Tüm çocukluğumuz, ilk gençliğimiz “karate filmleriyle” geçti. Bruce Lee’ye hayrandık; Jackie Chan, Sho Kosugi… Wang Yu’nun hastasıydık. Bütün çekik gözlüleri karateci sanıyorduk. [Hâlâ öyle geliyor bana, o ayrı. Nerde bir Çinli görsem “Hayyyaaaaa!” diye hamle yapıyorum.] Sinemadan her çıkışta müthiş bir karate enerjisiyle dolar, arkadaşlarla birbirimize girişirdik: “Kılıçlı adama nasıl uçan tekme attı!” “İşte böyle!” Vunk!
Ninjalara imreniyordum. Keşke beni de aralarına alsalardı. Gerçi umudumu kaybetmiş değilim. Günün birinde Ninjalara karışabilirim.
Gelelim filmimize. Yip Man bir kungfu başyapıtı, sinema şaheseri, kahramanlık destanı.
Filmden bir sahne anlatayım: Dövüş sanatı okullarıyla meşhur bir kasabada yaşayan Ip Man’e Zhou Qing Quan adlı usta geliyor. Aralarında şu minvalde bir diyalog geçiyor:
Zhou Qing Quan: “Saygıdeğer Ip Man, sizin kungfu tekniğinizin çok methini duydum…”
Ip Man: “Estağfurullah, iltifat buyurmuşlar.”
ZQQ: “Lütfederseniz, zat-ı âlinizle bir müsabaka yapmak isterim.”
IM: “Bu beni de bahtiyar eder, lakin görüyorsunuz ya, ailemle vakit geçiriyorum.”
ZQQ: “Sizce mahzuru yoksa, bekleyebilirim.”
IM: “Madem öyle arzu ediyorsunuz, buyurun, birlikte sofraya oturalım…”
ZQQ: “Ne demek efendim, şeref duyarım.”
[Yemekler yenir, sigaralar tüttürülür ve dövüş başlar… Artistik dövüş sürerken Ip Man, Qing Quan’a sertçe bir darbe indirir, rakip sendeler.]
IM: “İyisiniz ya?”
ZQQ: “Mesele yok, devam!”
[Ip Man, Qing Quan’ı yener ve…]
IM: “Kazanmama izin verdiğiniz için çok teşekkür ederim.”
Çocukluk, gençlik dönemimizde bizi büsbütün coşturan karate filmleri, şimdi Yip Man vesilesiyle çelebiliğe özendiriyor. Tam da olması gerektiği gibi.
Yip Man [2008, Hong Kong]
Yön.: Wilson Yip
Sen.: Edmond Wong
Oyn.: Donnie Yen, Simon Yam
Bazı filmler öyle sürprizli ve esaslı ki, onların konusundan hiç bahsetmemek daha doğru görünüyor…
Sözüme güvenin ve Kærlighed på Film’i seyredin. Adrian Monk’un da dediği gibi “Bana teşekkür edeceksiniz.”
2007, Danimarka yapımı Kærlighed på Film hakkında en isabetli yorumu bence Thomas Hardy [1840 – 1928] yapmış: “İnanılmayacak kadar garip pek çok şey olsa da, [bu filmde] olmayacak kadar garip hiçbir şey yoktur.”
Kærlighed på film
[Just another Love Story]
Yön. – Sen.: Ole Bornedal
Oyuncular: Andres W. Berthelsen, Rebecka Hemse, Nikolaj Lie Kaas
Yapım yılı: 2007
Ülke: Danimarka
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar. Ben de intihar etmeye karar verdiğimde beş yaşındaydım işte. Olay şöyle gelişmişti. Bunaltıcı bir yaz akşamıydı. Hava çoktan kararmaya başlamıştı ama babam yine ortalıkta gözükmüyordu. Annem pencerenin önüne çektiği sandalyeye oturmuş yolu gözlerken bir yandan babama ileniyor, diğer yandan da bir dilim karpuzu dişliyordu. Sonra bir ara gelip bana iyi bir sopa çekti. Ya bir yaramazlık yapmış, ya da sinirini bozacak bir laf etmiştim herhalde. Anımsamıyorum şimdi. Belki de bir şey yapmamıştım. Her neyse, fena benzetmişti beni. Ama kendimi bu yüzden öldürmeye karar vermedim. Bu ne ilk dayak yiyişimdi, ne de yediğim en kötü dayak. Annemin, beni patakladıktan hemen sonra sıhhi durumumu kontrol etmek gibi sapıkça bir huyu vardı. Bacaklarımı incelerken kaval kemiğimin çok kötü şiştiğini, morardığını ve kanadığını gördü. Derhal ecza dolabından sargı bezi, tendürdiyot falan getirip pansuman yaptı yaraya. Pencerenin önündeki yerine döndüğünde onun ağladığını fark ettim. Başını avuçlarına gömmüştü ama arada bir kafayı kaldırıp yolu kesiyordu yine de. “Ellerim kırılsaydı,” diyordu kendi kendine. Dokunmuştu bu hali bana. “Hayır anne, kırılmasın ellerin,” dedim yaralı bacağımı ona uzatarak. “Geçsin, gene döv.” Ben bu lafı edince o daha da böğüre böğüre ağlamaya başladı. Ağlarken ağzının kenarından karpuz suları sızıyordu. Acınası bir hali vardı gerçekten. İşte o zaman, bu kadarı yeter dedim. Göreceğimi gördüm, çekip gitmenin zamanıdır bu berbat yerden. Babam anneme acı çektiriyordu, annem bana ve ben, muhtemelen her ikisine de… Anlayacağınız, kararım fevri değil gayet mantıkiydi.
Yazının devamını okuyun. »
“Orospu!”
3 Kasım 1839’da çıkrıkçılar yokuşunda dillendirilen ilk kelime bu oldu. Zifiri karanlık bir gecede, dükkânların paslı sac tavanlarını ve evlerin camlarını acımasızca döven sağanak yağmurun sesi bu hoyrat sesle sindi.
“Kancık köpek! Yaptıklarının bedelini ödeteceğim sana.”
Sislerin içinden yükselen bu öfke dolu sözlerin ardından defalarca şimşekler çaktı ve ıssız sokağı çevreleyen duvarda tuhaf bir gölge oyunu başladı. İstanbul’un külhanbeyleriyle ünlü Tophane semtinde, iki gölge, Arnavut kaldırımlı bir yokuşta boğuşuyordu. Gölgelerden biri erkek biri kadındı. Erkek kadına fahişe diyordu; kadın erkeğe pezevenk. Demek ki, kadın, pezevengin yosmasıydı. Pezevenk, yosmanın ümüğünü sıkıyordu. Pezevenk, kör bir testere gibi homurdanarak yapıyordu işini; yosma, boğazlanan bir dana gibi gırtlağı yırtılırcasına yalvarıyor, haykırışları gecenin sessizliğini yırtıyordu. Yerde, acı içinde kıvranan kadının bütün vücudu kasılıyordu. Soğuk, acı, korku… Bir insanın titremesine sebep olan maddi ve manevi onlarca sebep o anda yosmanın ruhuna ve bedenine üşüşmüştü. Pezevengin gölgesinin sağ kolu yukarı kalktı. Elinde, iri bir kama vardı. Sonra hızla aşağı indi kol, ardından yeniden kalktı. İndi, kalktı. İndi, kalktı. İndi, kalktı. İndi, kalktı. İndi, kalktı. Defalarca, indi ve kalktı. Yosmanın sesi kesildi. Pezevenk, cesedin kulağına eğilerek homurdandı:
“Piçinle birlikte köpeklere yem olacaksın.”
Yazının devamını okuyun. »
Newcastle Üniversitesi’nden Karim Nayernia ve ekibi, kadın kök hücresinden sperm hücresi elde etmeyi başarmışlar. Teorik olarak, bir kadının başka bir kadını dölleyebilmesi yolunda bir adım…
Bu gerçekleştiğinde, lezbiyen çiftler, teknolojik imkanlarla, bir erkeğe ihtiyaç duymadan çocuk sahibi olabilecekler. Ve bu tamamen işlevsel bir eşeyli üreme olacak. Sonra ne olacak?
Heteroseksüel çiftler, olageldiği gibi aşağı yukarı eşit sayıda kız ve erkek çocuk sahibi olacaklar. Ama lezbiyen çiftler sadece ve sadece kız çocuk sahibi olacaklar. Neden? Çünkü her ikisi de XX kromozom çifti taşıyor ve taşakları şekillendirecek Y kromozomu ortamda yok.
Yazının devamını okuyun. »
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
McDonalds’ın ayın elemanı uygulamasını bilmeyen yoktur. Bir de, Gün Zileli’nin 1972 – 1983 yıllarını anlattığı “Havariler” adlı kitabından aşağıdaki alıntıya göz atalım:
Aklıma “parlak” bir fikir gelmişti. Gazetenin içinde merkezi bir ses düzeni kuracak ve gerek devrimci marşlarla, gerekse de “kaliteli” müzikle çalışanları daha ritmik ve coşkun bir çalışma ortamı içine sokacaktık. Böylece “emeğin verimliliği” daha da artırılmış olacaktı. Bu “parlak” fikrin Çin’den kopya edildiğini bu arada belirteyim. Çalışanları daha “çalışkan” olmaya teşvik edecek bir diğer önlem ise, yine Çin’den taklit edilme, “emek kahramanları” yaratmaktı. Her hafta en çalışkan “Stakhanovist”in resmi, girişteki köşeye asılacak ve kendisine yönetimin takdirleri bildirilecekti. Bu iki uygulamadan birincisi, Osman Gürhan’ın işi “sallaması” dolayısıyla hiç yürürlüğe girmedi. İkincisi ise, sanırım birkaç hafta uygulanmış olmalı. Çünkü “Stakhanovist” Fehmi Köfteoğlu’nun girişteki köşeye asılmış fotoğrafı, o günkü canlılığıyla gözümün önünde.
(Havariler, s.425)
Yazının devamını okuyun. »
Güneş doğdu. Şehir esneyerek uyandı.
Asuman hanım yataktan kalktı, başını akvaryuma sokarak yüzünü yıkadı. Kapıya bırakılan gazeteye yüzünü silerken, havludaki haber başlıklarına göz atmayı da ihmal etmedi.
Sonra mutfağa giderek kahvaltı hazırlığına girişti. Kahvaltılıkları dolaptan çıkardı; tereyağı puantiyeli, peynir manolya desenli, zeytin de köşeli ve beyazdı. İçindeki tavşan yavrusunu çıkardıktan sonra üç kaşık çay koydu demliğin içine. Ocağın düğmesini çevirip çakmak butonuna bastığında güçlü bir klakson sesi işitildi. Bu sesle yerinden sıçrayan iki yumurta birbirine çarparak kırıldı. Asuman hanım tavaya aldı onları. Yumurtaların içindeki lacivert sıvının doldurduğu tavayı mikro dalga fırına koydu. Fişi taktığında fırın şöyle bir anons yaptı: “Bu bir teyp kaydıdır, dinlediğinizde kendini imha edecektir!”
Ve etti.
Yere saçılan kayıt parçalarından birinin üstüne bastı kazara Asuman hanım. Canı yandı tabii, o anda herhangi bir küfür hatırlayabilse edecekti. Slogan attı onun yerine: “Kahrolsun Amerika!” Sloganın yankısı evin dört duvarını dolaşırken, Asuman hanım da boş durmayıp kuruması için avizeye astığı terliklerine uzandı. Bir süre öylece kaldı, belindeki tutukluğa iyi gelmişti sanki bu uzanma hali.
İki buçuk dakika kadar sonra kıpırdadı ve ayağına geçirmek üzere attı terlikleri yere. Ama hangi ayağını hangi terlik tekine uzatsa, terlik teki bir adım ileriye sıçrıyordu. Balkona kadar kovaladı terlik teklerini. Terliklere özgü o berbat çığlıklardan ikisini atarak kendilerini boşluğa bıraktıklarında peşlerini bıraktı.
Yazının devamını okuyun. »


























