Vaktiyle, “Ramazan’da mahyalara neler yazılmalı? Sizin bir mahyanız olsa, ne yazardınız?” konulu bir soruşturma yapmıştım. Rahmetli Cem Karaca, “Allah’ı sev” yazacağını söylemişti. Ahmet Kekeç ise “Hor görme garibi” demişti. Orhan Gencebay’ın meşhur şarkısı. Fakat sonradan fark ettim ki bu söz bir tasavvuf deyişiymiş: “Hor görme garibi kalbinde Rahman vardır.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=10 w=320 h=240]

Richard Dawkins, “Ataların Hikayesi” kitabında, Ole Seehausen ve Jacques van Alphen’in Tanzanya ile Uganda arasında bulunan Victoria gölünde yaşayan iki farklı tür sihlid balığı üzerine yaptıkları bir deneyden bahseder (Tombul İngiltere kraliçesinin Afrika’nın göbeğinde ne işi var sorusu, başka bir hikayenin konusu).

Bu iki tür birbirlerine son derece benziyorlar, anatomileri hemen hemen aynı. Tek farkları renkleri. Biri kırmızıya yakın bir renkte, diğeri maviye yakın. Ve doğada hiç çiftleşmiyorlar. Dolayısıyla ayrı türler olarak kabul ediliyorlar. İki bilimadamı bu balıkları alıp monokromatik ışıkla aydınlatılmış bir akvaryuma koymuşlar. Bu ışık altında renkler seçilemiyor. Balıkların, renkleri göremediklerinde diğer türün üyeleriyle de çiftleştiğini gözlemlemişler. Dahası, yaptıkları yavruları gayet sağlıklı ve doğurgan olmuş.

Ama doğada, “her ihtimale karşı” kendi renklerindeki sihlidleri tercih ediyorlar. Bu balıklar, tam bizim yaşadığımız zamanda, türleşmenin kritik bir aşamasında tespit edilmişler. Aslında kritik aşama geçilmiş, türleşme gerçekleşmiş, ama henüz birbirleriyle yavru yapamayacak kadar farklılaşmamışlar. Elbette farklılaşacaklar, biz fani ömrümüzde göremeyecek olsak da. Bir türde ortaya çıkacak anlamlı bir mutasyon sadece o türün popülasyonuna yayılacak. Diğer tür için de aynı şey geçerli.

İlginç olan, bu balıkların, türleşmeyi destekler şekilde davranmaları. Gerçekte melezlemenin önemli avantajları vardır, bir tarafta bozulmuş bir gen, diğer taraftan gelen sağlam genle onarılır. Brezilyalıların tuhaf futbol yeteneklerini melezlemeye borçlu olduğunu düşünürüm mesela. Ama genetik farklılığın anlamlı olduğu bir eşik vardır, bundan sonra işler sakata biner.

Sakat (veya kısır) bir yavru doğurmak kadar korkunç bir şey olamaz. Gözle görülür bir fiziksel farklılık olduğunda (renk gibi), melezlemenin avantajları için göze alınamayacak kadar büyük bir risk vardır. Bu riski göze alanlar, belli ki değerli zamanlarını hilkat garibeleri doğurmak için harcamışlar, göze almayanlar kendi renklerindeki balıklardan üretmeye devam etmişler.

Peki ırkçılıkla ne ilgisi var?

Doğrusu, bana, klavyeyi incitmeye değmeyecek kadar bariz geliyor.

[singlepic id=8 w=434 h=500 float=center]

Yazar, yazarken kendini aşmaya çalışan kişidir. Yazının en belirgin özelliği, söze kalıcılık katmasıdır. Dolayısıyla, kayda değer olmayan bir ifadeyi kumsala dahi yazmamak icap eder. Milan Kundera, sanırım tam da buna dayanarak “Esaslı roman, yazarından biraz daha zekidir” diyor.
Okur, yazıda belirtilenin ötesinde bir anlamı kurcalayan kişidir. Okumak, metinde kastedileni doğru kavramak, akabinde yorumlamak, geliştirmek, başka [entelektüel, duygusal, tecrübî] bölgelere taşımaktır.
Edebiyat alanında yazar ile okurun ilişkisi, yazma ve okuma eylemlerine özgü gayret sayesinde dengeye kavuşur.
Yazarın saygınlığı, okura sunduğu saygıdan doğar.
Yazar ya da okur, buyurgan bir tavır takındığında edebiyat alanının dışına çıkılmış demektir. Edebiyatın edeple ilgisi, doğal olarak özgürlükçülüğe matuftur.

[singlepic id=7 w=500 h=375 float=center]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=5 w=600 h=405 float=center]

Haiti… batı yarımkürenin en yoksul ülkesi.
Venezüella ve Kolombiya’nın kuzeyinde, Dominik Cumhuriyeti’nin bitişiğinde. Küba’yla burun buruna.
Nüfusu 8,5 milyon civarında.
12 Ocak günü 7 şiddetinde bir depremle darmadağın oldu.
500 bin kişi kayıp.
Ölü sayısı 200 binin üzerinde.
Hemen her aileden birileri ölmüş.
Haiti’de bir evlat acısı, yetimlik, öksüzlük fırtınası esiyor.
Ölüm, adeta Haiti’ye el koydu.
Şok geçirmiş yoksul bir halk sarsıla sarsıla ağlıyor…
Başkent Port-au Prince’de insanlar ceset kokusundan nefes alamıyor.
Meydanlar, otoparklar, sahiller, halı sahalar cesetlerle dolu.
Yardımların gecikmesini protesto etmek için caddelerde cesetleri üst üste yığarak barikat kuruyorlar.
İnternet sitelerinde, Haiti fotoğraflarından önce uyarılar yer alıyor: “Bazı kullanıcılar bu fotoğrafları görmeye dayanamayabilir.”
Haiti’de yaşanan felaketten ötürü neden içimiz sızlamıyor?
Haberndarız, ekranda görüyoruz, gazeteden okuyoruz ve bir şey hissetmiyoruz…
Nasıl oluyor da ekranlarda göbek atmalar, sulu zırtlak eğlenceler bir saniye ara vermeksizin devam ediyor?
Siyasetin hırgüründe bir duraksama olmuyor.
Gündelik telaş aksamıyor.
Öğretmenlerin, avukatların, esnafın, doktorların, taksicilerin… yüzünde bir teessür esintisi belirmiyor.
Alışveriş merkezlerindeki tüketim konsantrasyonu dağılmıyor.
Sofralarda bir iştahsızlık belirmiyor…
Haiti uzak diye mi? Bugüne dek Haiti’yle, Haitililerle hiç işimiz olmadı, selamlaşmadık diye mi?
Sanmıyorum.
Bu duyarsızlığın, vurdumduymazlığın nedeni modern vicdan uyuşukluğu, kitlesel zeka geriliği, hayatta kalma kuralına dönüşmüş bencillik, meşruiyet kazandırılmış açgözlülük ve “enformatik cehalet.”
İnsana yabancılık, hayatı üstünkörü yorumlama, ölümü düşünmeme, dünyayı bir hammadde deposu olarak algılama gibi anormallikler; birey olmanın parametrelerine dönüştü.
Hassasiyet, dikkat, titizlik, zarafet gündemin dışında.
Gerçekçilik; kötümserliğin, giderek kötülüğün manyetik alanına girmek anlamına geliyor.
Modernliğin, insanı durduran ve görünmez kılan kamuflaj sistemi içindeyiz. Başkalarının acılarına ortak olamıyoruz. Hayvani hoyratlık, sürgit nobranlık, zırdeli gösterişçiliği ve dizginsiz bencillikten sıyrılamıyoruz.
Ölüm, gözümüzün önünde yüzbinlerce insanı sokaklara saçsa da, ölüm duygusu bize ulaşmıyor.
İnsanlıkla, insanlık halleriyle, insanla bağ kuramıyoruz.
Kaderi, felaketi, tabiatı, yoksulluğu, derdi, kardeşliği, matemi, teselliyi, dostluğu bilmiyoruz.
Reflekslerimiz körelmiş.
Kapitalizmi, rekabeti, tüketimi, başarıyı, reklamı kaşla göz arasında enikonu özümsemişiz.
“200 bin ölü mü?!” diye soracağımıza “Haiti neresi lan?” diyoruz.
Haiti’yi paramparça eden deprem, bizim çözülmüşlüğümüzü; orada çürüyen yüzbinlerce ceset, bizim kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor.

“O kadar da değil” diyenlere:
http://www.ihh.org.tr
http://www.kizilay.org.tr
http://www.akut.org.tr

Adamın biri rüyasında pamuk şekeri yiyormuş. Uyandığında bir de bakmış, battaniye gitmiş!

Yıllar yıllar önceydi. Şizofrengi diye harika bir dergi vardı. Fatih Altınöz’ün çekip çevirdiği bu güzelim dergide, Ah Muhsin Ünlü’nün şiirleri yayınlanırdı. Yıllar yıllar sonra şimdi, Fatih Altınöz ve Ah Muhsin Ünlü, Afili Filintalar kubbesi altında yeniden birarardalar. Bu anlamlı kavuşmanın şerefine, Ah Muhsin Ünlü’nün Gidiyorum Bu namlı kitabında yer almayan bir eserini sunuyoruz…

El ve dağ buğu sesi

“merhaba sevgili öğrenciler” -doç. dr haluk gürgen-

tam dört yıldır yazıyorum
ne yazdıysam beni bastın
allah sağlığın arttırsın
ölme e mi şizofrengi!

reklama hiç vermedin yer
insanlar bir halt sandılar
bunlar post-modern tezgahlar
c.i.a. mısın şizofrengi?

bazen eksilttin bir dizem
bazen uydurdun kafandan
asla basmadın tamamdan
patla e mi şizofrengi!

ben gidiyom herhal dönmem
zaten sıkıldı okurlar
yeni gençlere fırsatlar
tanı e mi şizofrengi!

Ne olduysa iki yıl önce oldu. Daha önce bir şeyler olmuyor muydu? Oluyordu elbette, ama iki yıldır olanları düşününce daha öncekilere gülüp geçiyorum. İki yıl önce reklam sektöründe –ne demekse- üst düzey yöneticiydim, değerli eşim de benimle aynı işyerindeydi. Patronla da iyiydi aramız, ailece görüşürdük. (Ailece görüşme: Erişkinlerin yemek masası başında dolaylı, çocukların televizyon başında dolaysız bir şekilde birbirlerine laf sokmasıyla gelişen bir görüşme biçimi.)

İki yıl önce, biz patronla ailece görüşürken memlekette kriz çıktı, ekonomi bunalıma girdi. Ekonomi bunalıma girince patronların aile görüşmeleri azalmaya, soluk alış verişleri artmaya, gözleri kanlanmaya başlar. Benimkinde ayrıyeten homurdanma da başladı ve takiben kafesin kapısını açıp dışarı maymun salmaya başladı her gün. Ben dışarı salınan beşinci maymunum, bana kısaca “Bekir” diyebilirsiniz. “Peki Bekir sen maymun musun?” diye sorarsanız, “E maymunuz biyerde…” diye cevap veririm size . “Peki Bekir sen havadar bir ortama salıverildiğin saatlerde değerli eşin neredeydi söyler misin bize?” diye sorarsanız, “O salınmadı, içerde kaldı.” derim size.
Yazının devamını okuyun. »

KAMİKAZE MÜEZZİN

Mutluluk mu, bilgelik mi, seçimini yap.
Faniliğin evrendeki dandik yankısı,
kesintisiz şantajın verdiği azap
alnımızın fosforlu çiviyazısı.

Erdiğin duyulursa çıkarsın ermişlikten
ücralığı nimet say, jurnalci kitleden kaç
nice sakınsan da infaz parazitinden
bulamazsın vicdanına uygun bir tıkaç.

Keşke sen de var olsan, ben düşününce.
Bu dünya korkunç  fakat öğretici de
masumiyet kodesinden firar eylesek
bizim olsa karaya vuran mat gölge.

Varsın zangırdasın tabiatın  çatısı
sahibine ulaşsın da yollanan her öpücük.
Emperyalistler kendi derdine yansın
İkimiz hayırlı bir iş için öldük.

1. narkoz edebiyatı

İki türlü edebiyat var, bir narkoz edebiyatı bir de adamı yakadan tutup silkeleyen edebiyat. İkincisinin tanımı yok, kanıtları var. Narkoz edebiyatınınsa belli başlı temaları var, misal, mühim olan insanın içine yaptığı yolculuktur, herkes kendi yolunu kendi bulur. 500 lira asgari ücretle çalışıyorsan kendi yolunu nah bulursun! Güzel bir aşk yaşayın, aşk sizi kurtarır. Bu düsturla yola çıkıp dayak yemiş çok adam tanıyorum.
Yazının devamını okuyun. »