bebek kafası

 

Vedat Özdemiroğlu halis bir yazardır bence. Birkaç hafta önce, henüz 29 yaşındayken yayımladığı “Vedat Bey’in Görkemli Hayatı” kitabını yeniden okuduğumda buna karar verdim. Yıllar evvel, Beşiktaş’ta bir sahaftan almış, sayfalarını karıştırıp bir kenarda unutmuştum. Vay benim toyluğum! Onu zamanında anlasaydım bugün Real Madrid’de oynuyordum.

Peki nedir halis yazar?

Halis yazar, okumaktan gelir. Edebiyattan anlamakla kalmaz, edebiyat olur. Bir miras devralmıştır. Bu mirası getirir, önümüze koyar. Taşıyabileceğimiz kadarını alırız. Halis yazar önce çok sağlam şekilde kendisi, yazdığı sayfalarda ise kolaylıkla başkaları olur. Hatırlar, hatırlatır. Kıymetler, kıymet verir. Sorar, sordurur. Saptar. Tanımlar. İcat eder.

Bebek Kafası’nda bütün bunları görüyorum.

Elbette ve öncelikle bir mizah kitabı Bebek Kafası. Pek sevdiğimiz Uykusuz Dergisi’ndeki köşesinin adı. Mizah dergilerinin büyük, renkli karikatürleri arasında görsel çekiciliği olmayan, ufak puntolarla yazılmış, bir manada çileli metinlerin müellifinin küçücük fıçıcık yazılarından kotarılmış bir kitap.

Geçen gün metroda elimde tükenmez kalem, altını çizerek Bebek Kafası’na dalmışken, yanımda oturan yolcu bir an kıpırdanınca adamın yabancı ülke vatandaşı olduğunu fark ettim. Sonraki dakikalarda beni izlediğini hissettim. Amcanın “Türkler de ne güzel millet, metroda ders çalışır gibi kitap okuyorlar” dediğini hayal ettim. Sevindim. Kitabın iklimi bunu gerektiriyordu.

Bebek Kafası’nı başlıklara ayırarak kısaca anlatmak isterim.

Vedat Özdemiroğlu saptıyor.

“Memlekette palmiye var, fakat içinde palmiye geçen bir halk türküsü yok.” cümlesini okuduğumda elim kafama gitti. Tatlı bir hayıflanma. Neden böyle şeyler bizim aklımıza gelmez? “Tüm kız çocuklarının kendilerini prenses gibi hayal etmesi ve hiçbir oğlan çocuğunun prenslik üstüne düşünmemiş olması.” Ben kralım diyen duydum da prensim diye gezen görmedim hakikaten. Meslek lisesinde prenslik bölümü olsa giden olur muydu acaba? “Tarihe geçmek için işini çok iyi yapman yetmez, tarihçinin de işini çok iyi yapması gerekir” cümlesini okuduğumda bir kenarda tembel tarihçiler, bir kenarda gayretkeş karıncalar geldi gözümün önüne.

Vedat Özdemiroğlu soruyor.

“Namerde muhtaç olmak, biraz da mertlik fırsatı vermek değil midir namerde?”, “Cetvelle sınır çizenler arasında o cetveli saklayan olmuş mudur acaba?”, “Niçin seçmen totalda yüzdeli de bireyde blok? Oyumun tamamını aynı partiye vermek zorunda mıyım?”

Vedat Özdemiroğlu tanımlıyor.

Ansiklopedi için “tüm kitapların müdürü gibi” diyor. Evliya Çelebi; “Usta ayak, sahada basmadık yer bırakmıyor.” Lacivert;  “mavinin ablası”, Endülüs; “akşamdan ıslatılmış İspanya” imiş mesela.

Vedat Özdemiroğlu hikâye yazıyor.

“Evrenin kısa tarihi: Olan oldu.” Bundan daha şık bir kısa hikâye okumadım uzun zamandır. “İlk kendi kalesine gol atan adam epey bir müddet bu durumu komple şahsi algılamıştır.” İşte size kendi kalesine gol atan ilk adamın yaşamöyküsü… Islıklandı mı? Ağladı mı? Hırs yapıp aynı maçta bir tane de karşı kaleye attı mı? “Tarihin tek gazetesi çıksa, manşet insanın iki ayağı üzerine kalkması olurdu bence.” Bebek Kafası tek cümle olsaydı bu olurdu. “Yaşlı kahraman: Süpermiş.” Yılmaz Gruda geldi aklıma. Bu kısacık hikâyenin filmini yapsam Gruda’yı oynatmak isterdim. Ne oldu şimdi? Bir satırdan kendimize bir dünya kuruverdik. “Kaç asırdır söylüyorum, reenkarnasyon diye bir şey yok.” Tertemiz bir espri. Kemiksiz, löp. Halis yazarın içinden çıkan yüzlerce matrak adam varken mizah sevilmez mi?

Vedat Özdemiroğlu şiir yazıyor.

“Sen varsan malı mülkü neyleyim, sen yoksan malı mülkü neyleyim, demek ki ben malı mülkü neyleyim.”, “Bahar sana da güzel, bana da güzel. Ama en çok bahar çobana güzel.”

Vedat Özdemiroğlu felsefe yapıyor.

“Güzel farklı leziz ayrı, ermiş başka aziz ayrı.”, “Söz konusu teferruatsa konu dağılmıştır.”, “Zekâ zulümle baş ettiği kadar kurnazlıkla baş edemez; kurnazlık vasatın zekâsıdır.”

Vedat Özdemiroğlu dil üzerine düşünüyor.

“Mesut oldum ile mestoldum nasıl aynı olabilir, çok farklı gibiydi.”, “Tezatla paradoks arasında çelişki yok.”, “Sumru Yavrucuk’un U içinde kalması.”, “Sosis’in %60’ı S.”

Vedat Özdemiroğlu bilgi paylaşıyor:

“Umut kelimesini dilimize Yaşar Kemal kazandırmış.”, “Sümer tabletlerinde ‘Tanrım beni yavaşlat’ diye dua varmış.”, “Efendi kelimesi Yunanca’dan gelir.”, “Anadolu’da şişmansan domuz sıkısı derler, zayıfsan zekât keçisi.”

Vedat Özdemiroğlu icat ediyor.

Bir hatırasını anlatırken bir yerde “N’apıyonuz demekli oldum.” diyor.  Demek istemiş ama diyememiş derseniz bunun içinde duygu azdır. “Demekli oldum” derseniz duygunun damarını bulmuşsunuzdur. “Sultan üçüncü hamur” diyor bir yerde. Cümlenin gerisini sonra okurum, gülmekten düştüm bile. Osmanlı’dan bahsettiği bir paragrafta “Sarayda yangın olarak çalışmak” ifadesi var. Bunu böyle bırakayım ki merak edin, sarayda yangın olarak çalışmak nasıl bir şeymiş. “Çok saçma lan insanın kaçırdığı treni okşaması.” cümlesi geçiyor bir yerde. Tek başına edebi kudret macunu gibi. Tren gidiyor, siz okşuyorsunuz. Binemiyorsunuz da. Binseniz yolcu, binemediniz mi hikâye kahramanı oluyorsunuz. “(…) duydum ve yıllık iznimin bir bölümünü hemen kullandım.” Şaşırmanın dereceleri vardır. Bu da V.Ö. cetvelinde üst noktalardan biri. “Düşük yoğunluklu merak içindeyim.” aynı cetvelde orta sıralarda.

Bebek Kafası’nın -aynı zamanda dergideki köşesinin- vinyetlerini çizen Behnan Shabbir’e parantez açmak gerek. Çok yakışmış kitaba. Gördüğüm kadarıyla çizerler arasında bir benzeri yok. Gün gelecek, çizdiği bir kadına âşık olan gençler çıkacak. Duvarlarına asıp şerefine içecekler mesela.

Bebek Kafası. Kitap.

Kitap mühim arkadaşlar. Kitap, sahip çıkmak. Kitap, miras. Hele de Bebek Kafası gibi evladiyelik kişisel antolojiler için. Bugün gözünüzden kaçanı yarın yakalayıp kucağınıza getirir. Dün görmediğinizi bugün anlatır, dün sevdiğimizi bugün kalbinize mühürler.

Bebek Kafası’nı çantanıza atıp veya koltuğunuzun altına alıp da çıkın dışarı.

Hava çok güzel.

 

 

Doğu Avrupa Berlin Duvarı’nın yıkılışının 25. yılını idrak etmeye hazırlanırken Atlas olarak konsere geldik Bulgaristan’a.
Tırnova şehri yakınlarındaki Mindya kasabası yılın geri kalanında sessiz sakin yaşayıp bir hafta boyunca Rock festivaline dönüşüyor. Hem de ne dönüşmek!
Çevre illerden akanlar Balkan gruplarının müziğiyle çoluk-çocuk eğleniyor. Çiftçiler, doktorlar, işçiler, öğrenciler, bilgisayar programcıları, öğretmenler, hatta kasabanın polisleri!
Ekonomik sıkıntılar içindeki bir ülkede esen bu pozitif enerji fırtınasına hayran olmamak elde değil. Balkanların Arabesk’i Çalga müziğine karşı Rock’un direniş mevzilerinden Mindya. Sokaklarının, doğasının ve havasının güzelliği de ayrı.
Mira Draga yazlarını Mindya’da geçiren, bizim kuşaktan bir kadın. Evinin bir bölümünü “Komünizm Müzesi” haline getirmiş. “Bulgaristan’ın ilk komünizm müzesi” diyor gururla.
Girişte bizi tabii ki Lenin heykeli ve orak-çekiçli bayrak karşılıyor. Saman kâğıtlı kayıt defteri de o zamandan. Kiril alfabesi burada bir başka görünüyor.
Komünist Bulgaristan’dan kalma ev eşyaları, fotoğraf makineleri, yayınlar, posterler, film afişleri, saatler, hatta askeri üniformalar… Derhal birer tane giyip fotoğraf çektiriyoruz.
Bulgaristan Komünist Partisi’nin Hem Bulgarca hem de Türkçe propaganda yayını “Yeni Hayat”ın sararmış sayfalarını karıştırırken düşünüyorum: Reel komünizmi yaşayanlara bunlar kim bilir neler hatırlatıyor. Özellikle Bulgaristan Türklerine: Baskı, asimilasyon, Belene Kampı, atalarımın da içinde olduğu firar hikâyeleri… Acaba unutmak mı zor yoksa hatırlamak mı…
Isabel Fonseca “Beni Ayakta Gömün” kitabında, toplumsal acılara karşı iki tür refleks olduğundan bahsediyor. Yahudilerinki gibi her şeyi hatırlamak ya da Çingeneler gibi her şeyi unutmak.
İlki tekrar yaşamamak için gereken tecrübeyi, diğeriyse travmalarla gölgelenmemiş yaşama sevincini hedefliyor. Hatırlama endüstrisine karşı unutma sanatı.
Bulgarlarsa tıpkı Türkler gibi, bölük-pörçük hatırlamayı seçmiş. Komünist döneme sakin gözlerle bakmaya yeni alışıyorlar. Yaşlılar daha ılımlı. “Özgür değildik ama hiç olmazsa sosyal güvencemiz vardı” türküsündeler. Şu yoklukta dinlenmeyecek türkü değil hani.
Tabii işin nostalji boyutu da var. Ne de olsa nostalji dediğimiz insanın kendi gençliğini özlemesinden ibaret!
Müzeyi gezdikten sonra bahçede basketçiye benzeyen Sırp müzisyenlerle resim çektirip Mira’nın yine o günlerden kalma cezvelerde yaptığı kahveyi içiyoruz. Berlin Duvarı yıkılırken Roger Waters’ın verdiği konserden bahsederek.
Waters yıkılan duvarın önünde ve bütün fiyakasıyla “The Wall” albümünü icra ederken bizler gençliğe henüz adım atmıştık. Gitar çalmayı, iki satırı bir araya getirmeyi öğreniyorduk. Meğer altın çağıymış ömrümüzün, bilemezdik.
Aradan geçen 25 yılda bilmem içimizdeki duvarları yıkabildik mi? Yoksa çaktırmadan yeni duvarlar mı ördük? Ruhumuzun masumiyet müzesi acep neresi? Keşke Mindya’da bunun da cevabı olsa.

Karaman, Ermenek’in Pamuklu Köyü’nde, madenin içindeki su baskınında kalan 18 işçiden birinin eşi olan genç kadının sözleri, facianın boyutlarını özetliyor. İşverenlerin vahşetini, hükümetin sorumsuzluğunu, ülkemizdeki yoksulluğun, utancın ve kahrın büyüklüğünü…

aranmayan_cropped

Çağımızın Ölü Canlar’ı.

Deneyimli finans danışmanı Faruk, global bir enerji şirketinin insan kaynakları biriminde gerçekleşmiş bir dizi yolsuzluğun izini sürmektedir. Şirkete yıllar boyu sahte işe alımlar yapılmış, gerçekte çalışmayan insanlar çalışır gibi gösterilmiş ya da yalancı özgeçmişlerle yüksek pozisyonlarda istihdam edilmiştir.

Aranmayan Özellikler, hepsi bir yerlerinden yaralı, zaaflarıyla yetenekleri arasında sıkışmış, tükenmeye mahkûm kahramanlarıyla, her şeyin paraya dönüşebilme gücüyle sınandığı günümüze uygun bir roman.

Kitaptan:

Yol boyunca Mercan’la görüşmesini aktarmıştı Natali’ye; ayrıca görüşemediği ama Süleyman Kara’nın işe aldığını belirlediği birkaç isim daha vardı. Görüştüklerinin çoğu, ölmüş olmasına karşın ölümü devlete bildirilmemiş insanların yakınlarıydı. “Bunlar Mercan gibilerden daha tehlikelidir” demişti; bu yargısının Natali’nin beğenisini kazanacağını ummuştu ama kadın her zamanki gibi sevinçsiz donuk bir bakışla karşılık vermişti. Eser’in sözünü ettiği kliniği hiç konu etmedi; bunun Natali’yi pek ilgilendirmeyeceğini, görevinin çapını aştığını düşünmüştü. Biraz daha bekleyecek, en azından Eser’le yeniden görüşmeden netleştirmeyecekti. Ersoy Bey’in çalıdan çitlerle çevrelediği müstakil konutunu gördüklerinde, Faruk pek profesyonelce olmayan bir sabırsızlıkla,
“Sefa neden işten çıkarıldı?” diye soruverdi.

Yazar Hakkında:

Selçuk Orhan, 1977 Afyonkarahisar doğumlu. 1995’ten beri çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri ve eleştirel denemeleriyle görünüyor. Kansızlık (2000) ve Taş Kayık (2003) adında iki öykü kitabı ve 40 Hadis (2010) adında bir romanı bulunuyor.

1.

Ellerini yıkamadan sofraya oturuyorsun. Kızınca da küsüyorsun. Sen küsünce ben de üzülüyorum. Taştan oyulduğumu mu sanıyorsun? Fincanı taştan oyarlar, fincanlar hijyene ve dostluğa kafa yormaz.

Ellerini çekip durmasan olmaz mı? Bütün bu kutuların kurdeleyle bağlanması lazım. Madem bu işe birlikte bulaştık, birlikte bitireceğiz. Kaldırma elini. Sabret biraz, düğümleri atayım.

Ellerini çekip benden bunları beğenmemi isteme. İlk yaptıklarına hevesin kırılmasın diye itiraz etmedim. Böyle bütün gün el çekerek fotoğrafçı olunmaz. Aç bir kitap oku. Çıkiii çıkiii kafam şişti.

Ellerini çekip benden yârim ekmek döner isteyeceksen olabilecek her şeyi hesaba katmalısın. Burada birlikte yaşıyorsak en azından çorba yapmayı öğren. Bulaşıklar da aramızı bozmamalı.

Ellerini çekip benden yârim bugün su doldurmaya gitti. Yosunlu, bakteri dolu damacanalara milyonlar veriyorduk. Komşunun fikri bu. Bütün bidonlar bizi bir ay götürür.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider diye umuyorum. Biraz yalnız kalmak istedim.

Ellerini çekip benden yârim bugün gider oldun. Sakın sonra pişman olup da mesaj çekme. Bırak da doya doya kendime acıyayım. Canın sağolsun.

2.

Telgrafın uzunluğu kısalığı para açısından önemli değil. Zenginiz bin şükür. Mesele şu; kimse artık uzun şeyler okumuyor.

Telgrafın tellerine boya damlamış dün. Yok, teller asılmamıştı daha. Yerdeydi. Genel müdürlüğü boyarken olmuş. Müfettiş görmeden temizlesinler, söyledim.

Telgrafın tellerine kuşlar mı saldırmış? Ne istiyorlarmış, posta güvercinleri işinden mi olmuşmuş?

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? Doğru diyorsun. Kuşlar konarsa teller gevşer. Ne lazım? Telgraf telleri dikenli imal edilebiliyor mu? Pahalı galiba. Tamam o halde, öğlenleri voltajı artırırız.

Son mesajını Facebook’a video olarak yükleyip intihar eden Mehmet Pişkin aklıma Beşir Fuad’ı getirdi.
1887’de, henüz 35 yaşındayken (Mehmet ile aynı yaşta) intihar edip son mektubunu bileklerinden akan kanla yazan Beşir Fuad.
Kendi ölümünü bir deney gibi kaydeden, nam-ı diğer “İlk Türk materyalisti” Beşir Fuad.
O vakitler İstanbul’da ufak çaplı bir intihar salgınına ve tartışmalara sebep olan, 94 yıl sonra Enis Batur’un şiirinde “yanlış kardeşim benim” diye sesleneceği Beşir Fuad.
Mehmet Pişkin’in Facebook videolu intiharı salgın yaratır mı bilinmez ama tartışma yarattığı kesin.
Meseleye hassasiyetle yaklaşan fikir adamlarından magazin yazarlarına kadar herkes işin içinde.
“İntihar korkaklıktır!” diye slogan atan da var, “Hayattaki arayışı biten herkes böyle yapmalı!” diyen de.
Şahsen intihar işinden pek anlamam. Ama tesadüf bu ya, ‪#‎tarih‬ dergisinin Ekim sayısında Beşir Fuad hakkında özel bir dosya hazırlanmış.
Romancı Murat Gülsoy bahsediyor kendisinden: “Gerçi okuduğum ansiklopedide Beşir Fuad’ın bir ruhsal buhran sonucunda kendini öldürdüğü yazıyordu ama satır aralarında ima edilen Batı kültürünün Tanzimat aydını üzerindeki yıkıcı etkisiydi.
Bu yargı o günden bu yana hiç değişmedi. 1980’den sonra güç kazanan Türk-İslam sentezinde vücut bulan muhafazakâr ideoloji için de kötü adam belliydi: Batıcı, materyalist, solcu aydınlar.
Edebiyatta, sanatta, düşün hayatında yeni, modern, deneysel ne varsa ‘halka yabancı!’ diye aşağılanan bu dönemdeki atmosfer ne yazık ki hiç bitmedi ve ana söylem haline geldi. Bu ortamda Beşir Fuad’ı daha sık düşünür oldum.
Yaşadığım çağda ezilmek ve yok edilmek istenen aydının arketipiydi benim için…”
Handan İnci de yazısında “Bazı yorumculara göre Beşir Fuad, pozitif bilimlere öncelik veren bu okullarda aldığı eğitimin kurbanıdır” diyor.
Genelleme yapmamak lazım evet ama ODTÜ Makine Bölümü mezunu, bilgisayar yazılımcısı Mehmet Pişkin‘in pozitif bilimlerle olan bağını tahmin etmek de zor değil.
İntihar videosunda bile arabeske bağlamak yerine kendiyle dalga geçmeyi seçen, gayet batılı bir zihin var karşımızda.
Veda şarkısı olarak Ella Fitzgerald’dan “Every Time We Say Goodbye”ı seçmiş. Tıpkı Beşir Fuad gibi bedeninin kadavra olarak kullanılmasını istemiş. Onun gibi “Yaş 35, yolun tamamı eder” demiş.
İtiraf edeyim, Beşir ve Mehmet’in yaşındayken medyamızda rasyonel fikir tartışması yapmaya çalışıp doğunun bağlam özürlü duvarlarına çarptığımda kafama sıkmayı ben de düşünmüşümdür.
Sonra insan o kafalara alışıyor tabii. Hele ruhunuz savaşçıysa bir şekilde ayakta kalıp idare ediyorsunuz.
Ama bazı ruhlar savaş yerine müsaade istiyor işte. Bize garip gelebilir ama Beşir Fuad ve Mehmet Pişkin belki de birbirini anlayacaktır.

Herhangi bir festivale katılan herhangi bir filmin herhangi bir sahnesini festival için pazarlık konusu etmenin adı -söylemek bile fazla- sansürdür. Sansürün (festivalin adı ister Antalya ister Cannes, Berlin ya da Venedik olsun) protesto edilmesinden daha doğal birşey olamaz.
Protesto sonucu festival yönetimi tutumunu değiştirmiyorsa, bu festivalin herhangi bir yerine yarışmacı ya da izleyici olarak katılmamak ise sinema ile kalpten ilgili olan herkesin boynunun borcudur

sezon açıldı.  harikulade kitaplar peşpeşe rafları şenlendiriyor. mis gibi kuru yaprak, tütün ya da kahve kokuyorlar.

işte benim seçtiklerim:

aşkın soğuk yalnızlığı

yaralarım seni seviyor

sensiz ceset akşamlarım

çekip gittim içimden

guatr romansı

Babasını henüz on yedi yaşındayken, bir trafik kazası yüzünden yitirmişti. Her şeyden habersiz, evlerinin ballkonunda kahvaltı hazırlamakla uğraşan Baba (48), ki evleri yedi katlı bir apartmanın dördüncü katındaydı ve trafik kazası yüzünden ölmek pek de olasılık dahilinde değildi, yolda ilerleyen ve çeşitli sebeplerden –karı koca kavgasından şoförün ölümüne, arabanın içindeki arı ya da sineğe kadar geniş bir aralıktı bu- birbirleriyle çarpışan arabaların gürültüsünü duydu ve oracıkta yere yığıldı.

Babasının dördüncü kattaki evlerinin balkonunda bir trafik kazası yüzünden öldüğünü söylüyordu herkese ve her seferinde şaşıran yüzleri görmeyi seviyordu: “Yani,” diyordu, “yolda bir trafik kazası meydana geliyor ve babam dördüncü katta kalp krizi geçiriyor. Trafik kazası yüzünden öldüğü söylenebilir, değil mi?”

Bu hikâyeyi anlatmayı seviyordu; artık bir hikâyeden farksız geliyordu ona, geçen onca yıldan sonra hele pek de beklenmedik sayılmaz, çünkü bazı acılar hikâyeleşmeden atlatılmaz—holokost hakkında ne çok film var değil mi ve ne çok hikâye baba ölümü anne ölümü hakkında?

Aradan on iki yıl geçti. Bugün yirmi dokuzuncu yaş günü. Etrafta yeni insanlar var, birkaç kişi, hikâyesini anlatıp yüzlerindeki şaşkınlığı izleyebileceği. Yıllar sonra ilk defa doğum günü kutluyor. Bu tarz kutlamaları sevmez, üç yıldır tanıdığım kadarıyla, nefret ettiği bile söylenebilir.

Üzerinde sekiz adet mum bulunan pasta odaya girdiğinde, yıllar sonra doğum günü kutlayan kadının ne yapacağı merak konusu. İyi ki doğdun diye bağıracak ilk kişi olmak istemiyor kimse. Sessizlik. Sessiz bir doğum günü. Pastanın üzerinde kaplumbağa hızıyla eriyen sekiz mum.

Pek de kalabalık olmayan güruhtan biri, “Bir şey söyle bari,” diyor yirmi dokuz yaşına giren genç kadına.

Pastaya bakıyor. Sessizlik.

“Bir saniye,” diyor. Hikâyesini bilmeyenler var. Galiba yine… Hayır, bugün o günlerden biri değil. Lütfen.

“Babam,” diyor. Sessizliği tam da beklenen şekilde bozuyor. “On yedi yaşındaydım ve babam bir trafik kazasında öldü. Hem de evimiz bir apartmanın dördüncü katındaydı. Ne tuhaf değil mi?”

Şaşıran birkaç yüz, aynı hikâyeyi çok kez dinlemiş, devrilen onlarca göz. Hadi ama, daha iyisini yapabilirsin temalı düşünce balonları salonun tavanına doğru dağılmakta. Fısıltılar.

“On yedi yaşımdaydım,” diyor devam etmede ısrarlı. “Bir trafik kazası ve babam dördüncü katta, balkonda kalp krizi geçiriyor. Trafik kazası denilebilir, değil mi?” Gülümsüyor. Elinde pastayı kesmesi gereken bıçak. Hafif titreyen el. Sessizlik.

Devam etmek ister gibi bir hâli var. Bir şeyler söylemek istiyor. Bugün doğum günü. Dudaktaki tedirgin gülümsemeye dolan gözler, titreyen ele titreyen bir ses eşlik ediyor artık. Ben hikâyenin devamını biliyorum, pastanın üzerindeki mumlara bakarken, uyuduğumuz gecelerden birinde, gördüğü bir rüya sonrası anlattığı o an aklımda dönüp durmakta.

“Babam,” diyor, “balkonda yere yığıldığında, annem…”

Sessizlik. Bu kısmı arkadaşları ilk defa duyuyor. Annesi bu hikâyede hiç var olmadı. Annesinin bu hikâyede yeri yok. Bu hikâye annesinin değil babasının hikâyesi. Göz göze gelmeler. Şaşkınlık. Titreyen ses devam edemiyor. Dolan gözler artık taşıyamıyor ağırlığı ve annesi bir anda gelip kızına sarılıyor.

Annesi bu hikâyede hiç var olmadı.

Hikâyesiz anne kızına sarılıyor. Arkadaşlar sessizliği dağıtmak için birkaç güzel söz söylüyor, iyi ki doğdun diye bağırıyor biri, annesi bir gayretle üflüyor mumları, mumlar artık erimiyor.

Arkadaşlar gülümsüyor, iyi ki doğdunlar sıralanıyor. Anne kızının yanında. Beraber uyuduğumuz gecelerden birinde, gördüğü rüya sonrası anlattığı o an aklımda dönüp durmakta. Baba balkonda kahvaltı hazırlıyor, anne mutfakta o gün on yedi yaşına basmış kızına pasta hazırlıyor, kız on yedisine girecek, heyecanlı. Dışarıda bir ses, iki araba birbirine çarpıyor.

 

 

TABANCALI BİR KIZ DAHA </p><br /><br /><br />
<p>Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.<br /><br /><br /><br />
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (yetişkin bir seri katil erkekle ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.<br /><br /><br /><br />
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.<br /><br /><br /><br />
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.<br /><br /><br /><br />
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johanson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bunun nasıl olacağı konuda kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.<br /><br /><br /><br />
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha akıllı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.<br /><br /><br /><br />
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.<br /><br /><br /><br />
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.<br /><br /><br /><br />
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?<br /><br /><br /><br />
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intiihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”<br /><br /><br /><br />
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansonn da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.<br /><br /><br /><br />
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”<br /><br /><br /><br />
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.</p><br /><br /><br />
<p>MyBilet e-dergi, 10 Eylül 2014

Luc Besson dünyanın en iyi yönetmeni midir bilmem ama şahsen en sevdiğim yönetmendir. Çünkü kendisi, en sevdiğim film olan “Leon”un yönetmenidir. Ayrıca “Derinlik Sarhoşluğu” ve “Nikita” gibi gençlik günlerimizi şenlendirmiş filmlerin yönetmeni.
“Leon” sadece o sırada henüz 14 yaşında olan Natalie Portman’ın (oynadığı karakter Matilda ise 12 yaşındaydı) dünyanın kalbini çalmasına sebep olmamış, her bakımdan bıçak sırtı bir konudan (kiralık katil ile ailesi katledilmiş kız çocuğunun bir çeşit romansı) alnının akıyla çıkan Luc Besson’a hayat boyu yetecek krediyi kazandırmıştı.
Zaman zaman meseleleri sulandırmakla eleştirilse de, “savaşçı kadın” prototipini en iyi yaşatan yönetmendir Besson. Öykülerini kadınlara hayran bir erkeğin gözüyle anlatır. Onun filmlerinde intikamcı tabancalı kadınlar olur hep. Kadınlığın gücüne ve içerdiği tehlikelere merakı, Tarantino ile rekabet halindedir. Ama tabii daha Fransız bir açıdan. Tarantino filmlerinde pek göremeyeceğimiz bir şiirselliğe her zaman zaafı vardır.
Ayrıca blen bilir, 80’lerde Leos Carax ve Jean-Jacques Beineix gibi yönetmenlerle beraber, “Yeni Yeni Dalga” da denen “Cinema du Look” akımının yaratıcısıdır kendisi. Yani hafiften reklam estetiği de kokan ama her zaman şiirsel, şiddetin ve aşkın her zaman hissedildiği o “cool” filmlerin. Onun tabancalı kızlarının en başarılı örneklerinden Nikita yıllar sonra “Ejderha Dövmeli Kız” romanına da ilham kaynağı olacak, başrol oyuncusu Noomi Rapace, “role hazırlanırken hep Nikita’yı düşündüm” diyecektir. Hollywood’un kırıp dökmeden uyarlamayı başardığı sayılı Fransız filmlerinden.
Neyse, gelelim “Lucy” meselesine: Besson bu sefer de bilmem kaç kez “Dünyanın En Seksi Kadını” seçilmiş Scarlett Johansson’dan iyi bir tabancalı kız olacağını düşünmüş. Şahsen filmi izleyene kadar bu konuda afili kuşkularım vardı. Öyle ya, ne Natalie Portman’ın 14 yaşındaki hali gibi masum ne de Anne Parillaud’nin Nikita’daki hali kadar vahşi bir kadın. Ama izleyince gördüm ki üstadın bir bildiği varmış.
Kısacası: Leeloo’dan daha zeki, Matilda’dan daha çevik, Nikita’dan daha ahlaklı bir kahraman var bu sefer karşımızda. Aman ayağımızı denk alalım.
Bir Uzakdoğu şehrinde öğrenci olan saf Lucy’nin çok da iyi tanımadığı yeni sevgilisi yüzünden karıştığı olaylar anlatılıyor. Pis bir emrivaki sonucu otelin resepsiyonuna götürmek zorunda kaldığı çanta yüzünden, kendini Kore mafyasının vahşetinin ortasında buluyor. Karambolde ameliyata alınıp karnına bilinmeyen bir uyuşturucu torbası monte ediliyor. Sebep? Maddeyi Amerika’ya sokacak bir kuryeye ihtiyaç var. Derken uğradığı yeni bir saldırıda madde Lucy’nin kanına karışıyor ve başlıyor zihnsel potansiyelini insanüstü bir güce doğru artırmaya.
Tabii liderlerini eski dostumuz Min-Sik Choi’nin canlandırdığı Kore mafyası da Lucy’nin peşine düşmekte gecikmiyor. Gerisi filmi anlatmaya girer, o yüzden burada kesiyorum.
Film aslında Luc Besson sineması retrospektifi gibi. Silahlı ve tehlikeli bir intikam meleği, vahşet meraklısı mafya, arada kimvurduya giden masumlar, nefes kesen takip sahneleri ve konuya derinlik katma amaçlı, insan zihniyle ilgili çıkarsamalar. Üstelik bu çıkarsamaları, oynadığı filmleri aslında olduklarından daha iyiymiş gibi gösterme maharetiyle tanınan Morgan Freeman’ın ağzından dinilyoruz, daha ne olsun?
Bir Luc Besson filmine karşı objektif olmam zor, ne yalan söyleyeyim. Ama Lucy gelip kafama silahını dayamak suretiyle beni objektif olmaya zorlasa, ona şunları söylerdim: “Bütün fiyakasına rağmen Luc Besson’un biraz yaşlandığını hissettim sevgili Lucy. Lütfen yanlış anlama, filmin akışı hâlâ tabanca gibi, fakat nasıl desem, hafiften bir kendini tekrar durumu da yok değil. Tabii Leon’u, Nikita’yı, Metro’yu ya da Derinlik Sarhoşluğu’nu çeksem ben de doyamazdım kendim tekrarlamaya. Ama zaman zaman kendi kendinden intihal yapıyor gibi hissediyorum. Ayrıca şu tabancayı kafamdan çekersen de sevinirim tatlım, zira şeytan doldurur.”
İnsanın beyninin ancak %10’unu kullandığı varsayımı ise günümüzde tartışılır hale gelmiş bir tez. Besson ise bu tartışmalara pek itibar etmemiş ve kurmuş öyküsünü “kendi beynini işgal eden” kızın karizmasının üstüne. Allah için Johansson da birkaç saat içinde insanüstü bir varlık haline gelen Lucy karakterini ustalıkla canlandırmış. Bu onun kariyerinde muhtemelen özel ve tekrarlanması zor bir noktayı temsil edecek.
Kafama silah dayadığı sırada Lucy’e söylemediğimse şu: Öykünün doğu felsefesine doğru açılan bir sonu var ki, Besson sinemasında “yeniliği” belki de burada aramak gerek. Ana fikir noktasında Pentagram’ın enfes şarkısının sözleriyle buluşuyor sanki: “Korkma ondan bundan / Ne ölümden, ne hayattan. / Şu dünyada gördüklerinin / Hepsi bir, hepsi Hak’tan.”
Vücuduna karışan madde yüzünden (ya da sayesinde, nasıl baktığınıza bağlı) bir Jedi şovalyesine dönüşen ve ancak onlarda gördüğümüz güçlere kavuşan Lucy’nin kaderi de Jedi şovalyelerine yakışır bir şekilde oluyor. Ben “Vahdet-i Vücut” ya da “Fenafillah” diyeyim, gerisini erenler anlasın.

Not: Bu yazının bir versiyonu MyBilet e-Dergi’nin 10 Eylül tarihli sayısında yayımlanmıştır.