.

[Aşağıdaki makale Boğaziçi Üniversitesi’nden arkadaşların hazırladığı deneysel edebiyat dergisi Kırtıpil’in ilk sayısında yayımlandı]

Deneysel edebiyatın epey geniş ve derin bir bölümünü teşkil eden Oulipoyu konu edinen bu makalede, —makale formatının bizi icbar etmesi sebebiyle— evvela Ouliponun tanımlarına göz gezdirecek, sonra onun ele alınmasında —en azından bizce— başat bir mesele olan sınırlandırma ve yaratıcılık arasındaki ilişkiyi tartışacak ve son olarak —bizi frankofon sanan gafillere ibret olsun deyu!— yerel ve geleneksel bir edebiyat formunun Ouliponun şahikası olduğunu ispat etmeye çalışacağız.

Tanım

Penguin Edebiyat Terimleri ve Edebiyat Teorisi Sözlüğü Oulipoyu “1960 yılında Raymond Queneau ve arkadaşları tarafından kurulan ‘Ouvroir de Littérature Potentielle’in (Potansiyel Edebiyat Atölyesi) kısaltması” olarak tanımlıyor: “Bu yazar grubu başlangıçta matematik yapıları edebiyata dâhil etmekle ilgileniyordu;  sonraları ise bu ilgi kendiliğinden, öz-sınırlandırıcı sistemlerin tümüne doğru genişledi. Oulipocu yazarlar, eserlerini geliştirirken —alfabenin belli bir harfinin eksik olduğu romanlar (lipogram); isimlerin anlamsal olarak değil de sayısal belirlenimle sözlükten rastgele seçilerek yerleştirildiği meşhur şiirler gibi— şakacı dil oyunlarında uzmanlaştılar. Ouliponun yan dallarına, Oulipopo (detektiflik kurmacaları üreten ‘Ouvroir de Policière Potentielle’), Oulipeinpo (resim), Ou-x-po (‘Ouvroir de x Potentielle’ [Potansiyel X Atölyesi]) dâhildir. En tanınmış üyesi Georges Perec’tir (Kayboluş, 1969; Yaşam Kullanma Kılavuzu, 1978).” Son olarak da sözlük bizi “bakınız” diyerek “Lipogram” maddesine yönlendiriyor.

Kuru sözlük tanımını bırakıp sözü Oulipocuların kendisine bıraktığımızda, “yazarların keyfine göre kullanabileceği yeni biçim ve kalıpların araştırılması” tanımına ulaşıyoruz. Ama bizce Oulipocu yazarları en veciz şekilde anlatan tanım, farklı kaynaklarda —Ouliponun kurucu babaları—François Le Lionnais ve Raymond Queneau’dan bazen birine, bazen de yekdiğerine nispet edilen şu kısa cümledir: “Firar etmeyi tasarladıkları labirenti inşa eden sıçanlar!” Perec’in L’Encyclopédie de la jue-nesse oulipo(é)tique içinde bir madde olarak kaleme aldığı “Oyun” başlıklı oyunbaz metni —“Çevirmenin notu” ve “Çevirmenin katkısı” derkenarlarıyla şenlendiren Selahattin Özpalabıyıklar’ın oyunlarının —en azından—  bir kısmını atlayarak alıntılamamız mazur görülürse, bir öz tanıma daha ulaşırız:

Oyun, (bütün düzünsel [artistique] üretim alanlarında olduğu gibi) yazın [littérature] alanında da temel yönelimlerdendir. Yalnızca bu yaklaşımla üretim yapmak amacına yönelik yazınsal akım/okul/toplulukların kurulduğunu söylemek, oyunun yazında tuttuğu önemli yer için yeterli bir gösterge olabilir. Sözkonusu oluşumların en önemlilerinden biri,

hazırladığımız bu genbilikte[1] kendimize —deyiş yerindeyse— “kıyak geçme”mizin bağışlanacağı beklentisiyle ilk sıraya kendimizi yerleştirmekte sakınca görmüyoruz:

Georges Perec ile arkadaşlarının

sözkonusu kişiler üzerine herhangi bir genbilikte ayrıntılı bilgi bulunabileceği için
burada yaşam öykülerini vermiyoruz

kurduğu/başlattığı OuLiPo devinimi olmuştur.

Oulipodan bahsederken adını mutlaka anmamamız ve kulak vermemiz gereken, Queneau’nun Biçem Alıştırmaları adlı şaheserinin muhteşem çevirisi başta olmak üzere, Oulipo hakkında birçok çeviri ve telifi borçlu olduğumuz, değerli dostumuz Armağan Ekici ise “Oulipo’yu en iyi özetleyen ifadelerden biri[nin] sınırlama altında yazı” olduğunu söylüyor. Fark ettiğiniz üzere, Oulipodan bahsetmeye başladığımızdan bu yana bir “sınırlandırma” lafı aldı gidiyor. O halde sınırlandırma ve yaratıcılık meselesini ele almanın zamanı gelmiş de geçmek üzere!

Sınırlandırmalar yaratıcılığı öldürür mü?

Toplumda genel kabul gören önermelerden biri de, sanatta sınırlandırmaların yaratıcılığı öldürdüğü ya da —en hafif deyimle söylersek— azalttığıdır. Bu kanaate en çok da sanatçıların sahip olmasını, belki de modern sanatçıların özgürlük hakkındaki cahilce boşboğazlığına bağlamak gerekir. Çünkü işi aforizma seviyesinden çıkartıp insan zihni ve sınırlandırma ilişkisine bakar bakmaz, meselenin hiç de göründüğü gibi olmadığını hemen fark edebiliyoruz.

Rollo May Yaratma Cesareti adlı kitabının “Yaratıcılığın Sınırlarında” başlıklı bölümünde, insan hayatında sınırların sadece önlenemez değil, aynı zamanda değerli olduğunu, yaratıcılığın da bu sınırlar sayesinde ve onlara rağmen ortaya çıktığını iddia ediyor. Yazar —bölüm başlıklarına da yansıyan haliyle— “sınırların değeri”, “bir sınırlandırma olarak biçim” ve “imgelem ve biçim” izleklerini sürüyor. Makalenin “Sınırların Değeri” başlıklı bölümü “Bilincin kendisi bu sınırların farkına varılmasından doğup çıkar” tespitiyle başlıyor. May, devamla “İnsan bilinci varoluşumuzun ayırt edici yanıdır; sınırlamalar olmasaydı onu asla geliştiremezdik. Bilinç, olanaklar ve sınırlılıklar arasındaki diyalektik gerilimden doğup gelen bir farkındalıktır” diyor. May daha da ileri giderek, yaratıcılığın “kendiliğindenlik ve sınırlamalar arasındaki gerilimin eseri” olduğunu iddia ediyor.

Aslında daha işin başında kalabalıkların sesi yerine bilgelerinkine kulak verseydik, meseleye daha doğru bir giriş yapmış olurduk. Ama burası da bilgelere kulak vermeye uygun bir yer olsa gerek. İngilizcede çok bilinen bir deyiş vardır: “Necessity is the mother of invention”. Muhtemelen Vulgaria’daki “Mater artium necessitas” ifadesinden türeyen bu deyiş Platon’a atfedilir. Bu atıf her ne kadar kaynak gösterilmeden yapılıyor olsa da, asılsız sayılamaz. Platon Politeia adlı eserinde Sokrates’in ağzından benzer bir ifade aktarır. Sokrates, Adeimantus’u “zihninde —başlangıcından itibaren— bir devlet yaratmaya” çağırır ve hemen ardından ekler: “Görünen o ki, onun gerçek yaratıcısı ihtiyaçlarımız olacaktır”.

André Gide’in sözleriyse bilgelerinki kadar berrak ve üstüne bir kelime daha eklenemeyecek kadar güzeldir: “Sanat daima bir sınırlandırmanın sonucudur. Serbest olduğunda daha da yükseleceğine inanmak, uçurtmayı yükselmekten alıkoyan şeyin ipi olduğunu sanmaktır. Kanadını engelleyen havanın yokluğunda daha iyi uçacağını düşünen Kant’ın güvercini, uçmak için kanadını yasladığı bu hava mukavemetine muhtaç olduğunun farkında değildir[…] Sanat sınırlandırmayla doğar, kavgayla yaşar ve özgürlükle ölür.”

Dogmatik yaratıcılık mı?

Ouliponun Oucipo (Ouvroir de cinématographie potentielle) adı verilen bir yan dalı olsa da, bu atölyenin pek de bilinen film örnekleri ortaya koyduğu söylenemez. Oysa bizce tam da Oucipocu bir sinema akımı olan Dogma95’in manifestosunu da yazan Lars von Trier’nin De fem benspænd (Beş Engel) adlı filmi —adına yakışır bir şekilde—sanatta engeller, sınırlandırmalar ve özgürlüğü tartışan Oucipocu bir tez filmi olarak sunulabilir. Lars von Trier, ustası ve favori yönetmeni Jørgen Leth’i Haiti’deki huzurlu hayatından koparıp tekrar sinema dünyasına döndürebilmek uğruna bir proje geliştirir. Trier, bir şaheser olarak tanımladığı Det Perfekte Menneske (Mükemmel İnsan) adlı kısa filminin yeni versiyonlarını çekmesi için Leth’i davet eder. Anlaşma şöyledir: Leth Mükemmel İnsan’ın beş yeni versiyonunu çekecektir. Fakat her bir film, Trier’nin koyduğu özel engellere uygun olarak çekilecektir.

Filme de adını veren engeller ise şunlardır: İlk filmde her bir plan on iki kareden daha uzun sürmeyecek, orijinal filmde sorulan sorular yanıtlanacak, set kurulmayacak ve film Küba’da çekilecektir. İkinci film dünyanın en sefil mekânında çekilecek ama mekân gösterilmeyecektir; “adam”ı Leth oynayacak, filmde “kadın” olmayacak ama yemek olacaktır. İkinci filmi kurallara uygun bulmayan Trier, üçüncü engel olarak Leth’e iki seçenek sunar: Ya aynı filmi tekrar çekecek ya da tamamen özgür olacaktır; Leth özgürlüğü seçer. Dördüncü film, Leth nefret etse de bir animasyon olacaktır. Beşinci engel ise hepsinden daha gariptir: Trier filmin beşinci versiyonunu çekmiştir. Ama bu filme yönetmen olarak Leth’in imzası atılacaktır. Leth sadece, Trier tarafından yazıldığı halde kendi görüşüymüş gibi görünen bir metni “dış ses” olarak okuyacaktır. Film tam da araştırmamızın konusu olan sınırlandırma ve yaratıcılık ekseninde duruyor olsa da, üçüncü engel çok daha dikkat çekicidir: Özgürlük bir engel olarak sunulur!

Radikal gazetesinin Cumartesi ekinde yayımlanan röportajında, Yeşim Tabak’ın Manifestoları, engelleri, kuralları ve o tür kısıtlamaları sevdiğiniz çok açık. Bunun yaratıcılığı nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?” sorusuna, Trier “Bence yaratıcılık tamamen kısıtlamalarla ilgili. Mesela çocukken bir yere çizim yapmak istediğinde bile kâğıtla ilgili bir kısıtlama vardır. Her türden yaratıcılık, kısıtlamalarınızı seçmekle ilgili. Resim yapmak, yazmak ya da her neyse. Yaratıcılık kısıtlamalarımızdır” cevabını veriyor.

Yeşim Tabak, Leth’i kastederek “Filmde ona karşı bir hayli kışkırtıcısınız ve onun ‘iç çığlığını’, gerçeğini bulmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Sizce kışkırtmayla gerçek tepkiler arasındaki bağlantı ne?” diye sorduğunda ise “Bu çok iyi bir soru. Kışkırtmaya inanıyorum, bunu söylemem lazım. Her zaman işe yaramıyor ama bazen insanları farklı bir şekilde düşünmeye ve tepki vermeye itmek iyidir. Düşünüyorum da, belki de Jørgen’e karşı yeterince kışkırtıcı davranmadım” diyerek, sınırlandırmaların kışkırtıcı bir işlev yüklenebileceğini kastediyor.

Sınırlama altında yazı

Ekici, sınırlama altında yazmanın yol açtığı yaratıcılığın, klasik anlamda yaratıcılıktan farklı olduğunu kabul ederken, sınırlamanın, bir fikri ifade edebilmenin bin bir yolunu açtığı için yaratıcılığı kışkırttığını iddia ediyor: “Oulipo’yu en iyi özetleyen ifadelerden biri: Sınırlama altında yazı. Yazılan metnin değişik birimleri üzerine (harf, sesli harf, sessiz harf, hece, kelime, cümle, anlatı unsurları…) sıkı sıkıya belirlenmiş sınırlamalar koymak, Oulipo’cu edebiyatın temel özelliği” diyerek Oulipoyu tanımlayan Ekici, sınırlama altında yazmanın en büyük faydası olarak, bir düşünceyi başka bir biçimde ifade etmenin yollarını aramak zorunda bırakmasını ve metne dışarıdan, soğuk, metnin kendi içeriği ile ilişkisi olmayan bir kıstasa göre bakmayı sağlamasını gösteriyor.  Bir sınırlamaya uyma zorunluluğunun, insanı belki de başka türlü aklının ucundan geçmeyecek çağrışımlara, bağlantılara, ifade yollarına da zorladığını söylüyor. Örnek olarak Ekici de “bir müzik formuna uygun bir yazı yazmak” fikrini gerçekten bir “füg” denemesi olarak kaleme almış.

“Her ne kadar bugün bu terimi kullanınca ilk akla gelen Oulipo da olsa, sınırlama altında yazı yazmak, yeni bir çaba değil” diyen Ekici, “Edebiyatın esasen şifahi olduğu, metinlerin yazılmayıp ezberlendiği günlerde, her şeyden önce hafızaya yardımcı olmak gibi pratik bir amaca hizmet ettiğine inanılan vezin ve kafiye, bir zamanlar edebiyatın temel unsurları, olmazsa olmaz koşullarıydı” diyerek yazıda sınırlamanın kökenlerine işaret ediyor. Gerçekten de geçmişten beri kullanılan birçok şiir formu mükemmel birer sınırlandırma örneğidir: Haiku, alexandrine, rubaî, gazel vesaire. Aslında nesir dışı tüm geleneksel yazı formları, belli sınırlandırmalara tâbi olmak hususunda ortaklaşır. Bu formların ortak adı olarak “nazım”, kurallılığı henüz kelime anlamında dahi tebarüz ettirir. Arapça “nazm” kelimesi “sıraya koyma, dizme, tertip etme” manalarına karşılık gelir. Lügat ilmi olmayanlar için bile, aynı kökten müştak “tanzim” kelimesini hatırlamak dahi, kelimedeki “düzen” ve tertip” manasını çağrıştırmaya kâfi gelecektir.

Yazılı ya da sözlü bir eserin nazım sayılabilmesi için gereken sınırlandırmalar üç grupta toplanabilir: Ses değerleri ya da hece sayısını düzenleyen vezin (ölçü), ses benzerliklerini düzenleyen kafiye (uyak) ve mısraların kümelenişini ve kafiyelerin sıralanışını düzenleyen nazım biçimi. İşte bu sınırlandırmalara uyan manzum esere, uyduğu sınırlandırma türüne göre Sonnet, alexandrine, gazel, kaside, mesnevî ya da rubaî diyoruz. Basit bir karşılaştırma yaptığımızda, divan edebiyatındaki sınırlandırma iştiyakının hem Uzak Doğuyu hem de Batıyı epey geride bıraktığını görürüz. Divan edebiyatı, Uzak Doğu şiirinin uyduğu hece ve kıta sayısı sınırlandırmalarını içerirken, bir yandan da Batı şiirindeki dize sonu kafiye sıralamasına ve kıta biçimlerine bağlı kalır. Bunlar yetmezmiş gibi, aruz vezni denen bir “bela”yı da öz başına sarmaktan geri durmaz. Her bir dizedeki her bir hecenin açık mı, yoksa kapalı mı olacağını belirleyen bir sınıra bağlı kalarak şiir yazmak, bugünden bakıldığında pek akıl kârı görünmez. Epey zor ve meşakkatli olsa da, bu biçimsel sınırlandırmaların üstesinden bir şekilde gelinebilir. Ama asıl mesele de burada başlar: Yazdığınız şey bir sanat eseri olacaktır. Bu kadar biçimsel sınırlandırma içinde unutulmuş olma ihtimalini gözeterek hatırlatalım ki, eseriniz sadece manalı değil, aynı zamanda hikmetli de olmalı ve/veya daha önce ifade edilmemiş bir şekilde söylenmelidir.

Divan edebiyatının sapkınca Oulipien bir edebiyat olduğu hususunda okuru ikna edebildiysek, ilgimizi daha da daraltıp, onun ve —ayrılmaz bir biçimde bağlı olduğu— halk edebiyatının bir alt formuna doğru ilerleyebiliriz.

Lipogram

Tanım kısmında sözlükten yaptığımız alıntıyı hatırlarsak, o kısacık metinde bile, Oulipocu yazarların kullandığı iki teknikten biri olarak lipogramın anılması ve en tanınmış üye olarak gösterilen Perec’in anılan iki eserinden bir olan Kayboluş’un bir lipogram olması ve madde sonunda lipogram başlığına yönlendirilmemiz, —en sık kullanılanı olmasa da— toplum tarafından en bilinen Oulipien tekniğin lipogram olduğunu gösterir. Sözlüğün yönlendirmesine uyup lipogram maddesine gittiğimizde ise “Alfabenin belli bir harfinin kullanımının engellendiği eser” tanımına ulaşırız. Örnek olarak yine Kayboluş’un verildiği metinden, kökeni eski zamanlara dayansa da, lipogramın Oulipien yazarların uzmanlık alanı haline geldiğini öğreniriz. Sözlük bahsetmese de, eski Batı edebiyatında, akrostişin zıddı olarak, sevgilinin adındaki harflerin kullanılmayarak gizlendiği lipogram şiirlerin yazıldığını biliyoruz.

Oulipodan ya da lipogramdan bahsedilen hemen her yerde karşımıza çıkan Kayboluş’a baktığımızda, Fransızcanın en sık kullanılan ünlüsü olan “e”yi hiç kullanmadan, Perec’in koskoca bir roman yazmış olduğunu görürüz. Böylesi bir eser verebilmek gerçekten de zor bir iştir. Ama sözlüğü önünüze koyup, “e” harfi içermeyen kelimeleri sıralamak bir vakit meselesidir. Armağan Ekici Kayboluş’la ilgili yazısında “Perec kitabı yazarken içinde e harfi geçmeyen yüzlerce özel ad, metin, metin parçası toplamış, bu sınırlama sayesinde kendi zihninin bir fotoğrafını da çekmiştir” derken, meşakkatli de olsa, böyle bir hazırlıkla bu işin üstesinden gelinebileceğini de göstermektedir. Sonuçta daktilonun başındasınızdır; sözlüğü karıştırabilir, notlarınıza göz gezdirebilirsiniz ya da o meşum harfi içermeyen kelimelerle, hedeflediğiniz manayı verecek bir terkip oluşturabilirsiniz. Peki ya bu işi irticalen (improvise) yapmanız gerekseydi?

Ouliponun şahikası

Bu denli iddialı bir övgüyle tavsif ettiğimiz edebiyat formu tabii ki sadece lipogramın sınırlandırmalarına tâbi olmayacaktır. Harf yasaklarına geçmeden önce, onun tâbi olduğu diğer sınırlandırmalardan da bahsetmek gerekir. Âşık edebiyatının bir formu olduğundan, onun sınırlandırmalarına tâbidir: Hece vezniyle yazılır, mısra sonlarındaki kafiyelerin dizilişi bir kurala bağlıdır. Bir tür atışma (karşılaşma) olduğundan, rakibe üstün gelme amacı taşır. Yarışmaya katılmayan usta bir âşık ya da yetkin bir dinleyici tarafından açılan “ayak”a uymak gerekir ve asıl önemlisi bir değil, —dudak ve diş-dudak ünsüzleri diye bilinen— tam beş harf kullanılmaz: B, p, m, f, v. Sınırlandırma lafta kalmasın diye, âşıklar dudaklarının arasına birer iğne yerleştirir. Böylece, yasaklanan harfleri söylemeye kalktıklarında, dudaklar birleşmek zorunda olduğu için, iğne batar ve dudaklarını kanatır.

Bir kez daha düşünelim: Verilen ayak, kıtanın son mısraının sonunu teşkil edeceği için, aslında diğer mısraların da kafiye yapısını etkilemiştir. Bu ayak ve yol açtığı kafiye düzeni, mısraların —en azından son kısımlarının— hece sayısını ve hecelerinin kümelenişini de belirlemiştir. Tüm bu belirlenmişlik içinde öyle bir şiir söyleyeceksiniz ki, hem şiir bu kurallara uyacak, hem o beş harfi içermeyecek, hem rakibi mat edebilecek kadar anlamlı ve güzel olacak, hem de siz tüm bunları irticalen, o anda yapacaksınız.

Sonuç olarak, “lebdeğmez” Ouliponun şahikasıdır demekte haksız mıymışız?

Kaynakça:
Cuddon, John Anthony ve Claire Preston. The Penguin Dictionary of Literary Terms and Literary Theory. Penguin Books, 1999.
De fem benspænd (Beş Engel). Yön. Lars von Trier ve Jørgen Leth. 2003.
Ekici, Armağan. «Çok Katmanlı Yapıların En Güzeli.» Cumhuriyet Kitap 9 Mart 2006.
—. «Sınırlama Altında Yazı.» Geceyazısı (2003): 104-112.
Gide, André. Prétextes. Paris: Mercure de France, 1963.
May, Rollo. The Courage to Create. New York: Norton, 1975.
Perec, Gerorges. Çev. Selahattin Özpalabıyıklar. «Oulipoyun.» Kitap-lık 89 (2005): 100-101.
Plato. Plato in Twelve Volumes. Çev. Paul Shorey. Cilt V-VI. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1969.
Trier, Lars von. Yaratıcılık kısıtlamalarımızdır Yeşim Tabak. Radikal, 31 Ocak 2004.


[1] Ansiklopedi.

, 2 Aralık
Punto:
14
16
20
24
Palet:
Yazı
Yazı
Yazı
Yazı
Sıfırla
.
Panel
Yukari Asagi