya götüren şey sanatın ta kendisiydi. Hikâye ve sinema sanatının.

Mahalleler arasına, doğuyla batı arasına çizilmiş Meksika sınırlarını yıkan, gönülleri bağlanmaya, insanları birbirini keşfetmeye çağıran kültürün.

“Cins” dergisini “Meksika Sınırı”nı yapan gençler çıkarıyor olsaydı “Cesur Yürek” seyrettirirlerdi bize. “İntikam” dizisinin yerli versiyonunu değil.

Nokta, 12 Ekim 2015

Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi