Şiir: Bekir Sıtkı Erdoğan
Beste: Orhan Gencebay
Yorum: Sezen Aksu
Depremin ihtişamı, şiddeti ve yaydığı kedere taalluk eden bir şarkı…

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

Adamın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehir kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Tekrar yola düşerler. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.
Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”
Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince, adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.
Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder.
Adam altının başında dururken yanına iki haydut gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Altınları üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.
Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.
Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat zehirli yemeği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin arasında sahipsiz kalır.
Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.

[singlepic id=13 w=320 h=240 float=]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=11 w=320 h=240 float=center]

18. sen gittin ve herkes ölmeye başladı

önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.
Yazının devamını okuyun. »

Vaktiyle, “Ramazan’da mahyalara neler yazılmalı? Sizin bir mahyanız olsa, ne yazardınız?” konulu bir soruşturma yapmıştım. Rahmetli Cem Karaca, “Allah’ı sev” yazacağını söylemişti. Ahmet Kekeç ise “Hor görme garibi” demişti. Orhan Gencebay’ın meşhur şarkısı. Fakat sonradan fark ettim ki bu söz bir tasavvuf deyişiymiş: “Hor görme garibi kalbinde Rahman vardır.”

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=10 w=320 h=240]

Richard Dawkins, “Ataların Hikayesi” kitabında, Ole Seehausen ve Jacques van Alphen’in Tanzanya ile Uganda arasında bulunan Victoria gölünde yaşayan iki farklı tür sihlid balığı üzerine yaptıkları bir deneyden bahseder (Tombul İngiltere kraliçesinin Afrika’nın göbeğinde ne işi var sorusu, başka bir hikayenin konusu).

Bu iki tür birbirlerine son derece benziyorlar, anatomileri hemen hemen aynı. Tek farkları renkleri. Biri kırmızıya yakın bir renkte, diğeri maviye yakın. Ve doğada hiç çiftleşmiyorlar. Dolayısıyla ayrı türler olarak kabul ediliyorlar. İki bilimadamı bu balıkları alıp monokromatik ışıkla aydınlatılmış bir akvaryuma koymuşlar. Bu ışık altında renkler seçilemiyor. Balıkların, renkleri göremediklerinde diğer türün üyeleriyle de çiftleştiğini gözlemlemişler. Dahası, yaptıkları yavruları gayet sağlıklı ve doğurgan olmuş.

Ama doğada, “her ihtimale karşı” kendi renklerindeki sihlidleri tercih ediyorlar. Bu balıklar, tam bizim yaşadığımız zamanda, türleşmenin kritik bir aşamasında tespit edilmişler. Aslında kritik aşama geçilmiş, türleşme gerçekleşmiş, ama henüz birbirleriyle yavru yapamayacak kadar farklılaşmamışlar. Elbette farklılaşacaklar, biz fani ömrümüzde göremeyecek olsak da. Bir türde ortaya çıkacak anlamlı bir mutasyon sadece o türün popülasyonuna yayılacak. Diğer tür için de aynı şey geçerli.

İlginç olan, bu balıkların, türleşmeyi destekler şekilde davranmaları. Gerçekte melezlemenin önemli avantajları vardır, bir tarafta bozulmuş bir gen, diğer taraftan gelen sağlam genle onarılır. Brezilyalıların tuhaf futbol yeteneklerini melezlemeye borçlu olduğunu düşünürüm mesela. Ama genetik farklılığın anlamlı olduğu bir eşik vardır, bundan sonra işler sakata biner.

Sakat (veya kısır) bir yavru doğurmak kadar korkunç bir şey olamaz. Gözle görülür bir fiziksel farklılık olduğunda (renk gibi), melezlemenin avantajları için göze alınamayacak kadar büyük bir risk vardır. Bu riski göze alanlar, belli ki değerli zamanlarını hilkat garibeleri doğurmak için harcamışlar, göze almayanlar kendi renklerindeki balıklardan üretmeye devam etmişler.

Peki ırkçılıkla ne ilgisi var?

Doğrusu, bana, klavyeyi incitmeye değmeyecek kadar bariz geliyor.

[singlepic id=8 w=434 h=500 float=center]

Yazar, yazarken kendini aşmaya çalışan kişidir. Yazının en belirgin özelliği, söze kalıcılık katmasıdır. Dolayısıyla, kayda değer olmayan bir ifadeyi kumsala dahi yazmamak icap eder. Milan Kundera, sanırım tam da buna dayanarak “Esaslı roman, yazarından biraz daha zekidir” diyor.
Okur, yazıda belirtilenin ötesinde bir anlamı kurcalayan kişidir. Okumak, metinde kastedileni doğru kavramak, akabinde yorumlamak, geliştirmek, başka [entelektüel, duygusal, tecrübî] bölgelere taşımaktır.
Edebiyat alanında yazar ile okurun ilişkisi, yazma ve okuma eylemlerine özgü gayret sayesinde dengeye kavuşur.
Yazarın saygınlığı, okura sunduğu saygıdan doğar.
Yazar ya da okur, buyurgan bir tavır takındığında edebiyat alanının dışına çıkılmış demektir. Edebiyatın edeple ilgisi, doğal olarak özgürlükçülüğe matuftur.

[singlepic id=7 w=500 h=375 float=center]

Ses Klibi: Bu ses klibini oynatabilmek için Adobe Flash Player (Version 9 veya üzeri) gereklidir. Güncel versionu indirmek için buraya tıkla Ayrıca tarayıcında JavaScript açık olmalıdır.

[singlepic id=5 w=600 h=405 float=center]

Haiti… batı yarımkürenin en yoksul ülkesi.
Venezüella ve Kolombiya’nın kuzeyinde, Dominik Cumhuriyeti’nin bitişiğinde. Küba’yla burun buruna.
Nüfusu 8,5 milyon civarında.
12 Ocak günü 7 şiddetinde bir depremle darmadağın oldu.
500 bin kişi kayıp.
Ölü sayısı 200 binin üzerinde.
Hemen her aileden birileri ölmüş.
Haiti’de bir evlat acısı, yetimlik, öksüzlük fırtınası esiyor.
Ölüm, adeta Haiti’ye el koydu.
Şok geçirmiş yoksul bir halk sarsıla sarsıla ağlıyor…
Başkent Port-au Prince’de insanlar ceset kokusundan nefes alamıyor.
Meydanlar, otoparklar, sahiller, halı sahalar cesetlerle dolu.
Yardımların gecikmesini protesto etmek için caddelerde cesetleri üst üste yığarak barikat kuruyorlar.
İnternet sitelerinde, Haiti fotoğraflarından önce uyarılar yer alıyor: “Bazı kullanıcılar bu fotoğrafları görmeye dayanamayabilir.”
Haiti’de yaşanan felaketten ötürü neden içimiz sızlamıyor?
Haberndarız, ekranda görüyoruz, gazeteden okuyoruz ve bir şey hissetmiyoruz…
Nasıl oluyor da ekranlarda göbek atmalar, sulu zırtlak eğlenceler bir saniye ara vermeksizin devam ediyor?
Siyasetin hırgüründe bir duraksama olmuyor.
Gündelik telaş aksamıyor.
Öğretmenlerin, avukatların, esnafın, doktorların, taksicilerin… yüzünde bir teessür esintisi belirmiyor.
Alışveriş merkezlerindeki tüketim konsantrasyonu dağılmıyor.
Sofralarda bir iştahsızlık belirmiyor…
Haiti uzak diye mi? Bugüne dek Haiti’yle, Haitililerle hiç işimiz olmadı, selamlaşmadık diye mi?
Sanmıyorum.
Bu duyarsızlığın, vurdumduymazlığın nedeni modern vicdan uyuşukluğu, kitlesel zeka geriliği, hayatta kalma kuralına dönüşmüş bencillik, meşruiyet kazandırılmış açgözlülük ve “enformatik cehalet.”
İnsana yabancılık, hayatı üstünkörü yorumlama, ölümü düşünmeme, dünyayı bir hammadde deposu olarak algılama gibi anormallikler; birey olmanın parametrelerine dönüştü.
Hassasiyet, dikkat, titizlik, zarafet gündemin dışında.
Gerçekçilik; kötümserliğin, giderek kötülüğün manyetik alanına girmek anlamına geliyor.
Modernliğin, insanı durduran ve görünmez kılan kamuflaj sistemi içindeyiz. Başkalarının acılarına ortak olamıyoruz. Hayvani hoyratlık, sürgit nobranlık, zırdeli gösterişçiliği ve dizginsiz bencillikten sıyrılamıyoruz.
Ölüm, gözümüzün önünde yüzbinlerce insanı sokaklara saçsa da, ölüm duygusu bize ulaşmıyor.
İnsanlıkla, insanlık halleriyle, insanla bağ kuramıyoruz.
Kaderi, felaketi, tabiatı, yoksulluğu, derdi, kardeşliği, matemi, teselliyi, dostluğu bilmiyoruz.
Reflekslerimiz körelmiş.
Kapitalizmi, rekabeti, tüketimi, başarıyı, reklamı kaşla göz arasında enikonu özümsemişiz.
“200 bin ölü mü?!” diye soracağımıza “Haiti neresi lan?” diyoruz.
Haiti’yi paramparça eden deprem, bizim çözülmüşlüğümüzü; orada çürüyen yüzbinlerce ceset, bizim kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor.

“O kadar da değil” diyenlere:
http://www.ihh.org.tr
http://www.kizilay.org.tr
http://www.akut.org.tr

Adamın biri rüyasında pamuk şekeri yiyormuş. Uyandığında bir de bakmış, battaniye gitmiş!